17 Temmuz 2008 Perşembe

Aslında geçen haftanın başında yazsaydım, pek ağlak, pek hüzünlü, pek depresif bir yazı olacaktı bu.. İyi ki yazmamışım..


Sebebine gelirsek..
Evde möhim bir meseleyi halletmeye çalışıyorduk ama olmadı!!


Yusufcuğun tuvalet eğitimi başarısızlıkla sonuçlanınca -bez bağlanmadan asla yapmıyor beyefendi, tutuyor ne varsa, sonra beze yaptıktan sonra söylüyor, hatta kendi koşup bezini getiriyor ve usluca yatıp altını değiştirtiyor bana!! Düşünceli evladım benim :P- diğer meseleye el atmaya karar verdik ve facia gibi bir "anne sütüne veda" uygulaması yaşadık!!

Aslında benim Yusufcuğu anne sütünden henüz ayırmaya niyetim yok ama annesinin "Artık sütten kesin, sütün faydası olmaz (!!!) ısrarlarına ve Yusufcuğun da evde, sokakta, gece, gündüz sürekli emmek için huysuzlanmalarına dayanamayan babamız beni zorladı bu işe :P

Hafta başında öğlene kadar hem oyalayan hem de oyun çok olduğundan Yusufcuğa emmeyi yarım gün unutturmayı başardık.. Ama ne zaman ki öğle uykusu vakti geldi, ilk serenat başladı.. Emmeden uyuyamadığı içim dakikalarca ağladı miniğim..

Babası Yusufcuğun hiç susmadan ağlamasına ve benim söylenmelerime dayanamadı ve yumuşamaya başladı.. Karar açıklandı: "Eh madem, sadece uyurken emsin, aralarda emzirme.."

Emzirerek uyuttum minnoşumu ama uyandığında bizi daha büyük bir ağlama krizi bekliyormuş meğer.. Nereden bilelim?


İkindide ağladı, ağladı ve en sonunda resmen krize girdi Yusufcuk.. Ne motora binmek istedi ne gezmeye gitmek.. Babasına bağırdı, yerleri tırmaladı.. O küçücük boyuyla yumruklarını sıka sıka ağladı..

Onu o halde görünce benim de sinirlerim bozuldu tabii.. Gözyaşlarımı sular seller gibi akıtmadan önce makul olan şeyi yapmaya, yani Ozanla konuşmaya karar verdim :)) Yusufcuğu emzirmeye devam edeceğimi, ben ne zaman istersem o zaman bu meseleyi halledeceğimi anlattım.. Zaten kulakları ağlama sesinden iflas etmiş olan kocacığım "hayır" demedi tabii :P

Yusufcuk nihayet sütüne kavuştu ve neredeyse bir saate yakın emdi !!

Akşam yemeğinde de anne-oğula "bir daha "sütten kes" konusu duymak istemiyorum mealinde bir "cadı gelin resti" çektikten sonra bu iş de burada halloldu :P

Yusufcuğu emziren benim.. Gece her uyanışında, ağlayışında kalkan benim.. Gerektiğinde sırf onu emziremem diye bazı yerlere gitmekten, bazı şeyleri yapmaktan feragat eden de benim..

Eee, ben bunlara rağmen emzirmek istiyorsam, neden keseyim di mi bebişimi sütten?

Tamam ben de ilkokula kadar emmesi taraftarı değilim (:P) ama en azından iki yaşını tamamlamasını istiyorum.. Kaldı ki sütüm varken ve üstelik de evdeyken -çalışmaya sırf onun için ara vermişken- neden mahrum edeyim onu bu özel bağdan?

Neyse.. İnşaallah zamanı geldiğinde bu meseleyi de kolayca hallederiz..

Ama şu da bir gerçek ki, pek kolay olmayacak gibi görünüyor!!




Gelelim fotoğraflarla geçen haftaya..




Pazartesi


Bahçemizdeki çam ağaçlarından birinde iki küçük misafir bulduk..
Anneleri yiyecek aramaya gitmişti muhtemelen, ürkek ürkek bakıyordu bize yeni tüylemeye başlayan iki yavru kuş..

Yusufcuk "tuh" dedi hemen kendilerine ve "ciciğ ciciğğğ" yaptı :))

Tüm hafta boyunca izledik onların gelişimini.. Buralarda "yağdöktü" diyorlarmış adına.. Ben bir tür güvercine benzettim.. Ozan guguk kuşu diyor ama baktığım guguk kuşu fotoğraflarından hiçbirine benzemiyordu bu küçük yavrular.. Belki büyüyünce değişirler, bekleyelim bakalım :))



Köy "picema"m :))

Yine bulmuşum kendime göre, pembe güllü-dallı birşey..
Vallahi istemdışı, aldıktan sonra farkediyorum :P



Kuş yavrularına ek olarak bir de kocaman bir "tababa" bulduk o gün..
Hayvansever Yusufcuk, eşsiz şefkati ve büyük merakıyla hemen bağrına bastı onu da :))


Elleriyle besledi "tababa"sını..



Salı



Köyde ufak bir gezinti..
Kadraja takılanlar..





Köyün, oyunun tadını çıkaran Yusufcuk..






Çarşamba





Akşamüstleri babaannesinin ağaçlarını suluyor Yusufcuk..
En sevdiği şeylerden biri bu.. Eee, ne de olsa işin içinde su var :))

Annesi de boş durmuyor tabii..
O da çatıya çıkıp ağaçlarda kalan son meyveleri topluyor..
Ne de olsa çalışkan pi gelin :P



Perşembe


Kuşlarımız hızla büyüyor..




Cuma



Cuma günü maceralı bir gündü yine..

Babamızın ardına düşüp köy köy dolaşarak Dinar'a gittik motorla..
(Ben bu motora binme işini çok sevdim gerçekten.. Çok zevkli.. Yaz için ideal bir araç motor.. Rüzgar vurdukça serin serin gidiyorsun :)) Biraz sallıyor ama olsun, eğlenceli bişey.. )

Hımm, ne diyorduk.. Dinar'a gittik.. Ozan'ın iki arkadaşının ailelerini ziyaret ettik, gönüllerini aldık.. Sohbet, muhabbet güzel bir gün geçirdik fekaaat biz dönmeye karar verdiğimizde hava kapanmaya başladı.. Eve yetişiriz zannettik ama yolda yakaladı sağanak yağmur bizi.. ( Serin serin gidiliyor demiştim di mi :P) Çakıcı Köyü'nü yeni geçmiştik o sırada.. Ozan hemen geri döndü ve köyün eski imamının evini buldu.. Zaten bu amca babasının eski av ve atçılık arkadaşıymış ama senelerdir görüşmemişler hiç..

Yağmurdan sığındığımız (:P) evin halkı kapıda, sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi karşıladı beni.. Ozan'ı zaten tanıyorlar ama bana da "gelinimiz" diye diye yer gösterdiler hemen.. Bu misafirperverlik çok ama çok hoşuma gitti.. Anadolu insanının güzel yönüne bir kere daha hayran kaldım..

Tanıştık, konuştuk.. İkram sofrası geldi hemen.. Bu sırada Yusufcuk da mest olmuş bir şekilde oradan oraya koşturuyor, gördüğü her hayvanı mıncıklamaya çalışıyordu!! Girişte amcanın özel yetiştirdiği av köpeğini zor aldık zaten elinden.. Resmen koştu, koştu atladı hayvanın üstüne, öpmeye!!


Bizi kapıda karşılayan sadece ev halkı değildi..
Bir de bu tatlı yavru kedicik vardı.



Ama daha sonra kedicik, bizi karşıladığına karşılayacağına pişman oldu, adım gibi eminim :P
Hayvancık hamur gibi yoğruldu Yusufcuğun elinde!




Gel bakiim kedicik, muk muuuğğkkk :))



Ahmet amca av ve hayvan meraklısı olduğundan, evin bahçesinde köpekten kekliğe, Denizli horozundan kediye pekçok hayvan vardı..


Eminim birçoğunuz hiç keklik görmemişsinizdir hayatınızda..
Ama üzülmeyin.. Ben kendim görürüm de sizi unutur muyum..
Asla aslaaaa :P


Bu bir palaz, yani yavru keklik..



Bunlar da büyüyüp serpilmiş olanlar :))







Cumartesi



Yarıda kalan hamak keyfimiz..



Bir önceki gün geleceğini haber veren fırtına!!





Bu da fırtınaya direnen Yusufcuk..


Sanki uçacakmış da onun için tutunuyormuş gibi çıkmış di mi?
Oysa sadece ben fotoğraf çekerken o da balkon duvarına tırmanmaya çalışıyordu o rüzgarda!!





Pazar


Yavrular iyice büyümüştü artık..
En son böyle görünüyorlardı..




Evciler'de pazar kurulur da Kuaybe görmeden rahat eder mi?


Bu da daha önce bahsettiğim tezgahlardan biri..
Pazar çantası, tırmık, nacak.. Şehirlerdeki pazarlarda göremezsiniz bunları, iyi bakın :P

.......................


Yusufcuğum iyice dillendi burada, kalabalıkta..
Yazabilirsem bir de diyaloglarımızdan çeşitlemeler yazayım inşaallah..
Hatta köydeki teyzelerle aramızda geçen diyaloglardan unutamadıklarımı, ilginç insan ve nesne isimlerini ve lakapları da yazayım..

Ama şimdi kaçayım..
Bu fotoğrafları düzenleyip yüklemek kaç saatimi aldı biliyor musunuz :P


14 Temmuz 2008 Pazartesi

Gonşılar,

Zabah irkence galgıvedin, ucağa çayı goyuvedin.. Bebenin elini yüzünü yuyuvedin, döşekleri galdırıvedin.. Goltukların yüzünü yayıvedin, gatmerleri ısıdıvedin.. Benim adam "De garii.." deyi ünleyince, sofrayı guruvedin.. Garnımızı gadınca doyuruvedikten kelli gabı çanağı yuyuvedin.. Bebemi benim adama virip evi toparlayıvedin, halıları cırpıvedin, çörü çaputu alıvedin.. Sonna üstümü yenice keyiverip aşaa, köyiçine inivedin.. Düğün evinde "düğün ekmeği" ediyoolağmış, oraya varıvedin.. Bebe buzağılarla oynayagosun, ben iki bükmeyi mideye indirivedin :)))

Ne didiğmi anlamayan varısa, soruvesin gari.. Yorum gısmına yazıvisin gari :))


( Yo, yoo.. Bu ben olamam.. İçime köylü bacı ruhu girdi, amaniiiiiinnnnn :P )


NOT: Harika fotolar, ilginç hikayeler... Yarın babamızı Ankara'ya uğurladıktan sonra sizlerle olacak efendim.. Zira o buradayken gezmekten, misafir ağırlamaktan bilgisayara elimi bile süremiyorum! )

8 Temmuz 2008 Salı

Bu dingin, huzurlu köy hayatı, beni içime, taa derinliklerime çekmiş durumda..
Arada hayata dönüyorum ve blogcuğumu hatırlıyorum :P


Aslında haftaya olan dönüş tarihimiz, bir hafta daha sarkmış durumda.. Biz bir hafta önce gelmiştik zaten.. İki hafta Ozan'la kalmış olacağız ve sonrasında yine bir hafta daha yanlız.. O hafta sonu Ozan yeniden gelecek ve sonra beraber döneceğiz.. Sebep ise, Ozan'ın çok yakın bir arkadaşının düğünü.. Katılmak istiyoruz ama Ozan'ın tekrar izin alması mümkün değil.. Ben de gidip tekrar gelmek istemiyorum.. O yüzden babamız haftaya gidecek, biz biraz daha ense yapacağız :P

Eve döndükten bir hafta sonra da İzmir'e uçacağız nasipse, dedişimin yanına..
Yazın en azından bir kısmını evde geçirebilmeyi umut ediyorum :))


Bu arada, hadi yine iyisiniz.. Bir köy düğününün içine daldıracağım sizi makineciğim biraz daha dayanmayı başarabilirse.. Sizin için, düğün yemeklerini -özellikle keşkeği- daha dumanı üzerindeyken fotoğraflamayan ne olsun :P


İneklerin yanına girmeye cesaret edemeyen ama
nasıl yem yediklerini görmeden de duramayan Yusufcuk :))



Minik meleğim, gerçekten ama gerçekten çoooook mutlu burada.. Tek derdim, fazlaca şımarmış olması ama eve gidince hizaya sokarım ben onu :P Bir "I ıı" tutturdu gidiyor.. Herşeye ama herşeye "I ıı" modundayız bu aralar.. Tamam itiraz etmesi , kişilik gelişiminin bir parçası, biliyorum ama bu kadarı da fazla gerçekten.. Aklına esti mi saatlerce ne dersek itiraz ediyor bize.. Bazen "Hadi atta gidelim.." dediğimizde bile, düşünün yani :P


Küçük bir bahçe keyfi..






Artık eminim, köye gidip geldikçe görmediğim, duymadığım hiçbirşey kalmayacak şu hayatta.. Örneğin dün, canlı canlı bir inek ameliyatı izledim Ozan'ın bir akrabasının bahçesinde!! Önce bakamam diye gitmedim ama sonra dayanamadım.. Huyum kurusun, merak işte :P Zavallı hayvancık iki tane çivi yutmuş samanın içinde, onu çıkarıyorlardı vücudundan.. Korkunç olmasının yanısıra çok da ilginçti ameliyat.. İki veteriner ve bir de yakın bir akraba olan hemşire ablamız vardı ineğin başında.. Kocaman bir iğneyle işkembeyi diktiler önce, sonra da sırayla diğer katları, peritonu vs.. Kollarını kocaman gövdesine sokup, batticonla içini temizlediler hayvanın.. Prensip olarak sezaryene benziyormuş, öyle dedi hemşire İlknur abla.. Ama burada ana organ işkembeydi :P Bebiş yerine de nurtopu gibi iki çivi verdiler evsahibinin eline!!


Sonraaa.. Haftasonu, Yusufcuğu burada götürdüğümüz doktorun evinde misafirdik mesela.. Daha önce bahsetmiştim, Ozan'ın arkadaşının eşi zaten.. Üç hafta olmuş evleneli ama onlar hala ayrılar ve en azından bir sene daha ayrı kalacaklar galiba.. Her ikisi de doktor ve birisi Denzili'de, diğeri burada ilçede.. Tayin ayarlanamamış maalesef ve gelin evi kurulduğu haliyle kalmış orada!!

Çok güzel ağırladılar bizi, gittiğimize çok memnun olduk.. Karı-koca doktor olmanın ne kadar zor olduğuna bir kez daha şahit olmuş oldum.. Boş zamanları, nöbetleri vs. neredeyse hiç denk gelmiyormuş diğerininkine.. Kızcağız ilçede lojmanda kalıyor ama lojman denilen yer de bir köy evinden az hallice!! Mutfağında dolabı, yerlerde döşemesi yok.. En önemlisi de yanlız olması.. Geceleri hala tedirginim, alışamadım diyordu..


O gün ne kadar "lüks" bir hayat yaşadığımı bir kez daha farkettim.. Ben hala birtürlü sonu gelmeyen "yok"larımla boğuşurken, insanlar bir ilçede, evinden, eşinden, alıştığı herşeyden ayrı hayata tutunma mücadelesi veriyor.. Çok utandım kendimden!!


Bir de oraya giderken yaşadığımız bir "yolda kalma" hadisesi var ki hiç anlatmayayım en iyisi.. Ozan'ın bizimki bozulduğu için emanet aldığı külüstür motorcuğun tekeri patladı ve biz tam ilçeyle köyün ortasında, yolda kaldık!! Bunu da yaşadım ya ne d'iyim :P Gelenler geçenler acıyarak baktı bize, tüüüü :P Yusufcuk bir yandan tepişir, güneş bir yandan yakar, ben onca araba duruken bizi sırf adrenalini yükselsin diye o motora bindiren maceracı kocama söylenirim, of offff...

Burada sıkı bir hayat eğitimi mi alıyorum ne?

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Yanlızlık bu olsa gerek..

4 Temmuz 2008 Cuma

Norgas..

Geçen haftasonunu bu minik gölde geçirdik..
Yüzdüreceğimiz ördek de minik olduğundan bize yetti de arttı bile :))
Zaten bizim küçük ördeğimiz korktu nedense, yüzmedi..
"Beni çıkarıııııınn.." diye ağladı, hevesimiz kursağımızda kaldı :P



Maceracı bir aile olarak, atladık motora öyle gittik tozlu tarla yollarından :))
Yusufcuk babasıyla benim aramda, kollarımdan oluşan emniyet kemerine sarılı,
gayet rahattı :))
Motor çalıştıktan sonra da beş dakikaya kalmadan o seste, o sarsınıtda uyudu aramızda!!Hem giderken, hem dönerken..


Göle girmeden önce, "Son kararın mı?" aşaması :P


Suya girdikten sonra, deneme ve "Sevmedim, çıkıcaaaaaammmm.." aşaması :))


Geçen sene çok güzel yüzmüştü Eğirdir Gölünde.. Zor çıkarmıştık sudan.. Bu sene niye böyle yaptı, anlamadık.. Büyüdükçe sudan korkmayı mı öğreniyor acaba bu bebişler? Banyo yapmaya hala bayılıyor, suyla oynamayı da seviyor ama yüzmek istemedi nedense..



Benim amele yanıklarım işte tam da bu günden kalma :P


Bu arada, benim bu yanıklar amele yanığı değil alerji yanığıymış!!

Dün doktora gittik ilçeye, Yusufcuk iki gündür hasta çünkü.. Hafif ateşli ve "acıdii" diye boğazını gösterip duruyordu.. Tahmin ettiğim gibi fazla dondurma tüketiminden dolayı boğazı şişmiş ve biraz iltihaplanmış.. İlaçlarımızı yazdırdık, sonra ben de kollarımı ve yüzümü gösterdim.. Güneşe alerjim varmış.. Yanık merhemi sürüyorum şimdi ve en azından bu kırmızı kabarıklıklar inene kadar güneşe çıkmamam lazım.. Kollarım neyse de yüzüm çok feci :(( Kabuk kabuk soyulmaya başladı, pöhüüüüü..

Doktora gitmek demişken..
Burada o deneyimi de yaşamak çok ilginçti.. Önce köydeki sağlık ocağına gittik.. Aslında kadrolu doktoru, hemşireleri ve kapıda bir de tam teşekküllü ambulansı var ama doktor yıllık iznini bizimle aynı zamana denk getirmiş :P
İlçeye gittik.. Çok yakın ve çok gelişmiş bir yer.. Ne sıra bekleme derdi var ne de protokol.. Doktor da Ozan'ın arkadaşının eşi zaten :)) Muhabbet ede ede muayene olduk :)) Buralarda işler hep böyle zaten.. Herkes mutlaka biryerlerden akraba ya da tanıdık..

Bizim köyümüz, içinden Denizli-İzmir karayolu geçtiği için oldukça gelişmiş bir köy..
Hertürlü imkanı ve hatta lüksü var.. Gördüğüm kadarıyla insanlar hiçbirşeyin mahrumiyetini çekmiyor çünkü şehirde olup da köyde olmayan hiçbir şey yok burada.. Süpermarketi, Ankaradaki herhangi bir marketten farksız.. Evlerde internet, uydu alıcılar, hertürlü beyaz eşya ve mobilya görebiliyorum.. (Hepsinde değil tabii.. Doğal köy yaşantısının devam ettirenler de var.) Ama dün, çevrede gezip gördüğümüz "iç" köylerdekileri düşündüm hep.. Orada da yaşayanlar var.. Çocukları var.. Her an hastalanabilirler veya bir kaza olabilir.. Ne doktorları var ne de yakın bir ilçe.. Herkesin aracı yok..

Kucağında hasta evladınla, çaresizce beklemekten daha acı birşey olamaz herhalde :((


Neyse, çok dağıldı konu..
Bir fotoğraf daha ekleyeyim de bitireyim bu yazıyı..

Dalından çırpma, şeker dutlar..
Hızımızı alamadık, bir torba dolusu topladık :))
Yiyemediğimizi de eve getirdik..
Arııı vız vız vız, arııı vız vız vız, arıı vız vız vız diye bağırır :))


"Araştırmacı gazeteci" kişilik Kuaybe, sonunda arıcılık işine de el attı :P
Allah ıslah etsin, ne diyelim!
Ozan'ın babasının arı kovanları..



Ne demişler, bakmakla öğrenilseydi kediler kasap olurdu..
İşe bizzat el atmak lazım..





Üstü örtülü olan petekler, içinde yavruların olduğu petekler..
Diğerleri de bal dolu zaten..



Annesi araştırma soruşturma faaliyetlerinde bulunurken,
Yusufcuk da oradaki sulama kanalında mutlu mutlu "cup cup" yapmaktaydı..




Arıcılık cidden zor zenaat..
Sürekli "baharı kovalamak", yeni çiçeklenen yerlere kovanları taşımak lazımmış..
Kovanları hergün kontrol etmek,
açarken içeri azıcık duman sıkmak yani "ben geldim.." demek,oğul veren ve kendi kolonisini kurmak isteyen arılara yeni kovan açmak lazımmış..
Yoksa kovanın içinde "savaş" çıkıyormuş..

Bal süzmeden önce, arıların yeterince oğul vermesini beklemek,
havanın soğuk olduğu günlerde onlara şekerli su koymak lazımmış..
Tüm bunları yaparken de "sokulmamak" lazımmış :P

Kraliçe arıyı görünce aynen benim yaptığım gibi "vaaaaaağğğvv" demek lazımmış :))
Anlatamayacağım kadar havalıydı kendisi..
Peşindeki muhafız arılar ona yol açıyor, ayaklarını temizliyor,
resmen etrafında pervane oluyorlardı!!
Onun da fotoğrafını çektim ama bu aralar bozulma tehlikesi yaşayan makinenin azizliğine uğramış.. Çok flu..


(Makinem inşaallah bozulmaz.. Mercekte problem var.. Kapağı arızalandı ve o da alarm veriyor!! Lütfen makineciğim lütfen, biraz daha dayan :P Tamam, Ozan'ın dediği gibi seni "haddinden fazla" kullanıyor olabilirim ama sevdiğimden cicim, sevdiğimden :P )


Hımm, ne diyorduk.. Arıcılık zor iş..
Çadırını yüklenip bir dağın eteğine yerleşecek ve "ya deli ya veli" olacaksın o kovanların başında!

Nohut hasadı..




Canla başla çalışıp 150 kilo (:P) nohut toplayan ben!!
"Şeherli gelin" diyenler utansın :P



Annesi tarlada çalışırken (!) onu tarktörün altındaki gölgede bekleyen Yusufcuk..
Burada bebeler öyle yaparmış..






Dönüş yolunda yanından geçtiğimiz onlarca buğday tarlasından biri..
Diğer adıyla, doğal fotoğraf stüdyomuz..





Bu da bir "günaşık" yani güneşe aşık ayçiçeklerinin tarlası..
Diğer stüdyomuz da diyebiliriz :))





Sadece yaşadığımız yerden,
bizim yaşadığımız şekilden ibaret değil hayat..
En çok bunu farkediyorum geldiğimden beri..

Ve tabii bir de emeğin, alınterinin değerini..
"Bir" ektiklerini "on" alan insanların yorgunluklarını unutturan şükrünü..
Kanaat ve sabırlarını,
güneşin doğuşuyla başladıkları günü bir dakikasını boş geçirmeyecek şekilde kulllanmalarını hayranlıkla izliyorum..

2 Temmuz 2008 Çarşamba

-Hani benim küçük fındığım, annesinin pamuğu, babasının sütü bembeyaz bir bebekti ya sevgili günlük..

-Hani ben millî takım elenirse kırmızı-beyaz giymeyecektim ya tüm yaz boyunca..

-Hani burada havalar bahar gibiydi, tam tatil mevsimiydi ya..


Şimdi bunların hepsinin tam tersini düşün günlükcüm..


-Benim beyaz fındık, yandı, yandı kakaolu süt oldu :P

-Ben de yanmakta ondan geri kalmadım, yarı kırmızı yarı beyaz ( tam amele yanığı kıvamında :P) geziyorum ortada..

-Bunun tek sebebi de fena bastıran yakıcı sıcaklar ve buna rağmen babamız tarafından sürekli gezmeye zorlanmamız :P


Ozan gelince biraz rahatlarım, kendime istediğim kadar vakit ayırırım diyordum ama nafile.. Yusufcuk dibimden ayrılmak istemiyor.. Biraz uzaklaşıp oynasa bile az sonra koşa koşa gelip sanki yıllardır arıyormuş gibi acıyla "ağğğğnnneeğğğğğ" diye bağırıyor!! Bir de babamızın "tatilin her dakikasını gezerek, görerek, keşfederek geçirme" planları buna eklenince değil yazmak, kitap okumaya bile fırsat bulamıyorum.. Onlarca fotoğraf birikti eklenecek ama düzenleyemedim bile daha.. Yenileri eklendikçe öncekileri eliyorum :((


-Anne sütüne iki ay daha devam etmeye karar verdik bu arada.. Daha doğrusu Yusufcuk karar verdi, biz uyguluyoruz :P


-Tuvalet eğitimimiz de hayal kırıklığına uğrattı bizi.. Yusufcuk ne var ne yoksa tutuyor tutuyoooor, bezi bağlanınca yapıyor!! Ben bez bağlayana kadar sıkıyor kendini :)) Dün bu süre neredeyse dört saatti..

O kadar çok şey yaptık ki yazmadığım arada, ayrıntıları fotoğraflara bakınca hatırlarım ancak.. Bir Isparta ve iki Dinar gezisi, bir Norgas Gölü macerası, ağaçlarımızdan meyveleri toplama ve bugün de büyük bir arıcılık keşfinden sonra herhalde haklıyım yazamamakta..

Ben en iyisi fotoğraflara döneyim ve onları düzenleyeyim.. Ayrıntılar onlarda :))