30 Ağustos 2008 Cumartesi

İki piknik arası, bir hastane yazısı :))

Şimdiii, Uragan ablamız geçen hafta anlatmış ya hani Ayaş'taki o meşhur güveççiyi.. Kuaybe de bunu okumuş ve canı istemiş ya hani.. Eee, Ayaş'a gidemeyeceğine göre ve evde de "Ah yaz bitiyor, ahh Ramazan da geliyor, kapandı bizim piknik sezonu.." diye hayıflanan bir koca olunca sorunu birinci elden halletmeye karar verdik..

Ozanım dün acil bir piknik planı yaptı ve kendi elleriyle hazırladı güvecimizi.. Tencere ve kapak arasını da böyle hamurla sıvadı ki buhar kaçmasın, lezzet tam olsun..

Bu bakacağınız son güveç fotoğrafı olsun, aşağıdakilere bakmayın, canınız çeker..
Ben onları kendim için koydum :P



Arabaya binip kendimizi adını bilmediğimiz ama özellikle benim çok beğendiğim bir gölün kenarına attık.. Yanımda yedek kıyafet de vardı, Yusufcuğu yüzdürürüm diye çok heveslendim ama aramızda şöyle bir diyalog geçti:

- Aaa, anne buğğ, bak buğğğ..
-Evet annem su.. Hadi soyayım seni de yüzdürelim biraz..
- I ıı, hayiy..
-Girmeyecek misin suya?
- I ııı anne, ı ııı.....


Arabadaki kova kürek setini alıp gölden uzak bir köşeye konuşlandı ve taş toprakla oynadı minik :))

Yusufcuğu görebiliyor musunuz?




Bu sırada güvecimiz de pişme hazırlığındaydı..
Hişşt, siz bakmayın!!


Baktım ki bana yapacak iş yok, ben de makineyi alıp fotoğraf çektim.. Sahile oturup gölü seyrettim..


Aşağıdaki manzara karşısında insanlığımdan utanarak tabii..

Hadi çevreyi korumayı, doğaya saygıyı geçtim.. İnsan en azından "Ya buraya tekrar gelirsem, ya evlatlarımın yolu düşerse.." diye düşünmez mi?


Bir süre sonra Ozan seslendi..
Güvecimiz pişmişti ve dumanı tüte tüte beni bekliyordu..



Çok acıkmış olan bazı afacanlar da servis yapmak için sabırsızlanıyordu..

Keşke o mükemmel lezzetin kokusunu da aktarma, hepinize bu yemekten bir tabak ikram etme imkanım olsaydı.. Nefisti..




Baba-oğul yemek sonrası göl kenarında hasbihal ederken..


.................................



Gelelim bugüne..

Bu kısım biraz tatsız maalesef.. Karmakarışıktı hayat bugün benim için.. Tansiyonum 8'e 4 civarındaydı hastaneye gittiğimde ve acile giriş yaptırdım.. Ben sadece kan aldırıp çıkmayı hayal ederken bir enjeksiyon ve bir şişe de serum girdi devreye.. Yusufcuk ağlıyordu bir yandan, soluk beyaz ışık daha da karartıyordu içimi.. O yatakta, kolumda serumla yatarken sanki ölüme iyice yaklaşmış kadar acıydı hayat.. Oradan çıkarken sanki ondan olabildiğince uzaklaşmış gibi tatlı..

Kapıdan çıkarken tek duam, yavrum için, onu büyütüp yetiştirebilmek için yeterince uzun bir mühlet vermesiydi bana Rabbimin..

O benim için ağlarken ben onun için yandım.. İçim yandı..
Bensiz kaldığını düşündüm bir an.. "Annee" dediğinde cevapsız kaldığını düşündüm çağrısının.. Sonrası.. Yanaklarımı ıslatan yaşlardı..

En kısa zamanda çok ayrıntılı tahliller yaptırmam gerekiyor.. Tahmin ettiğim gibi kansızlık var ama daha da ötesini araştırmaları lazım.. İstanbul'a gidince bu işi hallettirmeyi düşünüyorum.. Anneme bırakırsam Yusufcuğu içim çok rahat edecek.. Bugün Seraplar bakmış sağolsun, , hastanede durmayınca oraya götürmüş Ozan, Ahmet Aydınla çok güzel oynamış ama sürekli bunu yapamam.. Zaten fuar da başlayacak ve Ozan'ın beni götürüp getirmesi asla mümkün değil.. En iyisi İstanbul'da halletmek..

Kötü, aklıma geldikçe içimi karartan bir vesvese var içimde.. Rabbime sığınıyorum..
Dört sene öncesi geliyor aklıma, korkuyorum..


...........................



İki piknik arası derken, yarınki muhtemel pikniğimizi kastediyordum.. Galiba bu sezonun son pikniği olacak ve inşaallah arkadaşım Banucuk ve eşi Hakan abi de bize eşlik edecek.. Bir güveç ziyafeti de onlara sunacak Ozan usta.. Bana da moral depolayacak..

Gelmek isteyen olursa bekleriz.. Ankara'ya yakın bir köyün üst taraflarında, yukarıdaki çeşme ve ineklerin yakınında olacağız.. Eh, bu kadar ipucu yeter di mi :P

26 Ağustos 2008 Salı

Dikkat.. Acans son haberleri geçmekte :P




- Hastaneye gidemedim ama kendimi o günkü kadar kötü hissetmiyorum.. Yine de bu haftasonuna kadar tahlil meselesini halletmek istiyorum..



- Yusufcuk yeni duruma biraz ayak uydurmaya başladı galiba.. Bugün ilk defa öğle uykusundan uyanınca emmek istemedi, daha doğrusu sormayı unuttu.. Artık gündüz ememeyeceğinin farkında.. Arada bir gelip şansını denese de "Sen artık iki yaşındasın annecim, emme bitti, hem uff olmuş, ben sana dolaptaki sütten vereyim.." deyince artık daha kolay ikna oluyor.. İlk günlerdeki gibi ağlama krizine girmiyor..

Bu beni çok rahatlattı.. O gerilmeyince ben de gerilmiyorum..

Ayrıca iki yaşında olmak da hoşuna gidiyor sanırım küçük beyin.. Yaş meselesi açılınca "üki" diyor hemen parmağıyla göstere göstere ve şirin şirin sırıta sırıta :))



- Harıl harıl dergi için yazı derlemeye çalışıyorum.. O kadar tatilin üstüne fena kastı bu beni :P Yine ard arda üç sayı lazım ve Yusufcuk beni hiç rahat bırakmıyor.. Bir de şu anda kullandığım internet bağlantısı wireless olduğu için ve bunun normal bağlantılara göre bebekler için çok çok zararlı olduğunu duyduğum için onun yanında bilgisayar kullanamıyorum.. Ne çalışabiliyorum ne blog yazabiliyorum, hoff..



- Aramızda geçen birkaç diyalog:


- Yusufcuk, sen nesin?
- Bebiğğğşşşşşş..
- :))))



- Anne yap, yağtak yap..
- Tamam annecim, uyuyacak mısın?
- Hı hıı, uyağğ..
- Tamam o zaman gel salıncağında sallayayım seni..
- Hayiy, memeğğ..
- :)))



- Yusuf hadi gel bana şu hayvanlar kitabını bi oku bakiimm.. Bunlar ne annem?
- Kokek, miavv, vil, öğgek, kuğğka, dodun, tuş, iğhaaa, vağye, ögüüüü..
( Yani köpek, kedi, fil, ördek, kurbağa, koyun, kuş, at, fare ve böcek :) )



- Eğer bugün daha önce yayınlama şansım olsaydı, "Bugün Yusufcuğun lazımlığına çiş yaptığı ilk gün.. Galiba hiç ummadığım bir anda tuvalet eğitimine de başlıyoruz.." yazacaktım ama sonraki gelişmeler bunun sadece Yusufcuk açısından bir zamanlama hatası olduğunu gösterdi.. Aslında o sefer de sonrakiler gibi pantalonuna yapacakmış ama annesi yanlışlıkla farkedip lazımlığa oturtuvermiş hemencecik işte :P

Yine bağladık bezimizi haliyle..



- Geçen hafta bugün Esra teyzemiz geldi bize taa Konyalardan.. Bir gece misafir etme şansımız oldu ve Yusufcuk da ben de sevinçten havalara uçtuk.. Uzun uzun yazayım, güzelce anlatayım derken, bizim gündeme ve benim fırsatsızlığıma kurban gitti o gün.. Esra da sitem etmiş bana bahsetmedin diye ama n'apiim tatlım yaa.. Bir akşam yemeğini bile dört seferde ve toplamda iki odada yediğime sen de şahit oldun!!

Esram, düğünüme gelen yegane lise arkadaşımdır, yeri çok özeldir bende.. Taa yedi sene önceyi konuştuk onunla.. Düğüne gelirken bana aldığı hediyeyi gösterdim ona, o da ben de çok duygulandık yeniden.. Onun sayesinde neler neler hatırladım bir bilse..

Yusufcuk bütün gece esir aldı zavallımı resmen.. "Abyaa, geh geh.." diye diye sürekli odasına çekiştirdi durdu Esra'yı.. Bütün oyuncaklarını ayrıntılarıyla tanıttı, onların legoları defalarca toplayıp toplayıp boşaltırken bana fenalık geldi!! Allahtan Ozan imdada yetişip Yusufcuğu gittiği çay ziyaretine götürdü de biz de üç saat kafa dinleyip muhabbetin dibine vurduk :))

Ama Esra'nın bugün telefonda dediğine göre durum vahimmiş.. Başucuna koymuş Yusufcuğun fotoğrafını, özleyip duruyormuş.. "Keşke hiç görmeseydim yakından.." dedi!

Esra, yine gelllllll.....



- Yusufcuk artık "kendi odam" kavramına alışmaya başladı.. Geçen hafta tatil dönüşü büyük temizliği yaparken salonu baştan düzenledim ve şimdiye kadar dolaplara kaldırılmış bekleyen tüm aksesuarlarımı yeniden yerlerine yerleştirdim.. Yusufcuğun oyuncaklarını odasına topladım ve ona şirin bir oyun alanı yaptım.. Bir dolabı da tamamen oyuncaklara tahsis ettim :)) Öğle uykularını da odasında uyuyor artık bebiş.. Uyuyunca oraya taşıyorum, orada uyanmaya alışsın diye..

Şimdi artık her büfeye çıkmaya çalıştığında ya da fotoğraf çerçevelerinden birini kaçırmaya kalktığında müdahale ediyorum ve onların oyuncak olmadığını, burada oyun oynayamayacağını söylüyorum.. "Odanda oynayabilirsin.." dediğimde gidiyor ve güzelce orada oynuyor.. Tabii her beş dakikada bir beni de elimden çekiştirip yanına sürüklüyor, o ayrı..

Her adımda ayağıma bir oyuncağın köşesinin batmasından kurtulmuş oldum böylece :))



- Bu kaçamak fazla uzadı! Ben acilen güzel bir mesel bulmaya gidiyorum..

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Yusufcuk depresyonda..
Sanırım ben de :((

Anne sütüne veda çalışmalarına başladık.. Üç gündür, gündüzleri hiç em(e)miyor bebiş..

Gündüz iyi hoş, bir şekilde oyalayıp kandırıyor, bir yolunu bulup unutturuyorum da geceleri tam uyku vakti kriz geldi mi ne sirke dinliyor ne sürme ne salça.. "İkaaaa" diye ağlayıp duruyor.. Yıkanınca çıkacağını biliyor yani afacan!! Baktı annneden fayda yok, öyle emiyor!

Geceleri emzirmeye devam ediyorum yani..

Dün, son üç günün acısını çıkarmak istercesine defalarca kalkıp kalkıp emdi!!

Hala doğru yapıp yapmadığımı sorguluyorum.. Acaba gece de kesmem gerekir mi? Bunu nasıl başarabilirim? Bir emip bir emmemek onu daha çok üzer mi?

Offf...

Benim planım en azından bir ay daha böyle, sadece gece emzirip sonra onu da kesmekti -annem yardımıyla- ama dedim ya, acaba kafası daha mı çok karışıyor böyle?

Hımm, şimdi siz bana diyeceksiniz ki madem bir ay daha emzireceksin, gündüz niye kesiyorsun, emsin çocuk..

Ama mazeretim var :P

Bir süredir aşırı halsizlik, kendimi çok kötü hissetme, hatta evde otururken bile fenalaşmaya başlama gibi şeyler olmaya başladı bende yine.. Zaten geçmişim pek temiz değil bu konuda.. Kronik anemiğim.. Mütemadiyen hipotansiyon durumundayım.. Otobüslerde bile fenalaşmışlığım var üniversite yıllarında..

Kendimi bu kadar kötü hissederken, bir de emzirme bana daha fazla zarar versin istemedim.. Yarın inşaallah Ozan'la hastaneye gidip ayrınıtlı kan, hormon ve vitamin tahlillleri yaptıracağım..

Annem "B12 sendromu" hastası ve o da aşırı anemik.. Teyzelerimden birisi de öyle.. Hem annemde hem de halamda tiroid problemleri var..

Korkuyorum!!
Uzun süredir ihmal ediyorum kendimi, belki de o yüzdendir..

Lütfen her iki konuda da bana dua edin olur mu..

21 Ağustos 2008 Perşembe

Dün gece oturdum, bilgisayara aktardığım İzmir fotoğraflarımızı düzenlemeye ve bloggera yüklemeye çalıştım.. Sonra baktım ki altından kalkamayacağım kadar çoklar, aşağıdaki yardım çağrısını yapıp kaçtım :))

Şimdi komşumun küçük tatlış kızı Yusufcukla oynamaya geldi ve ben yine fotoğraflarla boğuşmaya başladım!! Karar verdim, bir daha bu kadar çok fotoğraf çekmeyeceğim.. Seçmek de zor elemek de..

Hepsini yine yüklemeyemeyeceğim için bölüm bölüm anlatacağım sanırım aklımda kalanları.. Urla'ya gittiğimiz günden başlayabilirim aslında ama önce genel bir girizgah yapalım :))


Bildiğiniz üzere ben artık uçak korkusunu yenmiş, "Lost"un üstüne bile uçağa binebilen bir insanım :P İzmir'e de uçakla gittik Yusufcukla.. Ama bir gece önce, saat ikide acilden eve gelmiş, Yusufcuğun kanını aldırmış, karnının filmini çektirmiş ve sabaha da başka çare kalmadığı için lavman yapmak zorunda kalmış bir şekilde.. Beş günlük ishalin ardından üç gün de kabız olmuştu çünkü Yusufcuk.. ( Anlaşılan mükemmel ötesi bir ishal diyeti uygulamışım çocuğa :P ) Yola çıkmadan bir önceki gün, ikindiden geceye kadar ağlayınca ve karnı da davul gibi şişince, daha eşyaları bile hazırlyamadan yine acil yolu göründü bize.. Doktor karnına bakarak birşey yutmuş olabileceğinden korktu ama Allahtan ki değilmiş.. Filmi temiz çıktı.. Sabahki lavmandan sonra üç kere de bezini iyice doldurup banyo yaptıktan sonra koşa koşa uçağa yetiştik.. Kalkış iyiydi de zaten uykusuz halimin üstüne bir de inişte yayık ayranı gibi çalkalanınca perişan oldum.. Demek ki bu iniş ve kalkışların kalitesi pilota göre değişebiliyormuş.. Zamanla öğreniyoruz işte :P

Eniştemler beni karşıladı ve hemen dedemlere doğru yola çıktık.. Yetmişbeşlik delikanlımı görmek için can atıyordum çünkü.. Kapıda beni herzamanki çocuk ruhuyla, verdiği kilolara rağmen toparlanmış görüntüsüyle karşıladı dedem.. Maşaallah, umduğumdan çok çok iyi gördüm onu.. Göğsünü boydan boya geçen uzun dikiş izini görünce içim sızlasa da onu yeniden bize bağışladığı için Allah'a şükrettim..

Annaneciğim o yaşına rağmen bizi en güzel şekilde ağırlamak için elinden geleni yaptı.. Canlarım benim, ikisinin de hakkını ödeyemem.. Üst katta oturan teyzemin bir Yusufcuk delisi oğlu, bir de "Çocuk Gelişimi" bölümünde okuyan kızı olunca, benim tatil tam tatil oldu..

Köyü de çok seviyorum, orada da çok güzel vakit geçiriyorum ama anladım ki insanın kendi akrabalarının yanına gitmesi, çocukluğunun geçtiği yerlerde olması bambaşka..
İyi ki gitmişim İzmir'e..


Gerçi oradayken pek öyle diyemedim.. İzmir sıcak, sıcaaaakkkk, çoooook sıcaktı.. İnsanı uyutmayacak, nefes alsa bile nemden dolayı alamıyormuş hissi verecek kadar sıcak!!

Gittiğimizin ertesi günü, Yusufcuk başta kafası olmak üzere isilik döktü.. Yavruşun saçlarını uzun seven, "Erkek çocuğunu uzun saç sıkar, hem kız gibi oluyor, kestir şunları.." diyenlere panter gibi atlayan ben, o gün koştura koştura berbere gittim ve dört numaraya vurdurdum bebişin kafasını :)) Çocuk bunaldıkça saçlarını çekmeye başlamıştı çünkü.. Allahtan önleri biraz uzun bıraktırdık da suyla şöyle yukarı yukarı dikince "kirpi model" oluyor :))

Saçları kesilince artık tam anlamıyla çocuk oldu Yusufcuk gözümde.. Topuz kafası ortaya çıktı iyice.. Alt taraf ince uzun, kafa yuvarlak olunca haliyle lolipopa benzedi :)) Topuzunu da çok seviyor.. "Nerde annecim topuzun?" deyince eliyle kafasının arkasını tutup "topuuuş" diyor :))



Neyse..
Yusufcuk isilik dökünce ve biz sıcaktan çok bunalınca dedişim attı bizi minik "bis"ine,
aşağıdaki harika yoldan geçip Urla'ya gittik..

Görünen yer aslında bir adaymış ve üzerinde bir kemik hastanesi varmış..
Daha sonra aradaki kısmı doldurup yol yapmışlar..
Fotoğrafta o kadar güzel görünmüyor sanırım ama manzara harikaydı..
Denizin içinden geçmek harikaydı..
Sonrasında yüzmek için bulduğumuz tenha yer de harikaydı..



Yusufcuk oldukça tedirgin yaklaştı denize..
Biz onun için gitmiştik aslında ama o bundan pek memnun olmadı :(
Genelde kenarda taşlarla ya da sopalarla oynamayı tercih etti..



Baştürk kreasyon, 2008 yaz dönemi, Urla çekimleri :P




Yüzmeyen sadece Yusufcuk değildi, ben de yüzmedim..
Daha doğrusu yüzemedim.. Su korkusu yine ağır bastı çünkü..
Şimdiye kadar hem Ozan hem de bir arkadaşım yüzme öğretmeye çalıştılar bana ama nafile..
Su, bana göre değil..
Ağzıma burnuma dolunca, eğlenmekten çok eziyet çekiyorum resmen..
Sahilde gezip ayaklarımı sokmak daha eğlenceli :))



Genelde kenarda gezinse de..


Birkaç kez suya sokmayı başardık Yusufu..
Teyzemin oğlu yüzdürdü biraz ama sonuç hüsran oldu..
Ağlaya ağlaya bizi pişman etti Yusufcuk..
Biz de çıkardık sudan hemen..



Böylece deniz maceramız erkenden sona ermiş oldu.. Dedem de biraz yüzdükten sonra karpuzumuzu yiyip eve döndük.. Seneye şansımızı bir kere daha deneyeceğiz inşaallah :))


........................



Bugünlük bu kadar.. Serimiz, "Yusufcuk Kemeraltı'nda, Yusufcuk Saat Kulesi'nde, Yusufcuk Eve Dönüyor" gibi bölümlerle devam edecek.. Bizden ayrılmayınız :P
Sefkili tecrübeli anneler, yardımınıza ihtiyacım var..

Acilen etkili "anne sütüne veda" yöntemlerinizi öğrenmem lazım.. Zira bugün itibariyle 24. ayına girmiş olan ve günlük emme sayısını da bu rakamla yarıştırmaya çalışan bir bebe var evde!!

Çıldırmak üzereyim..
Gerçekten..

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Nihayet evimize döndük :))

Ama öyle uzun süreliğine zannetmeyin :P Bir ay sonra da büyük İstanbul çıkartmamızı yapacağız inşaallah oğlumla.. Ramazan'ın sonunu İstanbul'da geçirmek istiyorum.. Sultanahmet'te iftar etmek, Eminönü'nde, Kapalıçarşı'da yine ayaklarım şişene kadar dolaşmak istiyorum.. Biletimi aldım şimdiden.. Belki de bu, Türkiyedeki son Ramazanımızdır diye.. Kim bilir..


Evimize çok da mutlu döndük ayrıca..

Köye gitmeden önceki gece bir rüya görmüştüm ben.. Kısaca, iki ev arasındaki çok minik bir daireyi, çok uygun bir fiyata satıyorlardı bana ve çok güzel, içimi huzurla dolduran bir evim oluyordu, önünde bahçesi falan vardı.. Beyazdı.. Giderken Ozan'a anlatmıştım rüyamı yolda, sonra unutmuşum tamamen..

Eve dönmeden iki gün önce, köyün çıkışına doğru bir yerde, çok uygun bir fiyata bir arsa satılacağı konuşuldu evde.. Fiyatını öğrendim, gerçekten çok uygundu.. Hatta yazsam inanmazsınız, o yüzden yazmıyorum :P Almak istediğimi söyleyip oraya bakmaya gittim Ozan'ın ninesiyle.. Tam da hayalimdeki kadar bir yerdi.. İçine küçücük evimi, önüne meyve ağaçlarıyla çevireceğim bahçemi yapabileceğim kadar bir yer.. Satıcıyla görüşüp hemen işlemleri hallettik ve hiç hesapta yokken, gördüğüm rüyanın tabirini bizzat yaşadım..

Yani anlayacağınız, köydekilerin deyimiyle "tarla takka sahabı", annemin deyimiyle "toprak ağası" biriyim ben artık :P

( Yani duyan da dönüm dönüm arsa aldım sanacak!)

Şimdi Kurban Bayramını iple çekiyorum.. Önce ölçümünü yaptırıp etrafının duvarını ördüreceğiz sonra da baharda meyve fidelerini dikeceğiz küçük bahçemizin inşaallah.. Eğer benim vize görüşmelerim başlar ve olumlu sonuçlanırsa da en acilinden ufak bir prefabrik ev yaptırıp bütün eşyamızı oraya taşıyacağız.. Böylece evimi dağıtmadan gideceğim yurtdışına ve sanırım biraz daha rahat olacak içim.. Uzaklarda beni bekleyen minik bir evim olduğunu bileceğim..

Düşünüyorum da, Allah yaşatacağı her duruma yavaş yavaş hazırlıyor aslında bizi.. Şimdiye kadar hiç yoktu böyle bir düşüncem.. Birisi bana, "Bir gün köyden bir arsa alacaksın, oraya bir ev yapacaksınız ve senin yerin artık orası olacak.." dese inanmazdım, asla inanmazdım.. Ama oldu.. Demek ki nasipmiş ve tam da uzaklara gitme ihtimalimizin olduğu bir dönemde çok da iyi oldu..

Rabbim hakkımızda hayırlı kılsın inşaallah bu mülkü.. Amin..


......................



Ne İzmir'den ne de köyden tek kare fotoğraf yükleyemediğimin farkındayım.. Ama yükleyeceğim inşaallah.. Onlarsız olmaz :))

Ayrıca köyde katıldığımız düğünde, "gelin inmesi"ne de gittim bu sefer.. Yeni adetler öğrendim, kına fotoğrafları çektim.. Onları da ekleyeceğim inşaallah..


......................



Ozan da ben de köyün havasının Yusufcuğa yaramadığına karar verdik.. Minnoş yine hasta.. Ama bu sefer ishal değil Allahtan, burnu tıkalı ve ateşlenip duruyor.. Dün gece yirmi kere emzirdim desem abartmış olmam herhalde!! İnşaallah hemen atlatır..


.....................



Minnoş Yusufumla ilgili yazacak o kadar çok şey var ki.. Gezmekten fırsat bulamadım hiçbirine :(( İyice dillendi yavyu, kendi çapında cümleler bile kuruyor artık..

Örneğin, "Anne tafa tumm"
Yani tum diye kafasını vurmuş minişim :))

Gece ışığı kapatınca "Anne yamba" (lambayı aç), ayağına diken batınca "Anne ayah dikın", arabayla bir yerden dönünce "Deldiğğğ" (geldik), namaz kılan birisini görünce "Teppik" (tespih çek), alternatifi olan birşey gösterince seçmek için "Onu" ya da "Bunu bunuğğğ" demesine bayılıyorum..

Ayrıca soru dönemimiz de başladı.. Dün defalarca farklı şeyleri gösterip "bu niğğ?" diye sordu babasına.. Sonra ben ona öğrendiği şeylerin ne olduğunu sorunca güzel güzel cevap verdi bebeğim maşallah.. "Anne diğen" (tren)

Dün gece de uyumadan önce, "Anne yap, tuş yap.." deyip durdu bana.. Ne olduğunu bir türlü anlayamadım ama sonra Yusufcuk biraz şarkı mırıldanınca ne demek istediğini anladım.. "Küçük bir kuş varmış.." şarkısını söylememi istiyormuş meğer.. Dinleye dinleye uyudu tatlı meleğim..

Babası istemediği birşey yaptığı zaman, "Babağğğ, yapbaaa.." demesi de ayrıca kayda değer..
Normal "baba" deyişinden o kadar farklı ki o uyarı tonu anlatamam :))


.....................


Neyse, ben şimdi hepinizin kandilini kutlayıp kaçayım..
Zavallı evimi toparlayıp temizleyeyim, güzel bir tarif bulup çıtır çıtır bir kandil simidi pişireyim..
Hoşçakalın..

10 Ağustos 2008 Pazar

Küçüğüm,
zannettiğimden çok daha küçücük..

Binlerce hane birbirine karışıyor aşağıda.. Bulanıyor fotoğraf..
Seçemiyorum yolları, köprüleri, ağaçları..

İnsanları arıyor gözlerim, zerreye dönmüş hepsi..

Kilometrelerce yukarıdan bakıyorum cismime..
Yok gibi..

Uçaktayım sadece, biraz yükselmiş..
Bu kadar yüksekten bakınca bile "zerre"yse cismim,
Rabbin gördüğü şekliyle nasıl adlandırırım kendimi?

O "eşref-i mahlukat" (varlıkların en şereflisi) olarak yarattı beni.. Üstün kıldı tüm var ettiklerine.. Dualarıma icabet etti, "Rabbim!" dediğimde beni kendine muhatab kabul etti..

Bu kadar küçük olmama rağmen.. Bir "zerre"ye misal olmama rağmen..

Ne şeref, ne şeref!!


.......................



Erimeden evimize ulaştık çok şükür.. Hatta evimize ulaşmakla kalmadık, ertesi gün köye doğru yola bile çıktık!! Şimdi köydeyiz oğlumla.. Ozan katılmak için geldiğimiz düğün bitince döndü, biz bir hafta buradayız..

Leyleği havada görmüş olamam ben.. Olsa olsa koca bir leylek sürüsünü görmüş olabilirim :)) Bir leylek bu kadar gezmeye yetmez :P

Yusufcuğa gönüllü bakacak birçok akraba var burada.. Umarım artık daha sık yazabilir, aradaki açığı kapatabilirim :))

Özlemişim sayfamı yaa!!

3 Ağustos 2008 Pazar

İzmir'deyim..
Tatildeyim..
Dönüşte görüşürüz :))


Tabii bu kadar sıcaktan sonra, erimeden eve dönmeyi başarabilirsek :P

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Vee..
Nihayet..
Karşınızda meşhur köy düğünümüz efendim :))


Düğüne geçmeden önce, burada düğüne gelene kadar uygulanan birkaç adetten de bahsetsem iyi olacak galiba.. Hem sizin ilginizi çekebilir, hem de ben unutmayayım, ilerde bebeğim de okuyabilsin istiyorum..

Burada bir kız beğenilip istenmeye karar verildiğinde, önce evine gidiliyor ve aileler tanışıyor, konuşuyormuş.. Bu, işin formalite kısmı tabii.. Zaten neredeyse herkes akraba, birbirini tanımayan yok ki köyde :))

Kızın "sözü" alındıktan yani başka kimseye verilmeyeceği kesinleştikten sonra köy meydanında -pazaryerinde- "görme" denilen bir gece düzenleniyormuş.. Görmede hem köylü gelin ve damadı görüyor, kimin kiminle evleneceği artık bilinir hale geliyor hem de hediyeleşme oluyormuş.. Ortaya gerilen büyük bir çarşafa hediyeler atılıyor, sonra köylü sıraya geçiyor ve gelinle damat tek tek tüm büyüklerinin elini öpüyormuş.. İsteyen para, isteyen altın takıyormuş..

Ben bu geceyi hiç görmedim henüz, sadece anlatılanları biliyorum..

Görmeden sonra sıra nişana geliyor haliyle ve düğüne az bir zaman kala yine köyün meydanında çalgılı bir nişan töreni yapılıyor.. Daha önce birkaç nişana gittim.. Yine eğleniliyor ve takı merasimi oluyor.. Hediye çarşafı yine açılıyor ve akrabalar eteklik kumaştan nevresime, havludan tülbente birçok çeyizlik hediye atıyorlar kız evi için..

Düğün yaklaştıkça her iki evde de hazırlıklar artıyor.. Örneğin benim gözlemlediğim, her iki ev de içiyle dışıyla boyandı, bazı mobilyalar alındı, bahçelere bakım yapıldı.. Düğün yemeği için gereken alan hazırlandı..

Gelin evi de ayrıca özenilerek hazırlanıyor tabii.. "Çeyiz serme" diye bir adet var burada.. Hatta genellikle şehirlerde de uygulanıyor bu adet.. Gelin evi eşyalarıyla hazırlandıktan sonra kızın tüm çeyizi kurdelalarla, simlerle süslenip eve seriliyor ve uzun bir süre akrabalar, eş dost eve gelip çeyizi görüyor.. Akılalmaz incelikte ve güzellikte danteller, işleme perdeler, mutfak takımları, havlu kenarları, oyalı tülbentler, duvar ve kapı süsleri, minder ve döşekler bütün evi süslüyor..

Ben sadece bir gelinin evini gördüm şimdiye kadar.. Çok güzeldi..

Gelin evi de hazırlanıp düğüne sayılı günler kala "oku"lar dağıtılmaya başlanıyor köye.. Oku denilen şey bir nevi davetiye.. Aynı zamanda gelen misafirlere düğün evinin ufak bir hediyesi.. Kız tarafı genelde havlu ya da eteklik kumaş, erkek tarafı da gömlek gönderiyor oku olarak.. Bazı okuların üzerine, gelen kişiden beklenen hediye yazılıyor "Elektrikli süpürge, fincan takımı.." gibi.. Ama bu sadece çok yakın akrabalara yapılıyor tabii.. Böylece gelin evinin tüm ihtiyaçları el birliğiyle tamamlanmış oluyor..

Düğüne bir hafta kala, düğün ekmeği yapılıyor her iki evde de.. Artık çoğu düğünde hazır ekmekler ikram edilse ve yufka hiç kullanılmasa da bu adeti sürdürmeye devam ediyorlar..

Düğün ekmeğinin yapıldığı gün, özellikle yakın akraba ve komşular ellerinde ya bir kola ya da meyve suyuyla tandıra gelip hem "Bereketli olsun.." dileklerini iletiyorlar hem de "şibit, bükme, dörtköşe.." gibi ikramlardan yiyorlar.. Sabah erkenden başlayan ekmek yapımı, sohbet muhabbet derken akşama kadar sürüyor..




Düğünden iki gece önce, bazı aileler daha önce bahsettiğim "kız çıkarma" adetini uyguluyor..

Gelin yakın bir arkadaşının evine geliyor, orada eğleniliyor ve gece orada yatıyor..




(Hamilelerin, emziren annelerin ve yurtdışında yaşayanların dikkatine.. Aşağıda düğün yemeklerinden bahsedilecek ve fotoğrafları yayınlanacaktır.. Lütfen bu bölümü bakmadan, hızlıca geçiniz, üstüme fazladan kul hakkı, göz hakkı yüklemeyiniz.. Zaten yeterince var!! )


Cumartesi sabah verilen yemekle iki gün sürecek olan düğün maratonu başlıyor..


Düğün yemekleri bu kocaman kazanlarda, genellikle bir gece önce ya da o günün sabah namazında yapılmaya başlanıyor ve odun ateşinde ağır ağır pişiyor.. O benzersiz tat sanırım buradan geliyor..

Düğün yemeği için bir gün öncesinde düve (genç inek) kesiliyor ve etler doğranıyor..İsteyen aileler koyun ya da tavuk eti de kullanabiliyorlar ama genelde düve kesiliyor, özellikle erkek evinde..


Düğün menüsü şöyle:

Yoğurt çorbası



Keşkek



Etli yahni, kızarmış patates ve kuru fasülye..
Tatlı olarak da helva ikram ediliyor ama onun fotoğrafını çekmemişim nasıl olduysa..




Yemekler bu metal sinilere (tepsilere) hazırlanıp gelen misafirlere ikram ediliyor..
Masalarda ve yer sofralarında onlarca aile düğün yemeği yiyor..



Düğünün ilk günü, akrabaları toplanıp bir gece önce arkadaşının evinde kalan gelini almaya gidiyor.. Uzun bir kafile, önce kızı almak sonra da evine teslim etmek için dakikalarca yürüyor.. İki ev birbirine ne kadar yakınsa o kadar iyi oluyor bu durumda :))



"Görümceler" denilen grup ve aralarında bizim küçük gelin hanım :))

Görümceler, düğün evi tarafından yakın akraba kızları arasından seçiliyor ve kız çıkarmadan kına yakmaya kadar her ayrıntıda gelinin en yakını oluyor, başrol oynuyorlar..
Nedimeler gibi yani :P

Gelin eve getirildikten sonra, kız evinin önünde "gündüz kınası" başlıyor.. Çalgıcılar geliyor, oynanıp eğleniliyor yine.. Daha sonra gelinin eline ilk kına yakılıyor..

Daha önce bahsetmiştim, ben Yusufcuk uyuduğu için bu kınaya katılamadım, ancak sonuna yetiştim.. Onun için kına yakılırken fotoğrafımız yok maalesef.. Görümceler bir ellerinde kına
tepsisi, bir ellerinde kuruyemiş tepsisiyle, türkü söyleye söyleye gelmiş ve geline kınasını yakmışlar.. "Nasıl olsa gece kınasında çekerim.." diye üzülmemiştim ama orada da nasip olmadı.. Yusufcuk onbirde uyuduğu için biz eve döndük.. Kınayı gece yarımda yakmışlar!! Ancak o zaman doymuş millet oynamaya :P


Gelinimiz oynayanları alkışlamakta..



El sallayan kayınvalidemiz..
Gelini alan böyle mutlu oluyor düğünde.. Kız annesi ise yarı ağlamaklı..




Köyün geleneksel düğün oyunu, harmandalı..



Gündüz kınasının takı faslı..




Gece kınası ya da bizim kullandığımız adıyla kına gecesi, köy meydanında yapılıyor çünkü gündüz kınasından çok daha kalabalık oluyor.. Akşam namazından sonra neredeyse bütün köy oraya toplanıyor ve şanslı olanlar sandalyelerde ya da kenara dizilen kamyonların kasasında yer kapabiliyor :)) Geri kalanlarsa ayakta, geceyarısına kadar kınayı izliyor!!


Yusufcuğu güzelce giydirdim kınaya giderken.. Beyaz takımı ve küçük cepkeniyle çok tatlış oldu.. Biraz oynadı biraz şirinilik yaptı.. Sonra daaa... Karanlıkta fişek gibi koşarken yere bırakılmış koca kaldırım taşını görmedi ve ayağını taktırıp beton zemini öptü!! Alnına da kocaman mor bir gül kondurdu!! Oradaki teyzeciklerden tonla fırça yedim çocuğu güzel güzel giydirip "göze uğrattım" yani nazar değdirdim diye..



Gelin ve damadımız, şatafatlı meydanda dans ediyor :))
Az sonra çalgıcılar "Genç çiftler dans için sahneye lütfen.." deyince, genç bir çift olarak oğluşumla ben de attık hemen kendimizi piste :P


Gelin oynarken.. Bindallısı ne kadar şık değil mi?


Gelin ve damadımızı yakından görelim..



Bir de şu küçük, çizgi film karakteri tadındaki şirin kıza yakından bakalım :))



Bu abla çok dikkatimi çekti..
Kucağında uyuyan kimbilir kaç kilo ağırlığındaki koca oğlu bile vazgeçirememiş onu kınayı izlemekten :))




Ertesi sabah kız evindeyiz..
Biraz hüzün, biraz telaş var evde..
Bir yandan gelen misafirler buyur edilip ağırlanıyor bir yandan da gelin hazırlanıyor..


Yusufcuk pek bir yakından incelediği gelin ablasının kucağında :))




Pazar günü de hem kız evinde hem de erkek evinde düğün yemeği veriliyor yeniden..
Yemekler bittikten sonra bu kez de erkek evinin akrabaları bir kafile halinde dizilip damadın seçtiği arkadaşının evine gidiyorlar yürüyerek.. Çünkü damat orada bekliyor ve bu da "damat çıkarma" oluyor..


Damadı almaya gidenler..




Damadın çıktığı evin önünde davullar çalınıp oynandıktan sonra sağdıçları damadı aralarına alıyor ve kafile meydana doğru yürümeye başlıyor..



Damadın arkasındaki eli bıçaklı sağdıç dikkatinizi çekmiştir sanırım..
O bıçak "Bu işin geri dönüşü yok!" anlamına geliyormuş :))


Kafile davul zurna eşliğinde meydana varıyor ve burada önce dua ediliyor, ardından da yine bir takı merasimi gerçekleşiyor..





Damat, evine doğru yola koyulduğunda, kız evinde "sona yaklaşma"nın ağır hüznü başlıyor yavaş yavaş.. Akrabalar toplanıyor, vedalar dillendiriliyor tek tek..
Babası dualar ede ede bağlıyor kızının al kuşağını..




Gözyaşları, neredeyse her kucaklaşmaya eşlik ediyor..




Sonunda erkek evi gelini almaya geldiğinde, kayınpeder "ille de yüzlük bangınot"u vermeyince açılmıyor gelinin kapısı..



Güzel gelin, al duvağının arkasına sakladığı gözyaşlarıyla iniyor baba ocağının merdivenlerinden..





Ve artık atına değil de son model bir gelin arabasına biniyor, gidiyor yeni hayatına doğru "Ya nasip" diye diye..



Allah mesut etsin..



.........................



Gelin alındıktan çok kısa bir süre sonra biz de Ankara'ya doğru yola çıktığımız için gelinin kendi evine indiğinde uygulanan adetleri görme şansım olmadı.. Sormayı da unutmuşum o hengamede.. Sadece gelin giderken arabasının tekerinde kırılan küçük bardağı gördüm.. İçinde kül vardı ve "Külü gözüne.." diyerek kırdılar.. Anlamı, o külün gelinin gözünü artık bu eve kapatması, anne evine dönüşünün olmadığını bilmesiymiş.. Damadın arkasındaki bıçak gibi yani :))

Her ne kadar sembolik olsa da aslında bu adetler Türk kültürünün birebir yansıması.. Boşanmaya bizim toplumumuz kadar fazla tepki gösteren çok az sayıda toplum var.. Bu bir anlamda iyi bir anlamda da çok bağlayıcı bir etken.. Fazlaca su götürür bir konu olduğundan gece gece bulaşmaya hiç niyetim yok ama yine de bu anlayışın, aile kavramını fazlaca koruduğuna inanıyorum ben..


Umarım oldukça aydınlatıcı bir yazı olmuştur.. Ozan "Ya kim n'apsın bizim köyün düğününü, okumaz ki kimse.." dese de ben yazdım uzun uzun.. Hadi bakiim dostlar, utandırın onu :P


25 Temmuz 2008 Cuma

Esracım haklısın.. "Haftanın başı" demiştim ama sonuna ancak nasip oldu yazmak..

Biz geldik..

Yanık yüzümüz ve kollarımızla.. Bileklerimizdeki diken izleriyle.. Yusufcuğun saçlarına sinen toz ve saman kokusuyla.. Damağımızda kalan bükme tadı, gönlümüze sinen muhabbetlerle.. Arkamızdan el sallayanların güzel dualarıyla döndük evimize..

Döndük ama hasta döndük :((


Son iki günü, defalarca hastaneye gidip gelme şeklinde geçen çok zor bir hafta yaşadık eve döner dönmez.. Yusufcuk dört gün sonra ilk defa acıktı ve yemek yemek istedi bugün.. Akşamüstü yedirdiğim yarım şeftaliye bir de az önce"manağna" diyerek istediği yarım tabak makarna eklenince dünyalar benim oldu.. Birşeyler yazabilecek enerji hisssettim içimde..

Rabbim hiçkimseyi evladının sağlığıyla, yokluğuyla imtihan etmesin..
Bebeğini halsiz halsiz yatarken görmek, ona "Dur evladım, ah biraz otursan, ah yatsan da rahat etsem.." dediği zamanlara kahretmek çok büyük imtihan.. İnsan, karşısında o minicik yüz sararıp soldukça, gözleri süzülüp acı acı ağladıkça yaşama enerjisini kaybediyor sanki..

Sanırım köyde bir mikrop kaptı Yusufcuk.. Orada da son iki gün ishaldi çünkü.. Eve dönünce buna ateş, bebekliğindeki korkunç kolik günlerini hatırlatan karın ağrıları ve gaz sancıları, huysuzluk ve uykusuz dört gece eklendi.. Kusma da başlayınca rotavirüsten çok endişelendim ama bugünkü gaita tahlilinin sonucuna göre virüs yok.. Mikrobik bir durummuş.. Kusma ve ishal de kesildi zaten.. Sadece biraz ateş kaldı bize ve bir de huzursuzluğundan ve uyumak istediği halde uyuyamadığı için uykusuzluktan sürekli ağlayan, annesine yapışık yaşayan ve çok fazla kilo veren bir Yususfcuk kaldı :((

Şunu bir kere daha anladım, hatta emin oldum ki aynen yetişkinlerin dişçiye gitmeye karar verdiklerinde diş ağrılarını bir anda yok eden sistemleri gibi, bebeklerin de doktorlar tahlil istediğinde çiş ya da kaka yapmalarını engelleyen bir sistemleri var :P

Dün gece acildeki doktor "acil" bir kaka tahlili istedi ama biz yüce numuneyi (:P) ancak bugün, tam on dokuz saat sonra, akşam yedide verebildik kendilerine!! Yusufcuk o saatte lütfetti :P

Bebişler bunu bilerek yapıyor olabilir mi?
Olmazalar di mi?

Olabilirler mi yoksa!!


......................



Fotoğrafların bir kısmını yükledim bir kısmı duruyor.. Sanırım haftasonu bol fotoğraf ağırlıklı bir-iki yazı ekleyeceğim buraya.. Sonra da İzmir yolcusuyuz inşaallah oğlumla..

Bu sefer laptopu götürmeyi düşünmüyorum.. Yaklaşık on gün internetsiz kalmak beni krize sokar mı bilmiyorum ama denemekte fayda var :P

İnşallah meleğim iyileşir ve toparlanır da ağız tadıyla güzel bir tatil geçiririz annanemle, dedişimle, teyzelerimle..

19 Temmuz 2008 Cumartesi

Köydeki son iki günümüze girmiş bulunmaktayız..
Hüzünlendim biraz :((

Az buz değil, tam dört hafta oluyor geleli.. Gidince Ozan'dan çok Yusufcukla ben özleyeceğiz galiba buraları..


...................



Sabahtan düğün evine, yemeğe gittik.. Köyün yarısı oradaydı neredeyse :P Kalabalık bir yandan sıcak bir yandan, Yusufcuğu çok bunalttı.. Zaten iki gündür yine hasta miniğim.. İshal oldu, galiba mikrobik.. Ateşi de yükseliyor çünkü ara ara.. Akşam kınada iyi olsa da dün geceki gibi erkenden eve dönmek zorunda kalmasak bari..

Dün gece "kız çıkarma" vardı köyde.. Eskiden her düğünde uygulanan bir adetmiş, şimdi sadece isteyen aileler yapıyormuş.. Gelin olacak kız, kınadan bir gün önce yakın bir arkadaşının evine geliyor ailesiyle.. Çalgı başlıyor, oynanıyor, eğleniliyor -küçük bir kına gecesi gibi yani- ve sonra o gece gelin o evde kalıyor.. Ertesi gün, arkadaşları ve akrabaları, o eve gelip kol kola giriyor, ard arda diziliyorlar ve gelini aralarına alıp yürüye yürüye evine kadar getiriyorlar kalabalık bir kafile halinde..

Kayınvalidem şimdi orada, Yusufcuk uyuduğu için bende bilgisayar başındayım.. Muhabirime makinemi verdim ama, sizin için güzel fotoğraflar çekecek inşaallah kayınvalidem.. Yusufcuk uyanınca biz de inip "gündüz kınası"na katılacağız.. Kız evinde gündüz, erkek evinde de "gece kınası" oluyor çünkü..

Gerek öğlenki düğün yemeğinde gerekse bu kına, kız çıkarma işlerinde gözlemlediğim şu: Buralarda düğün pek bir meşakkatli, pek bir kargaşalı oluyor.. Ama eğlencesi ve tadı da oradan geliyor sanırım :))


...................



Akşam kız çıkarmada oynayanların arasına attık Yusufcuğu.. Normalde kapı gıcırtısına bile oynayan, telefonun çaldığını bana melodisine kıvıra kıvıra haber veren bebişim arkasına bakmadan kaçtı nedense :)) Ezilmekten korkmuş olabilir :P Oynayanlar cidden kendini kaybetmişti çünkü..

Harmadalından "Shake it up şekerim"e, halaydan break dansa her türlü çeşitleme vardı maşaallah.. Dedim ya, burası çok ama çok ilginç bir köy.. Yani ne bileyim, insan köy düğünü denince "Aman bulguru kaynatırlaaaarrr.." ya da "Cemilemin gezdiği dağlar meşeliiii.." falan bekliyor fonda.. Başlarının üstünde dönen gençleri görünce pek şaşırdım :P



.....................



Tüm fotoğrafları eve dönüşe saklıyorum çünkü onları düzenleyip yükleyecek vaktim yok.. Zaten bu yazı da Yusufcuğun uykusunun eşantiyonu :))

Şimdilik hoşçakalın..
Hafta başında evden görüşmek üzere..

17 Temmuz 2008 Perşembe

Aslında geçen haftanın başında yazsaydım, pek ağlak, pek hüzünlü, pek depresif bir yazı olacaktı bu.. İyi ki yazmamışım..


Sebebine gelirsek..
Evde möhim bir meseleyi halletmeye çalışıyorduk ama olmadı!!


Yusufcuğun tuvalet eğitimi başarısızlıkla sonuçlanınca -bez bağlanmadan asla yapmıyor beyefendi, tutuyor ne varsa, sonra beze yaptıktan sonra söylüyor, hatta kendi koşup bezini getiriyor ve usluca yatıp altını değiştirtiyor bana!! Düşünceli evladım benim :P- diğer meseleye el atmaya karar verdik ve facia gibi bir "anne sütüne veda" uygulaması yaşadık!!

Aslında benim Yusufcuğu anne sütünden henüz ayırmaya niyetim yok ama annesinin "Artık sütten kesin, sütün faydası olmaz (!!!) ısrarlarına ve Yusufcuğun da evde, sokakta, gece, gündüz sürekli emmek için huysuzlanmalarına dayanamayan babamız beni zorladı bu işe :P

Hafta başında öğlene kadar hem oyalayan hem de oyun çok olduğundan Yusufcuğa emmeyi yarım gün unutturmayı başardık.. Ama ne zaman ki öğle uykusu vakti geldi, ilk serenat başladı.. Emmeden uyuyamadığı içim dakikalarca ağladı miniğim..

Babası Yusufcuğun hiç susmadan ağlamasına ve benim söylenmelerime dayanamadı ve yumuşamaya başladı.. Karar açıklandı: "Eh madem, sadece uyurken emsin, aralarda emzirme.."

Emzirerek uyuttum minnoşumu ama uyandığında bizi daha büyük bir ağlama krizi bekliyormuş meğer.. Nereden bilelim?


İkindide ağladı, ağladı ve en sonunda resmen krize girdi Yusufcuk.. Ne motora binmek istedi ne gezmeye gitmek.. Babasına bağırdı, yerleri tırmaladı.. O küçücük boyuyla yumruklarını sıka sıka ağladı..

Onu o halde görünce benim de sinirlerim bozuldu tabii.. Gözyaşlarımı sular seller gibi akıtmadan önce makul olan şeyi yapmaya, yani Ozanla konuşmaya karar verdim :)) Yusufcuğu emzirmeye devam edeceğimi, ben ne zaman istersem o zaman bu meseleyi halledeceğimi anlattım.. Zaten kulakları ağlama sesinden iflas etmiş olan kocacığım "hayır" demedi tabii :P

Yusufcuk nihayet sütüne kavuştu ve neredeyse bir saate yakın emdi !!

Akşam yemeğinde de anne-oğula "bir daha "sütten kes" konusu duymak istemiyorum mealinde bir "cadı gelin resti" çektikten sonra bu iş de burada halloldu :P

Yusufcuğu emziren benim.. Gece her uyanışında, ağlayışında kalkan benim.. Gerektiğinde sırf onu emziremem diye bazı yerlere gitmekten, bazı şeyleri yapmaktan feragat eden de benim..

Eee, ben bunlara rağmen emzirmek istiyorsam, neden keseyim di mi bebişimi sütten?

Tamam ben de ilkokula kadar emmesi taraftarı değilim (:P) ama en azından iki yaşını tamamlamasını istiyorum.. Kaldı ki sütüm varken ve üstelik de evdeyken -çalışmaya sırf onun için ara vermişken- neden mahrum edeyim onu bu özel bağdan?

Neyse.. İnşaallah zamanı geldiğinde bu meseleyi de kolayca hallederiz..

Ama şu da bir gerçek ki, pek kolay olmayacak gibi görünüyor!!




Gelelim fotoğraflarla geçen haftaya..




Pazartesi


Bahçemizdeki çam ağaçlarından birinde iki küçük misafir bulduk..
Anneleri yiyecek aramaya gitmişti muhtemelen, ürkek ürkek bakıyordu bize yeni tüylemeye başlayan iki yavru kuş..

Yusufcuk "tuh" dedi hemen kendilerine ve "ciciğ ciciğğğ" yaptı :))

Tüm hafta boyunca izledik onların gelişimini.. Buralarda "yağdöktü" diyorlarmış adına.. Ben bir tür güvercine benzettim.. Ozan guguk kuşu diyor ama baktığım guguk kuşu fotoğraflarından hiçbirine benzemiyordu bu küçük yavrular.. Belki büyüyünce değişirler, bekleyelim bakalım :))



Köy "picema"m :))

Yine bulmuşum kendime göre, pembe güllü-dallı birşey..
Vallahi istemdışı, aldıktan sonra farkediyorum :P



Kuş yavrularına ek olarak bir de kocaman bir "tababa" bulduk o gün..
Hayvansever Yusufcuk, eşsiz şefkati ve büyük merakıyla hemen bağrına bastı onu da :))


Elleriyle besledi "tababa"sını..



Salı



Köyde ufak bir gezinti..
Kadraja takılanlar..





Köyün, oyunun tadını çıkaran Yusufcuk..






Çarşamba





Akşamüstleri babaannesinin ağaçlarını suluyor Yusufcuk..
En sevdiği şeylerden biri bu.. Eee, ne de olsa işin içinde su var :))

Annesi de boş durmuyor tabii..
O da çatıya çıkıp ağaçlarda kalan son meyveleri topluyor..
Ne de olsa çalışkan pi gelin :P



Perşembe


Kuşlarımız hızla büyüyor..




Cuma



Cuma günü maceralı bir gündü yine..

Babamızın ardına düşüp köy köy dolaşarak Dinar'a gittik motorla..
(Ben bu motora binme işini çok sevdim gerçekten.. Çok zevkli.. Yaz için ideal bir araç motor.. Rüzgar vurdukça serin serin gidiyorsun :)) Biraz sallıyor ama olsun, eğlenceli bişey.. )

Hımm, ne diyorduk.. Dinar'a gittik.. Ozan'ın iki arkadaşının ailelerini ziyaret ettik, gönüllerini aldık.. Sohbet, muhabbet güzel bir gün geçirdik fekaaat biz dönmeye karar verdiğimizde hava kapanmaya başladı.. Eve yetişiriz zannettik ama yolda yakaladı sağanak yağmur bizi.. ( Serin serin gidiliyor demiştim di mi :P) Çakıcı Köyü'nü yeni geçmiştik o sırada.. Ozan hemen geri döndü ve köyün eski imamının evini buldu.. Zaten bu amca babasının eski av ve atçılık arkadaşıymış ama senelerdir görüşmemişler hiç..

Yağmurdan sığındığımız (:P) evin halkı kapıda, sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi karşıladı beni.. Ozan'ı zaten tanıyorlar ama bana da "gelinimiz" diye diye yer gösterdiler hemen.. Bu misafirperverlik çok ama çok hoşuma gitti.. Anadolu insanının güzel yönüne bir kere daha hayran kaldım..

Tanıştık, konuştuk.. İkram sofrası geldi hemen.. Bu sırada Yusufcuk da mest olmuş bir şekilde oradan oraya koşturuyor, gördüğü her hayvanı mıncıklamaya çalışıyordu!! Girişte amcanın özel yetiştirdiği av köpeğini zor aldık zaten elinden.. Resmen koştu, koştu atladı hayvanın üstüne, öpmeye!!


Bizi kapıda karşılayan sadece ev halkı değildi..
Bir de bu tatlı yavru kedicik vardı.



Ama daha sonra kedicik, bizi karşıladığına karşılayacağına pişman oldu, adım gibi eminim :P
Hayvancık hamur gibi yoğruldu Yusufcuğun elinde!




Gel bakiim kedicik, muk muuuğğkkk :))



Ahmet amca av ve hayvan meraklısı olduğundan, evin bahçesinde köpekten kekliğe, Denizli horozundan kediye pekçok hayvan vardı..


Eminim birçoğunuz hiç keklik görmemişsinizdir hayatınızda..
Ama üzülmeyin.. Ben kendim görürüm de sizi unutur muyum..
Asla aslaaaa :P


Bu bir palaz, yani yavru keklik..



Bunlar da büyüyüp serpilmiş olanlar :))







Cumartesi



Yarıda kalan hamak keyfimiz..



Bir önceki gün geleceğini haber veren fırtına!!





Bu da fırtınaya direnen Yusufcuk..


Sanki uçacakmış da onun için tutunuyormuş gibi çıkmış di mi?
Oysa sadece ben fotoğraf çekerken o da balkon duvarına tırmanmaya çalışıyordu o rüzgarda!!





Pazar


Yavrular iyice büyümüştü artık..
En son böyle görünüyorlardı..




Evciler'de pazar kurulur da Kuaybe görmeden rahat eder mi?


Bu da daha önce bahsettiğim tezgahlardan biri..
Pazar çantası, tırmık, nacak.. Şehirlerdeki pazarlarda göremezsiniz bunları, iyi bakın :P

.......................


Yusufcuğum iyice dillendi burada, kalabalıkta..
Yazabilirsem bir de diyaloglarımızdan çeşitlemeler yazayım inşaallah..
Hatta köydeki teyzelerle aramızda geçen diyaloglardan unutamadıklarımı, ilginç insan ve nesne isimlerini ve lakapları da yazayım..

Ama şimdi kaçayım..
Bu fotoğrafları düzenleyip yüklemek kaç saatimi aldı biliyor musunuz :P