İtiraf ediyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İtiraf ediyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2008 Pazartesi

Canım Özlemcim, gecikme için özür dileyerek hemen yazmaya başlıyorum sobeyi..


Nefesimi kesecek anlar..

- Ben de tüm anneler gibi, meleğimle ilgili olayları sıralayacağım sanırım ilk olarak.. Daha birkaç ay öncesine kadar "anne" dediğini duyduğum an nefesim kesilir diyordum.. Gerçekten de öyle.. Şimdi Yusufcuk her "Anniğğ" deyişinde içimde küçük kelebekler kanat çırpıyor sanki .. Onun "anni"si olduğum için defalarca şükrediyorum..

Ve eminim bebeğimin okula gittiği ilk gün, her bir kademede onu mezun olurken gördüğümde, "Artık istediğim gibi bir işim var.." dediğinde, "Biliyor musun anne, sanırım ben de gönlümü bir güzele kaptırdım.." dediğinde.. O "Evet" derken hayatını paylaşacağı kadına ve sonra yavrusunu ilk aldığında kucağına.. Ve ömrüm olursa eğer, ben de görebilirsem meleğimin meleğini.. İşte o anlarda eminim oğlum gibi benim de nefesim kesilecek ve alnımı secdeden kaldırmadan şükretmek isteyeceğim Rabbime..


- Tüm haccedenler gibi, eğer nasip olursa ve uzaktan bile olsa tüm heybetiyle görebilirsem Kabe-yi Muazzama'yı nefesim kesilir eminim.. Ve hatta tüm nefeslerim orada tükensin isterim..


- Ve eğer birgün.. Hep hayalini kurduğum yerde olursam.. Bir üniversite kürsüsünde.. Ve "Çocuk Edebiyatı" olursa vereceğim ders.. Yine nefesim kesilir ilk cümlemden önce, eminim..


- Ve yine eğer birgün.. Bir yayınevi Yusufcuğa hamileyken tuttuğum günlüğü basmak istese.. Ve hayal ettiğim gibi "Meleğimi Beklerken" ya da "Meleğimin Güncesi" koysam adını.. Oğluma ithaf etsem o kitabı daha ilk sayfada.. Yine nefesim kesilirdi..


- Ve son olarak.. Saçları ağarmış pamuk bir nine olduğumda ( hani çok şirinim ya :P ) sessiz sakin evimizde en az benim kadar ağarmış ve kırışmış kocacığımla otururken bana "İyi ki.." dese, "İyi ki evlenmişiz.. Seninle paylaşmışım bu hayatı.." Nefesim yine kesilir ve yaşıma başıma bakmaz çocuklar gibi sevinir, öperdim onu..



Aslında yapabileceğim halde şimdiye kadar ertelediğim şeyler..

O kadar çok ki..

- Acilen ama acilen İngilizce kitap okumaya ve tekrar İngilizce yayınlar seyretmeye başlamam lazım.. Yoksa nankör yabancı dilim beni tamamen yüzüstü bırakabilir.. Zaten konuşamıyorum - neden bilmiyorum, üniversitede bile sırf konuşmamak için sunum ödevlerini iptal eder başka şey seçerdim- bari okuma-yazma kısmı iyi derecede kalsın..


- Saçlarıma bakım yapmam lazım.. Dökülme azalsa da hala eskisi gibi sağlıklı değiller sanırım.. Acaba emzirme bitene kadar bu böyle mi devam edecek ?

- Karmakarışık hale gelen büfemin içini düzenlemem lazım.. Sonra yaparım mantığıyla içine tıktığım şeyler birbirini taşıyamaz oldu :))

- Bilgisayardaki tüm fotoğraflar ve videolar da CD'ye kaydedilecek bu arada.. Yusufcuğun silinen doom günü görüntüleri ders olmamış bana anlaşılan.. Çok ayıp kendime :P

- Zihnimde tamamladığım küçük bir hikaye var ama yazıya geçirmedim henüz.. Adı "Zıp Zıp Elma".. Unutmadan yazsam iyi olacak.. Tabii hamileyken başladığım, okul öncesiyle ilgili etkinlik kitabım da yarım kalmış vaziyette beni bekliyor.. Bir ara da onunla ilgilenmem lazım..

- Eve yığdığım onca yünle aklıma gelen tüm fükürleri uygulamak.. Bahar dalım, çiçekli kolyem, kırmızı kemer, kapı süsü, bir çanta ve uzun bir tunik.. Beni bekliyorlar sabırla yapılmak için.. Bunları da unutmamak için yazdım, bana belli olmaz unuturum da bu gidişle :((

- Yusufcuğun saçlarını kesmesi için iyi ve sabırlı bir kuaför bulmam lazım.. Planım onu kucağımda tutup sakinleştirerek iş kolaylaştırmak ama hala yeterince büyüyüp büyümediğinden emin değilim.. Artık benim kesimlerim çok şekilsiz durmaya başladı.. Meşe palamudu gibi görünüyor yavrum :P

Şimdi düşündüm de ben bunları yapmak için ne bekliyorum?



Bir daha dünyaya gelseydim
..

Kendimi uzun süredir böyle düşünmekten men ediyorum ben.. Çünkü bence "keşke.." demekten farkı yok.. Bir daha doğsam ne yapardım diye düşünmek yerine içinde olduğum şartlara rağmen neleri değiştirebileceğimi, neleri "düzeltebileceğimi" ve hangi imkanları kaçırmadan değerlendirebileceğimi düşünmek istiyorum.. Artık eskisi gibi değilim, çok garip.. Büyüyor muyum ne?



Hımm, acaba Minik Talha'nın annesi, Pastacı Rapunsel ve Sümüklü teyzemiz de katılmak isterler mi bu oyuna?

.........................



Yusufcuk son hız diş çıkarma çalışmalarına devam ediyor :)) İki gece önce tahmin ettiğim gibi alttaki ilk azımız da patladı.. Yatılı misafirmiz de vardı ama Allahtan onların yattığı oda evin en ucundaki oda ve ses gitmemiştir diye tahmin ediyorum.. Çok ağladı çünkü Yusufcuk.. ( Ben de öyle yazmışım ki evin bir ucundan bir ucu elli metre sanki :P )

Ertesi sabah da sürdü huysuzluğu.. Ben ikindide gelecek misafirlerim için hazırlık yapmaya çalşırken o da bacaklarıma yapışmış mızmızlanıyordu.. O ikramlarda ne emek ne gözyaşı var bilseniz :P Zaten o gün beni sabote eden sadece Yusufcuk değildi.. Sabahtan öğlene kadar dört kere elektrik kesildi.. ( Hatırlatırım başkentte yaşıyoruz! ) İlk arada keki pişirdim, ikinci arada da evi süpürdüm.. Ben böreği pişirdikten sonra tekrar kesildi.. Bu arada Yusufcuk da eline verdiğim yeni pişmiş kekin bir kısmını yemiş, diğerini elleriyle bir güzel mutfak halısına yedirmiş.. Arkamı bir döndüm, küçücük kakaolu kek kırıntılarını daha da dibe insin diye vargücüyle bastırıyor!! Elektirğin tekrar gelmesi için Allah'a nasıl yalvardım anlatamam.. Gelmeseydi mutfağın kapısını kilitli tutacak, içeri kimseyi almayacaktım :P Neyse ki elektrik tekrar geldi ve son hız mutfağı tekrar süpürdüm, bazı yerleri de sildim.. Kek çok yumuşaktı çünkü, yapışmış! Mantar dolmasını haırlayıp kısırı da yaptıktan sonra Yusufcuk nihayet uyumaya karar verdi ve o uyuyunca ben de sızmışım. Arkadaşların telefonuna uyandım.. Bir baktım ev buz gibi.. Elektrik yine yok ve kombi çalışmadığı için ev soğumuş.. O gün ikindiye kadar da elektriksiz oturduk maalesef.. Ama yine de şükrediyorum, an azından fırında pişirmem gerekenleri hallettim sabahtan..

Gelenler liseden arkadaşlarımdı, daha doğrusu kardeşlerimdi.. Ben lisedeyken onlar ortaokul dönemindeydi ama çok güzel bir ortam vardı bizim okulda.. Hepimiz arkadaş gibiydik, çok severdik birbirimizi.. Herkes için geçerli olmasa da yaş farkı gözetmeyen güzel dostluklarla mezun olduk.. Ve aradan sekiz sene geçmesine rağmen, arada hiç görüşmememize rağmen, o zamanki çıtır afacanlar şimdi büyümüş, üniversiteyi bitirmek üzere olan zarif hanımlara dönüşmüş olmasına rağmen o sıcaklığın hiç kaybolmadığını farkettim.. Sevindim..

Bu arada.. Onlarla buluşmamızı, seneler sonra birbirimizden haberdar olmamızı sağlayan Facebook'a teşekkürü borç bilirim :))

Tabii bana, "Zerre kadar değişmemişsin Kuaybe abla, hala aynısın.." diyen üç güzel misafirime de.. Hadi inandım, yeter ki gönlünüz olsun :))

Yusufcuk ablalarına onlar da Yusufcuğuma bayıldılar tabii.. Yine tüm şirinliklerini sergiledi misafirlerimize.. Ve onları uğurlarken "Öpücük at ablalara.." dediğimde sadece onunla en çok oynayan ve onu en çok güldürene öpücük atarak beni bir kez daha şaşırttı afacanım.. Seçmeyi de bilirmiş :))



.........................

Yusufcuktan kısa kısa..

Bu aralar ilgi çekme olayına takmış durumda Yusufcuk.. Geçen gün süpürgenin kapağını açmaca-kapatmaca oynarken elini sıkıştırdı arada.. Gidip öptüm, çıkarttım hemen.. Az sonra baktım yine ağlıyor, yine aynı manzara.. Yine öptüm.. Ben odadan çıkmadan hemen kapağı açıp elini yine içine soktu.. O zaman anladım ki ilki hariç diğerleri numara.. Eli sıkışınca yanına gittiğimi farkettiği için onu kullanıyor..


Bir de saçlarını yolma huyu çıktı ortaya.. Kestirmek istememin bir sebebi de bu aslında.. Bazen sallayıp oynuyor saçlarıyla bazen de vargücüyle çekiştiriyor.. Canı acımıyor mu çok merak ediyorum..

Seslere çok duyarlı hale geldi Yusufcuk.. Dışarıdan araba sesi gelse hemen pencereyi gösteriyor, telefon çaldığında gelip bana haber veriyor eliyle göstere göstere.. Ufak tıkırtılara kulak kabartıyor, birisi merdivenden çıkarken konuşsa onu bile farkediyor.. Özellikle uykuya dalma aşamasında bu çok çekilmez oluyor.. Dün gece ben onu uyutmaya çalışıyorum, babası diğer odanın kapısını açtı diye kalkıp onu anlatıyor bana..


Ve.. En tehlikeli gelişme de yeni keşfi sanırım.. Yusufcuk kalorifer peteğine tırmanmayı öğrendi! Diğer odalardakine henüz çıkamaz ama salondaki petek pencerenin altında duvar boyunca uzandığından çok alçak, 60-70 cm kadardır herhalde yüksekliği.. Önceden kaydığı için çıkamıyordu ama misafirimizin geleceği akşam Yusufcuğu salonda arayıp da bulamayınca ve o sırada perde de hafif hafif kıpırdayınca farkettim ki orada.. Korkarsa panikleyip düşebilir diye sessizce yaklaşıp kucakladım ama çok korktum.. Minicik ayaklarıyla kalorifere basmış dışarıyı seyrediyor.. Pencerelerin açma kolları yukarıda ama ne olur ne olmaz.. Oraya da acil bir çözüm şart.. Babasına da anlattım, gözümüzün önünden ayırmıyoruz artık Yusufcuğu..



........................

Kızlar geldiği gün eskileri yadetmek için fotoğraflarımı çıkardım karmakarışık başka bir dolabımdan :P Uzun süredir bakmamıştım lise fotoğraflarıma, iyi oldu.. Onlar gidince de kaldırmadım hatta.. Şimdiye kadar biriktirdiğim diğer fotoğrafları da serdim masanın üstüne, tek tek baktım hepsine.. Sonra biryerlere birşeyler not alırken buldum kendimi.. Üzgünüm ama bir de "fotoğraflardan süzülenler" yazısı okumak zorunda kalacaksınız sanırım önümüzdeki günlerde..


12 Kasım 2007 Pazartesi

Dün gece bir saat erken uyuyabilmenin verdiği enerjiyle dopdolu olarak karşınızdayım sayın okur.. Yusufcuk 23 gibi uyudu ve ben de iki saat çalışıp saat birde yatabildim şükürler olsun.. Tamam gözlerimin altı biraz mor olabilir ama enerjiğim işte :))

Şimdi hemen bu enerjimizi bekleyen iki sobemize harcayalım..


Önce Zehra'nın sobesi..
(Sobeye ait cümleleri koyu yazıyorum, benimkiler normal..)



1.Ben küçükken, yıldızların gükyüzünde biryerlere bağlı olduğunu, öyle gece lambaları gibi aşağı sarktıklarını sanırdım.. Eee, boşlukta sallanacak halleri yok di mi :)))



2.Aslında ben, çok kıskanç bir insanım.. Haset anlamındaki kıskançlık değil ama bu.. Aidiyet duygusuyla ilgili olan kıskançlık.. Bana ait olan, benimle ilgisi olan herkesi, herşeyi başkalarından kıskanırım.. En büyük mağdurum da Ozan tabii :)) Zavallımın içine fenalıklar geliyor bazen "sorgu seansları"mdan!!



3.İlk kopyamı ne zaman çektiğimi gerçekten hatırlamıyorum.. Son kopyamı hatırlıyorum ama söyleyemem :)) Yanlız lisede sınıfca, tam teşekküllü bir kopya maceramız vardı ki hala hatırladıkça gülerim.. Sayın geometri hocamız, bizi affedin!!



4.En saçma huyum, simetri, uyum ve düzen hastalığım sanırım.. Daha önce her çamaşır için sepette aradığım aynı renk mandallardan bahsetmiştim :)) Farklı örnekler de verelim.. Yamuk duran bir sandalye ya da tencere kapağını hemen düzeltmem lazım.. İster kendi evimde ister bir restorantta, farketmez!! Bulaşık makinemde kase bölümüne asla bardak konulamaz mesela, başkası koysa bile çıkarır yeniden dizerim bulaşıkları.. Öyle yapmasam çalışmayacak mı makine? Tabii ki çalışacak.. Maksat hayatı kendime daha da zorlaştırmak olsun !!



5.Cep telefonum bankamın ve kadim dostum gnçtrkcll'in mesajları ile dolu :)) Onları da bir ara silsem iyi olacak.. "SMS belleği doldu.." diye uyarı veriyor telefon.. Bayram, seyran ve özel günleri saymıyorum tabii.. O zaman yoğun bir mesaj trafiğim oluyor haliyle :))



6.Aşk bence çok ama çok çabuk biten birşey.. Gerçekçi olmak lazım.. Ama önemli olan yerini neye bıraktığı.. Sadakat dolu bir sevgiyse eğer, üzülmüyor ki insan zaten :))



7.En sevdiğim bloglar hangileri diye merak ediyorsanız link (izleme) listeme bakmanız yeterli..



.....................


( Öğlen başladığım bu yazıya uzun bir ara verdim, Yusufcuk uyudu, şimdi sıra ikinci sobede.. )


.....................


İkinci sobe ise sevgili Archi'nin sayfasında okuduğum ve bana çok ilginç geldiği için sobeye çevirmesini rica ettiğim bir konuyla ilgili.. Duyduğumuzda çığlık atmak istediğimiz sorular ve cümleler..

- Normal mi sezaryen mi?
( "Sezaryen" cevabından sonra da.. ) Aaa, sezaryen mi? Çocuk doğurmuş olunuyor mu öyle?

İkinci cümle, birebir muhatap olduğum bir cümle!! Ben çocuk doğurmuş olmadıysam eğer, doğduğundan beri gece gündüz bakıp emzirdiğim, gaz-naz hertürlü zorluğunu çektiğim, hala tüm gece uykularımı kendisine feda ettiğim bu yavru kimin? Plasenta ayrıldığı için hayatı tehlikeye giren Yusufcuğu "İlla normal doğum yapacağım.." diyerek bekletseydim ve sonra da onu kaybetseydim daha mı mutlu olacaktınız, çok merak ediyorum.. ( Cık cık, bak yine sinir oldum durduk yerde!! )


- Aaa annesi miiii? Ben ablası sanmıştım..

Bu soruya da çığlık atmak istiyorum ama sevinçten :P


- Kocan için mi kapandın?

Sorunun soruluş tarzından soran kişilerin eğitim ve algılama seviyeleri kendini belli ediyor aslında ama ben yine de belki anlarlar umuduyla şunu yazmak istiyorum.. Hayır, eşim istediği için takmıyorum başörtümü.. Annem istediği ya da babam zorladığı için de takmıyorum.. Herhangi bir gruba üye olmak ya da bir partiye yandaşlık etmek için de takmıyorum.. Sadece ve sadece Allah emrettiği için, O istediği için takıyorum.. Yeterince açıktır umarım..


- Kuaybe mi? Cık cık.. Neden Türkçe değil de Arapça bir ismin var
?

Bu soruyu bana soranlardan birisi de ismi "Sami" olan bir doktordu.. Çok trajikomik gerçekten :)) Ya o güne kadar isminin anlamını ve kökenini merak edip araştırmadı hiç ya da kendi ismine de gıcık..

Evet Arapça bir ismim var, tıpkı ismi Ali, Mehmet, Esra, Hatice, Zeyneb, Faruk ya da Beyza olanlar gibi.. Aradaki fark, benimkinin nadir duyulan bir isim olması o kadar.. Ayrıca bu durumun bence hiçbir sakıncası yok, sizce de olmasın..

( İsmimi ilk defa duyup anlamını merak edenleri kastetmedim bu kısımda, anlamışsınızdır ama ben yine de belirteyim.. Beni kızdıran sırf Arapça olduğu için gıcıklık yapanlar.. Latin kökenli bir ismim olsaydı eminim hiç sesleri çıkmazdı..)


- Uyandın mı?

Yoo, öyle mi görünüyor? Böyle uyurum ben.. Yürür, konuşur vaziyette.. Siz öyle yapmıyor musunuz yoksa?


- Geldin mi?

Hayır, o benim kopyam.. Önden onu yolladım, ben yoldayım :))


- Kadınlar akşama kadar n'apıyor ki evde?

Emin olun bilmek istemezsiniz!!


- Bu çocuğa neden mama vermiyorsun?
- Neden inek sütü vermiyorsun?
- Neden hala çikolata, şeker vermiyorsun?
- Niçin yanında uyumaya alıştırdın?
- Çay vermediğin için kahvaltı etmiyor..
- Rafadan yapsan yumurtayı yer, biz öyle yedirirdik..
- Bu soğukta çocuk gezmeye çıkarılır mı?
- Bak senin ayağın üşüdü, çocukta gaz oldu..
- Niye yoğurdu kendin mayalıyorsun, hazır versene..
- Gece ağlarsa yanına gitme, bırak ağlaya ağlaya uyusun..
- Bebek öyle yıkanmaz, yatırsana yıkarken..
Vb. vb...


Bir senedir bu cümlelere muhatap olmaktan içime fenalıklar geldi.. Yeteeeeeeerrrrrr..
Emin olun ben yavrumu sizden daha fazla düşünüyorum, onun iyiliğini sizden daha çok isterim..
Emin olun..


Öğlenki enerjikliğim yerini kapanmaya çalışan gözlere bıraktığı için aklıma şimdilik başka birşey gelmiyor.. Gelirse eklerim..


Ben de ilk sobe için ilhamını bekleyen k.i.s.d, Sümüklüböcek ve Archi'yi, ikinci sobe içinse Ayça, Sabahnur ve Özlem'i seçiyorum..

Sobe ciciklerim sobeee :))


.................


Bu arada, Yusufcuğun özellikle son iki haftadır beni depresyonlara sürükleyen :P uykusuzluk ve huysuzluğunun sebebi açığa çıktı.. Tabii ki diş.. Dört kocaman beyaz kabarıklık var üstte.. Allah onun da benim de yardımcımız olsun.. Calpol verdim şimdi, inşaallah uyur şöyle iki saat falan.. Çalışmam lazım, tabii bunun için de önce bilgisayarın başından kalkmam :))

1 Eylül 2007 Cumartesi

Merhaba sevgili okuyucular..
Yeni bir sobeyle daha karşınızdayız :))
Sobemizin konusu "itiraflar"..
( Ya İrem ya niye beni sobeledin, ak kara ne varsa çıkacak şimdi ortaya..)


- İtiraf ediyorm, ben çooook bitlendim (ıyyyyy)..
Gaziantep'te geçti benim çocukluğum.. Okuduğumuz ilkokul bir köy okuluyla "kardeş okul" olmuştu.. Sevgili kardeş okulumuz mutad aralıklarla ziyarete gelirdi bizi, ondan sonra da rutin kaşınmalar başlardı. Şöyle kulak arkasından gerilere doğru.. Parmakla kaşırsın olmaz, kalemle kaşırsın geçmez.. Sınıfta "hart hart" sesleri çoğaldıkça öğretmenlerin cetvelle gerçekleştirdiği (!) bit taramaları başlardı.. Bitlenenler eve gönderilirdi! -ki bu olayın tek güzel yanıydı- Ağlaya ağlaya eve giderdim..

Sevgili bitlerim bakardı ki evde iki bücür daha var - İlk üçümüz birer yaş arayla doğmuşuz, dört numaranın arası açık biraz :)- onları da ziyarete giderlerdi.. Zavallı annem az dönmedi delirmenin eşiğinden.. Elinde, dişlerinin arasına sıkıca beyaz ip dolanmış taraklarla önce saçlarımızı tarar, sonra dizine yatırıp sirke var mı diye bakardı.. (iğğğ) -sirke bitin yumurtası bu arada, hani bilmeyenler olabilir.. O böyle iki tırnağın arasına alınır, çıt diye kırılır :P - Üçümüzü banyoya sokup bit şampuanlarıyla yıkardı saçlarımızı bir güzel.. Bir sonraki bit vak'asına kadar saçlarımız ahenkle dans ederdi..

Ne günlerdi bee.. Hart hartt :))


- İtiraf ediyorum, iki küçük hırsızlık vak'am var!!
İlkokula başlamadan önceki seneydi sanırım.. Ekmek almak için gittiğim bakkalda ön reyona renk renk solucan şekerler dizmişti adam.. ( Aynı solucana benziyorlar gerçekten, şimdi olsa hayatta yemem ) Parayı verdim, adam üstünü verecek -param da var yani, neden yaptım bilmiyorum- arkasını dönünce elimi solucanların arasına daldırdım, iki üç kırmızı solucan geldi.. Sıkı sıkı kapatığım elimi arkama saklayıp diğeriyle parayı aldım ve eve doğru koştum.. Apartmanın girişinde solucanlarımı bir güzel mideye indirip ağzımı sildim, miss gibi şeker kokusu geçsin diye de biraz bekledim.. İki hafiye kardeşim olayı anlayıp anneme ispiyonlayabilirdi çünkü.. O günü kolayca ama içimdeki kocaman suçluluk duygusuyla atlattım..

Başka bir ekmek almaya gidişimde bu sefer kocaman bir paket cipsi kazağımın altına sokmuştum ama adam görmüş.. Bana hiçbirşey söylemedi ve belli etmedi.. - Zavallı bakkal amca, ben onun cipsini çalmışım, o beni rencide etmemek için gizlice babama söylemiş- Olayı öğrenen babam ceza kısmını anneme havale etmiş.. Annem elinde zehir gibi bir biberle geldi.. - Benim bildiğim ağıza acı biber sürme küfredince ya da yalan söyleyince uygulanır ama annem bu taktiği seçmişti :))- Sordu, suçumu itiraf ettim, "Aç ağzını.." dedi.. Koca Antep biberi dilimi, damağımı kavurdu, yutkunamadım bile.. Ağlamadım ama gözümden yaşlar geldi acısından..

Bu olaydan sonra;
1. Acıya bir an önce alışmam gerektiğini anladım.. Yeni cezalara hazırlıklı olmalıydım.. O gün bugündür de acısız yemek yiyemem :))
2. Bir daha hiç solucan, cips vs. çalmadım :)) Demek ki bu ceza şekli işe yarıyor..

( Hırsızlıktan bahsedince aklıma bir de dam, bahçe, balkon demeden dolaşıp komşu teyzelerin tepsilerle güneşe dizdikleri salçalardan tadışımız geldi.. Hala öyle mi bilmiyorum ama benim çocukluğumda Antep'te neredeyse her evde salça yapılır, domatesler, kırmızı biberler tepsilerle güneşe dizilip sürekli karıştırılırdı. Biz de -bazen elimizde bir parça ekmekle bazen de tedariksiz- her salçaya parmak atıp lezzet kontrolü yapardık :)) Bu da hırsızlık sayılır mı yaa? Ben n'apıcam? Çok mu kötüyüm :(( Üğğğğ..)


- İtiraf ediyorum, her iki kaşımda bir, kafamda iki tane olmak üzere toplam dört dikişim, kolumda iki yerden kırığım, dizimde girip çıkan bir şişin izi ve kol, dirsek ve bacaklarımda defalarca düşmenin ve asfaltlarda sıyrılmanın sonucunda oluşmuş muhtelif yara izlerim var :))

İlkokulda lakabım "Erkek Fatma"ydı -yıllarca üzerime yapışıp kalan "kurabiye canavarı"nı saymazsak tabii :))- Sınıfta dövemediğim erkek yoktu, kızları hiç sayma zaten.. Bana yan bakmaya bile cesaret edemezlerdi.. "Bileğimin hakkıyla" kazandığım sınıf başkanlığı seçimleri hiç de az değildir :))

Babamızın da çocukken en az benim kadar haşarı olduğunu göz önüne alırsak Yusufcuğun haline hiç şaşmamam ve ilerisi için şimdiden kaygılanmam lazım aslında!!


- İtiraf ediyorum, hamileyken bir kere canım çok çekmişti ve bir sokak satıcısından haşlanmış mısır alıp yemiştim.. Hala pişmanlığını yaşıyorum..

Şimdi bunda ne var demeyin.. Sizin de anneannenizin komşusu bir haşlanmış mısır satıcısı olsaydı ve o büyük kazanın her haftasonu biriken çamaşırları ve kir içindeki çocukları yıkamak için kullanıldığını bilseydiniz siz de pişman olurdunuz !!


- İtiraf ediyorum, bazı patolojik yanlarım var :))

Örneğin, çamaşır asarken mutlaka her parçayı aynı renk mandallarla asarım.. Bir eteğin bir mandalı sarı diğeri yeşil olamaz yani, illa ikisi de sarı olacak.. Eminim, elime her yeni çamaşır alışta mandal sepetini karıştırıp aynı renk iki mandal aramama komşular çok gülüyordur..

Örneğin, kendi ölümümü hayal ederim, ağlarım bazen.. Daha doğrusu sonrasını.. Beni gömerlerken annemlerin ağlayışını falan!! Gerçi Yusufcuk doğduğundan beri bunu hiç yapmadım, onu arkamda bıraktığımı düşünemedim bile hiç..


- İtiraf ediyorum, her ne kadar "Yatağına alışsın.." falan desem de Yusufcuğun yanımda uyumasından çooook mutlu oluyorum.. Hep onunla uyumak, hep onunla uyanmak istiyorum :))


- İtiraf ediyorum, bazı insanları hiiiç ama hiç sevmiyorum.. Hani ölseler üzülmeyecek kadar..
İçimde bu duyguyu taşıdığım için de kendimi sevmiyorum bazen..


-İtiraf ediyorum, hani şu "Pattağğğğ pattağğğ pattatiiizzzz.." diye bağıran satıcılar var yaa.. O sattıkları kocaman kızartmalık Afyon patateslerini ağızlarına tıkamak istiyorum!! Tam da Yusufcuğu uyuttuğum saatte başlıyorlar bağırmaya yaa.. Sinir oluyorum onlara.. "Hurdacciii" ve "% 20 indirimmm" duyurusu yapan bilmem ne marketin anonscularına da.. Ana habere konu olmayacağımı bilsem hepsini bir araya bağlayıp Yusufcuğu atıcam üstlerine yani uyutun diye :))


- İtiraf ediyorum, bu blogu açtığımdan beri bilgisayar bağımlısı oldum.. Ozan haklı, aslında yapabileceğim birsürü şeyi sırf bu yüzden yapamıyorum.. Bazen blogu kapatıp yine eskisi gibi deftere günlük tutmaya niyetleniyorum ama oğluşumun güzel fotoğraflarına kıyamıyorum.. Böyle görsel görsel daha güzel :))


- İtiraf ediyorum, bazı şeyleri itiraf etmeyeceğim, onlar bana kalsın :))


Şimdi sırada yeni kurbanlarımızı seçmek var :)) Sefkili Neslihan - itiraflarına Stuwart'ın kim olduğunu da eklersen sevinirim :))-, Aysun ve Esra.. İtiraflarınızı bekliyoruzzzzz...