14 Nisan 2007 Cumartesi



Dün akşam biraz boyalarla uğraştık oğlumla.. ( Tamam itiaf ediyorum, ayakları ve kolları tutma kısmını Ozan üstlendi )
Oğlum sanat için soyundu (:P) ve ortaya bu ciciler çıktı :))



İlk doğduğunda da almıştım meleğimin ayak izini.. Onunla bunları karşılaştırınca ne kadar büyüdüğü daha da somutlaştı sanki..




Bunları ( büyüdükçe yeni ayak izleri de eklenecek tabii ) renkli çerçevelerle çerçeveletip odasına asmayı düşünüyorum meleğimin.. Tabii odasını ayırmayı becerebildiğimizde.. Şimdilik bu çok zor.. Bana kalsa evlenene kadar bizim odada yatacak bu çocuk.. Artık takıntı oldu, yüzünü görmeden uyuyamıyorum yaa.. O uyusa bile ben defalarca uyanıp onu kontrol ediyor, üstü açık mı, burnu yorgana gömülmüş mü, rahat nefes alıyor mu.. diye başında dolanıyorum..

.....................


Bu aralar moralim daha iyi çok şükür.. ( Bugünü saymazsak tabii, babamız bizi evde bırakıp arkadaşlarıyla pikniğe gitti ! Ona küsüz.. ) Meleğim yeniden yoğurt yemeye başladı.. Günde yarım çay bardağını geçmiyor - hatta o kadar bile olmuyor belki - ama bu da bir gelişme.. Pazartesi doktor kontrolümüz var.. O zaman belli olacak bakalım iyi beslenip beslenmediği.. Kafam sorularla dolu.. Gereksiz sıkıntı yapıp kendimi de onu da germek istemiyorum ama internette altı aylık bebek menüsü adı altında o kadar çok madde var ki - bunları hergün yemesi gerekiyor ayrıca - eğer bu doğruysa benim oğlum yakında açlıktan ölecek demektir :(


......................



Dün gece orta kademeye indirdik Yusuf'un yatağını.. Günlerdir kalkıp oturmaya çalışıyor çünkü.. En son marifeti de bu..

Allahtan yanındaydım.. Bu bebişlerin ne zaman ne yapacağı hiç belli olmuyor.. Bir sonraki aşama da o parmaklıklara tutunup oturduğu yerden ayağa kalkması gibi geliyor bana !

..................

Alttaki postun yorumlarına cevap olarak yazdım ama özellikle ek gıdalara geçişteki sorunlarla ilgili tavsiyede bulunan, bana yardımcı olmaya çalışan herkese çok teşekkür ediyorum tekrar.. Allah hepinizden razı olsun :))


9 Nisan 2007 Pazartesi


Bir haftadır direniyoruz.. Yusuf Aslan "yememek" için, ben de "kafayı yememek" için!

Bu sürecin zorlu geçeceğini biliyordum ama şimdiden tüm gücümün tükenmesi normal mi onu bilmiyorum..

Elma püresi denememiz yarıda kaldı.. Gaz yapıyor çok fazla.. Aslında yapmaması lazımmış ama Yusuf zaten çok gazlı bir bebek.. Bünyesi daha alışmadı galiba.. Pekmez vermiştim bir-iki kere, dudacıklarında küçük kırmızı lekeler oldu, o da alerji yaptı galiba.. Elmayla birlikte onu da kestik.. Haftasonu gerçekleştirdiğimiz sebze çorbası denememiz de faciayla sonuçlandı :( Yaklaşık iki çay kaşığı kadarını minişim, geri kalanın çoğunu da uyku setimiz yedi! ( Yedi zannettiğim kısmı da sonradan çıkardı zaten, ağzında biriktiriyormuş meğer ) Yoğurdu sevdi diye seviniyorduk ama iki gündür onu da yemiyor.. Neden? Neden?

Ben ona birşeyler yedirmeye çalıştıkça o inatla elini ağzına sokup parmağını emiyor.. Kaşıkla yemek değil de emmek istiyormuş yani.. Ben de çok zorlamıyorum iki gündür, sadece emiyor.. İnatlaşmaya başlayıp hiç yememesinden korkuyorum.. Ama böyle de yeterli beslenemeyecek sanırım, bu ay kilo alacak mı bakalım?

Anne olmak ne zormuş yaa...


.................

Dün Ankara'da hava bahar gibiydi uzun bir aradan sonra.. Evde durmak istemedi canımız.. Önce baba - oğul pencerede biraz güneş keyfi yaptılar.. Sonra babamız "Ben yeteri kadar çalıştım sınavlarıma.." deyince hemen hazırlandık.. Önce "Ege illeri ve ürünleri" fuarına gittik.. ( Eee, ben İzmir'li, Ozan Afyon'lu, gitmesek çok ayıp olurdu hemşerilere.. ) Sonra da ANKAmall'e..

Hani oğlum güzel güzel mama yiyor ya onu ödüllendirmek için (!) bir mama sandalyesi aldık oradan.. Belki de ortamı beğenmiyordu çocuk :) Yatakta yemek zevkli gelmemiş olabilir.. Bugün mama sandalyemizde deneyelim bakalım sebze çorbamızı..



Sonuçları sonra rapor ederim :)

3 Nisan 2007 Salı

Geçen hafta tüm mesaimi İstanbul maceralarına ayırınca güncel haberler askıda kaldı tabii.. Bugünü de onlara ayıralım. Biz geçen hafta ne yaptık ?

Elhamdulillah..
Artık altıncı ayımızı doldurduğumuz için yavaş yavaş ek gıdalara geçiş yapmaya başladık. Meleğim şimdiye kadar sadece anne sütü aldı, hiç mama vermedim. Annem dahil herkesin " Gece yatmadan önce bolca mama ver, uzun uzun uyur, sen de uyursun" önerilerini hiç uygulamadığım için kendimle gurur duyuyorum.. Öyle olacağına da hiç inanmadım zaten. Karşı komşum mama veriyor, Enes Kaan yine de gecenin 2:30'unda yıkıyor ortalığı.. Bence bu bebişler açlığından değil, sancıdan uyanıyor sık sık. En azından benim meleğim öyle..

Doktorumuz artık bu aydan sonra sütümün yetmeyeceğini, bebişin yeterli besini alması için ek gıdalara başlamamız gerektiğini söyledi. İlk denenecekler de yoğurt ve elma püresi. Geçen hafta hayatımda ilk defa yoğurt yaptım! İlk denemem olmasına ve yapacağımı söylediğimde Ozan'ın yandan yandan gülmesine rağmen süper oldu :) Krema gibi, çok tatlı.. Yarısını ben yarısını meleğim yedik..Çünkü yaklaşık bir bardak sütten yapmıştım, günlük olması lazımmış.. Şimdi her iki günde bir küçük cezvemizde miniş için yoğurt mayalıyoruz..

Elma püresini ve muzu da severek yedi ama birazcık gaz ve kabızlık problemi yaşadık. İki gündür vermiyorum, bu akşam yeniden başlarız belki.. Bir de havuç deneyelim bakalım..

Geçen haftanın en önemli olaylarından birisi de Yusuf'umu üç kere yatağın kenarından, resmen havada yakalamam! Artık çok tehlikeli bir bebiş olmaya başladı bu çocuk :) Yatağa bırakamıyorum, ard arda döne döne kenara geliyor, kendi yatağına bırakınca parmaklıklara tutunup kalkabiliyor.. Havalar tam ısınmadı diye yere de bırakamıyorum.. Eee, ben de bütün gün başında nöbet tutuyorum n'apalım..

Hem daha rahat mama yesin diye hem de gözümün önünde güvenle otursun diye acilen bir mama sandalyesi almamız lazım.. Aksi gibi babamızın sınavları başlıyor, "İki hafta benden size hayır yok" dedi! Bekleriz biz de..

Son olarak da dünkü maceramızı yazalım..

Dün hava açınca meleğimi gezdireyim biraz diye dışarı çıktık. Zaten alınacak şeyler de vardı. Biraz yürüdük, tam alışveriş yapacağım markete yaklaşmıştık ki hava birden kapandı ve bir iki dakika içinde dolu yağmaya başladı. Koşar adımlarla markete girdim. - Tabii bebek arabasıyla çok zor oluyor bu "koşar adım" olayı :) - Biz içeri girdiğimizde tipi şeklinde sulu kar yağmaya başladı! Kendime uzun uzun alışveriş yapıyormuş süsü vererek - aslında sadece sıvı sabun alacaktım oradan - dakikalarca reyonları dolaştım ama sonunda reyonlar bitti! Kasaya gidip ödemeyi yaptım ve orada bekleyip bekleyemeyeceğimi sordum. "Tabii bekleyebilirsiniz " cevabından sonra yarım saatimizi marketin çıkış kapısında geçirdik. Yağmur biraz durunca hemen çıktım ve eve zor yetiştik, bizim arkamızdan bir daha bastırdı çünkü.. Çok korktum meleğim üşüttü diye ama Allah'a şükür birşeyi yok iki gündür.. Bir daha hava durumunu dinlemeden dışarı çıkan ne olsun..











2 Nisan 2007 Pazartesi

İstanbul gezimizden aktaramadığım ayrıntılar :)

Minişim ara sıra dayısının bazı muzurluklarına kurban gitti ..




Bu canavar bizi hiç rahat bırakmadı :(


Bakmayın öyle masum masum durduğuna, kendisi tam bir canavardır.. Onu annemlere avucumun içinde henüz bir haftalıkken, daha gözleri bile açılmamışken getiren de benim maalesef.. Oysa başta herşey çok güzeldi.. O zamanlar adı "küçük emrah" Zuzu, üç erkek kardeşimin elinde hamur gibi yoğrula yoğrula büyüdü ve şimdi ısırmayı, tırmıklamayı hatta televizyon seyrederken bir anda ensemize atlayıp bizi yolmayı sevgi gösterisi ve oyun zannediyor ! Annemlerde kaldığımız süre boyunca ya onu bir odaya kapattık ya da kendimiz bir odaya kapandık :( Zaten benim kedi tüyüne alerjim var - yani varmış, Zuzu büyüynce öğrendim ! - Yusuf'u da "sevmeye" kalkar diye ödümüz koptu..


Sonraaa...

Giyinip kuşanıp gezmeklere gittiğimiz için çok mutlu olduk :)
Ama arada yorgun düşüp ağzımız ayrık uyuduk..



Diş ağrısı yakamızı hiç bırakmadı :(

Ama yine de tatilimizin tadını çıkarttık..


...................

İstanbul'dan aklımda kalanlar..

Oğlumun farklı seviliş şekilleri :)

Annanesi : Canlı performansım, "Zabu Mafu"m (Yusuf hiç durmadan zıplıyor çünkü bu aralar, zıp zıp gibi :) )

Dedesi : Akıllı bıdığım

Büyük dayısı : Gümüş gözlüm

Ortanca dayısı : Limon kabuğum, portakal dilimim, gönül sayfam :))

Küçük dayısı : "Pişup"um (Yusuf'un Fethicesi..)



İstanbul'dan içimde kalanlar..

Deniz.. En çok deniz.. Ne kenarında yürüyebildim, ne oturup seyrede seyrede bir çay içebildim! Sahil sefamızı son güne bırakmıştık ama Yusufcuk ateşlenince nasip olmadı.. Aşıyı vurdurduğumuz hastane deniz kenarında olmasa uzaktan da olsa göremeyecektim demek ki denizi..

Dokuz aylık hamile olan canım Sabriye ablamı göremedim.. Az önce aradım, "Sancı sayıyorum, sabaha haber verebilirim doğum için.." dedi. Allah'ım sen yardımcısı ol..

( Son )


30 Mart 2007 Cuma



İKEA'ya gittiğimiz günün akşamı en büyük dayımız, eşi ve yengesi geldiler Yusuf'u görmeye.. Bücürüm o gün çok uykulu ve huzursuzdu. Sanırım gündüz yoruldu biraz.. Dayısı "Seni gönderene kurban olurum ben" diye diye sevdi meleğimi.. Yengesi de maviş bir takım almış minişe.. Daha önce koymuştum o cicinin fotoğrafını ama bir de buraya koyalım.. Söz biz de onların bebişi doğunca ona çok güzel ciciler alıcaz :)


İstanbul'daki ikinci haftamıza hava çok güzel olmasına rağmen evde başladık. Çünkü o gün annemin komşuları toplanıp bebeğimi görmeye geleceklerdi.. Ben de meleğimi giydirip süsledim ve "en güççük" dayısına havale ettim.. Bu arada ben de ikramlar konusunda anneme yardım ettim ve misafirlere harika bir kısır yaptım.. Hepsine çok teşekkür ediyorum, çok güzel ciciler almışlar oğluma..


Salı günü yine evdeydik. Annanemiz rahatsızlandı birazcık. Zaten haşimato ve pernisiyöz anemi gibi iki ağır hastalığı var.. Bir de biz gidip tempo biraz yükselince çok yoruldu galiba "küçük kadın" ( Aneme böyle derim ben )

Ama o gün 20 Mart'tı, yani oğluşumun altıncı ayını doldurduğu gün.. Akşam babam işten gelince bizi pastaneye götürmesini rica ettim ve çok güzel bir pasta aldım meleğimin "yarı yaşı" için :) Doğumgününde İstanbul'da olamayacağız büyük ihtimalle, o yüzden en azından yarı yaşını annemlerle kutlayalım istedim.. Ama maalesef çok aramama rağmen süs olarak "6" rakamı bulamadım :(



Meleğim önce pastayı karıştırdı biraz..


Sonra da oturup hepberaber afiyetle yedik..


Hazır İstanbul'a gitmişken bebişim için de yeni ciciler aldım.. Hepsinin fotoğrafını çekmedim tabii ama bu ayaklarında kedicikler olan pijama Yusuf'un da benim de çok hoşumuza gitti.. Giydirince eğilip eğilip ayaklarıyla oynuyor minişim :) Oyuncak zannediyor galiba ayaklarını :)))



Perşembe günü yine "teyzecikler"den birinin evindeydik.. O gün aynı zamanda aşı günümüzdü ve karma aşımızın üçüncü dozunu vurdurduk gitmeden.. İlk başlarda iyiydi meleğim -zaten daha önceki aşılar da herhangi bir yan etki yapmamıştı- ama akşama doğru kızarmaya ve çok ağlamaya başladı.. Hatta eve dönerken arabada öyle bir ağladı ki, o soğukta incecik üstüyle zor attım kendimi dışarı.. Ancak öyle sustu çünkü, astronotunu bile giydirmeye fırsat bulamadım.. Eve gelince hemen uyudu ama çok sürmedi tabii "piş piş"imiz.. Gerçi iyi de oldu, çünkü Özge ablam -halamın kızı- ve Ersin eniştem gelecekti Yusuf'u görmeye, Özge ablam dokuzda dersten çıkacağı için özellikle sormuştu "Bebek uyumuş olmaz değil mi geldiğimizde?" diye, ben de "Yok hiç adeti değildir onikiden önce uyumak.." demiştim.. Onlar geldiğinde de çok huzursuz ve halsizdi meleğim.. Konuştuk, gülüştük, arada Yusuf "şekerleme" yaptı yine.. Özge ablam "küçük fare" adını taktı Yusuf'a.. Çok şeker geldi bana :) Her ikisine de çok teşekkür ediyorum bu arada, taa nereden oğlumu görmeye geldikleri için ve hediyeleri için..

Onlar gittikten sonra Yusuf iyice ateşlenmeye başladı.. Kısa bir sürede ateşi çok yükseldi ve gözlerinin içi bile kanlandı! İlk ateşi olduğu için benim elim ayağım titredi tabii.. Allahtan annemlerdeydim, evde yanlız olsam ne yapardım bilmiyorum.. Annem alnına ıslak havlular koydu, ben üstünü çıkarıp kucağımda oda oda gezdirdim.. Saat bire doğru 38,5'a çıkınca hemen doktoru aradım.. Bana aşının ateş yapmayacağını söylemişti çünkü, o yüzden daha da telaşlandım.. Dört saat arayla ateş düşürücü vermemi ve sabaha kadar geçmezse tekrar aramamı söyledi. Allahtan gece ateşi düştü, ben de o da sabaha kadar uyuduk..

Cuma günü yani son gün evdeydik yine.. Biryere gitmek istesek de gidemezmişiz zaten çünkü Yusuf yeniden ateşlendi öğlen.. Akşama doğru ateşi düşünce ben de onu emzirdim, uyuttum ve Kocaeli'den onun için gelen ve iki gün boyunca ellerini yıkayıp yıkayıp oğlumun dişlerini kaşıyan ortanca dayısının kucağına yerleştirip -kucakta uyuyor ya benim küçük aşkım- biletimizi almaya gittim babamla.. Hatta işimiz çabuk bitince gidip o kedicikli pijamaların bir de mavisini aldım oğluma..

"Son" akşamları sevmiyorum ben yaa..

Dayıcıkları meleğimle oynarken ben de eşya yığınımızı valize yerleştirmeye çalıştım.. Bir valizle gidip yaklaşık iki-üç katı eşyayla dönmek zor oluyormuş valla..

Ertesi sabah altıda yola çıkacağımız için erkenden yattık - saat birde :)

Sabah kalkar kalkmaz ilk işim Yusuf'un ateşini kontrol etmek oldu.. Ateşliyse bileti iptal edecektim çünkü.. Allah'a şükür iyiydi ve daha önce de anlattığım gibi, beni sonraki seferler için umutlandıracak bir yolculuk geçirdik :)

( Devam edecek )

..................

Bu arada herkesin Mevlid Kandili'ni kutluyorum..

İnşaallah bugünü idrak edenlerden oluruz..

27 Mart 2007 Salı

Yusuf'um atraksiyon dolu bir İstanbul macerası yaşadı :)) Annemin dediği gibi evde de aynı tempoyu ararsa ne yapacağımı hiç bilmiyorum.. Haftasonu babamız evdeydi ve akşama kadar kucak kucağa oynaştıklarından yanlızlığını pek anlamadı ama iki gündür sıkıldığını hissediyorum. Dün uyumamakta direnip ağlayınca açtım televizyonu, karşısında salladım, hooopp uykuya :)) Eve birkaç dadı mı alsak ne ! Ya da hergün birilerine misafirliğe gitmek lazım..
..................


Gelelim İstanbul maceralarımıza.. Anlatmıştım, o gün dişi çok kaşınıyordu bücürün, çok huzursuzdu. Yolda yemek yemek için durduğumuz yerde de ağladı hep :(

İlk gün annem, ben, Yusuf Aslan pazara gittik.. Özlemişim İstanbul'un "içinde ne arasan bulduğun" pazarlarını.. Daha doğrusu annem gitti, biz oğlumla yarı yoldan geri döndük :( Sokaklar inledi "inga"larımızla! Meğer küçük bey o gün gezmek değil de evde oturup karnını doyurmak ve diş kaşımak istiyormuş. Nereden bileyim..

İkinci gezimiz benim tabirimle "teyzecikler"den birinin evineydi.. Annemin çok güzel bir arkadaş grubu var.. Her hafta birinin evinde toplanıp önce harika bir sofrada muhabbet ediyorlar, sonra da Kur'an-ı Kerim, meal, tefsir vs. okuyorlar.. Hepsi minişi çok merak ettikleri için o hafta biz de katıldık gruba :) Benim cilveli bücürüm o gün çok usluydu maşaallah.. Oynadı, gülücükler dağıttı herkese.. Teyzeciklerin hepsi anneme çok imrendi galiba.. İçlerinde torunu olan sadece annem.. Hepsi "Allah bize de bugünleri göstersin "deyip durdular.. Hediyeleri için hepsine çok teşekkür ediyorum..


Cuma günü canımız, bitanecik Fetiş teyzemizi görmek için eski işyerime gittik.. Hayat çok garip ya ! Çok değil bir iki sene önce "tek başıma" çalıştığım yayınevine, o gün kucağımda oğlumla ziyaretçi olarak gittim.. Garip hissettim kendimi.. Ayrıca oradaki çalışma temposunu görünce işten ayrıldığıma ve oğluma kendim baktığıma bir kez daha şükrettim..

Önce orada biraz vakit geçirip Fethiye'nin masasını falan karıştırdık oğlumla :)



Sonra da Fetiş teyzemizin evine gittik..
Canım arkadaşım, sabah namazdan sonra neler hazırlamış bana.. Özellikle tava lahmacunun harikaydı Fethiyecim, ilk fırsatta denemek istiyorum inşaallah.. Fetiş teyzemizin evinde biraz yaramazdık ama yine de keyfini çıkardık akşamın :)


Neler mi yaptık?



Biraz keyif yaptık..


Biraz armut kemirdik..



Biraz da halılarda yuvarlandık :))


Cumartesi gününü eski komşum - ama daha çok ablam - Hülya ablanın evinde geçirdik.. Meleğim, Hülya ablanın kızları Pelin ve Ece -benim küçük biblom- sayesinde acılarını unutup güzel bir gün geçirdi.. Tabii ben de.. Onlara da hediyeleri için çok teşekkür ediyorum..

İşte üç kafadarlar :)




Pazar günü annemle ittifak kurup babamı ikna ettik ve bizi İKEA'ya götürdü.. Uzun zamandır almak istediğim birçok şeyi aldım.. Taşıyamayacağım için alamadıklarımda da aklım kaldı tabii :( İyi ki coşup onları da almamışım.. "Aldığım eşyaları nereye sığdırırım, nasıl götürürüm?" sorusunu son güne bırakmakla bile çok büyük hata etmişim zaten.. Son gece iki dayısı meleğimi oyalarken ben güç bela saatlerce eşya yerleştirdim !

Oradaki cafede biz kahve içerken Yusuf'u oturttuğumuz mama sandalyesi annemin çok hoşuna gitti ve hem benim bücürüm hem de yolda olan diğer torunu gelince rahat rahat yemek yesin diye - tabii biz de rahat rahat yiyelim diye - evlerine aldı birtane.. Meleğim çok beğendi annanesinin hediyesini..



( Devam edecek.. )
EKO'muzu çektirdik bugün.. Allah'a binlerce şükür olsun ki üfürüm masummuş.. Kalbi sağlam meleğimin..


Gün boyunca şükrettim ve hep minik cennet kuşu İmran vardı aklımda.. Ona bir kere daha rahmet diliyorum Rabbimden.. Anneciğine de dayanma gücü..


Rabbim hiçbir yavrucuğun yüzünden gülücükleri eksik etmesin..

26 Mart 2007 Pazartesi

Uzuuuuuun bir ara vermek zorunda kaldım..

Gezmekten yazamadım zannetmeyin..
Bir yazım günlerce "draft" olarak bekledi, ikincisi bir saat uğraşıp yazmama rağmen silindi..
Yazdığım son yazıya da fotoğraf ekleyemedim zaten..
Tek suçlu kardeşlerimin "arıza" bilgisayarı !

................

Dün sağ salim ve otobüsten atılmadan evimize döndük çok şükür.. Annemi kandırıp benimle gelmeye ikna etme planlarım suya düştü. Ozan uçakla dönmem için çok ısrar etti ama ben otobüsle geldim. Sebebi çok basit, uçaktan korkuyorum.. ( Lütfen gülmeyelim ) Yaşasın karayolu, yaşasın otobüsler :)

Yaklaşık yarım saatlik mızmızlanma ve ağlamadan sonra molaya kadar uyudu Allah'a şükür bücürüm.. Bileti sabahın ilk ışıklarına aldım zaten iyi uyusun yolda diye :) Moladan sonra da biraz uyuyarak ( bu arada benim en arkaya geçip dakikalarca kucağımda sallayarak Yusuf'u uyutmaya çalıştığımı görünce acıyıp yanımıza gelen ve battaniyeyle sallayıp uyutmayı teklif eden muavin amcamıza çok teşekkür ederiz ) biraz "emzik yakalamaca" oynayarak, biraz zıplayarak, biraz da sevenlerimize cilve yapıp gülücük atarak Ankara'ya vardık..

................

Yarın sabah erkenden EKO randevumuz var.. O yüzden şimdilik bu kadar.. "İstanbul maceraları" serimize yarın başlarım artık..

14 Mart 2007 Çarşamba

"Bu sabah yağmur var İstanbul'da.."
Gerçekten.. Şarkı dinlemiyorum yani, bizzat görüyorum pencereden ..
Annanemize geldik biz :)

....................

Zor bir yolculuk oldu diyebilirim, korktuğum kadar değildi ama yine de.. Sabahtan akşam sekize kadar sadece iki bavul hazırlamaya fırsat bulunca ben daha kötüsünü ummuştum :) Özellikle yolda yemek yediğimiz yerden çıkarken öyle bir ağladı ki Yusuf Aslan, herkes yemeğini bırakıp bize baktı.. Susturmak yarım saat sürdü neredeyse :(

Peki neden mi? Çünkü diş çıkarıyoruz biz !!!

Tahminlerimiz doğruymuş.. Haftasonu doktorumuza gittik.. Daha altıncı ayımız dolmadı ama yola çıkacağımız için erken gittik bu ay.. Allah'a şükür sağlığımız ve gelişmemiz iyi ama Neşe hanım ağzını muayene edince alt dişlerin kabardığını söyledi. "Zaten anlamıştık, çok huzursuz, yine çok ağlamaya başladı, geceleri kesintisiz iki saat bile uyumuyor bu aralar" dedim. Bir jel verdi dişetlerini rahatlatması için.. Şimdi onu sürüyorum, minicik mercimek gibi birşey geliyor elime, kabarmış :))

Düşünüyorum da ne kadar acı veriyordur etini yara yara bir diş çıkması insanın ağzında.. Tahammülüm bitse bile kızamıyorum meleğime, o ne yapsın? Canı yanıyor !

Sürekli de kucakta durmak istiyor bu aralar.. Acısını unutuyor galiba.. Yavrum benim..

....................

Ben şimdiden nasıl geri döneceğimi düşünüyorum! !
Ozan bu akşam gidiyor.. Biz on gün falan kalıp öyle dönmeyi düşünüyoruz.. Benim planım gözyaşları eşliğinde anneme yalvarıp onu benimle gelmeye ikna etmek.. Bakalım işe yarayacak mı? Yoksa eminim daha Bolu'ya varmadan atarlar bizi otobüsten..

7 Mart 2007 Çarşamba

Sakın siz de benim gibi televizyonda gördüğünüz pembe "Kosla Sıvı" mucizesine inanıp bu maddeyi renkli çamaşırlarınızda kullanmayın.. Her ne kadar üstünde "Renklilerde Güvenli" yazsa da.. Sonuç budur efendim :((


Eşofmanı böyle kurtardık ama diğerlerine yapacak birşey yok :((



Kosla yetkililerini en içten dileklerimle kınıyorum !!!

( O ne demekse? )

....................

Aslında yazacak birkaç şey daha vardı ama miniciğim "uykum geldi" diye alıyor :(

Hadi bakalım yeni bir sallama mesaisi başlasın..

Piş piş piiiiş piş, piş piş piiiiş piş...



6 Mart 2007 Salı

Bugün yine "Yusuf Aslan Paşa Tarihi" için önemli bir gün :)
Çünkü bugün ilk defa kendi başımıza sırtüstünden yüzüstüne dönmeyi başardık..
Önceleri ben yardım edince ya da yastıktan destek alarak dönüyordu ama bugün gözümün önünde aşama aşama döndü bücürüm :)


Hadi hooooppp....

......................

Bu fotoğrafı da dün akşam çektim.. Artık yeni bir diş kaşıyıcımız var.. İcatta sınır tanımıyor bu çocuk :)



......................

Pazartesi günü babamız iş toplantısı için İstanbul'a gidecek.. Şirketin arabasıyla gidecekler ama şu anda beş kişiler! Yani arabada bize yer yok.. Eğer iki araba giderse - doğal olarak araba başına düşen kişi sayısı azalacağından - biz de gidebileceğiz onunla.. Ben hala cesaret edemiyorum çünkü otobüsle gitmeye..
İki gündür dua edip duruyorum.. İnşaallah gidebiliriz..

.......................

Bugün hesapladım, neredeyse bir yıl olmuş İstanbul'a gitmeyeli.. En son dört aylık hamileyken gitmiştim..
Ya bu şehrin cefasını benim kadar çekip de bu şehri benim kadar seven, benim kadar özleyen var mıdır acaba?

5 Mart 2007 Pazartesi

Sevgili Minik Patikler, kullandığım, memnun kaldığım ve tavsiye edebileceğim ürünler konusunda beni sobelemiş. İki gündür yazmaya fırsat bulamadım. Malum Yusuf Paşa "inga" dedi mi dünya duruyor, ne blog, ne yemek, ne su :) Bugün o uyuyunca hemen aldım fotoğraf makinesini elime, başladım evin içinde "Ben neye iyi ki almışım derim?" diye dolanmaya.. İşte başlıyorum anlatmaya.. Biraz uzun olacak galiba, haberiniz olsun..

Önce bebiş ürünleriyle başlayalım..


Bu şurup, bizim hayatımızı kurtaran şurup diyebiliriz :)) Kabus gibi kolik krizlerinden sonra doktorumuzun tavsiyesiyle kullanmaya başladık.. Hala bu şurubu ilk yapan İngiliz bebek hemşiresine, üretenlere, ithal edenlere hatta ve hatta satan ecza deposu ve eczanelere bile hayır dua ediyorum :)))



Bunlar da bebiş bakım ürünlerimiz.. Şampuanımız Sebamed ve çok memnunuz. Daha önce Dalin kullandık ama her banyodan sonra minişimin başı, yüzü kurumaya, kabuklanmaya başladı. Cildi alerjikmiş. ( Eee, bizim gibi alerjik anne babadan olsa olsa alerjik bi bebiş olurdu zaten ) Sebamed'e başlayınca hepsi geçti. Bebek yağımız ise Dalin. Ben özellikle kokusuna bayılıyorum. Banyodan sonra ya da durup dururken bile bebiş bebiş koksun diye sürüyorum çocuğa :) En sağdaki de diş kaşıyıcımız. Ağıza giren kısmı su dolu ve buzdolabında bekletilip öyle veriliyor bebeğe.. Soğuk soğuk dişetlerine değip ağrı ve rahatsızlığı alsın diye..




Vee tabi dönencemiz.. En azından biraz oyalayabiliyor Yusuf'u. Ayıcıklar, yıldızlar dönerken o da onları yakalamak için çırpınıp duruyor.. Yanlız bizimkini kurunca biraz dönüp müzik çalıp duruyor.. Mutfaktan defalarca gelip tekrar tekrar kuruyorum. Bunların bir saatlik falan olanı yok mu yaa..



Bu da her yeni anneye tavsiye ettiğim bebiş kitabımız.. Serinin ilk kitabı " Bebeğinizi Beklerken Sizi Neler Bekler " de hamileyken başucu kitabımdı. (Epsilon Yayınları)




Hazır söz kitaplardan açılmışken Yusuf için aldığımız bu kitaplardan da bahsedeyim. Kaydırak Yayınları harika bir fikir üretmiş ve çocuklara kitap okumayı sevdirmek için değişik projeler hazırlamış. Bu kitapların kuyruklarını ok yönüne doğru hareket ettiriyorsunuz vee bakın ne oluyor..



Gıt Gıt Tavuk, gıdaklayarak yumurtlamaya başlıyor :))


Sonra da hem anne hem civcivler başlıyorlar size güzel bir masal anlatmaya.. Oğlumla bu kitapları okuyacağımız günleri (inşaallah) iple çekiyorum.. Ayrıca yastık kitap, çanta kitap gibi projeleri de varmış yayınevinin.. Onları da alacağım inşaallah oğluşa..

( Bu arada sayın Kaydırak Yayınları yetkilileri, reklam ücretini yazının sonunda vereceğim hesap numarasına yatırabilirsiniz :)))) )



Bücürük için aldığımız bir diğer harika kitap da bu. Çilek Kitaplar'dan.. Kitabın arka kapağında bir cümle var ki bence muhteşem; Her çocuk kabul edilmiş bir duadır..


Bu da kitaptaki dualardan biri..

"Rabbimiz Sana gece için teşekkür ederiz. Sana sabah için de teşekkür ederiz. Pırıltılı gün ışığı için, bizi uykumuzda dinlendirdiğin için, bize tatlı yiyecekler verdiğin için, annemizin ve babamızın sevgisini gönderdiğin için Sana teşekkür ederiz.. Dünyanın hep güzel kalması için, başkalarına karşı yardımcı ve iyiliksever olmamız için, yaptığımız herşeyde, oyunlarımızda ve derslerimizde güzel olmak için, hep güzel şeyler yapmamız için bize yardım et.. Çocukça yaşayabilmemiz için, büyüyünce çocuklarımızı mutlu etmek için bize yardım et.. Kalbimizi sevginle doldur.. (Amin)"


Sırada genel ürünler var :)

Bu, İKEA'dan aldığım file raf.. Evde en çok işe yarayan ürünlerden biri.. Kaç çekmecelik ıvır zıvırı topluyor :) "Peki o zaman niye boş?" demeyin, yeni yıkamıştım, yerleştirecek vaktim yoktu :)




Bu da yine İKEA'dan aldığım boy boy sepetlerden biri.. Çok fonksiyoneller, her yerde kullanabilirsiniz.. İster böyle kalemlik olarak..











İsterseniz CD'leri toparlamak için..















İsterseniz sarmısaklarınzı yerleştirmek için..






Mutfağa girince gözüme bir de bu rengarenk kahvaltı tabaklarım çarptı. Buradaki büyük bir marketin züccaciye reyonundan almıştım.. Bence her evde olmalı böyle renkli şeyler, sıradan bir kahvaltıyı cıvıl cıvıl bir sofraya çevirmek için :)




Bunun adı galiba gazetelik, tam emin değilim ama ben dergilik olarak kullanıyorum.. Özellikle arşivini yapmak istediğiniz dergiler varsa ideal.. "Bunları nereye sığdırsam?" derdi olmuyor..



Veee son olarak da yaz kış kullandığım, kokusuna bayıldığım FA Aqua.. Ben bu kokudan vazgeçemem yaa...

( Önündekiler de geçen sene anneşimin bana hediye fuarından aldığı "yumurtalık"lar.. Ben şimdilik mumluk olarak kullanıyorum ama minciğim kahvaltı etmeye başlayınca aslî vazifelerine dönecekler.. )

................

Sanırım bu kadar.. Fotoğraflarını çekemedim ama Tefal düdüklüm ve Braun blendır setim de kesinlikle tavsiye edeceğim ürünler.. Hele de benim gibi üniversiteyi evli okumuş biri için "hayat kurtarıcı" niteliğindeydiler.. Gel eve, " Yatak mı, mutfak mı? " diye dakikalarca kendinle cebelleş ve sonra kolayca yemeğini yap.. Çok pratikler çokkk...

Ben kimi sobelesem acaba ? Dur bakiim, ben de yaban eriğini sobeliyorum, Tuba sobeee....

27 Şubat 2007 Salı

Bugünlerde birçok yenilik ve değişiklik var hayatımızda..


Örneğin, artık diş kaşıyıcımızı ciddi ciddi kemiriyoruz :(


Sonra...

Yeni "kucakta duruş şekilleri" icat ediyoruz :)


Emziğimizin ucunu emmiyor, kenarını kemiriyoruz :)


Yatağımızda zinhar düz yatmıyor, yanlamasına yatıp ayağımızla "kenardaki tahtalara tekme atmaca" oynuyoruz :)


Veee.. Tatlı portakalların suyunu büyük bir zevkle emiyoruz :)

..................

Bunlar iyi de sanırım kötü olan 3-4 gündür minik meleğimin sürekli bağırması, ağlaması ve huzursuz olması.. Biz dişten şüpheleniyoruz ama doğrusunu doktor teyzemiz söyleyecek tabii..

22 Şubat 2007 Perşembe

Siz hiç bebek arabasında, battaniyesine sarılmış, sıcacık, tıngır mıngır giderken uyumak yerine cin gibi gözlerle etrafı inceleyen bir bebek gördünüz mü? Hem de beş aylık bir bebek !
Ben görmedim..

Daha doğrusu düne kadar görmemiştim :)

Dün ilk defa anne oğul dışarı çıktık bücürümle.. Ankara'da hava bahar gibiydi.. Bezimiz de bitmek üzereydi zaten, akşama kadar babamızı beklemeyelim dedik..

Dışarıda olduğumuz bir saat boyunca miniş hayretle etrafı inceledi.. Emzirip çıkmıştım uyusun diye ama nerdeee.. Gerçekten de Yusuf Aslan, bebek arabasında uyumayan ilk bebekti gördüğüm.. Benim "Uyumazsa arabasına bindirir, biraz dolaştırırım, sonra hooopp uykuya" planlarım da suya düştü böylece.. Haftasonu babasıyla çıktığımızda da uyumadı çünkü hiç !

Maalesef bu başbaşa ilk gezimizin hiç fotoğrafı yok! Makineyi yanıma almayı unutmuşum çünkü.. Zaten ilk sefer acemiliği vardı üstümde :) Girişteki merdivenleri çıkamadım arabayla.. Birisi bana bebek arabasıyla nasıl merdiven çıkılır anlatabilir mi acaba? İnmek kolay da, içinde Yusuf Aslan'la koca arabayı kucaklayıp o beş-altı basamağı nasıl çıktım hala inanamıyorum..
..........


Sabahları babamız işe gittikten sonra birlikte uyuyoruz oğlumla.. Zaten gerçek anlamda uyuduğumuz saatler de o saatler :) Onu görerek uyanmak öyle güzel ki !

19 Şubat 2007 Pazartesi

Önce günün haberi... Hala oluyorummmmmmmm :)))))

Allah'ım ne değişik bir hismiş.. Kardeşimin bir bebeği olacak, kardeşim baba olacak.. Alt alta, üst üste boğuştuğumuz, saç-baş yoluştuğumuz günler daha dün gibi :))

İnşaallah hayırla, sağlıkla alırlar bebeklerini kucaklarına.. Ben şimdiden hayaller kurmaya başladım bile yeğenimle ilgili..

.......

Yaşasın, artık Yusuf üşümesin diye kanepede yatmak zorunda değilim :)

Üç gündür evi tekrar "yaşanabilecek" hale getirmeye çalışıyorum! Haftasonu buzz gibi olan yatak odamızla sımmmsıcacık oturma odamızın yerini değiştirdik.. Ev birbirine girdi tabii.. Taşınmış kadar olduk neredeyse.. Herşey baştan yerleşti, elden geçti.. Hatta o karışıklıkta minişimin hırkasını bulamayınca bakın bücür ne hale geldi :)



Casper'ın henüz desteksiz oturamayan versiyonu :)

.............

Dünyanın en zor işlerinden biri, tek başına bir bebeğin tırnaklarını kesmeye çalışmakmış.. Bugün bunu tecrübe ettim, bir daha denememeye karar verdim :)

.............



Son fotoğraf da entellektüel bir anımızdan..

Em, uyu, ağla.. Bir yere kadar..

Biraz da ilim tahsil etmek lazım :)

16 Şubat 2007 Cuma


Allah'a binlerce şükürler olsun, dün arabasını aldık oğlumun..

Ozanım, al sana kıskanacak birşey daha, oğlun senden önce araba sahibi oldu :)


Minik Patiklercim, senin ısrarlı tavsiyelerin üzerine Maclaren aldım :) Zaten tanıtan bayan da bu markayı çok güvenerek sattıklarını ve hiç şikayet almadıklarını söyledi. İçime sindi yani.. Gerçi Chicco'nun bu modeli aklımı çok çeldi ama yinede Maclaren'i tercih ettim. Bu araba daha uzun süre kullanılabilir gibi geldi bana.. Reklamdan çok tecrübeye güvenmek lazım tabii :) Sağol Minik Patikler..

Peki minik melek ne yaptı arabası alınınca ?

Önce bir güzel inceledi orasını burasını..




Sonra da bir güzel uyudu :)
Böylece biz de arabanın konforundan ve rahatlığından emin olduk :)

Yanlız ben bu arabanın tentesini hep kapalı tutmak zorunda kalacağım galiba, yanımızdan geçen herkes minişime bayıldı çünkü.. Hatta bir turist bile "Kağğiç yasinda?" diye sorup minişi sevmek istedi.. Portbebede ya da kucağımda taşırken yüzü bana dönük oluyordu, "mıncık" olaylarından korunmuş oluyorduk. Şimdi ne yapacağız bakalım?


Bu arada, saat sekizde yorgun argın eve gelip yemek bile yemeden bizi bücürün arabasını almaya götüren babamıza çok teşekkür ediyoruzzz...

15 Şubat 2007 Perşembe


Dün akşam Ozan eve elinde bir hediye paketiyle geldi..

Geçen günkü kuru patlıcan faciasından sonra ben herşeye hazırlıklıyım tabii.. Paket de yassı olunca ben kendimi erik pestili ya da ne bileyim halı kaydırmaz gibi şeylere hazırladım :)

Ama içinden bu ciciler çıktı..

İpek bir şal ve hep almak istediğim gibi mavi şile bir tunik :)

Teşekkürler kocacım..

14 Şubat 2007 Çarşamba









Geçen gün okudum..

Bir bebek elini tuttuğunda, o bırakana kadar bırakmazmış Peygamber Efendimiz (s.a.v), kendini terkedilmiş hissetmesin diye..

Merhametine kurban olayım..


12 Şubat 2007 Pazartesi

Uzun bir aradan sonra tekrar bilgisayarıma ve bloğuma kavuştum Allah'a şükür.. Artık, formatlanmış, virüslerinden arınmış cici bir bilgisayarım var.. Allah yeni virüslerden korusun :)

Benim hamilelik görüntülerim ve bücürümün ilk görüntüleri de kurtuldu bu arada.. Yavruşun ilk banyosunu izlerken hayretler içinde kaldım.. Ne minikmiş yaa!.. "Ben nasıl tutmuşum onu, nasıl giydirmişim, nasıl yıkamışım?" diye hayret ettim..

.........

Geçen gün Ozan elinde bu hediye paketiyle eve geldi..

Şaşırmadım desem yalan olur.. Hiç adeti değildir çünkü bana hediye almak. Özel günleri bile es geçip o gün hediye alması beni çok şaşırttı.. Kendisi "Doğumgünü hediyesi mi? Ne gerek var yaa, doğalı 25 sene olmuş zaten.." modunda bir insandır sağolsun :)

Neyse.. Paketin içinden ne mi çıktı? İşte..


Ona Hatice'nin bu tarifini okuyunca almasını söylediğim kuru patlıcanlar!..

Daha da kötüsü, işyerinde bu patlıcanları paketlerken "Hediye paketi yapayım da hediye aldım sansın gariban.. " diye dalga geçmiş benimle.. Ahali çok gülmüştür halime.. Evde kendisi de çok güldü zaten !!! Zavallı ben heyecanla - ve neler umarak - paketi açtım, içinden bir ip dolusu patlıcan çıktı :) Alacağın olsun Ozan, bu maçın rövanşı da var unutma!

...........

Dün karşı komşumuza bebek görmeye gittik.. Daha bir haftalık Enes Kaan.. Minik meleğimden sadece 5 gram fazla doğmuş.. Onu kucağıma alınca doğum yaptığım günlere gittim.. "Allah'ım sen ne büyüksün!" dedim defalarca.. O halden bugünlere.. İnşaallah bir gün koca adam olarak da çıkacaklar karşımıza, baba olacaklar, dede olacaklar.. Allah tüm yavrucuklara hayırlı uzun ömürler versin..






Bu da Enes Kaan'ın doğum çikolatasının süsü.. Bunu nasıl değerlendirdiğimi de önümüzdeki günlerde gösteririm..



.............

Minik melek nasıl öğrendi, nereden öğrendi bilmiyorum ama "tükürmeyi" öğrendi :) Özellikle oyun oynadığımız zaman ya da şımardığı zaman ağzıyla "biiuu bup bup birppp" diye sesler çıkarıp tükürükler atıyor :) Yooo, hiç iğrenç değil.. Aksine öyle tatlı oluyor ki dudacıklarını yiyesim geliyor..

..........

Bebitaya bir araba alma zamanı geliyor artık.. Evde ikimiz de çok bunaldık.. Havalar yumuşadı mı doooğru parklara bahçelere :) Tecrübeli anneler, ne tavsiye edersiniz? Hangi bebek arabaları daha kullanışlı oluyor?

...........

"Ben kıj diyiliiiiiimmmm, eykekim eykekkkkk"...
Eminim içinden böyle bağırmıştır minik meleğim bu hafta kendisini kız zanneden herkese.. Özellikle hastanede herkes "Ay ne tatlı kızmış bu!" diye sevdi bücürüğü :) Eminim çok bozulmuştur bizimki..

Hoşçakal günlük.. Bu kadar şimdilik oaln biten..

8 Şubat 2007 Perşembe

Öncelikle 2-3 hafta önce annemle aramızda geçen şu diyaloğu yazmadan olmaz :)

..........

Anneş: Eee, kızım ne var ne yok, minicik nasıl?

Kuaybe: İyi anne, Allah'a şükür.. Ama bu ayki doktor kontrolünde kalbinde üfürüm saptandı, onu araştırmaya başlayacaklar..

Anneş: Üfülü mü? O ne?

Kuaybe: Üfülü değil annem, üfürüm.. Normal kalp sesinin dışında duyulan ve kalbteki delikten ya da damar problemlerinden kaynaklanan bir ses. Ama masum da olabilirmiş, yani hiçbir hastalığa bağlı olmayabilirmiş. Bazen bebekler hızlı büyüdüğünde de duyulurmuş..

Anneş: Haa, anladım.. Aman kızım ihmal etmeyin, korkma ama birşey olmaz, Allah korusun bebeğimi.. vs, vs..

.............

Bu diyaloğun ardından akşam ortanca kardeşim bana soruyor:

- Abla, üfürük hastalığı ne? Annem Yusuf 'ta üfürük hastalığı varmış dedi de sabah :)))))

.............

Umarım test sonuçlarından sonra da böyle gülebilirim.

Bugün yine uzun bir hastane macerası yaşadık.. Gerçi geçen sefer sabah sekizde gidip akşam beşe doğru geldiğimiz düşünülürse, bugüne şükretmek lazım.. En azından öğleden sonra evdeydik..

Geçen ayki kontrolde oğlumun tatlış doktoru Neşe hanım, kalbinde üfürüm olduğunu söyledi. Bizi kardiyolojiye yönlendirdi. İlk muayeneden sonra röntgen ve EKG çektiler, "Ayırıcı tanı EKO ile konulacak" dediler. Bugün yine kontrol vardı. Üfürüm devam ediyor ama Neşe hanım içimi rahatlattı biraz. "Birden altıya kadar dereceleri var bunun, Yusuf'unki birinci derece.. Ben altından kötü birşey çıkacağına inanmıyorum." dedi. İnşaallah..

Beni evhamlandıran katılmaların da olması.. Normalde altı aydan sonra başlarmış. Minicik onbir günlükten beri katılıyor sürekli ağlarken.. Öyle çok ağlayınca da değil, yarım dakika yetiyor bazen.. İlk katıldığında elimde öldü zannettim hatta.. ( Ay, Allahım sen koru, yazması bile insanın içini ürpertiyor..) Annem yanımdaydı Allahtan.. Annanesinin popocuğuna vurduğu tokatlardan sonra açıldı nefesi.. Sonra hemşirelerden öğrendim ki yüzüne yavaşça üflemek lazımmış katılan çocuğun..

Katılmalar kansızlıktan da olabiliyormuş.. Zaten kanı düşük çıktı, demir damlası kullanıyoruz bir aydır.. Neyse şu EKO'yu çektirelim de benim de içim rahatlasın inşaallah.. Bizim için dua edin olur mu..

6 Şubat 2007 Salı


Benim doğum hikayem biraz yanlız, biraz buruk bir doğum hikayesi aslında.. Ama önce taa geçen sene bugünlere, içimde taşıdığım "minik can"dan ilk haberdar olduğumuz günlere gidelim..

5 Şubat sabahı aslında Elmadağ'a karda piknik yapmaya gidecektik Ozan'ın akrabalarıyla.. Ama ben kalkar kalkmaz banyoya zor yetiştim o sabah.. Kendimi bildim bileli sadece iki-üç kere istifra eden ben, o gün bu sayıya bir üç daha ekledim! Midemde ne varsa son molekülüne kadar çıktı.. Sonra da fenalaştım tabii..

Hemen acile gittik.. Doktor muayene etti, ne olduğunu anlatınca da "Hamile olabilirsiniz, test yapsanız iyi olur, şimdi ilaç vermeyelim." dedi.. O anki heyecanımızı anlatamam.. Eve gider gitmez Ozan hemen test aldı, heyecanla sonucu bekledik.. Vee.. Evet, iki taneydi çizgi.. Hamileydim !...

Ozan'ın ilk tepkisi "Allaaaaaaaahhhhh" diye bağırmak oldu.. Bense her zamanki gibi "kaygı" yönünden yaklaştım olaya.. "Ya test yanlışsa, ya dış gebelikse, geçen hafta kolum incindiği için merhem kullandım, ya bebeğe zarar verdiyse???????" Kafam soru bombardımanına tutulmuş gibiydi.. Ozan telefonu kapıp ailelerimize, akrabalara, arkadaşlara, neredeyse tanıyan tanımayan herkese haber verdi "minik can"ı.. Ben hala "Ya?" ile başlayan sorulara cevap arıyordum kafamda..
Pazartesi hemen hastaneye gittik. Kan testi ile hamileliğim kesinleşmişti. Yedi haftalık bir "hücreler topluluğu" taşıyordum içimde.. Şimdi sırada iyi bir doktor belirlemek vardı. Ozan'ın bir müdürü Saime hanımı önerdi, onun eşinin takibini ve doğumunu o yaptırmış, çok memnun kalmışlar. Randevu aldık ve şeker doktorumuz Saime hanımla tanıştık. O haftasonu girdiğim ultrasonda bir pirinç tanesi kadardı minik meleğim.. Ama bir sonraki ultrasonda ( 11. hafta ) parmaklarına kadar heryerinin görünmesi, vücudunun tam olarak oluşmuş olması beni hayrete düşürmüştü. İçimde büyüyen bu minik can, beni her ikimizi de Yaratan Yüce Allah'a daha çok yaklaştırıyordu. Resmen bir mucize yaşanıyordu hergün içimde.. Bir gün "olmayan" sindirim sistemi gelişiyor, başka bir gün oğlumun güzel gözleri şekilleniyordu.. "Yok"tan varediyordu işte Allah, daha açık bir örnek olabilir miydi?

Onaltıncı haftada bir oğlumuz olacağını öğrendik. Gerçi ne benim ne de Ozan'ın kız olsun, erkek olsun diye bir takıntımız yoktu. Rabbimiz takdir etmiş yaratmıştı, bize karşı çıkmak düşer miydi hiç.. O günden sonra sanki daha bir somutlaştı içimdeki "minik can". "Bebeğim, miniğim" diye sevdiğim meleği şimdi "güzel oğlum, tatlı Yusuf'um diye" adıyla sever olmuştum.. Daha bir yaklaşmıştı sanki anneciğine...

Hamileliğim "Allah herkese benimki gibi bir hamilelik versin." diyebileceğim kadar güzel ve sağlıklı geçti çok şükür. Sadece yedinci ayda bir erken doğum tehlikesi atlattık ama o ay taşınmıştık ve ben çok yorulmuştum. İki haftalık bir yatak istirahatiyle o da geçti çok şükür.. İlk beş ay çalıştım. Hatta işyerimin merkezi İstanbul'da olduğu için ve benim de ayda bir orada olmam gerktiği için her ay yolculuk yaptım. Beşinci ayda hem çalıştığım yerle yaşadığım bazı sorunlar yüzünden hem de yoğun bir "dinlenme ihtiyacı" sebebiyle işten ayrıldım. Ondan sonra hamileliğim evde canımın çektiği börek ve yemekleri pişirerek, bebek bakımı kitapları okuyarak ve uyuyarak geçti :)

Son aya girdiğimizde artık merak ve heyecanım had safhadaydı. "Oğlum kime benziyor? Onu kucağıma almak nasıl bir his olacak? Onu ne zaman öpüp koklayacağım?.." deyip duruyordum. Rüyalarım bile hep bebeğimle ilgiliydi. Tabii uyuyabildiğim nadir zamanlarda gördüğüm rüyalar. O Ağustos ayı hayatım boyunca unutamayacağım kadar zor geçti çünkü. Çoğu zaman nefes almakta güçlük çektiğim için uyuyamadım bile.. Oturuyordum yatağın içinde bütün gece.. Sıcak bir yandan, rahmin baskısıyla küçülen ciğerler bir yandan.. Doğum ne zaman gelecek diye gün sayıyordum artık..

38. haftada son rutin kontrolümüze gittik. Bebek iyi görünüyordu ama amniyon sıvısının içinde oldukça büyük partiküller vardı. Bu Saime hanımı biraz endişelendirdi. Üst üste çekilen iki NST de non-reaktif çıkınca ( yani bebek hareketleri hissedilmeyince ) doktorum hemen hastaneye yatış verdi. "Durum böyle devam ederse seni hemen bu gece sezaryene alırım." dedi. O görünen partiküllerin de "mekonyum" yani bebeğin dışkısı olabileceğini söyledi. Bebekler anne karnında herhangi bir sebeple oksijensiz kalıp sıkıntıya girdiklerinde hemen kakalarını yaparlarmış!

Muayenehaneden çıkar çıkmaz hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bebeğime birşey olması ihtimali beni mahvetmişti. Daha annemler de gelmemişti. Hemen arayıp durumu anlattık, "Yola çıkıyoruz, doğuma yetişiriz merak etme ." dediler. Apar topar eve gidip bebek çantasını ve benim eşyalarımı aldık. Acile gidip giriş yaptırdık. Saime hanım hastaneyi arayıp bilgi vermiş. Beni "Yüksek Riskli Gebelik" servisine çıkardılar. O tabelayı okuyunca neler hissettiğimi anlatamam. Demek ki oğlum büyük bir tehlikedeydi. Arada hafif hafif Yusuf Aslan'ın hareketlerini hissetsem de "Ya oğluma birşey olursa?" düşüncesi içimi kemiriyordu. Kan tahlilleri, serum, NST'ler derken o gece sabahı ettim. Sabaha doğru Yusuf iyice hareketlenmeye başladı. ( Eee, o kadar serumu yiyince.. ) Sabahki NST de çok iyi çıktı Allaha şükür. Ama beni hala çıkarmıyorlardı. İşin kötüsü Saime hanım Kayseri'ye gitmek zorunda kalmıştı ve bana başka bir arkadaşı bakıyordu. O da sürekli telefon edip durumu soruyordu. Kordonda bir düğümlenme ya da bası olabileceği ihtimaline karşı bir de Doppler çektiler, problem yoktu.

Öğlen ziyaret saatinde Ozan, annem ve babam geldi. Annemler gece gelmişler. Bembeyazdı anneciğimin yüzü. O da evladına birşey oldu diye merakta kalmış. Annelik bu işte, evladı herşeyi oluyor insanın.. Çekilen son NST yine iyi çıkmayınca beni taburcu etmediler. Oysa ne hayaller kurmuştum annemlerle eve dönerim diye.. "Bebeği riske atmayalım, acil birşey olursa evden yetişemeyebilirsiniz ama burada hemen müdahale edilir. " dediler, ben de kaldım tabii..

Üç gün kaldıktan sonra haftasonu Saime hanım beni taburcu etti ama hergün NST'ye gelmek şartıyla.. Bu arada Ozan'ın annesi ve İsviçre'de bu sene doktorluğa başlayan amcasının oğlu da gelmişti. Herkes heyecanla doğumu bekliyordu. Pazartesi NST'de herhangi bir sorun çıkmadı. Ben normal doğum istediğim için Saime hanım "Bebek iyi oluğu sürece bekleyelim o zaman.." dedi. Ne de olsa daha 2-3 haftası vardı.

Ertesi sabah yine NST için hazırlandım. Giyindim, sıkı bir kahvaltı yaptım. Çünkü NST için tok olmak gerekiyor. Anne açken bebek hareket etmeyebiliyor. Tam kapıdan çıkacaktık ki bebeğin suyunun gelmesiyle beraber yoğun bir kanama başladı. Ben çığlık atmaya, Ozan ve annemler etrafta koşuşturmaya başladı. Doğum çantasını kaptığımız gibi arabaya koştuk. Ozanın o araba kullanışını hiç unutamam herhalde. Allahtan sancım yoktu ve filmlerdeki gibi çığlık falan atmıyordum. Yoksa hastaneyi zor bulurduk.

Hastaneye varınca beni acile aldılar. O ana kadar nisbeten rahat olan ben doğum masasına yatınca titremeye başladım. Hemşire "Doğum başlamış ama kanama çok fazla" dedi. Bu sırada Saime hanım geldi. "Hemen bebeğin kalp seslerini dinlemek istiyorum" dedi. O öyle deyince ben ortada tehlikeli bir durumun olduğunu anlamaya başladım. Kalp atışı vardı. Saime hanım "Kuaybe, bu durumda seni bekletemem, hemen sezaryene alıcam" dedi. Siz bilirsiniz" dedim ama aklıma sezaryen için en az 6-8 sattlik açlık gerektiği geldi. Tok karnına ameliyata girildiğinde mide içeriği akciğerlere kaçıyormuş ve hasta kaybediliyormuş. "Saime hanım daha yeni kahvaltı ettim." dedim. Saime hanımın "Eyvahh!" deyişi hala kulaklarımda. "En az 3-4 saat beklememiz lazım." dediler. Saime hanım "Sezaryen katına çıkartın, orada bekleyelim." dedikten sonra beni yukarı çıkarttılar.

Doğum katında beni NST'ye bağladılar ve ameliyata kadar öyle yattım. Bu arada hemşireler ve doktorlar sürekli gelip beni kontrol ediyor, bebeğin kalp seslerini dinliyorlardı. Saime hanım son geldiğinde artık hiç halim kalmamıştı ve çok korkuyordum. Duruma son birkez daha bakıp "Daha fazla bekleyemeyiz, ben anestezistle görüşmeye gidiyorum siz "şu, şu, şu" iğneleri yapın, ameliyata hazırlayın." dedi. O iğneler mide refleksini ve kusmayı engellemek içinmiş. Ama Saime hanımın doğumdan sonra söylediğine göre tehlikeyi ortadan kaldırmazmış, sadece azaltırmış.

Beni ameliyata hazırladılar ve beklemeye başladım. Ama gelen giden herkesin "Annenin de bebeğin de hayatı tehlikede.." şeklindeki fısıltılarını duya duya o yatakta yatmak nasıl bir histi anlatamam.. O an Allaha yalvarmaya başladım sessiz sessiz.. "Rabbim" dedim, "Eğer ömrüm bu kadarsa ve ben bebeğimi göremeden öleceksem senin takdirine razıyım ama ne olur yavruma hayırlı uzun ömür ver, sağlıkla sıhhatle doğmasını nasib et. Ona güzel bir hayat ver..." Gözyaşları içinde yalvarırken hastabakıcı geldi ve beni tekerlekli sandalyeye oturttu. Şehadet getire getire ameliyathaneye gittim, sanki doğuma değil de kabire girer gibi..

Gözüm koridorlarda hep Ozan'ı aradı ama yoktu. Hani olur ya hep, doğuma giderken elini tutar ve "Korkma ben buradayım, bekliyorum, seni seviyorum " falan der eşler.. O anda en çok ihtiyacım olan şey buydu ama Ozan yoktu. İlk ultrasondan son NST'ye kadar yanımdaydı ama o an yoktu işte.. Eve gitmiş, annesinin yanına. Geldiğinde de Yusuf doğalı iki saat olmuş zaten. Yani ameliyatta bize birşey olsa ya da ne bileyim kan falan lazım olsa kapıda haberimizi alacak kimsemiz yokmuş maalesef.. En azından anneciğimi getirip bıraksaydı bari.. O olsaydı yanımda..

Ameliyathanede herkes vızır vızır koşturuyordu bir o yana bir bu yana. Beni masaya yatırdılar ve hemşire damar yolu açmaya başladı. Bir yandan da bana "Bak tatlım, biz çabuk hareket etmek zorundayız. Sen bizim hızımıza bakıp panik olma sakın.." diyordu. "Ben zaten panik olacağım kadar oldum.." diyemedim ona.. Narkoz verilmeye başlanmıştı. Duyduğum son sözler Saime hanımın "Bebek doktorunu bekliyorum hemen.." sözleri oldu.. Sonradan doğum dosyama baktım, saat onda ameliyata almışlar beni. Hastaneye gittikten bir saat sonra yani.. Ancak o kadar bekleyebilmişler demek ki..

Gözümü açtığımda - ya da yeniden doğduğumda diyelim, çünkü ben aynen öyle hissettim- saat 11:35'ti. Yoğunbakımdaydım. Karnıma baktım.. Yusuf'umun yerinde kocaman bir boşluk ve kocaman bir sızı vardı. Ama benim gözüm acı falan görmüyordu. Herkes "Canım yanıyor!" derken ben bebeğimi soruyordum hemşirelere.. Tansiyonumu ölçen hemşire "Bebeğin yaşıyor merak etme, az sonra emzirmen için getirecekler." dedi. O andan sonra ne acımı ne şunu ne bunu hiçbirşeyi önemsemedim artık. Bebeğim de ben de yaşıyorduk ve ben şükrediyordum durmadan..

Az sonra kucağında üç bebekle hemşire geldi. Bana doğru yaklaştı ve fındık kadar, bembeyaz bir dünyalar güzeli bıraktı koluma. Emzirmem için yardımcı oldu, daha sonra oğlumu bırakıp diğer annelerin yanına gitti. Miniciğim beni emerken ben de onu okşadım durmadan. "Küçük kul, tatlı melek, hoşgeldin hayatıma.. " dedim yavruma. Sonra Yusuf'u alıp götürdüler ve "Az sonra odalarınıza çıkaracağız sizi.." dediler.. Tekrar uyumuşum..


Odaya gitmeden hemen önce Saime hanım geldi beni kontrol etmeye.. Nasıl olduğumu sordu, "İyiyim.." dedim. "Kuaybe sen de bebek de yarım saatle köşeden döndünüz. Eğer geç kalsaydınız ikinizi de kaybedebilirdik çünkü bebeğin eşi ayrılmıştı.." dedi.. Bunu duyunca bir kez daha şükrettim Allah'a.. O istemeseydi kimsenin bizi kurtarmaya gücü yetmezdi çünkü..


........

Anne olmuştum işte.. Anneciğimin gözlerine her baktığımda daha bir evlat, Yusuf'umun gözlerine her baktığımda daha bir anne hissediyordum artık kendimi...

Bana bu günleri gösteren Rabbime sonsuz şükürler olsun.. Ve Rabbimden dileğim bu tadı yaşamak isteyen ama yaşayamayan herkese "minik melekler" göndersin hayırlısıyla..

2 Şubat 2007 Cuma


Evet yaşasın misafirler..
Çünkü kendimi yine eski günlerdeki gibi hissettim, evim tertemiz oldu, güzel güzel ikramlar hazırladım.. Ozan'ın yardımlarını da unutmamak lazım tabii.. Dün bütün akşam boyunca onun kucağındaydı Yusuf Aslan.. Ben bir o tarafa bir bu tarafa koştururken onlar da oynaştılar baba oğul..
Tüm bu hazırlık bugün bebeğimi görmeye gelen komşularım ve ev sahibim içindi..











Hazırladığım ikramlardan en çok alkış alan tahmin ettiğim gibi bu "lezzet topları" oldu..








Peki bu lezzet topları nasıl yapılıyor? Çok kolay.. Bir adet bol hindistan cevizli ve kakaolu kek yapılır. Daha sonra bu kek BİM'den alınan "Peripella" isimli kakolu krema ile yoğurulur. ( kek sertse biraz süt eklenir ) Sonra yoğrulan karışım elle top top yapılıp üstüne hindistan cevizi serpilir.. Yiyen herkes bayıldı, benden söylemesi.. - Bu tarifi, iki üç gün durup bayatlamış kocaman bir keki ne yapacağımı kara kara düşündüğüm bir akşam uydurdum :) Kekin tarifini de isteyen olursa veririm -
.............

Anne ve bebişi'nin hediye ve broşürlerini görünce çok özenmiş, "Ne kadar güzel şeyler, keşke burada da her hastanede verseler." demiştim.. Bugün ev sahibim gelirken bana bunları getirdi..






Böyle minik hediyeleri özellikle küçücük ambalajlarından dolayı çok seviyorum. Mesela bu şampuanlar yolculuk için ideal..














Yanlız acayip bir durum var çünkü ben bu hediyeleri kimin gönderdiğini bilmiyorum.. Paketin üzerinde kişi adı yok. "............." dağıtım diye bir adres ve adını daha önce hiç duymadığım bir şirketin adresi var..
Şu anki ev sahibim, eski yan komşum. Bugün eski eve kargo gelmiş ve -doğal olarak- beni o evde bulamayınca onun kapısını çalmışlar.. "Kuaybe hanıma gelmiştik" demişler, o da "Burada oturuyordu ama taşındı, ben kendisine gidip geliyorum, bana bırakın." demiş. Adamlar da "Doğum yaptı mı?" diye sormuşlar. "Evet" cevabını alınca da paketi bırakıp gitmişler.. Tanımadığım birileri beni yakından tanıyor anlaşılan.. Hatta "Yeni adresini bize bildirsin, diğer hediyeleri oraya götürelim. " diye de sıkı sıkı tembihlemişler.. Üye olduğum bebek sitelerinden birisi mi acaba bunları yollayan? Ama ben hiçbir yere adres bırakmadım ki.. En iyisi yarın paketteki numarayı arayıp işin aslını öğrenmek..

Bu arada "Keşke o an Allah'tan başka bişey isteseymişim!" diye düşünmedim de değil.. Şöyle güzelinden, otomatik vites bir araba mesela :) Küçük olsa da farketmez, bebecikumla ikimiz sığsak yeter.. (Buradan bu gizli firmanın yetkililerine duyrulur )
...............

Minik paşa dün uzuuuun bir televizyon keyfi yaptı.. Yaklaşık 10-12 dakika :) Sonra sıkıldığını gayet açık bir şekilde belli etti ses tellerinin de yardımıyla..


Immmm... Ne seyretsem acaba? Bu satte de hep kadın programları var be kardeşim !..

...........


Vee günün son fotoğrafı..



Bu görüntü beni alıp taa Gaziantep'in dar sokaklarına, tek derdimizin "en hızlı kimin kayacağı" olduğu günlere götürdü.. Mahalledeki çocukları kartondan bozma kayaklarıyla gülüşe oynaşa kayarken görünce dayanamadım, çektim :)