12 Kasım 2009 Perşembe

Tam da şu ortalığın domuz gribinden kırılıp geçtiği dönemde, aniden hastalanan ve iki gün ateşler içinde yanan Yusufcukla uğraşmanın, binbir türlü vesveseyle boğuşmanın yanında ev-eşya toplamak hiçbirşeymiş gerçekten..

Allahtan bu sabah biraz kendine geldi ve "Çokokıyeeeeeeeemmm" diyerek uyandı :)) "Çokokıyem yiycem ben, veyiy misin anne?"

Geceki ateşler içinde yanma-ıslak havlu ve ateş düşürücü işbirliğiyle soğutma çalışmalarından sonra, en az çokokrem kadar tatlı geldi bu cümle bana :))

"Rüyanda mı gördün oğlum, bu ne acele?" dedim, "Evet, yüyamda yiyodum ben onu, çok canım istiyoooo.." dedi..

Eli mahkum verdim ben de aylardır çok yiyip de alerjilerini tekrar kabartmasın diye köşe bucak sakladığım çokokremi..

Ciddi bir boğaz enfeksiyonu var ama doktora götürmedim henüz.. Götürmeyi de düşünmüyorum.. Hastaneler hiç güvenli gelmiyor bana bu aralar, özellikle de çocuk bölümleri.. Evde ıhlamur, elma çayı, nane ve birkaç farklı doğal yöntemle geçiştirmeye çalıştık bu sefer.. İnşaallah atlatır da gitmeye gerek kalmaz..

Allah hiçkimseyi evladının acısıyla, yokluğuyla imtihan etmesin..
En ufak bir ateşte bile "Acaba onu kaybeder miyim, kötü birşey olur mu?" diye kaygılanmayı, ancak anne olan anlar..

8 Kasım 2009 Pazar

Eşya toplamaca - yorulmaca - bi çay-kahve molası - kolilemeye devam - arada Feridun Düzağaç ya da Kıraç - biraz da yatakodasına el atayım - film arası gelmiş, kardeşi (bir haftadır bende olan en küçük numara) bekletmek olmaz (Twilight'ı üçledim, azimliyim 27 kere daha izleyip 30'a tamamlayacağım :P, her gelenle bir kere daha, bir kere daha..) - aa hala yarısı duruyor bu kütüphanenin, kim aldı bu kadar kitabı? - akşama yemeğe ne pişirsem ki? - Ozaaaaan, kolibant bitttiiiii!! - Yusuuuuuuffff, in çabuk o kıyafetlerin üzerindennnnnn!! - "Bende bulduğun aslında benim de aradığımdı (Enver Ercan) - yok yok, çıkarayım bu masa örtüsünü, yerine bir etek daha koyayım, lazım olacak - Bir Özbek çadırı keyfi mi? Tabii ki hayır demem! - Aaa, bunlar benim ortaokuldan kalan mektuplarım! - Kaç koli daha lazım, acaba kaç koli daha lazımmmmmm?


Bir sobe arası vermenin vakti gelmiş anlaşılan!!
Son sobe Ayça'dan geldi ama ondan önce sırada SananAki BaNAneSaN ve Öykücü'nün büyük ihtimalle kendilerinin bile beni sobelediklerini unuttuğu sobe var.. ( Gerçi Öykücü'nün unutmamış ve hatta üzerinden yaklaşık çeyrek asır geçmesine rağmen yazamamış olmamdan dolayı bana küsmüş olma ihtimali var!! Öykücü, küsmedin di mi? )

Konular aynı aslında, yedi ilginç özellik.. Ama ilki benimle, ikincisi Yusufla ilgili..

"Ladies first" diyorum ve önceliği kendime veriyorum :P ( Ama itiraf edeyim, insan düşün düşün bulamıyor bir çırpıda yedi ilginç özellik falan.. Ozan'a sormaya da korktum, sıralar şimdi yediyüz tane, ne olur ne olmaz! )

* Hımm, çok ayrıntıcı bir kişiliğim ben.. Hayatı gayet rahat modda yaşayan insanlara göre bazı konularda çok "kasan" bir insanım yani.. Ayrıntılar bütünden daha önemlidir benim için.. Daha doğrusu, birşey, ayrıntıları bana hitap ediyorsa önemli ve güzeldir.. O yüzden bazı konularda çok çekilmezim, biliyorum! Şimdi bunun nesi ilginç demeyin.. İlginçlikler olayların sonunda patlak veriyor.. Vanilyalıysa dondurma yemem mesela, çikolatalı olmasıdır çünkü benim ayrıntım.. Ya da örneğin mavi rengini arıyorsam bir şeyin, kırmızısını almam, gerekirse tekrar üretilene kadar beklerim! İster küçük olsun ister büyük, ayrıntıları önemserim..

* Yusufcuğun banyo yaptıktan sonraki kokusunu değil de, kesinlikle banyo yapmadan önceki o hafif terli ama kendine has kokusuna bayılırım.. Elimden gelse hiç yıkamayabilirim çocuğu hep bana öyle koksun diye :P Aynı şey Ozan için de geçerli aslında.. Şehir dışına çıktığında kesinlikle giydiği bir kıyafeti alır, onunla uyurdum eskiden..

* Birşeyi sevmem yeter benim için.. Abartırım işin geri kalanını.. Farklı zamanlarda üç kere okuduğum oldukça kalın bir kitap var mesela.. Ya da yukardaki Twilight örneği.. Sevdiğim bir filmi defalarca izleyebilirim.. Mp3 çalarımdaki beş şarkıyı ard arda aylardır dinliyorum mesela her açışımda.. Ne zaman bıkarım diye merak etmiyor da değilim!

* Bazen kendimi bambaşka hayatlarda hayal ederim.. Kimi zaman laboratuvarda, incelediği lamelin başında sıkıntıdan patlayan bir laborant olurum kimi zaman da bir otel odasında yaşamaya çalışan yanlız bir ayakkabıcı.. Hayatı onların gözlerinden görmeye çalışırım.. Onlarmış gibi konuşur, onlarmış gibi beklentilere sahip olur, onlarmış gibi hayal kurarım.. Bu aslında işime yaramıyor da değil.. Yazmamı kolaylaştırıyor.. Ne hikayeler çıkıyor bu hayallerden..

* Genel Türk kadını portresinin aksine sayılabilecek pek çok yaklaşımım var :P Şu marka yemek takımı şart, bu kadar parçalı yatak odası takımı olmadan olmaz, porselenim şuradan olsun, kristaller şart, muhakkak da şu köşede dursun, havlularım mutlaka işlemeli olsun vs. takıntılarım yoktur.. (Olmasın da!) O yüzden zannedilenin aksine yurtdışında mutlu olabileceğimi düşünüyorum bu açıdan.. İlla KRC olması gerekmiyor tencerelerimin, yemeğimi pişirmeme yarayacak herhangi bir tencereyle de gayet mutlu olabilirim.. Buradan taşımayacağım!

Dantelden de hiç hazzetmem mesela.. Ne konsolumda, ne mutfağımda ne de sehpamda göremezsiniz kendilerini..( Kendi evim için konuşuyorum, aman kimse yanlış anlamasın, kimsenin zevkine ya da seçimine söz söylemek bana düşmez.. ) Annemin de kayınvalidemin de hazırladığı çeyizler yalan-ziyan oldu sayemde.. Dokuz senedir dolaplarda bekliyorlar.. Şu eşya taşıma devresinde karambole getirip kayıp mı etsem ne yapsam :P

* "Sıradışı" olanı, farklı olanı özellikle tercih ederim.. Örneğin evimdeki tüm mobilyalar beyazdır, yani akağaç.. O renklerde istediğim gibi mobilya bulana kadar az dolaşmadım! Ya da ne bileyim, sezonun moda renklerini değil de kendi modamın renklerini tercih ederim giyinirken.. Kış günü, civciv sarısı etek ve aynı tonlarda başörtüyle dolaşmak var sicilimde mesela, grilere, siyahlara inat.. Eminim açık bir bayan olsaydım, herkes bakıra boyatıyor diye, ben gider kızıla boyatırdım saçımı.. Birbirine benzemeye çalışmak, bir hastalık gibi geliyor bana !

Altı oldu bunu da yazınca biliyorum ama başka bulamadım gece gece.. Zaten uzun uzun yazdım, bu kadarı da sayılır di mi kızlar :))


Şimdi sırada, Yusufcuğunkiler var:

* İlk madde, sobenin sahibi Ayçanın bir maddesiyle ortak aslında.. Maşaallah, yaşına göre çok güzel ve anlamlı konuşuyor Yusufcuk.. Arada öyle ilginç cümleler kuruyor ki, benim olmadığım zamanlarda biri mi öğretiyor diye düşünüyorum :P Örneğin, geçenlerde ben arkadaşlarımla beraberken Yusufcuk da bizimleydi. Kalabalık bir gruptuk yemekte, bir de Mozambikli bir arkadaş vardı Türkiye'ye üniversite okumaya gelen.. O da bizimle sohbet ederken Yusufcuk döndü ve "Kııızzz, Türkçeleri mi biliyon sen?" dedi.. Reyyan dahil hepimiz gülmekten öldük.. "Çikotala" renkli bu ablanın aslında Türkçe bilmemesi gerektiği kaçmamış demek ki gözünden :P

* Gece tam 732 farklı pozisyonda uyur benim oğlum :P Yattığı yerden kalkan çocuklardan değildir, olmayacaktır da!

* Tam bir şair ruhu taşır.. En ufak bir kızgın mimikte ya da ses yükselmesinde ruhunda derin yaralar açılır, elindekileri atar, hayata kahreder, o küçük jelibon dudağı büzülür ve insana "Allahım, nerden kızdım yaaa.." dedirten ağlama krizleri başlar..

* Acılı, ekşili, baharatlı ve ağır yemekler daha da ilgisini çeker Yusufcuğun.. "Zorlayarak başka şey yedirmektense madem istiyor bunu yesin" mantığıyla hareket ettiğimizden iyice alıştı Antep mutfağına :P

* Kurallara, o kuralı koyandan daha fazla önem gösterir Yusufcuk.. Mesela bir kere "Gece film seyredilmez, erkenden uyunur.." dediysek ona, bu yandığımızın resmidir.. Her sinema keyfimizde bize "Hani gece fiym seyyedilmezdi? Siz de uyuyun bakiimm" der, içimize fenalık getirir.. Ama bu, işine gelmeyen kurallar için geçerli değildir.. Onlar çiğnenebilir :P

* Yaramazlık yapmaktan geri durmaz ama yaptığını da hemen gelip haber verir :)) Bu sabah yataktan fırlar fırlamaz gece dayısının aşağıda biryerlerde bıraktığı makası bulmuş ve onunla oynamış mesela.. Ben daha odadan çıkmadan koşup "yayamaşlık" yaptığını söyledi ve parmaklarını da açıp açıp kapatarak "Makaşla oynadım, gösteyiyim mi?" dedi !! Kendi kendini ispiyonlayan yegane şahsiyet :P

( Bunu yazarken aklıma daha önce de bahsettiğim bir-iki yaramazlık geldi.. Yazmam lazım onları da.. Hem unutmamak için hem de kamu hizmeti olsun.. Biri var ki tam akıllara zarar.. Hastanede geçirtti bana geceyi, korkudan öldüm öldüm dirildim o gün ! )

* Kesinlikle takıntılı bir çocuktur Yusufcuk.. ( Benim oğlum olduğu için olabilir mi acaba :P ) Kitaplarını hep aynı yere koyar, belli oyuncaklarının belli yerleri vardır.. Sütüne bal koymazsam içmez, öyle alışmıştır çünkü.. Kafası benim yastığıma kaydığında geri çekilir, "Niye ?" diye sorarım, "Bu benim yaştıım diil" der.. Birşeyleri hep aynı yapmayı, hep ilk öğrendiği şekliyle uygulamayı sever.. Mesela, hep önce sağ ayağını kaldırır giydirirken, hep aynı hareketi yapar dişlerini fırçalarken.. Söz verdiysek bir konuda, onu da gerçekleşene kadar asla ama asla unutturmaz bize!
Ne güzel :P


İşte bu kadaaaaarrrr..
Ay üstümden büyük bir yük kalktı vallahi :))
Gidip gönül rahatlığıyla uyuyabilirm artık..
İyi Pazarlar size..

2 Kasım 2009 Pazartesi

Ozan'ın vizesini aldığı bugünü, hemen kayda geçelim günlükçüm.. Artık içimiz rahat bir şeklide birlikte gidebileceğiz inşaallah..

Sevenleri ayırmayan Emerikan hökümetine de teşekkürler :P

1 Kasım 2009 Pazar


Kış geldi !!
Haftasonunu evde, mütemadiyen yağan yağmuru seyrederek, "Eyvah, karardı yine günler, nerede benim yaramaz güneş ışıklarım?" diye diye geçirdim.. Ozan da sürekli "Ahh, dağa gidemedim.." modundaydı.. Yusufcuk ise hasta hasta, oyuncaklarıyla ve yavrusu minik tavşanla oynadı durdu.. Yakında girerim ben olağan kış depresyonuma.. ( Ben girmeden Ozan'ın vizesi çıksa ve gitsek keşke.. Austin sıcakmış ya, ondan :P Ben kesinlikle yaz insanıyım, bakmayın Kasım günü doğduğuma.. )

Gerçi dün Polatlı'ya gittik ama Yusufla ben neredeyse tüm gün arabada olduğumuzdan pek bi atraksiyon olmadı.. Yukarıdaki fotoğraf, o anlardan hatıra..

Son iki günün en güzel yanı ise, ne zamandır aradığım renk bir eşarbı bulmuş olmamdı.. Aker'in bir serisonu mağazasından aldım.. İki renk kaldı geriye ısrarla aradığım :P Azimliyim, onları da bulacağım gitmeden..

.........................



Domuz gribi salgını sebebiyle Yusufcukla evdeyiz bir haftadır.. Kreş tatildi geçen hafta, sadece bir kere akşamüstü alışverişe gittim.. Bu hafta da verip vermeme konusunda karasızım. Ozan gönderme taraftarı ama ben -evhamlı kişilik- bir türlü karar veremedim..


Evde kendimce tedbirler aldım gribe karşı.. Bol sarmısaklı, limonlu ve karabiberli tavuk çorbaları yapıyorum mesela.. Salatalara mutlaka sirke ekliyorum ve bol bol mevsim sebzesi kullanmaya çalışıyorum.. Her sabah yeşil çay-ıhlamur-nane ve karanfilden oluşan bir çay demliyorum.. Bazen içine çörekotu da atıyorum.. Geçen hafta topladığımız kuşburunlarını da meyve suyu yaptım, içiyoruz hergün.. Fındık ve kuru üzüm takviyesini de es geçmeyelim tabii.. Kaseye doldurup koyuyorum Yusufcuğun yanına, oynarken gidip gelip yiyor farkında olmadan :))




Bu fotoğrafı Cuma günü hastaneye gittiğimizde çektim.. Hem salgından korkup hem niye virüsün en çok bulunabileceği yere, hastaneye mi gittim? Çünkü aile boyu göz muayenemiz vardı ve randevu o güneydi.. Amerika'ya gitmeden göz ve diş tedavilerimizi mutlaka tamamlamamız lazım.. Orada hem çok pahalıymış ( bir diş çekimi 2000 dolar civarıymış örneğin ) hem de bazı bölgelerde sistem çok kötü işliyormuş, aletler resmen ilkelmiş!!

İyi de oldu gittiğimiz.. Babamız ve ben gözlüklerimizi yazdırdık, Yusufcukta da şimdilik bir tedavi süreci gerektirmese de gizli şaşılık olduğu kesinleşti.. Aynı babası gibi, normalde değil ama çok yorulduğunda istemsiz olarak kayıyor sol gözü.. Ama sevindirici olan, bunun görmesini engellememesi.. İnşaallah ilerde de problem olmaz..

Yusufcuk maskeyi taktığına çok mutlu oldu.. Gripten falan anladığı yok tabii yavruşun, "Doktoy oldum beeennnnn.." diye bağıra bağıra gezdi hastanede :))


.....................





Evi yavaş yavaş toplamaya başladık.. İlk olarak çekmece ıvır-zıvırlarından ve evin her köşe bucağına dağılmış onlarca oyuncaktan başladım.. Doğru mu yaptım bilmiyorum o oyuncakları kolilemekle... Aklına geldikçe birşeyler isteyip duruyor Yusufcuk.. En son dün "Homuyumu vey bana, Homuy neyde?" diye taktı kafaya gece vakti.. Bir Homer oyuncağı var, onu istiyor :))



...........................



Yukarıda, "Dün Polatlı'ya gittik ama atraksiyon yok.." yazmıştım ya ben.. Şimdi aklıma geldi dün akşamın atraksiyonu.. Ankara'ya dönüşte, gece karanlığında, yağan yağmura aldırmadan arabayı bana kullandırdı Ozan.. Ayy, acemilik, yağmur, kısalar-uzunlar, silecekler ve bir de yanımdan yönümden geçen arabalarla o bir saat resmen işkenceydi !! ( Yol boş olmalı ben kullanırken, başka arabaya tahammülüm yok, geriyor beni :P ) Ama Yusufcuğun gayet çaresiz bir ses tonuyla sarfettiği şu cümle macerayı özetlemeye yetti: "Babaaa, annem sana veysin aytık ayabayıı yaa.." Şehir merkezine yakın bir yerde direksiyonu hemen devrettim tabii..

Bir an önce şu araba kullanma işini halletmem lazım.. Amerika'da arabasız biryere gidilemediğinden ve oraya yerleşenlerin herşeyden önce bir araba aldığını duyduğumdan beri daha da korkuyorum.. Ozanla ayrı yerlerde çalışacağız ve mecburen kendi başımın çaresine kendim bakacağım orada!!



......................


Günün son fotoğrafı yine kışın geldiğinin bir göstergesi..
Anneanne ürünü, elma ağaçlı bir kazak.. Taa Yusufcuk sünnet olduğunda örmüştü annem.. Giyebilecek kadar ancak büyüdü..

Özellikle yere düşen elmalar çok şirin geliyor bana :))


Bu da ısrarla, elmalarını görmeye çalışan Yusufcuk :))



Herkese iyi haftalar..

27 Ekim 2009 Salı

Ne zaman bir hissettiği bir hissettiğine uyan bir insan olacağım hiç bilmiyorum !!

Herhalde üç-dört seferi buldu durup durduk yere ağlamalarım, gözlerimin dolması.. Neden? Bundan bir beş-altı ay sonrasını hayal ediyorum bir an da ondan.. Ailemi özleyeceğim geliyor aklıma, evimi, sokağımı, abone olmuş gibi bazı şeyleri hep onlardan aldığım dükkanları, komşularımı, çalıştığım yeri ve tabii arkadaşlarımı.. Alışkanlıklarımı özleyeceğim biliyorum..

Daha nice ayrıntılar var aklıma düşen.. Eşyalara baktıkça, onları yavaş yavaş derleyip topladıkça hepsi söz birliği etmiş gibi başka başka şeyler hatırlatıyorlar bana.. Albümlerime ve mektuplarıma elimi sürmedim daha.. En sona bıraktım onları.. En vurucusu da onlar olacak sanırım :((

Keşke şöyle kocaman bir gemimiz falan olsaydı bizim.. Doldururdum içine sevdiğim herkesi, herşeyi giderken.. Geride bırakmak, çok ağır geliyor şimdiden :((

Neyseki gidişimiz ertelendi bir süre daha.. Aslında benim vizemin çıkması birlikte gidebilmemiz için yeterli ama biz Ozan'ın da çalışma vizesinin onay almasını beklemeye karar verdik.. Onun eş durumundan gelmesi, vizesinin etkileyebileceği için ben de biraz daha vakit kazanmış oldum işte.. Yaşasın :))


..............................



Haftasonunu, gidince en çok özleyeceğimiz yerlerden birinde geçirdik.. Artık klasik haftasonu durağımız olan dağda :))

Yine çok eğlendik ve belki de -mevsim nedeniyle- son gelişimizdir diye iyice tadını çıkardık.. Ama belli olmaz, tam gideceğimiz hafta Ozan ani bir veda turu düzenleyebilir mekana :))




Bana "Ucunu çıkayıysan delmeci oluy.." diye kepçesinin ucunu çıkarttıran ve ağacı delmeye çalışan Yusufcuk :)) Sanırım böceklere ev yapıyordu :P




Böceklerin evi(ymiş)..



Yusufcuk iyice inceleyip bitirdikten sonra, bu tabure kütük bana kaldı :))



Ben de ne mi yaptım?
Tabii ki keyif :))

Kitap ayracım nasıl ama?



Bu da buraya her gelişimizde buz gibi suyunu içtiğimiz, hatta doldurup eve götürdüğümüz çeşme.. Özellikle de yürüyüş sonrası suyunu içmek harika oluyor..


Çeşmeden aşağının görüntüsü..



Bu da çeşmenin taşları arasında bitivermiş bir ot..
Arkadaki suyu "ümit" olarak metaforlarsak, "Yeter ki tutunacak bir ümidin olsun, taşların arasında da bitiverirsin.. diyebilir miyiz acaba?

(Edepiyat yaptım, farkındayım, pişman diilim :P )



Aşağıdaki ise, eve dönmeden çıktığımız kuşburnu toplama seferimizde karşılaştığımız manzara..

Erik ağaçları tüm meyvelerini dökmüş.. Görünce nasıl içim gitti.. Hemen koşup iki ısırık attım eli yüzü düzgün olan bir iki taneye, içimin gitmesi bir anda gitti!! Meğer zehir gibi acıymış, yabaniymiş erikler.. Ozan demişti ama !!



Biz kuşburnu toplarken, bir köstebeğin tümrüsünü kazan Yusufcuk..




"Toypak oynamayı çok seviyoyummmmm!!"



.........................




Bir önceki yazıya gelen yorumlar için çok teşekkür ederim.. Tek tek listeledim "Mutlaka getir.." denilenleri.. Ama şu valizlerdeki kilo sınırlaması işi beni oldukça zorlayacak gibi.. Planımda Yusufcuğun valizini de kendi ıvır zıvırımla doldurmak var :P Ne de olsa orada çocuk kıyefetleri çok bol ve ucuzmuş.. Buradan pahalı pahalı alıp bir de taşımaya gerek yok di mi?.. ( Nasıl rahatlattım vicdanımı iki dakikada, kendime inanamıyorum! )


Şimdi biraz alışveriş yapmam lazım.. Etek almıştım bolca zaten orada bulamam diye.. Birkaç renk kaldı eksik.. Ama birkaç yazlık tunik (mevsimi de geçti yaa) ve özellikle de başörtüsü konusunda eksiklerimi tamamlamam lazım.. ( Şimdi İstanbul'da olmak vardı..) Amerika'da istediğim renk ve kalitede ipek eşarp bulabileceğimi pek sanmıyorum.. ( Varsa da ben bilmiyorum ) Ben ne olur ne olmaz diye bol bol başörtüsü götüreceğim.. Gömlek, kazak tarzı genel kıyafetleri sorun etmiyorum, oradan alırım.. Benim derdim orada bulamayacağım şeyleri almak.. Buna klasik ayakkabılar da dahil.. Oradaki kalıplar bizimkinden çok farklıymış ve fiyatlar da yüksekmiş duyduğum kadarıyla..


Bu arada, nereye gideceğimizi soran arkadaşlar oldu.. Hemen cevaplayayım, bir başkentten diğerine.. Aşağısı kurtarmadı :P

Gideceğimiz yer, bu linkteki fotoğraflardaki gibi bir yermiş.. Gidince ben de bol bol çeker, sizin için eklerim inşaallah..


Şimdilik bana müsade.. Ayrıntı gibi görünse de çok iş var yapacak.. Sadece evdeki kitap, dergi, fotoğraf, CD ve DVDleri ayıklamak ve düzenlemek bile ne uzun sürüyor anlatamam!!


Dağılmak, yerleşmek kolay ve sıcak..
Toparlanmak ise bir o kadar zor ve soğuk bir his..

22 Ekim 2009 Perşembe

Ben size demiştim di mi "Belki bir ışık yanar.." diye!
Vallahi yandı.. Hem de taa Amerikalardan yandı :))

Binlerce şükür olsun, vizeme onay geldi.. Bir de evraklarımı teslim alır ve konsolosluktaki mülakatı geçerseeeeeeemmm..

Neredeyse bir yıldır süren bekleyiş son bulacak artık..

İnanamıyorum!

Haberi aldığımda dizlerimin bağı çözüldü resmen, hâlâ bir garip hissediyorum kendimi..
İnşaallah hayırlı olur, inşaallah hayırlara vesile olur..

Ve bir kez daha anladım,
gerçekten de en karanlık an, şafak sökmeden hemen önceki anmış!!


( Yavaş yavaş toparlanmaya başlarım ben artık.. Eşyalarımı uzun süre duracak şekilde tek tek güzelce paketlemem lazım.. Bu arada götürülecekleri de ayarlamam lazım tabii.. Amerika'daki arkadaşlardan -özellikle güney bölgedekilerden- neler götürüp götürmemem gerektiğiyle ilgii tavsiyeler bekliyorum.. Ve tabii bilmediğim ve karşılaşabileceğim farklı durumlarla ilgili de.. )

Dua eden herkese kocaman teşekkürler ve öpücükler..

19 Ekim 2009 Pazartesi

Yazamadım ne zamandır.. Çok meşgul olduğumdan mı? Hayır!
Tam tersi aslında.. Boşluktan..

Ve bu boşluğun beni sürüklediği depresyondan :P

Artık yeniden bir ev hanımıyım sanırım.. Dönem ortasında vizemin çıkması ve ayrılmak durumunda kalmam sebebiyle vazifeyi devrettim.. Artık evdeyim..

Hem yavaş yavaş -maalesef- içine düştüğüm ümitsizlik (vizeyle ilgili) hem de yeniden evde olmak bana hiç iyi gelmedi :(( Kendimi çok "boş" hissediyorum.. Aslında böyle hissetmemem gerek biliyorum, yaptığım ve yapacağım dünya kadar şey var ama işte insan alıştığı -ve sevdiği- düzen değişince birden boşluğa düşer gibi oluyor gerçekten..

Neyse ki artık yeni bir fotoğraf makinem var.. Bana kıyamayan kocacığım sağolsun :)) İnşaallah bunu sağ, salim uzuuuuuun süre kullanabilirim..

Sonbahardan kareler çalmaya çalışıyorum bugünlerde, kırmızı, turuncu, sarı..
Dün Eymir Gölü bunun için idealdi mesela.. Henüz bilgisayara yüklemedim ama inşaallah paylaşacağım sizinle de birkaç fotoğrafı..

Ama onlardan önce sırada, geçen hafta gittiğimiz Konya'dan, daha doğrusu Konya'nın bir köyünden kareler var.. Haftasonu iki günlüğüne, kayınpederimin taa gençliğinden av arkadaşı ve dostu olan bir aileye misafir olduk.. İlginç bir deneyimdi benim için.. Hiç tanımasam da bana kızları gibi davranan bir aileyle iki gün geçirdim.. Köyü karış karış gezdim, onlarca fotoğraf çektim.. Benim için çok özel bir köydü.. Teknolojiden olabildiğince uzaktı çünkü.. Hala tarlalarında kimyasal ilaç kullanılmayan, ulaşım ve taşıma için eşeklerin kullanıldığı, evlerin çoğunun taş yapı olduğu ve hala kadınlarının kendi diktikleri rengarenk kadife kumaşlardan gömlek ve elbiseler giydikleri bir köy..

Yusufcuk çok ama çok eğlendi ve benim için en önemli olan da buydu.. Hafif hastaydı çünkü yola çıktığımız gece ve ben kabus gibi bir haftasonu geçirmekten korkmuştum ama hiç de umduğum gibi olmadı çok şükür.. "Anne gitmeyelim, hep buyda kalalım oluy mu?" dediğine göre köy ona iyi geldi :))

Köyün çocuklarıyla sanki şimdiye kadar birlikte büyümüşler gibi sıkı fıkı olan miniğim, gün boyunca neşeyle oynadı.. Onlarla birlikte meyve yedi ağaçlardan, yavru kedileri sevdi.. Benim favorimse, çamurdan, yapraktan yemekler yapıp hayali bir ziyafet gerçekleştirdikleri kısımdı..


Yusufcuk, çorbalarını tanıtmakta..

Bu da makarnaymış :))

Yavrucağızım sadece toprakla beslenmedi tabii :P Bize çok iyi baktılar sağolsunlar.. Sadece bahçelerinin o doğal, mis gibi sebze meyveleri bile yeterdi ama ev halkı çok daha fazlasını sundu her Anadolu evi gibi misafirine.. En unutulmazı ise, şimdiye kadar hiç görmediğim şekildeki tandırlarında pişirdikleri mis gibi sıcacık ekmekleriydi..

Bu köyün tandırları, içine doğru kazılarak yapılıyormuş..
Tam bir kuyu tandır yani..
Ekmek yapmak için önce tandırın içinde kuvvetli bir ateş yakıyorlar..


Daha sonra da ateşin köze dönmesini bekliyorlar..



Bu arada, önceden mayalanmış hamur, parçalara ayrılıp hazırlanıyor..
Bu parçalara beze deniyor..


Ateş hazır olunca bezeler simit şekline getirliyor,
elde yuvarlana yuvarlana..


Daha sonra, üzerine çörekotu sürülüyor ve tandırın sıcak duvarına yapıştırılıyor tek tek..



Ekmekler, tandırın sıcağıyla yavaş yavaş pişmeye başlıyorlar..





Ve pişince de.. Ekmek sepetlerine doldurulup uzun süre saklanıyorlar..



Tabii bu arada misafire ikram ediliyor, zevkle yeniyorlar :))



Bitti mi sandınız?
Hayır...
Ateşin kalanı, akşama kurufasülye için yeter de artar bile..
Ben şimdi gideyim..
Bu fotoğrafların üstüne ne yazsam boş zaten :))
Gidip biraz daha depresyona gömeyim kendimi :P
Belki bir ışık yanar !

7 Ekim 2009 Çarşamba

Bu yazıya link vermeden geçemeyeceğim..
- Aaa, aydede ışıklarını açmış!!

(Dolunayı bu şekilde tarif etmek hiç aklıma gelmemişti :P )




- Annecim kaynım ağyiyo benim.. Taş attılar galiba içine..

( Hani birine taş atınca canı acır ya, işte bizim de biryerimiz acıyorsa bunun sebebi oraya taş atılmış olmasıdır mantığından yola çıkarak kurulmuş bir cümle bence :P )




- Başka anne alcam artık kendime.. Başka baba da alcam.. Bu eve de gelmicem, başka ev alcam!!

( Tek sebebi, gece -ve öyle erken bir saatte de değil, bire doğru- uyumasını istememiz! )




- Allah bana anne baba veymiş, sükyediyoyum ben.. Güzel ev de veymiş, bana oyuncak veymiş, elma da veymiş, bu kopee (köpeği) de veymiş, duvay da veymiş (!).. Sukyediyoyum ben hep..

( İlk kısım, anladığınız üzere aramız güzel olduğu zamanlarda söylenen bir cümle :P )




- Aaa, uyanmıs mı minik ellim benim? Aaa, gozleyini açmış yavyum..

( Burada bahsi geçen "minik elli yavyu", plastik, yeşil, zeytin kadar bir tavşan.. Surpriz yumurtaların birinden çıkmıştı.. Bu aralar onun babası oldu Yusufcuk bey.. Yemek yerken, uyurken, birşey yaparken hemen o yavyu da yanında yerini alıyor.. Onunla bir güzel konuşması var ki anlatamam.. Benim kendisine hem kızarken hem de severken söylediğim herşeyi o da yavyusuna söylüyor.. Örneğin, bak tavşanım, hemen oyaya yatıp uyu, yoksa seninle kusmezsem ben de Yuşuf diilim!! Tabii siz burada, arka planda "Ay Yusuuuuufffff, hemen yat ve uyu artık, bak yoksa seninle küsmezsem valla Kuaybe değilimmmmm!! diye çığrım çığrım çığıran blog yazarınızı hayal ediyorsunuz :P ))



Şaka bir yana, ne zamandır yazmak istediğim bir konuydu aslında "küçük kaydediciler" meselesi ama araya birşeyler girdi hep.. Bugün Ayça'nın sayfasında da okuyunca bununla ilgili birşeyler, artık zamanı gelmiştir diye düşünüyorum..


Ne zamandır dikkatimi çeken birşey bu.. Olaylara genelde nasıl tepki verdiğimi, şimdiye kadar farketmediğimi farkettim..

Mesela ben, iki elimi nasıl götürüyorum ağzıma bir şeye şaşırınca veya nasıl bir parmak sallama hareketi yapıyorum kaşlarımı çatarak bir şeye kızınca, artık biliyorum..


Çünkü Yusuf da öyle yapıyor..
Aynı benim gibi..


Küçükken çok sevdiği kedilere artık dokunamıyor.. Çünkü ben hayvanlara dokunamıyorum..

Espri yaptıktan sonra, aynı babası gibi kikirdiyor mesela.. Ya da aynen onun gibi gezerek, oda oda dolaşarak konuşuyor telefonu eline aldığında.. Kızdığında, aynen onun ifadeleriyle, aynen onun gibi elini kaldırarak kızıyor!



Yani, bizi kaydediyor..



Eee, ne var bunda? Her çocuk yapıyor, demeyin..
Biliyorum, her çocuk yapıyor..
Önemli olan da bu zaten..

Biz de yaptık.. Kaydederek büyüdük ve şimdi neysek o olduk yavaş yavaş..

Hangimizin memnun olmadığı tarafları, tepkileri, alışkanlıkları yok ki?


Beni korkutan işte tam da bu..
Çünkü tepkiler tavırlara, tavırlar da alışkanlıklara dönüşür.. Ve aslında hepsi, genelde bakış açımızı, bizi ortaya koyar en açık haliyle..


Bir insan yetiştiriyorum.. Hayata hazırlamaya çalışıyorum onu.. Ve artık çok daha iyi biliyorum ki, ben neysem, bir yansımam olacak o da..

En iyi ihtimalle, olumsuz yanlarımı en az, olumlu yanlarımı en iyi şeklide yansıtacak bir insan olacak.. Ama şurası kesin, bugün iyi veya kötü, ne aktarabildiysek ona, birşeyler yerleşecek ve ilerde onu Yusuf yapan değişmezlerden olacak..


"Öyleyse.." diyorum kendi kendime, "hala çok geç değil.. Bir insanı eğitmek için, önce kendimi eğitmem lazım en baştan.. Sil baştan.." Çünkü, işaret ettiğim yere gitmeyecek benim oğlum da diğer çocuklar gibi.. Onun yerine, benim ayak izlerimi takip edecek..


Nerede yürüdüğüm ve nasıl yürüdüğüm işte bu yüzden herşeyden çok daha önemli artık..


Onun kitap okuma alışkanlığı olan bir insan olmasını istiyorsam mesela, hergün beni görmeli en az bir saat kitap okurken.. Görmüyorsa, ilerde "Neden kitap okumuyorsun?" diye sorma hakkını bulamayacağım kendimde.. Başkalarının hakkında konuşmasını istemiyorsam, dedikodunun ne kadar kötü birşey olduğunu anlatmamın -kaç kere yaparsam yapayım- ona bir faydası olmaz, biliyorum.. Onun yerine, bir kere bile görmemeli beni oğlum başkasının arkasından ileri geri konuşurken.. Görürse, o şey onun için de "yapılabilir" hale gelir artık..


Bunlar gibi, hatta çok daha derin meselelere inen yüzlerce örnek var zihnimde.. Ve sorumluluğumun bu kadar büyük olacağını hissedebilseydim önceden, hiç anne omazdım belki de..

Ciddiyim..


Çocuk yetiştirmek, aynaya bakmaya benziyor aslında.. O minicik aynada kendini gördüğünde, insan her zaman gurur duyamıyor maalesef..


Ve beğenmediğimizde, görüntüyü suçlamak hiç de mantıklı değil..

6 Ekim 2009 Salı

İstediği kadar uçuklasın dudağım -üst üste minik minik altı tane gibi bir rekora ulaştık :P- istediğim kadar uğraşayım, didineyim, çabalayayım..


Ben istediğim zaman değil, O istediği zaman olacak ne olacaksa..

2 Ekim 2009 Cuma

"Dünyada sanki bir gurbetçi veya yolcu gibi ol. Akşama yetiştiğinde (salih amelleri yaparım diye) sabahı bekleme. Sabaha kavuştuğunda da (sonra yaparım diye) akşamı gözleme. Sıhhatin yerindeyken hastalık vaktini, ömür sermayen varken de ölümü düşün ve hazırlık yap."
Buhari


"Altın, gümüş, kadife ve kostüme kul, köle olanlar perişan oldular. Böyle (gözlerini dünya bürümüş) kimselere istedikleri verilirse memnun olur, verilmezse kesinlikle memnun olmazlar."
Buhari


"Vefat eden kişiyi kabre kadar üç şey takip eder; aile fertleri, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri kalır. Aile fertleri ve malı geri döner, ameli (ölyle birlikte) kalır."
Buhari

(Riyazu's Salihin, Muhtasar)

28 Eylül 2009 Pazartesi

Doğumgünü ve bayram tebriği mesajları ve yorumları için çok ama çok teşekkür ederim.. Önemsenmek çok güzel..

Şimdi kısa bir Yusufcuktan seçmeler bölümüyle karşınızdayız.. Birkaç gün sonra uzun uzun yazmaya fırsatım olacak inşaallah..

Yusufcuk yeniden kreşe başladı bugün.. "Ne yaptın annecim okulda?" diye sordum, "Kankalarla buluştuk.." diye cevap verdi bana..

!!


Bayram dönüşü otobüste bir yandan zıp zıp zıplıyor babasının kucağında, bir yandan da bağırıyor muavine: "Muavinnnnn!! Kek istiyoyum bennnnn..." Susuturuyoruz olmuyor, uyarıyoruz olmuyor.. En sonunda dedim ki "Annecim, çok ayıp olur muavin diye bağırırsan.. Ya amca dersin ya da abi.. Muavin diye bağırılmaz.." Bana ne dese beğenirsiniz.. "Ama öğyetmiştin ya bana sen, muavin diye hatiyliyoyum ben onun adını.."

Haklı çocuk :P Giderken o abi ne iş yapıyor sorusunu muavin diye yanıtlamış ve dakikalarca da Yusufcuğu o kelimenin "muabi" değil de muavin olduğuna ikna etmeye çalışmıştım.. Doğrusunu biliyor ya artık, kullanacak illa biryerlerde :))


Geçen gün Facebook'ta bir video seyrederken yanıma geldi.. Küçük bir kirpi yavrusu vardı videoda.. Fotoğraflarını çekmişler.. Yusufcuk baktı, baktı "Küçük kiypileye bayılıyoyum ama büyükleye bayılmıyoyum.." dedi..

:)))

Küçük şeylere olan muhabbetine bir örnek de kucağından düşürmediği bebeği !! - Hani şu erkek, Durmuş bebek, eski okuyucular hatırlar.. Kendisi ördüğüm bir boleroya modellik bile yapmıştı bir zamanlar :)) - "Yavyucummm" diye diye nereye gitse götürüyor o bebeği evin içinde.. Yeri geliyor bisikletinin arkasına atıp gezdiriyor "Gel babam seni işe götiyiyim" diye, yeri geliyor kıyafetlerinin çıkarıp "Tülalete çis"ini yaptırıyor :)) Ben de annesiymiş bebeğin bu arada :P


Sonraaa.... Pek kibar bir çocuk ya benim oğlum, "Tecekküy edeyim.." lafı hiç düşmüyor dilinden.. Bir de "Unuttun di mi anne? Unuttun!!" lafı.. Birşey istesin benden ve saniyeler içinde geri dönemeyeyim mevzuya.. Hemen unutmakla itham ediliyorum!!


Babasından, koltukların arasına sıkıştığı için odadan çıkaramadığı bisikletini çıkarmasını istiyor Yusufcuk : "Baba luplen çıktıyıy mısın şunuuuuu!! "

Ya da uyutmak yerine "uydurmak" diyor bazen.. "Anne uyduycak mısın beni aytık?" Ettirgenlik-oldurganlık eklerini anlatmam lazım bu çocuğa tez elden :P

Ay unuttum.. Bir ek sorunu da "denir" kelimesindeydi.. "Anne buna ne diyenir? Ne diyeriz biz bu şeye?" Biz, mesela elma diyoruz oğlum ama sen ne diyersin, artık sen bilirsin :))


Şimdilik bu kadar.. Bir sonraki yazıda çok güzel haberler verebilsem keşke..

Keşke..

Olmaz mı? Belki olur.. Neden olmasın?

25 Eylül 2009 Cuma

Blogger'a birşeyler oldu yine.. Bir açılıyor bir açılmıyor.. Bazen sadece başkalarının yazdıklarını okuyabiliyorum, bazen o da olmuyor.. Hazır şimdi açılmışken hemen yazayım dedim birşeyler.. Birsürü de fotoğraf ekledim size..


İlki, tabii ki söz verdiğim doğum günü fotoğrafımız..

İşte karşınızda, üç yaşını dolduran minik adamım..


Aşağıdaki şımarıklıklarının fotoğrafını da eklemesem olmazdı..

Anneannesinin hediyesi "koğccaman kamyon"la..
( Gerçi hediye demek ne kadar doğru bilmiyorum, markette görüp yapıştı ve zorla aldırdı.. Doom günü hediyesi de o oldu :) )


Dedesinin hediyesi saatini gösterirken..
Yine kendi seçimi, daha doğrusu yapışıp bırakmadıklarından :P
Babam baktı ki çocuk kolunu ısırıp ısırıp doğal saatler yapıyor, "En iyisi saat alayım ben buna.." dedi :))



Bayramda gelen kuzenine güya sarılırken :P
Zavallı hala kuzusu !!



Bayramın ilk iki gününü İstanbul'da geçirdik Yusufcukla.. İnsanın bayramı ailesinin yanında geçirmesi gibisi yok.. Bir yandan vizem hala çıkmadı diye üzülsem de bir yandan da bir bayramı daha ailemle geçirdim diye için için sevindim..


Bayramda hava kapalıydı aslında.. Ama dedesi Yusufcuğa söz vermişti "Bayramda sizi Üsküdar'a götüreceğim.. Balık-ekmekle kutlarız doğum gününü diye.." Hatta çay da girmişti işin içine ama Yusufcuğun ısrarı sonucu "mevve suyu"nda anlaşmışlardı :))


İndirdi indirecek yağmura aldırmadan, "Ben boğazın yağmurlusunu da severim.." dedim babama ve ilk gün İkindi vakti düştük Üsküdar'a doğru yola.. Herhalde hava yağmurlu diye pek çıkmamıştı insanlar evlerinden, trafik o kadar tenhaydı ki inananamadım !!


İyi ki gitmişiz..
Biz biraz dolaşana kadar hava açtı ve çok güzel bir bayram günü geçirdik..


Emektar makinem de beni yarı yolda bırakmadı sağolsun..








Balığımızı, gün boyunca yanımızda gezen küçük turuncu kamyon eşliğinde yedik :))




Bir yaş daha devirmenin verdiği coşkuyla anladık ki, Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaşa az kaldı :))




................................



O gün, sanki ne kadar çok seyredersem o kadar geç özleyecekmişim gibi dakikalarca içime çektim İstanbul'u.. İçinde yaşayanlar için zor bir şehir biliyorum ama onu özleyenler için de eşsiz..




Sonunda, Üsküdar'a gider iken aldı da bir yağmur..




...........................




Bayramın ikinci gecesi ise, hiç planda yokken Yusufcukla yola düştük köye doğru.. Babası ve babaannesi minik adamımı çok özlemişti çünkü.. Bayram bayram çok zor olsa da -otobüsle dokuz saat yolculuk- onlar da sevinsin istedim..

Oradada bir doğum günü kutlaması oldu Yusufcuğun.. Kayınvalidem hazırlık yapmış ve akrabaları davet etmiş.. Biz gittikten sonra Ozan'ın ebesi -anneannesi- de kocaman bir kazanda hayır aşı pişirdi Yusufcuk için ve dağıtıldı.. Ebelerle, dedelerle, arkadaşlarla ve o güne özel bahar gibi havada hoplaya zıplaya çok mutlu oldu bebeğim..


Köyde çektiğim fotoğrafları merak edenler bir önceki yazıya bakabilir çünkü düzenlerken onları önce yükledim..



Son olarak Yusufcukla arefe gecesi aramızda geçen diyalogu yazayım da kaçayım ben.. Zira biz, bayram dönüşü otobüslerde yer bulamadığımz için -Ozan nasıl olsa biz olmayacağız diye arabayla gelmemiş- daha dün akşam gelebildik eve.. Dünya kadar iş beni bekliyor!!


-Yusufum, bak sana ne diycem.. Yarın senin doğum günün biliyorsun.. Abi olacaksın artık..
- Hi hii abi olucam ben, abiiii :))
- Ama abi olacağın için artık bazı şeylerin değişmesi lazım.. Mesela bebek gibi anne babanla uyumamamn lazım.. Artık kendi yatağına yatıracağım seni, oyuncağını da vereceğim, onunla abi gibi uyuyacaksın tamam mı?
- Hayiy anne!! Hayiyyyyyy!
- Ama büyüyyemezsin ki o zaman.. Abi olamazsın..
- Büyümücem ben.. Hep senle uyiycam.. Doom gunum olmasın benim!!
-Ama büyürsen işe gidip kendine araba alabilirsin.. Hep istiyorsun ya..
-İstemiyoyum.. Bebek olup seninle uyiycam..
- Ama büyümen lazım..
- Ama büyüysem lego kuleley gibi devyiliyim!!


Allahım Allahım !! Çok büyürse lego kuleleri gibi devrileceğine inanan bir oğlum var.. Ya da beni, böyle inandığına inandırmaya çalışan bir oğlum.. Esas amaç benimle uyumak değil yani :P



Şimdilik hoşçakalın..
Blogger izin verirse eklerim yine birşeyler..


Köydeki doom günü kutlaması ve bayram tatilinden kareler..








Kankalarla buluşmak gibisi yok :))


19 Eylül 2009 Cumartesi

Koskoca bir Ramazan daha geldi de geçti bile işte..

Açlığın terbiyesiyle arındırmaya çalıştığımız ruhlarımıza, inşaallah yeni yeni pencereler açabilmişizdir bu ayda..

Tüm günü aç geçirsek de, akşama ne de olsa canımızın istediğini yiyebileceğimizin rahatlığıyla tuttuğumuz oruçlar, bize, yemek istediklerinden çoğu zaman mahrum olanların halini ne kadar anlatabildi bilmiyorum.. Yine de kısmen mahrumiyeti hissetmek, onları anlamaya yaklaşmak bir kazanç olmuştur inşaallah..

Şimdi sırada bayram var..

Anne olduğumdan beri, bayramlar sevinç ve huzur olduğu kadar hüzün de oluyor bana.. İstiyorum ki, oğlumun yüzündeki o cıvıl cıvıl mutluluk tüm çocukların yüzünde de olsun.. Elleriyle seçerek aldığı,durup durup çıkararak "Bayyamda giycem ben bunu.." diye diye evdekilere gösterdiği yepyeni bayram ayakkabılarının sevincini her çocuk duysun..


Çok da geç değil aslında birşeyler yapabilmek, kazanç hanesine birşeyler ekleyebilmek için..


Hepimiz kendi evladımızla birlikte, çok değil, ihtiyacı olan bir tek çocuğa bile bir bayram kıyafeti alsak, minik bir hediyeyle çalsak şimdiye kadar kapısını hiç çalmadığımız -ve aslında bir müslüman olarak üzerimizde hakkı olan- bir ailenin kapısını, kimbilir kaç çocuk için gerçekten bayram olur bu bayram..


Biz oğlumla, renk renk bayram şekerlerimizi paylaşacak minik arkadaşlar aramaya çıkacağız yarın..
Siz de bize katılmak ister misiniz kendi mahallenizde ?


Herkese Hayırlı Bayramlar..



NOT: Bu sene bayramın ilk günü, aynı zamanda Yusufcuğun 4. yaşına basacağı gün de olacağı için ayrıca özel ve güzel bizim için.. Oğlumun üçüncü yaşını da sağlıkla, sıhhatle tamamladığını gösteren Rabbime sonsuz şükürler olsun.. Doom günü fotoğrafımız için sabırla bekleyiniz lütfen :))

15 Eylül 2009 Salı

Yusufcuğun dün gerçekleştirdiği biri çok büyük diğeri nispeten ufak sayılan iki afacanlığı..

Onların aklıma getirdiği ve yaz başında bir gecemizi hastanede geçirmemizi sağlayan başka bir afacanlığı..

Ozan'ın krize girmeyeyim diye Ankara'dan gönderdiği eski, emektar ve kısmen bozuk olan -şöyle tepesine tepesine birkaç tık tık vurmadan çekme moduna gelmiyor :)) - fotoğraf makinamla çektiğim birkaç kareyi..

Ufak iki sanatsal çalışmayı..

Ve diğer ayrıntıları..

Hepsini ama hepsini yarına erteliyorum..


Bugün sadece " Kadir Geceniz kutlu olsun! " demek için uğradım.. Rabbim umduklarımıza ulaştırsın, korktuklarımızdan muhafaza etsin inşaallah hepimizi..

Bu gecenin, hayatlarımızı bir kez daha iyiye doğru sıfırlaması duasıyla..

Hayırlı "Kadir"ler..

14 Eylül 2009 Pazartesi

İstanbul'a geleli tam bir hafta oldu ve ilk defa bugün güneşli hava.. Buna bir de artık "fotoğraf makinası" travmamı atlattığımı eklersek -elhamdulillah- keyfim çok yerinde bugün..

Yanlız ufak bir ayrıntıyı itiraf etmeden geçemeyeceğim.. Dün, sahile indik akşamüstü annemlerle biraz.. Hem deniz havası alalım hem de Yusufcuk enerjisini evdeki koltukların kenarında barfiks çekerek atmak yerine sahildeki jimnastik aletleriyle oyalanarak atsın diye..

Manzara müthişti.. Parça parça bulutların arkasında, kırmızının her tonunda haleler oluşturmuştu batmaya yakın güneşin ışıkları.. İki eski yük gemisi yanaşmıştı küçük rıhtıma.. Banklar, ağaçlar, dalgalar gölge gölge tonlarla muhteşemdi..

Elim ister istemez çantama, herzaman fotoğraf makinamın durduğu yerdeki boşluğa gitti !!

İçimin sızladığını farkeder farketmez "Hadi gidelim.." dedim annemlere.. Fotoğraf çekemedim ya, sanki boşa gitti gibi geldi bana gördüğüm tüm o güzellikler..

Farkettim ki ben, hayatı kadrajda görmeyi seviyorum..




..................................



Çarşamba günü iki güzel şeyin gerçekleşmesini bekliyoruz.. İlki -inşaallah- kardeşimin askerden gelmesi.. İkincisi de o gün ya da gecesinde vize sonucumun açıklanması.. İnşaallah ikisi de hayırla, güzellikle gerçekleşir..




..................................



Aşağıdaki kısmı, geçen hafta yola çıkmadan önce yazmıştım. Tamamlayamadığım için taslak olarak kaydetmişim, kalmış.. Bari bugün ekleyeyim dedim, unutulup gitmesin arada..


Ben banyoda birşeyler yapıyorum - muhtemelen temizlik - Yusufcuk arkada, plağı sardırmış gidiyor:

- Anne napiyosun? Napiyosun? Napiyosun anneeee?

En kestirmesinden cevap veriyorum:

- İş !!

O da en afillisinden bir soruyla karşılık veriyor bana:

- Niye, iş makinası mısın sen?

- !!!!!!!!

............................




Eve, oğlunu çoooooook özlemiş bir şekilde gelen her baba gibi, bizim babamızın da tek isteği oğluyla biraz oynayıp vakit geçirmek, onu öpüp koklamak.. Ama Yusufcuk babasına kendini pek öptürmeyen, ben varken onun kucağına bile gitmeyen ve işine gelmediği zaman konuşmayan anneci bir kişilik.. Geçen gün babası eve geldiğinde öpmüş bir kere.. Sonra meyve yerken babası bir daha öpmek için kucağına çağırdı.. Çok bilmiş küçük bey ne dese beğenirsiniz?


"Salonda öptüm ya, daha ne istiyosun?"


Yok, estağfirullah, daha ne ne isteyelim çocuuum, sen lutfetmiş öpmüşsün bir kere :P




...................................




İki gün önce, ben mutfakta yemek yapıyorum, yine tatlı tatlı konuşuyor Yusufcuk eteğime yapışmış bir şekilde.. Dayanamadım, "O küçücük ağzını yerim seninnnn.." dedim. Bir adım geri çekildi hemen.. "Ama o zaman ben yemek yiyemem ki ağjım olmassaaa.." dedi !! Bu sefer de "Tamam o zaman, aklını yerim.." dedim. Yine bir adım geri çekildi ve cevabı yapıştırdı: "O zaman da oyucun bozuluyyy.."





................................



Ufak ve son bir ayrıntı daha..


Yusufcuğun, istediği birşeyi yaptırmak için son numarası..
Birkaç kez istiyor birşeyi.. Ama mesela, mutfakta sandalyeye çıkıp oradan da dolapların üstüne tırmanmak ve orada ne olduğuna bakmak gibi pek makul birşeyi :P Ben de doğal olarak "Hayır" diyorum tabii.. Yaklaşık on kere daha şansını denedikten ve on kere daha "hayır" kelimesini duyduktan sonra da bombayı patlatıyor :

"Ama yavlalıyoyummmm.."


Bu yalvarma bazı durumlarda işe yarıyor, itiraf etmeliyim.. "Yalvarmanı yerimmmmm." diye diye en yapmayacağım şeyleri yaptığım olmuyor değil :)))


Şimdilik bizden bu kadar..
Herkese iyi haftalar !!

12 Eylül 2009 Cumartesi

Bazı şeyler oluyor insanın hayatında, bazı garip şeyler.. Kontrolünün dışında.. Canını çok acıtan.. Aslında "ayna" olmak sadece onların görevi.. O şeyi yaşayan insana ayna olmak ve göstermek "asıl"ı, acı da olsa..

Ve bazen o aynaya bakmak sadece utandırıyor insanı..


..........................



Dün oturdum, gün boyunca yas tuttum fotoğraf makinam için.. Hatta gece bile kendime gelememişim ki uyku tutmadı.. Kalktım, dolandım evin içinde..

Mesele çok iyi bir makina olması değildi, fiyatı değildi, özellikleri değildi.. Mesele, çok sevdiğim, gerçekten uzvum gibi hissettiğim bir şeyi kaybetmiş olmaktı.. Onu birisinin, omzumda asılı çantadan, kimbilir nasıl almış olduğuydu.. Mesele, bana ait olan birşeye, hakkı olmadan uzanmasıydı bir elin..

Ve tabii, kendimi sorguladım durdum.. "Nasıl oldu da farketmedim?", "Nerede çaldırdım acaba?", "Kafam neredeydi ki benim çantama giren eli farketmedim?" Ve hatta, "Niye götürdüm ki o makinayı yanımda? Ellerimle niye koydum ki çantaya? Sanki foto-muhabirim.." diye diye söylendim bir yandan da hala olanı kabullenememiş bir halde evi ararken..

Ozan aradı durdu defalarca "Kendine geldin mi?" diye.. Hatta doğruyu söylemek gerekirse kızdı da biraz : "Bu kadar büyütecek ne var? Altı üstü bir fotoğraf makinası.."

Beni anlamadığı için ben de ona kızdım..

Sonra düşündüm, doğru söylüyordu aslında "Ya sana birşey olsaydı? Ya bıçaklasaydı seni alan kişi, ne olacaktı?" diye sorduğunda.. Evet, ya farketseydim ve direnmeye kalksaydım, bana birşey yapsalardı? İstanbul burası, insanların on lira için yeri geldiğinde trenden atıldığı, yeri geldiğinde arabayla sürüklendiği bir şehir..

Sonra annem girdi devreye.. Bir hikaye anlattı bana..

"Bir zamanlar çooook uzun bir ömür yaşamayı ve alemin tüm seslerini duymayı herşeyden çok isteyen bir adam varmış.. Allah'a yalvarmış, yalvarmış ve en sonunda duası kabul olmuş.. Allah ona çevresindeki tüm varlıkların seslerini duymayı bahşetmiş..

Birgün adam çiftliğinde çalışırken, tarlasının kenarında açlıktan orayı burayı didikleyen iki çakal görmüş.. Hayvanlar aralarında konuşmaya başlamışlar ve adam da kendisine bahşedilen özellik sayesinde bunları duymuş.. "Merak etme," demiş bir çakal diğerine, "Şimdi açız ama yarın bu çiftliğin sahibinin eşeği ölecek.. Etini yiyemeyecekleri için muhtemelen buraya bir yere gömerler, onunla karnımızı doyururuz.."

Adam bunu duyar duymaz hemen eşeği pazara götürüp iyi bir fiyata satmış ve böylece zarar etmekten kurtulmuş..

Aradan bir zaman geçmiş, adam yine birgün çiftlikte gezerken bu kez de kendi aralarında konuşan birkaç çiçekten ertesi gün samanlığın yanacağını ve tüm ekinini kaybedeceğini öğrenmiş.. Hemen elindeki tüm samanı satmış, zarar etmeden işi kurtarmış olmuş..

Günler böyle geçip gitmiş.. Bir gün öleceğini duyduğu ineğini satmış, bir gün kaybedeceğini duyduğu bir malını..

Ama bir gün gelmiş, Azrail Aleyhisselam dayanmış kapısına.. Bahşedilen özellik sayesinde adam onun da dediklerini duymuş tek tek..

"Seni almaya geldim.." demiş Hz Azrail..

"Ama" demiş adam, hani dualarım kabul olmuştu, uzun bir ömrüm de olacaktı benim.." O zaman Azrail Aleyhisselam durumu şöyle açıklamış ona: "Senin malına ve sevdiğin şeylere gelen her türlü kaza ve kayıp, aslında sana gelen eceli, musibeti engellemek içindi.. Ama sen her defasında ya sattın, ya savdın ve sana gelecek musibeti hep kendine döndürdün.. Artık kendinden başka, sana geleni karşılayacak hiçbir şeyin kalmadı.. O yüzden seni almaya geldim.."


Bu hikaye biraz kendime getirdi beni.. Yorumlarda da yazdığınız gibi, "Cana gelmedi ya, şükür ki mala geldi.." dedim.. "Sana Allah'ı hatırlatan, seni O'na yönlendiren bir kayıp, sana O'nu unutturan herşeyden daha hayırlıdır." dedim..

Sonra babam bir kez daha hatırlattı, bir müminin bir zulüm ya da afetle kaybettiği malının sadaka hükmüne geçtiğini.. "İnşaallah sadaka olmuştur." dedi, "Amin" dedim..

Sabah da evin kapısında, kilit gövdesinin yanında daha yeni, bıçakla açılmış oyuğu gösterdi bana.. "Oldukça uğraşmışlar eve girmek için.." dedi, "Artık gerçekten ne Allah ne de kul korkusu var insanlarda.."

(Allah'ım, bizi içinde Senin korkun olmayan insanların şerrinden koru !! Amin.. )


Ve sonraaa.... Bu haberi gördüm televizyonda.. İşte o anda bitti herşey !!


Benim kaybettiğim bir "şey"di..
Orada kaybolan ise bir can..


Dedim ya, insan bazen, yaşadığı bir olayın aynasında tüm çıplaklığıyla görüyor kendisini..

Ve ben, dün aynada gördüğüm Kuaybe'den çok utandım..

10 Eylül 2009 Perşembe

Moralim sıfır..
Maltepe'de fotoğraf makinamı çaldırdım !! Hediyeydi, en güzel makinemdi.. Hala kabullenemiyorum, elimle çantaya koyduğum halde, "Belki buralarda biryerdedir.." diye evi arıyorum :((

9 Eylül 2009 Çarşamba

Oh bee..
"Şimdi İstanbul'da olmak" varmış..

Dışarda bir deli yağmur, havada mis gibi toprak kokusu..