Yaramazım ben yaramaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaramazım ben yaramaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2008 Pazartesi




Ah, ahhh...


Nedir bu Yusufcuğun annesinin elinden çektiği..



Uyanınca yeleğini bulamadım, kendi hırkamı giydirdim çocuğa :))


Zavallım da karizma olayının farkında değil daha.. Gayet rahat bir şekilde, pencerenin önüne serptiğimiz bulgurları yiyen güvercinleri seyrediyor..


Ama bir de şöyle düşünelim..

İleride baktığımda, "Hımm, demek ancak hırkam kadarmış boyu oğluşumun bir buçuk yaş civarı.." diyebileceğim bu fotoğrafa baktığımda :P




Üç dört gündür gezmekten yorulduk :P

İki kere alışverişe, bir arkadaş toplantısına ve dün de - bu havada ! - dağa yürüyüşe gittik.. Tabii sonuncusunun Ozan'ın zoruyla gerçekleştiğini hepiniz tahmin etmişsinizdir :P



Önce alışveriş merkezinden kareler..


Gittikleri ayakkabı mağazasında, annesinin ayakkabı seçmesine yardımcı olan meleği..


( Zannettiğiniz gibi bu kıpkırmızı şirin ayakkabıyı almadım..

Onun yerine iki sene sonra ilk defa, sivri burun, yüksek topuk çok şık siyah bir ayakkabı aldım çok uygun bir fiyata - sizi seviyorum seri sonları :P- Daha önce cesaret edemiyordum Yusufcuk kucağımdayken onlarla yürüyemem diye ama artık istesek de kucakta taşınmıyor zaten bebiş.. Ben de eski "şık" günlerime döneyim artık..)


Anneye yardım ettik, babaya da etmeden olmaz..

En azından ayakkabının içindeki kalıbı eğip bükerek kalite kontrol yapabiliriz :P



Bu da boy aynasında şirinlik yaparken kendini kaybeden Yusufcuk :))




Ozanla baktık ki Yusufcuk "zırvana"ya ulaştı yine, fazla enerisini atsın diye içinde top havuzu olan bir yere dondurma yemeye girdik.. Evet itiraf ediyorum, sadece top havuzu için gittik :P

Ama iyi ki gitmişiz.. Çok mutlu oldu bebişim..









Top havuzuna dalar dalmaz sakinleşti Yusufcuk..

Dakikalarca toplarla oynadı oynadı oynadıııııı.....






Bu sayede biz de rahat rahat dondurmalarımız lüplettik :))



Ertesi gün ise tüm gün boyunca Salih bebişlerdeydik.. Tayinleri çıktığı için arkadaşlarla toplanıp "güle güle" demeye gittik onlara.. Yusufcuk dişi iyice patladığı için rahattı o gün ama aralarında on ay olan üç bebiş ne kadar uslu durusa o kadar uslu durdu bebişlerimiz :P Salih bebişe bir kere uçak fırlattı bir kere de ısırmaya kalktı Yusufcuk.. Daha önce hep onu ısıran Ahmet Aydın abisini de üç kere "tırmaladı".. Elinden oyuncağı alınınca teyzelerine bıdı bıdı söylendi, televizyon dolabına tırmanmasına izin vermeyen babaannesine de bir tokat patlattı.. Haksız değilim di mi ilerisi için endişelenmekte!!
İstediği yapılınca, her istediğinde emince, uyu denmeyince hiçbir problemi yok aslında.. Gayet sakin bir bebek.. Ama işine gelmeyen birşey yapıldığında, istediği şey verilmediğinde küçük bir pantere dönüşüyor, agresifleşiyor hemen.. Nereye saldıracağını şaşırıyor sinirini atmak için.. Yogaya göndermek lazım bu bebişi :P



................


Dün dağa yürüyüşe gittiğimizi yazmıştım değil mi..

Yürüyüş dediğim de öyle yoldan, düz yerden falan değil, tepelerden kayalardan zirveye doğru!! Çamurlara bata çıka sporumuzu yapıp eve döndük.. Bir sonraki seferler için "tövbe" demeyi de unutmadım tabii :))


Dün aslında çok keyifsizdi Yusufcuk.. Üstteki azı çıktı çıkmasına da altta iki azı dişi kabarık şimdi de.. Birşeyler çiğnemeyi kesinlikle reddediyor.. Üstüne baskı oldukça acıyor demek ki dişeti.. İki gündür yediği biraz muz - o da emerek- biraz da çorba.. Gerisi "anneden geçinmece" :))


....................




Yusufcuk dört gündür çok sevindiriyor beni.. Şimdi sevinç konumu yazınca "öğğkk" demeyin ama.. Bebişi büyüyenler anlar, büyüyecek olanlar da ileride anlayacak inşaallah ne demek istediğimi.. Birkaç gündür kaka yapacağı zaman biryere saklanıyor yine Yusufcuk ama sonra yanıma gelip çömeliyor ve "ıığğğhh" diyor.. Kaka yaptığını haber veriyor yani.. Maşaallah benim bebişime.. İnşaallah baharda tuvalet eğitimine başlamayı düşünüyorum.. En çok korktuğum süreçlerden biri bu ama hemen alışması için dua ediyorum Allah'a.. Uyku ve yemek konusunda hala problemlerimizi aşamadık, bir de üstüne tuvalet sorunu olursa ne yaparım bilemem.. Allahtan ki çevremde bebişini bezden çok kolay ve kısa sürede ayıran anneler var da umut oluyor bana.. Artık kaka yaptığının bilincine vardığına göre yakında ondan rahatsız olmayı da öğrenir herhalde Yusufcuk..


.....................


Yusufcuk dudağını büzüp, öne uzata uzata bizi öpmeye koşuyor bu aralar.. Kuş ağzı gibi yapıyor ağzını, curpp diye öpüyor.. Bu ne tatlı birşeymiş Allah'ım.. O öpücük ne kadar mutlu ediyor beni anlatamam.. Rabbim lütfen özleyen, bekleyen herkese yaşat bu tadı..

Sadece bizi değil, yabancıları da öpmeye çalışıyor aslında.. Alışverişe gittiğimizde babasının ayakkabı aldığı mağazada ona yardımcı olan amcasını defalarca öptü Yusufcuk.. Adam da şaşırdı, "Yeni kızım oldu benim, onu anladı herhalde.." deyip güldürdü bizi.. Biz babaannesiyle gömlek alırken de babası onu koridorda oyaladı bir süre.. O sırada küçük bir kız görüp onu öpmeye kalkmış.. Kız da ona dudağını uzatınca karşılıklı "currpp"laşmışlar.. Ozan da kızın anne-babası da ölmüş gülmekten..


........................


Cumartesi akşamı, normalde ikindide uyuduğu uykuyu atladığı için çok huysuzlandı Yusufcuk.. Uyku başına vurdu ve emerek bile uyuyamadı.. Babaannesiyle ben de çarşafla sallamaya başladık.. Bir yandan onu sallıyoruz bir yandan da kısık sesle televizyon seyrediyoruz.. Reklamlar başladı.. Yusufcuk dalmıştı aslında.. Molfix reklamı var ya hani, bebişin biri beziyle havuza giriyor, bez havuzun suyunu emiyor.. O çıktı.. Bizim -güya- uyuyan hafiye reklamın müziğini duyar duymaz "ebbe, ebbee.." demeye başladı ama gözler kapalı.. Yani uyuyormuş ama göremese de televizyonda bebek çıktığını biliyormuş, onu söylüyor bize..

Bir de bu aralar yeni Omo reklamındaki bebeği taklit ediyor.. Zenci bebiş bukalemun gibi dilini çıkardıkça bizimki de çıkarıyor minik dilini :))


.....................



Bugünlerde beni iyiden iyiye düşünüdüren, bazen gece uykularımı kaçıran bazen de çok sevindiren bir gelişme var.. Çok önemli bir kararla ilgili.. Bunu, ne olduğunu merak edin diye, gizem olsun diye yazmadım.. Sadece ileride gerçekleşirse, temellerinin taa bugünlerden atıldığını hatırlayabilmek için yazdım.. Hakkımızda hayırlısının olması için dua ederseniz de ekstra kazanç sağlamış olurum buraya yazmakla :))
Sadece şunu yazayım, bebişsel bir mesele değil.. Yolda bir kardeş falan yok yani :P



......................



Yusufcuk sokakta kendisinden kaçan kedilere sadece "pisi pisi" yapmakla kalmıyor artık, "dediiiğğğ" diye bağırıyor arkalarından :))



.....................



Artık evdeki tüm kapıları açabilen Yusufcuktan kaçmak mükün değil.. Hangi odaya girsem peşimde bitiyor.. Ayaklarının ucunda dikile dikile o kapı kollarını açması çok şirin.. Anahtarı olmayan kapılarımız için, şu kapıların üst taraflarına takılan kancalı kilitlerden almanın vakti geldi galiba.. Özellikle de tuvalet kapısı için.. Evde keşfedemediği tek yer orası ve ben birgün ıslak ve bakteriyel bir sürprizle karşılaşmak istemiyorum :P



.....................



Amcamızın tezkeresini almasına sadece dört gün kaldı.. Sağ salim gelir inşaallah.. O askere gittiğinde Yusufcuk tam iki aylıktı, minnoş bir kolikti henüz :)) Şimdi koşan, oynayan, pencereden dışarıyı seyretmek istediğinde sandalyeye çıkıp kuşlara "pisi pisi" yapan bir afacan.. Amcası ne kadar şaşıracak bakalım.. Gerçi arada bir kere gördü ama hem süre çok kısaydı hem de o zaman daha küçüktü Yusufcuk.. Şimdi büyüdü, marifetler çoğaldı :))



.......................



Kitabın devamını teslim etmek ve ödemenin geri kalanını almak için yayınevini arıyorum yine.. Geçen seferki gibi sinir bozucu bir beklemedeyim.. Allah'ım, nereden bulaştım bu adamlara yaa :((



.....................



Yusufcum "anniiiğğğ" diye beni çağırıyor.. Gitmem lazım :))


Şimdilik sıfatım bu.. Anniyim ben, annii..

6 Şubat 2008 Çarşamba








Sümüklü teyzecim, al sana bir romantik poz daha :))














Hani 14 Şubat yaklaşıyor ya dediğin gibi, bizim de katkımız olsun :P

Çiçeklerimizi önce kokluyorum, sonra "Hımm.." yapıyorum.. Biliyorum gerçek değiller ama annemin gönlü olsun işte :P


Hımm, nerede başlasam?

Hiç yazacak enerjim yok aslında ama çok şey birikti anlatacak.. "Yarın yazarım.." deyince, yarının gündemi bugünü unutturuyor, hatırlayamıyorum sonra.. Onun için en iyisi, bir gözümle uyuyup diğeriyle yazmak :P

Yaklaşık bir haftadır ciddi derecede uykusuzum.. Yusufcuk son iki gecedir acı acı ağlayıp emerek bile sakinleşmeyince iyice perişan olmaya başladım.. Bu durumun sebebini bulamamak da iyice geriyordu beni.. Babaannesi bunun Yusufcuğun huyu olduğunda ısrar etse, sadece huysuzluk yaptığını söylese de ben işin içinde başka birşeyler olduğunu tahmin etmiştim.. Tamam herzaman gece sık uyanır Yusufcuk ve emmeden asla uyumaz ama bu hafta emmek bile sakinleştiremedi onu.. "Buradayım kuzucum, yanındayım.." diye diye ancak durdurabildim ağlamasını dün gece :( İki üç gündür birşeyler yemiyor ve gündüz de mızmızlanıyordu zaten.. Bir de öyle bir huy geliştirdi ki son üç günde, az daha memeden kesecektim yavrumu.. Çünkü emecek bir meme kalmayacaktı zaten :P Emerken öyle bir ısırmaya başlamıştı ki Yusufcuk dün üç kere çığlık çığlığa kucağımdan atmak zorunda kaldım onu.. Zıp zıp zıpladım olduğum yerde!! Gece de iyice uykusunun gelmesini bekleyip öyle emzirdim hemen dalıp ısırmasın diye.. Ama ona rağmen gündüz ısırdığı yerler sızladı resmen..

Meğer azı dişini çıkarıyormuş benim meleğim !

Bu sabah yine keyifsiz uyanıp pek birşeyle de mutlu olmayınca babaannesiyle gıdıklaya gıdıklaya oynatıyorduk onu.. Başaşağı döndürürken bir de baktık ki üst sol arkada bir azı diş bize ucunu gösteriyor :)) Ben ilk önce "Oh bee.." dedim, kayınvalidem şaşırdı.. En azından artık bu anormalliğin sebebini öğrendim çünkü.. Sonra da yavruşu öpüp öpüp babamıza müjdeyi verdim hemen.. Zira dün gece kendileri Yusufcuğu epey bir azarlamıştı uyku arası, "Nedir bu çektiğimiz.." babında :))

Şimdi içim rahat en azından.. Mızmızlığı devam etse de Calpole başladık, daha rahatız.. Bir de ishal var tabii.. Bugün hava güzel olduğu için hepberaber gittiğimiz alışverişten, Yusufcuğun bezinden taa pantolonuna kadar taşan ve orada kocaman sarı bir leke teşkil eden "pokemon" mahsülüyle acele acele döndük eve :)) Allahtan pantolon bej renkliydi, renk uyumu vardı en azından :P



......................


Gelelim düne..

Dün hem misafirlerimiz olduğu için hem de tahminen dişi gece patladığı için gündüz çok keyifliydi Yusufcuk.. Sevgili Özlem ve İremle çok güzel bir gün geçirdik.. Karakuzu kreşte olduğu için gelemedi ama Yusufcuk Sena ablası ve Bera abisiyle güzel güzel oynadı.. Hatta uzun bir süre salona bile gelmediler.. İçeriden gülüşmeleri geldi sadece :)) Özlem'e çocukları bana bırakmasını teklif ettim ama kabul etmedi :P

Hem ben işimi ancak yetiştirebildiğim için hem de katmer sıcak yenince güzel olduğundan pişirmeyi onlar gelene kadar ertelediğimiz için biraz karmaşa oldu sanırım.. Yeterince ilgilenemedim ve istediğim kadar çok vakit geçiremedim maalesef misafirlerimle.. Hatta o kargaşada fotoğraf çekmeyi bile unutmuşum! Tam giderlerken pencereden seslendim ama dönmediler :P Yusufcuk el sallayarak uğurladı onları.. Hatta onlarla beraber gitmeyi çok istedi ama babaannesi kucağında zaptedebildi Allahtan :))

Özlem de İrem de Turkcell'in tavuklu reklamını çok beklediler Yusufcuğun bayılma taklidini görmek için ama o da denk gelmedi hiç.. Sadece bebemin yemek masası üzerindeki dansıyla yetinmek zorunda kaldılar :))

Bu arada, Özlemcim hem Yusufcuğun cicisi hem de mutfak hediyelerin için çok ama çok teşekkürler canım.. Mahcup ettin bizi..

Ben en kısa zamanda yine beklerim kızlar, bu sefer söz, siz gelmeden hazırlayacağım masayı..


............................


Dün çekemedim ama ondan önce çektiğim bol bol fotoğraf var..

Önce..

Makarna yemenin püf noktaları..


Çatal matal da neymiş.. Önceden çatal mı varmış?
Tombik el makarna tabağına iyice bir daldırılır..
Hiçbir yere kaçmasın diye sıkı sıkı tutulan yoğurtlu makarna hemen ağza götürülür..


Sonra da yanaklar yandan yandan şişirilerek çiğnemek suretiyle makarnalar bünyeye dahil edilir :))


.......................


Aysuncum bak bu da bizim "kitty"miz :))



Geçen gün marketten aldım bu gece lambasını.. Yusufcuk o günden beri peşinde.. Prize takıp takıp yanmasını görmek çok hoşuna gidiyor.. Bir de lambaya "pisi pisi" yapması yok mu öldürüyor beni :)) Ben yanında durup biraz oynatıyorum, kendisinin prize takmasına müsade ediyorum sonra da kaldırıyorum ortadan.. Hevesini ben yanındayken alsın, sonra kendi başına denemeye kalkar, Allah korusun..

Prizlere yine çok meraklı bu aralar.. Önceden minik parmaklarını sokmaya çalışırdı şimdi ucunda fiş olan ne varsa en yakın prize sürüklüyor onu.. Süpürgenin kordonunu çıkarıp getiriyor ya da şarj aletlerimizi bulursa hemen takmaya koşuyor.. Bu akşam da baktım, bir aralar evde "köpek" olarak dolaştırdığı eski bozuk hoparlörü almış gelmiş, onu prize takmaya çalışıyor :)) Ucunda fiş olan tüm alet edevatın prize takılması gerektiğini çözdü bizim yavrucak.. Ördeğini getirip takmıyor mesela, onun ucunda fiş yok çünkü :P


........................



Yusufcuk şimdi annesinin hiç kullanmadığı için başka birisine vermek üzere ortaya çıkarttığı kocaman bir leğenin içinde..

Tabii annesi artık bu leğeni vermekten vazgeçti çünkü Yusufcuk içine girip çıkıp oynuyor, ters çevirip televizyonun önüne çekiyor, üzerine basıyor ve kanalları değiştiriyor, hatta bazen televizyonu tamamen kapatıyor.. Dün de yorgan serdim leğenin içine, yattı televizyon seyretti orada minik afacan :))


.......................


Hep Yusufcuk yaramazlık yapacak değil ya..


Bu da annesinin bir afacanlığı..

Bugün kucağında uyuyup kalan bebesinin süveterini çıkarırken "küçük Hintli" yaptı onu :))
Çok tatlı oldu ama yaa..


( Bu arada dikkat ettim, eklediğim tüm fotoğraflarda aynı süveter var.. Ama hepsinde o denk gelmiş n'apiim :)) Yok yani, yardım göndermeye falan kalkmayın, başka kıyafetleri de var bebişimin.. )


........................



Hakkında uzun uzun yazmak istediğim bi konu var aslında.. Bugünlerde çok gündemde zaten.. Başörtüsü yasağı konusu..

Bazılarının neden ısrarla insanları genelleyerek belli bir etiketin altına sokmaya çalıştığını, sonra bu etiketin üzerinden kudukları komplo teorileriyle o insanları yargıladığını, gerçekleşmemiş ve hiç gerçekleşmeyecek olaylar yüzünden neden baştan infaz yaptığını sorguluyorum günlerdir..
Cevap bulamıyorum..

Cibilliyetsiz bir insanın hangi cesaretle sadece ama sadece bulunduğu - geçici- konuma dayanarak "Başörtülü öğrenciler okula girebilse bile hakettikleri notu vermeyeceğiz." mealinde bir açıkama yapabildiğini merak ediyorum..

Yıllarca "Dindarlar kızlarını okutmuyor.." diye fırtınalar koparan "çağdaş"ların, okumak istediklerinde o kızların önüne neden setler çektiği çelişkisine bir yanıt bulamıyorum..

Ben başörtülü bir insanım..
İnandığım için, inancımın böyle gerektirdiğine inandığım için takıyorum örtümü.. Ve taktığım örtüyü de "türban" değil başörtüsü olarak isimlendiriyorum.. Türban kelimesini ve tüm siyasi çağrışımlarını reddettiğim gibi, sırf başörtülü olduğum için topluma zararlı bir haşere gibi varsayılmayı da reddediyorum..

Ne başını örtmüyor diye bir insandan nefret ettim ne de sırf başını örtüyor diye bir insanı sevdim bugüne kadar.. Kimseyi öldürmedim, kimsenin kazancına göz dikmedim, kimsenin ne giydiğine karışmadım ve kimsenin herhangi bir hakkının elinden alınmasına taraftar olmadım..

Sadece başörtülü olmam yeterli mi "öteki" olmam için?

Tamamen kişisel kin ve hazımsızlıklara dayandığını düşündüğüm bu meselenin bir an önce çözüleceğinden eminim aslında.. Sadece biraz sükunet ve sabır gerek.. Çünkü gösterilmeye çalşıldığı gibi toplumun değil de belli bir kesimin hazımsızlığı bu.. Amaç tabana yayıp, aslında birbirini "kabul ederek" yaşayan insanların arasına nifak sokmak.. Birilerini, diğerine düşman olmakla itham etmek.. Ama inşaallah daha önce de atlatılan bir iki provokatif süreç gibi bu mesele de balon gibi sönecek..

Akl-ı selim bir şekilde düşünelim lütfen..

Ve dua edelim.. Rabbim şer niyetleri hayra çevirsin.. Boşa çıkarsın kötü emelleri..

Amin..

4 Şubat 2008 Pazartesi



Teyzelerimiz, hani önceden ağzımızı kocaman "o" yapıp -güya- öpüyorduk ya.. Onun devri bitti..
Şimdi "currppp" sesi bile çıkıyor oğlum beni öperken :))

....................


Ben şimdi bu yazıyı ellerim henüz buram buram Cif Mutfak Jel kokarken yazıyorum :P
Söylemesi ayıptır, dip köşe temizlik yaptım bugün.. Yarın çok önemli misafirlerim var.. Cicik Özlem ve cicik İrem ziyarete gelecekler bizi inşaallah.. Katmer partisi yapacağız.. Yanlız kızlar mutfak tamam, salonun da sadece halısı kaldı - gece yatmadan önce silinecek- ama oturma odasına girmek yok tamam mı :P Orayı yetiştiremedim bugün..

.............................



Gelelim düne..

Dün babamızın ve arkadaşı Serkan amcamızın "fikri gelmiş" yine.. Elmadağ'a gittik.. Malum mevsim kış, iyi kar da yağdı.. Eee, bir kayak macerası bizi bekler di mi :))

Ben önce vargücümle karşı çıktım bebişlerimiz hasta olur diye ama öyle bir güne denk geldik ki dün bahar gibiydi hava.. Götürdüğüm eldivenleri bile takmadım bir kerecik.. Yedek hırka, çorap, atkı ve battaniyemiz de bagajdan hiç çıkmadı..

İlk defa bir kayak merkezine gittim ben.. Ozan daha önce kaymış ama o da acemiydi aslında.. Ben hiç kaymadım zaten, sadece 10-12 kere şamyelle kendimi bir tepeden aşağı bıraktım.. Harika birşey, çok eğlenceli.. - Şamyel dediğim de çıkma lastik içi.. Yuvarlak simit gibi birşey.. Üstüne oturup kayıyorsun, uçar gibi gidiyor :)) -

Kaymaktan çok kayanları izlemek eğlendirdi beni.. Daha doğrusu kayamayanları :P Düşen düşene.. Bu düşenlerden ikisi de bizim babalardı :)) Kayabilecekmiş gibi kayak pistinin taa en üstüne kadar çıkıp yuvarlana yuvarlana aşağı inişlerini izlemek komikti ama çok da korktuk doğrusu.. Ayaklarını kıranlar varmış çünkü.. Allahtan biz sadece heryerimizin tutulmasıyla döndük eve..


Kim demiş kayak sadece büyüklere has bir spordur diye?


Tamam, düştüğümde elim kara değiyor diye çok korkmuş, yerimden kıpırdayamamış olabilirim ama..


Bu beni kayak yapmaktan alıkoyamaz :))




Babamız telesiyejle kayak pistine çıkıyor..



...........................



Yusufcuk tam anlamıyla küçük bir pantere dönüşmüş durumda..
Herkese ama herkese küçük derin çizikler bırakıyor hatıra olarak!! -Bizde ona cıynak derler, çok komik :)) - En çok da babaannesini çiziyor.. Yazık kadıncağız onu kucağında eğlendirmeye çalıştıkça yeni cıynaklar ekleniyor yüzüne ve ellerine.. Gerçekten çok acı verici bir durum, nasıl vazgeçireceğiz bilmiyorum..

.........................



Kekimi pişirmeye gitmem lazım artık..
Lezzet topu yapacağım misafirlerime..
Bana müsade..

27 Ocak 2008 Pazar

Archicim, az daha bir firar da bizim evde yaşanıyordu dün!! Yusufcuk kaşla göz arasında sokak kapısını açtı ve kaçmaya yeltendi.. Allahtan ki üstte olan ve kapının sadece belli bir aralığa kadar açılmasına izin veren demir kilit takılıydı da çığlık çığlığa apartmanı ayağa kaldırmak zorunda kalmadım!! Olacakları düşünmek bile istemiyorum yaa.. Allah korudu.. Bundan sonra daha da dikkkatli olmamız lazım.. Ben hep kilitli tutarım zaten kapıyı ama bir de bunun paranoyası eklenecek şimdi hayatıma :P "Ay kapı açık mı kaldı.. Ay ya Yusufcuk açıp kaçarsa.. Ay aşağı kapıya inerse.. Ayy..."
Sonra..

Yusufcuk reklamları seyrediyor dün akşam.. Turkcell'in tavuklu yeni reklamı çıktı.. Hani müşteri "Buralarda tavuk döner yiyebileceğim bir yer var mı ?" diye soruyor da tavuk bayılıyor ya.. İşte o.. Tavuk kendini yere attı, reklam bitti, baktık bizim küçük civciv "Hağğyy" deyip arkaya attı kendini.. Gülmekten yere yattım.. Babası "Bir daha bayıl bakalım.." deyince yine aynı sahne :)) Şimdi o tavuk çıkınca hemen ekranın karşısına koşuyor, o bayılınca bizim civciv de atıyor kendini arkaya..


Sonra..


Sabah, faciayla sonuçlanan bir hamurişi denemem oldu!! ( Bana ne oluyorsa, evde katmer, bükme ustası kayınvalidem var, ben macera arıyorum.. Ama güzel bir pazar kahvaltısı hazırlamak istemiştim, masumum :P ) Neyse.. Hamurun altına serdiğim beze un döküldü, bezi kaldırırken de yere döküldü.. Ben de mutfağa giderken "Neyse önemli değil, gırgırı getirir, gırgırlarım şimdi.." dedim.. Ben mutfaktan döndüm ki ne göreyim.. Yusufcuk gırgırı almış, unları gırgırlıyor bile!! Öptüm öptüm bitirdim akıllı miniğimi.. Maşaallah..


Daha önce de yazmıştım ya, galiba cidden çok temiz ve titiz bir insan olacak benim oğlum.. Eline ne zaman bez geçirse hemen orayı burayı siliyor, yere birşey dökülüyor, gırgırlıyor, etrafta bulunan ıvır zıvır çamaşırmakinesine ya da halı altına doldurmak suretiyle evi toparlıyor :)) Gerçi arada kazalar da olmuyor değil.. Örneğin geçen gün, 70 derecede yıkandı bir makine dolusu renkli çamaşır.. Allahtan sağ ve giyilebilir durumda hepsi :)) Sıkma sırasında falan değiştirmiş galiba makinenin ayarını, bozulmamış hiçbirisi.. Aynı şeyi şimdi bulaşık makinesine de yapıyor.. Sıcaklık ayarı düğmesi panele gömülü duruyor aslında, üstüne az basınca dışarı çıkıyor ve çevrilebiliyor.. Amam benim küçük hafiyem onu da keşfetmiş.. Minnoş parmağıyla basıp dışarı çıkarıyor o düğmeyi ve ayarı değiştiriyor!!


Dün de halının üstünde bir süre oynadıktan sonra orada durmasını gereksiz gördüğü çay süzgecini götürüp çöpe attı!! Adam bebek birşeyleri - hatta annesinin arabasının anahtarını- çöpe attığında çok gülüyordum okurken.. Aynı şeyi oğlum yapıyor şimdi.. Bundan sonra kimsenin yaramaz bebişine gümlek yok Kuaybe tamam mı :P


Yaramaz bebiş demişken.. Son bir afacanlık daha yazalım ve bitirelim bu yazıyı.. Yusufcuk annesinin tasarlayıp babaannesinin ördüğü boleroyu muhtelif zaman ve muhtelif büyüklüklerde söktü üç kere!! Tekrar tekrar ördü babaannesi alta alta kaçan ilmekleri.. Cidden hızına yetişemiyoruz biz bu minnoşun :))


Şimdilik bize müsade.. Ben bu aralar çalışacağım yine biraz.. Yayınevi ödemeyi yapmadığı için yarım bıraktığım testleri tamamlayayım bari hazır babannemiz buradayken.. Belki onu bitirince yeni bir iş alırım..


- Ay bunu yazmazsam olmaz.. Ben tam kapatacaktım bilgisayarı, babaannesi de evde olmayan babasının nerede olduğunu soruyor Yusufcuğa.. O da buzdolabının üstündeki resmini gösteriyor babasının, ona "gel gel" yapıyor.. Küçük civcivim benim :) -

18 Ocak 2008 Cuma

Merhaba günlükcüm..

Tamam biliyorum daha dün gece döktürdüm uzun uzun ama yine yazmak geldi içimden n'apiim :))

Anne-oğul gezmeklere gittik biz bugün.. Babamız 3-4 gün yok evde, sıkılmayalım dedik.. Komşumuzun oğlu evlendi, biz de diğer komşularla yeni gelinin evinde okunan mevlide katıldık.. Ama eve gelince bir daha böyle bir olaya girişmemeye karar verdik!!

Neden?

Peki anlatayım..

Mevlide gelenlerin neredeyse hepsi yaşlı teyzeciklerdi. Çocuğu olan iki üç bayan vardı ama hepsinin çocukları büyüktü ve okuldaydı.. Ortamdaki tek çocuklu-bebekli kişilik bendim.. Ve böyle olacağını da bilmiyordum maalesef :((

Daha mevlid başlamadan teyzeciklerden biri tansiyon hastası olduğundan, çocuklu ortamlarda çok başının ağrıdığından, tansiyonunun fırladığından falan dem vurmaya başladı :( Moralim bozuldu benim.. Atılan taşları paylaşacağım bir kişicik daha yok ki odada.. Hayır ev de yakın değil ki bir bahane uydurup kaçayım.. Zaten komşularla beraber gittik, onlardan ayrı dönmem de ayıp olurdu..

Tanışma faslının ardından Kur'anı-ı Kerimler açılmaya başlanınca ben okuyacak kişilere Yusuf ses yaparsa rahatsız olmamalarını, hemen dışarı çıkacağımızı belirttim.. Daha genç olan bu bayanlar "Ayy olur mu öyle şey, çocuk bu, ağlar tabii.." dese de ben gardımı aldım :)) Kur'an okunmaya başladı ve telefonla oynamaktan bıkan Yusufcuk biraz "Amin" yaptıktan sonra faaliyete geçti!! Biz hemen mutfağa yollandık tabii.. Biraz orada, biraz oturma odasında oyaladım Yusufcuğu.. Ama bir yandan da kendime nasıl söyleniyorum anlatamam.. "Hani söz vermiştim ben kendime.. Hani gitmeyecektim hiçbir yere.. Hani oturacaktım evimde, ağlarsa da sadece bana ağlayacaktı Yusufcuk.." diye.. Neyse bir saate yakın böyle oynadık.. Ben ara ara kapıya gidip okunan Kur'an-ı Kerim'i dinliyorum kucağımda Yusufla, sonra benim kurtcuk kıvranmaya başlayınca yine elektrikli süpürgenin başına çöküyoruz.. Sonra bir ara baktım gözlerini ovuşturuyor Yusufcuk, hemen mutfağa gidip karnını doyurdum, sonra da ayakta, kucağımda sallaya sallaya emzirerek uyuttum.. O an nasıl şükrettiğimi anlatamam..

Hemen içeri geçip mevlidin sonuna yetiştim.. Dua çok güzeldi gerçekten.. O cümlelere el açan, "Amin" diyen insanların arasında olmaktan çok mutlu oldum.. Az önceki pişmanlığım bile geçti hatta orada bulunduğum için..

Dua bitince ikram sofrası hazırlanmaya başladı.. Ben geline yardım ediyorum, çayları dolduruyorum mutfakta.. Kapı çaldı.. Ama nasıl bir zil takmışlar daireye anlatamam.. Hani orada çalıyor ama hem alt hem üst komşu koşar kapıya "Kim o?" diye.. Tabii benim tilki uyandı hemen :(( Az önce söylenen tansiyon hastası teyze bile acıdı halime :P Yusufcuğun gözlerinin yarı kapalı olduğunu görünce hemen tekrar emzirdim ve Allah'a şükür daldı.. Ben de rahat rahat içebildim çayımı..

Yusufcuk uyanınca da eve döndük.. Ve ben bir daha asla çoğunluğu yaşlı teyzeciklerden oluşan bir gruba dahil olmamaya karar verdim.. İnsan aradan yıllar geçince unutuyor demek ki bir bebeğin nasıl büyüdüğünü ve tahammül edemiyor ağlamalarına, oradan oraya koşturmalarına.. Bir süre daha sadece bize tahammül edebilecek insanlarla görüşsem iyi olacak galiba..


....................

Kırmızı eteğimi kestim, biçtim, teğelledim. Komşum Şerife abla da makineyle dikti sağolsun.. Bugün de dayanamadım onu giyip gittim mevlide..

Gri ve kahve tonlarından oluşan teyzecikler grubu bunun için de kızmıştır bana kesin.. "Bu renk de giyilir mi canım mevlide.. Cık cık cık.." diye..




Eteği nasıl diktiğime gelirsek..

Kesimini beğendiğim bir eteği ters çevirip yere serdiğim kumaşın üstüne koydum ve dikiş payı bırakacak şekilde kenarları çizip teğelledim.. Boyunu ayarladıktan sonra kumaşı kestim ve bel kısmını açtım.. Daha sonra yanda görüldüğü gibi, kumaşın kenarlarından eteğin altına iki kat fırfır yaptım.. Şansıma kenarı hafifi kıvrımlı bir kumaşım vardı.. Dikine çizgili eteğe, bu yatay fırfır hoş durdu bence.. Aslında cep de yapacaktım iki tane, şöyle hafif yan duran ve birbirine bakan ama kumaş kaldırmadı, hoş durmadığı için vazgeçtim..

Bu ilk dikiş denemem ama Şerife abla çok başarılı olduğunu söyledi.. Onlar kalıpla falan ölçüp dikiyorlarmış. Benim tekniği çok pratik buldu :))

Yayınevi ödemenin geri kalanını yaptığında kendimi hemen bir dikiş makinesiyle ödüllendirmeyi düşünüyorum.. Böylece biraz acemiliğimi atar sonra da liseden beri kendim için çizdiğim kıyafetleri hayata geçirebilirim :))


.....................



Gelelim Yusufcuğa..

Sabahnurcum, bez bağlamanın sorun olduğu tek bebek senin fındık değil merak etme :)) Yusufcuk da kök söktürüyor bana.. O bezi bağlayana kadar neler çekiyorum anlatamam.. En son bu sabah Yusufcuğun külotlu çorabını kafama geçirmiş acaip bir şarkı söylerken hatırlıyorum kendimi!! Bazen kurt gibi kıvranıyor bazen oraya buraya bulaştırıyor pişik kremini bazen de kaçıveriyor elimin altından.. Cıva gibi bu çocuk yaa.. Tutamıyorum!

Aşağıda, bez bağlatmaya razı olsa bile kesinlikle üstünü giyinmemek için annesinin elinden kaçan Yusufcuğu görüyorsunuz..

( Oğlum, senin bu külotlu çoraplı "küçük solucan" haline bayılıyorum yaa.. )



Bu da transa geçmiş halde "Gece Bahçesi"ni seyreden Yusufcuk..

( Archicim, acaba dediğin gibi bizim farkına varamadığımız birşeyler mi ekliyorlar bu programa? Neden bütün bebişler hastası bu programın?
Bizde olmayan ne var bu Maka Paka'da? )


15 Ocak 2008 Salı

Birkaç gündür birşeyler yazacak enerjiyi bulamıyorum içinde.. İyiyim aslında, bir sorun yok ama sanırım yine çooook yorgunum.. Geçen hafta yoğun geçti yine maşaallah.. Hem misafirlerim hem de benim gittiğim misafirlikler vardı.. Bir de Yusufcuğun hergün artan temposu ve yeni talepleri sanırım aşıyor beni :))

Misal, Yusufcuk hala bana yapışık yaşamakta kararlı!! Yemek yapmak ya da az önce döktüğü birşeyin lekesini halıdan silmek için onu babasıyla salona kapattığımda ( muha haa haaaa - yoo ben değilim gülen, cinnet anlarımda, içimde saklandığı yerden çıkan kötü anne :P - ) "Ağğğğnnneeiiii" diye ağlıyor kapıya yapışıp.. Baktı ki açan yok, o zaman da salonun duvarında asılı kocaman düğün resmimizde beni gösterip ağlıyormuş.. Ozan anlattı dün, öldüm gülmekten..

Okuduğum kadarıyla normal ve geçici bir süreç.. Geçeceği günü bekliyorum sabırla.. Sebebi anneden ayrılma korkusuymuş. Hatta okuduğum bir yazıda, uyku problemlerinin en önemli sebeplerinden birisinin de bu olduğu anlatılıyordu. Annelerine çok düşkün bebekler sırf ondan ayrılmamak için uykuya dalmak istemez ya da uykuları hafiflediğinde annelerinin yokluğunu farkettikleri için sık sık uyanırlarmış..

Yusufcuk, beni geceleri daha az sevsen olur mu cicikim :P

Bir de bu aralar çok tatlı bir huy geliştirdi afacanım.. Ulaşamayacağı birşeyi almak istediğinde önce her yolu deniyor.. Baktı ki imkansız ( örneğin kütüphanenin üstünde duran keçeli kalemleri almak ) hemen babasının ya da benim yanımda bitiyor.. Oturuyorsak koltuğa çıkıp arkamızdan ittirerek bizi ayağa kaldırıyor, ayaktaysak da genelde dizimizden ya da bacağımızdan - eli oraya yetişiyor bebemin :) - çeke çeke bizi istediği şeyin olduğu yere götürüp "Beh beh" diye işaret ediyor.. Bu "beh beh"lerin "ver" anlamında olduğunu anladınız sanırım :))

İstediğim kıpkırmızı ayakkabıları hala alamadım ama kıpkırmızı bir etek dikiyorum kendime.. Şirin birşeye benziyor şimdilik.. Tam olarak bitince göreceğiz bakalım.. Kenarlarına da şöyle fırfır gibi birşeyler teğelledim kumaşın renginden, oh olsun :))

Iııı, şeyyyy..

Son bir uyarıyla bitirelim yazıyı.. Küçük bir bebişiniz varsa ya da olma ihtimali varsa sakın ama sakın benim yaptığım hatayı yapıp dolap kapakları ayna olan bir yataodası takımı almayın!! Sakın..

Dakikalarca o minikk el izlerini temizlemeye çalışmak ve bunun -en azından bir on yıl- sonu olmadığını acıyla farketmek çok can sıkıcı olabiliyor.. Özellikle de yağlı, diş macunlu ya da ezilmiş küçük ekmek parçaları da ihtiva eden lekeleri temizlerken :P

10 Ocak 2008 Perşembe

Üzgünüm arkadaşlar ama sınıfta kaldınız hepiniz..

Koca sınıftan bir doğru cevap çıkmaz mı?
Cık cık cık..


Ama bir yandan da hak veriyorum size, nereden bileceksiniz ki "vütti"nin "ütü" olduğunu? Yusufcuğun bu aralar ütü ve elektrik süpürgesine kafayı taktığını.. Ütü masasını ucundan kıyısından görür görmez "vütti"yi istemeye başlayıp annesinin, ayaklarını kapatarak yere yatırdığı ütü masasında eline geçen bilimum oyuncağı ve hatta mutfak havlusunu, o da olmazsa halıları "vütti"lediğini.. Bilemezsiniz tabii :)) Ama Yusufcuk cidden kafayı takmış durumda.. Daha ekmek, ne bileyim oyuncak ya da abi-abla demeyi bilmeyen bebe geçmiş karşımda ağzını küçücük büzerek "vüttiii" diye ağlıyor ütüyü vermezsem..



Araya Yusufcuğun birkaç yeni kelimesini de sıkıştıralım hemen..

Ebbe: Bebek ( Reklamlarda ya da kitaplarda her bebek görüşünde )

Mammam: Yiyecek tüm nesnelerin genel adı.. Fırının önünden geçerken afişteki ekmeğe bile "mammam" diye bağırdı annemlerdeyken :)) Duyan da yiyecek, biz esirgiyoruz zanneder!!

Ağba: Araba ( Bunu ben duymadım ama babası iki kere duymuş.. Ben genelde "ğğğaannnnn" şeklindeki motor sesi taklidine denk geliyorum )

Tatdi baa: Annesinin "bal tatlısı" oyunu ( Kucağıma çıkıp oynamak istediğinde melodik olarak söylüyor )

Mınna mınna: Anlamını çözemedim ama tekerleme gibi tekrar ediyor ve söyledikçe gülüyor :)

Bıddi bıddi: Aynı şekilde, tekerleme.. ( Bitti anlamında olamaz çünkü onu iki elini çapraz birbirine sürerek anlatıyor )

Neğğnnniiğğğğ: Uykusu geldiğinde ağzında yayarak öyle güzel ninni çekiyor ki anlatamam.. Ama bunu takriben yaklaşık bir saat daha sürüyor uykuya direniş :))

..................


Salih bebiş ve annesi evine döndü.. Bize de bu kareler hatıra kaldı o günden..


Yusufcuğun rahle-i tedrisatında Salih bebiş :)


Dersimize başlamadan önce şu televizyonun sesini kısalım bakalım..


Bak Salih kardeş, bu "mammam".. İleriki senelerde bunu meyveler kategorisinden elma olarak öğreneceğiz ama şimdilik "mammam" olarak bilsen yeter..

......................


Yusufcuk "öğretme"nin yanısıra son hız "öğrenmeye" devam ediyor maşaallah.. Rabbimin bu bebişlere verdiği öğrenme sistemini hala anlayabilmiş değilim.. Birçok şeyi taklit ediyorlar tamam ama bazen öyle şeyler yapıyorlar ki, insan "Bunu kim gösterdi ona? Nasıl akıl etti ki?" diye hayrete düşüyor.. Örneğin, bayrama gitmeden önce öyle birşey yaptı ki Yusufcuk, o zaman sayfaya yazmaya korkmuştum açıkcası nazar değer diye.. Şimdi sayfa şifreli olduğu için ve sizin "Maşaallah" lafzının önemini bilen arkadaşlar olmanız hasebiyle yazmamda bir sakınca yok sanırım..

Bizim oturma odamızın kapısı kapanmıyor, kilidi de kapı dili de yok.. Orayı kullanmadığımız için pek de sorun değildi şimdiye kadar ama Yusufcuk iyice büyüyüp afet gibi dolanmaya başlayınca evde, kütüphanemizi de bilgisayarı da onun hışmından koruyabilmek için oraya bir çözüm aramaya başladık. Kapı kapanmadığı için ben kapının yanındaki üçlü koltuğu tamamen kapının önüne çektim set gibi.. Gireceğim zaman yerine itiyor, Yusufcuk ortadaysa tekrar kapatıyordum girişi.. Birgün Yusufcuk uyanıktı ama benim bilgisayarda birşeyler yazmam lazımdı ( sakın blog olmasın bu :P ) ben de Yusufcuğu kapının tam karşısına koridora oturttum, bütün odaların kapısını kapattım bir yere giremesin diye, önüne de kitaplarını, oyuncaklarını yığdım.. O oyalanırken koltuğun üzerinden atlayıp odaya girdim.. Başladım yazmaya.. Yusufcuk ara ara kapıya geliyor, koltukla kapı arasından bana bakıyor, mızmızlanıyor ama ben hiç oralı olmuyorum.. Bakıyor ki almıyorum, dönüp oynuyor sonra tekrar gelip mızmızlanıyor.. Bu arada ben iyice kaptırmışım kendimi bir ara, sonra bir baktım Yusufcuk dibimde bitivermiş!! Şaşkınlıktan ayağa fırladım o an.. "Oğlum sen nasıl girdin odaya?" diye diye hayret ettim.. Koltuğu ittiremeyeceğini anlayan Yusufcuk eğilip koltuğun arkasına girmiş.. Duvar boyunca daracık aralıkta emekleyip odaya geçmiş benim akıllı bıdığım..

Şimdi bunda ne var demeyin.. Oraya girmeyi nasıl akıl etti bıcırım daha 14 aylıkken? Daha da ötesi koltuğun arkasından odaya varılacağını ona kim söyledi? Çekmeceyi basamak yapıp şifonyere tırmanmasından daha kompleks geldi bana bu hareketi..



Gerçekten ama gerçekten hayran kalıyorum Rabbimin bu minik mucizelerine ben..



Örneğin bu aralar birşeyler yer ve yediği şeyi de beğenirse hemen elini havaya kaldırıyor, başparmağıyla işaret parmağını birleştirip "Hıımmıh" yapıyor elini sallaya sallaya.. Yediği şey çok lezzetliymiş yani :)) Bunu biz öğretmedik ona ama birinden görmüş olabilir.. Taklit bile olsa çok hoşuma gidiyor.. Sonuçta televizyon izlerken ya da uyuyacağı zaman yapmıyor, bu hareketin yemeği beğenmeyle ilgili olduğunu kavramış meleğim maşaallah..



"Getir, götür, ver, al, aç, kapat, yat, oyna, gül, zıpla.." vb komutları anlayıp uygulaması artık olağanlaştı zaten.. Şimdi onay ya da reddetme hareketlerine yoğunlaştık.. Bir soru sorduğumda eğer basitse ve anlıyorsa olumlu cevap vereceği zaman başıyla "evet" yapıyor bana.. İstemiyorsa da iki yana sallıyor kafasını "hayır" anlamında.. Bir de bu arada gözlerini kırpıştırması var ki Nes bunu iyi bilir :)) Bizzat şahit oldu :P O kadar hoşuma gidiyor ki "evet" yapışı, ikide bir "Evet mi Yusufcum?" diyorum çocuğa, kafasını şirin şirin öne sallıyor o da..



En önemli gelişmelerden birisi de artık dakikalarca konuşması herhalde.. Anlayamadığımız kelimelerle olsa da bize birşeyler anlatmaya çalışıyor ya da oyun oynarken kendi kendine konuşuyor dakikalarca.. "Abidi heyyya gıııyii bedde diii bii babağğa annneeiiği bidu dubu minne nemmii epitih epitih...." Uzayıp gidiyor.. Hele o arada el kol hareketleri ve duruma uygun mimikleri yok mu, öldürüyor beni.. Babasının deyimiyle "dilli toy" oldu Yusufcuk -öyle bir kuş varmış, bizim avcı iyi bilir!- "Konuşmaya bir başlasın kimse susturamaz bunu.." diyor..



Eh annesi de yazmaya başlayınca durduramıyor kimse onu, ona çekmiş çocuk :P


Artık yatayım ben.. Yarın inşallah yeni bir "nesne" üreteceğim çiçeklerimden, ona enerji depolamam lazım :))

4 Ocak 2008 Cuma

Uzun bir ara verdikten sonra tekrar yazmaya başlamak çok acaip geldi bana niyeyse..
....................

Gelelim küçük bir kanguruya dönüşen Yusufcuk yüzünden ve bayramdan beri hala boşalmayan evimden dolayı yazamadığım arada neler olup bittiğine.. Ama önce dün sabahtan birkaç kare ekleyeyim unutmadan.. Sonra konuyu bağlayamam, arada kaynar gider :))


Dün bembeyazdı heryer uyandığımızda.. Gece yatmadan önce kar yağmadığı için çok güzel bir sürpriz oldu bize.. Kahvaltıyı yaptıktan sonra babamız birkaç gün sonra başlayacak finallerine çalışmak için odaya çekildi, biz de Yusufcukla kucak kucağa (!) pecereden karları seyrettik.. Sonra baktım, Ozan sıkılmış, "Haydi kartopu oynamaya çıkalım.." dedi.. Durur muyum? Işık hızıyla hazırlanıp çıktık.. Niyetimizde Yusufcuğu biraz oynatıp oradan da perdeciye gitmek vardı..


Yusufcuk dışarı çıkınca önce coştu..




Sonra hayretle karları seyretti..

Babası eline kar verince önce biraz durgunlaştı..
Sonra da hâlâ yağan karın da etkisiyle korkup ağlamaya başladı!!


Hal böyle olunca ben gitmem gereken perdeciye yanlız gitmeye karar verdim.. Yusufcuğun eşofmanı falan da ıslanmıştı zaten.. Ozan'a itinayla teslim ettim bebişimizi, o karda ve yokuş aşağı koşar adımlarla gittim.. Gitmek zorundaydım zira Yusufcuk salon perdemizi Ayşe teyze reklamlarındaki çamaşırlar gibi "cıııığğğrrtt" diye yırtmıştı :))



Eve geldiğimde Yusufcuğu ağlamaktan bitkin düşmüş bir halde buldum.. Yarım saate yakın hiç susmadan ağlamış ve Ozan sakinleştirememiş. Ben geldiğimde sadece iç çekip mızırdayacak hali kalmıştı. Emerken de kucağımda daldı zaten iç çeke çeke..


O an anladım ki.. Daha uzun bir süre çalışmak da hayal benim için, Yusufcuğu birilerine bırakıp en azından bir alışverişe ya da film seyretmeye gitmek de. Kanguru usulü yaşayacağız oğlumla.. Sadece ona da uygun aktivitelerle yetinmek zorundayım bir süre daha..


Aslında büyüdükçe daha bağımsız olması lazım ama Yusufcuk bana daha çok bağlanıyor gitgide.. Mutfağa gitmem bile olay oluyor.. Babasıyla bile kalmak istemiyor odada.. İlla bacaklarımın çevresinde dönecek ben nerede olursam.. Bir süre sonra o da yetmiyor, tırmanmaya çalışıyor kucağıma doğru.. Almazsam da küsüp başını hırsla yere vuruyor hemen!!


"Terrible two"nun kesinlikle iki yaşında başladığına emin misiniz?
Ben pek emin değilim de..


Neyse..
Gelelim bayrama..


Arefe günü yola sevinçle çıktım.. Hem İstanbul'a gittiğim hem de bir önceki akşam ödemenin bir kısmını alıp gittiğim için.. Yoksa niyet ettiğim kurbanı bile kesemeyecektim çünkü.. Eksik kalacaktı sanki bayram sevincim.. Yayınevinin zamanlaması harikaydı gerçekten :P


Yolda kışın ilk karıyla karşılaştık Bolu'da..
Manzara harikaydı ama sis ve kaygan yol aynı zamanda çok korkuttu bizi..

( Yol deyince aklıma geldi.. "İllusionist"i izledik otobüste, çok beğendim ben.. Tavsiye ederim.. "Sihirbaz" galiba Türkçe adı.. )



Yusufcuk ilk karını oynadı molada.. Ben içerdeyken babasıyla oynadığında ağlamış ama biz güzel güzel oynadık oğlumla.. Ozan sonradan itiraf etti, kar vermiş eline, ondan korkmuş yavrucağım :))




Arefe akşamı annemlere vardığımızda Yusufcuk coştu resmen.. Dayıları elden ele gezdirince onu hafiften şımardı bücür :)) Bir de kedi var tabii evde peşinde koşulacak.. Annem de ahdetmiş gelir gelmez göbüşünü öpeceğim Yusuf'un diye, açtı öptü :)) Çok özlemişler Yusufcuğu.. Eh, arada bizim hatrımızı da soran oldu çok şükür :))


Yemek yedikten sonra baktım Yusufcuk benim orada olup olmadığımın farkında bile değil kedinin peşinde koşturmaktan, Ozanla alışverişe gittik.. Yusufcuk doğduğundan beri ilk defa.. Baş başa.. Romantik olmasa bile çok özel :P İkide bir birbirimize bakıyoruz, gülesimiz geliyor.. Aaa, Yusufcuk yok!! Yusufcuğun hizasına doğru eğilerek koşmak yerine yürüyebiliyor, onu çekiştirmek ya da yeri yalamasını engellemek yerine vitrinlere bakabiliyoruz!! Gözümüz hep "Ararlarsa.." diye telefonda olsa da bir saat boyunca gönlümüzce gezdik ve o akşam bunu sık sık yapmaya karar verdik.. Ama bu kararımızın hiç de uygulanabilir bir yanı olmadığını şu an gayet iyi anlamış durumdayız:P O geceye has ufak bir lütufmuş bu.. Bir daha olmadı, olamadı zaten..


Bayram sabahı Yusufcuk ateşle ve kusmayla uyanınca benim moralim çok bozuldu, anlatmıştım zaten.. Ama Allahtan ki ilk günden sonra birşeyi kalmadı.. Diş patlayınca hafifledi rahatsızlığı..


Bayramın ilk günü Ozan kurban kesme işlemini halledip eve geldikten sonra - ki ikindiyi bulmuştu gelmesi, çok sıra varmış kurban kesim alanlarında, bir arkadaşının yanına gitmek zorunda kalmış - yemek yiyip kardeşime gittik.. Malum halasının kuzusu bizi bekler :))


Kapıda beni bu tombiş güzellik karşıladı.. O yanaklardan itinayla ısırdım merak etmeyin :))


İlker Mirza çok uslu bir bebek maşaallah.. Sadece acıktığı zaman biraz huysuzlanıyor ama emince hemen neşesi yerine geliyor.. Biz sohbet ederken bir baktık babasının kucağında uyuyup kalmış.. Gece de sadece bir kere emmeye kalkıyor sonra sabaha kadar uyuyormuş poğaçam.. Kardeşime "Sakın kimseye anlatmayın.." diye sıkı sıkı tembihledim :P



Kardeşime giderken de dönerken de öyle trafik vardı ki fenalık geldi hepimize.. Yola çıktığımıza pişman olduk resmen.. Giderken uyuyan Yusufcuk dönüşte canımıza okudu zaten.. İstanbul denince uzun süre bu manzara gelecek galiba gözümün önüne..




Bayramda ziyaret edecek çok kişi vardı aslında ama hem Yusufcuk hastaydı hem de hava çok soğuktu.. Mecburi yerler dışında evde geçirdik vaktimizi.. Zaten Ozan ikinci gün akşamı köye gitti, biz de annemlerle Yusufcuğu oyalayarak oyalandık :))

Orada olduğumuz sürece annemlerin kedisi Zuzu'nun "pisi"kolojisi bozuldu resmen :)) Sürekli deli gibi peşinden koşan bastıbacak Yusufcuktan kaçar pozisyondaydı hayvan!! Biz gidene kadar yemek masasının üstünden nadiren indi diyebilirim.. Ben Yusuf ondan korkar zannediyordum ama tam tersi oldu.. Hatta birgün bir baktım, annemim oklavayı almış, uyuyan kediyi dürtüyor Yusuf.. Hayvan haklı yani korkmakta :)) En sonunda öcünü aldı ama.. Babamızın yanına Yusufcuğun kolundaki üç paralel çizikle döndük :P Zuzu pati atmış Yusufcuğa , dayısı kurtarmış hemen.. Beni görene kadar birşeyi yoktu, beni görünce bastı yaygarayı afacan.. Kesin yine birşeyle dürtüyordu hayvanı, kendini tutamadı o da..


Ben babamla onun fotoğrafını çekmeye çalışırken Yusufcuk yine Zuzu'yu yakalama derdinde :))



Bayramın son günü İKEA'ya gittik annemlerle.. Malum her İstanbul'a gidişte uğramam lazım.. İKEA yetkilileri yoklamada yok yazar sonra :P

İKEA'dan bir Yusufcuk manzarası..


Başlarda uslu dursa da daha sonra alışveriş arabasının ne içinde ne de dışında avutamadığımız Yusufcuk bana tam anlamıyla fenalık geçirtti orada.. Annem bir ara Yusufcuğu kucağımdan atmaktan falan bahsettiğimi söylüyor!! Ben hatırlamıyorum.. Üç saat boyunca kucağımda taşıdım Yusufcuğu ve bu arada alışveriş yaptım, rafları karıştırdım, aksesuarları mıncıkladım :)) Bir tek üzerinde halka halka renkli desenler olan kumaşı inceleyemedim, aklım onda kaldı :P Yusufcuğun odasına perde dikecektim ondan.. Eve geldiğimizde belimin sağ tarafı seğiriyordu resmen..


Gitmeden önceki gün evdeki tüm seçenekler tükenince dayısının CDleriyle oyalamak zorunda kaldığımız Yusufcuktan kareler var şimdi..


Biraz hasar var galiba burada.. Dur bakiim, sağlam kalmış mı aralarında hiç ?


Yok be dayıcım bee.. Anasını ağlatmışım hepsinin!!


Bayram sonrası aslında bir hafta daha kalacaktık Yusufcukla İstanbul'da ama misafirlerimiz gelecek olunca erkenden eve dönmek zorunda kaldık.. Özellikle Aysun, Sühendan ve Didem abladan özür diliyorum.. Görüşmek için sözleşmiştik çünkü ama elimden gelen birşey yoktu.. İnşaallah bir dahaki gelişimizde tanışmak nasip olur..

Dönüş yolculuğumuzdan bahsedecek vakit kalmadı.. Yusufcuk uyandı çünkü.. Misafirmiz Salih bebişe kitabındaki elmaları gösterip "mammam" diye anlatıyor ama uzun sürmez bu sakinlik.. Yetişmem lazım bir kaza meydana gelmeden :P Sadece şunu söyleyeyim, ayrıntıları merak edenler Ramazan bayramındaki otobüs yolculuğumuzu hatırlayabilir.. Uzun uzun anlatmıştım daha önce.. Pek de farklı değildi çünkü!!

18 Aralık 2007 Salı

Bu yazı nerelere kadar uzar gider hiç bilmiyorum..
Şu anda onlarca şey var aklımda yazacak.. Yusufcuk uyanana kadar ha gayret Kuaybe :))


Önce cumartesiden başlayalım..

Haftasonu çok ama çok güzel bir blogger tanışması düzenledik.. Sevgili Özlem mail atmış bana.. Ayşe gelecekmiş İstanbul'dan, "Biz tanışacağız, sen de gelmek ister misin?" dedi.. "Tabii isterim.." dediğimi yazmama gerek yok herhalde.. Gerçi böylece yazmış oldum ya neyse :)) Cumartesi akşamüstü buluşmaya karar verdik.. Özlem gelip bizi evden aldı sağolsun ve birlikte Ayşelerin olduğu yere gittik.. Ayşeler diyorum çünkü burada, evinde misafir olduğu arkadaşı ve kızıyla gelmişti o da..

Ayaküstü heyecanlı heyecanlı başlayan tanışma faslı o kalabalıkta nihayet bulabildiğimiz bir yere oturunca masada devam etti.. Hem Ayşe hem de Özlem sayfalarına yansıttıklarından çok daha tatlı ve çok daha içtenler.. İkisini de tanıdığıma çok memnun oldum ben.. Kısacık bir süreye sığdırmaya çalıştığımız sohbetin tadı damağımızda kaldı..

Eve döndüğümüzde Yusufcuk hemen Özlem teyzesinin hediyesi olan treniyle oynamaya başladı.. O akşamı kurtardık sayende Özlemcim, çok teşekkür ederiz tekrar :))

Fotoğraftaki küçük köpek de Bera'nın Yusufcuğa hususi hediyesi.. Hani para atılıp yukarıdan uzanan metal kolla oyuncak yakalamaya çalışılan makineler var ya, ondan çekti bu köpeği Yusufcuk için.. Hatta iki tane gelmiş şansına, pembe olan da Verda'nın oldu..


Yukarıda Bera'nın "Şükrediyorum çünkü.." oyununa verdiği cevaplardan bahsetmiştim ya hani.. Birkaç örnek yazayım da ilerde tekrar tebessüm edebileyim.. ( Tamamen kendi ifadeleriyle )

- Şükrediyorum çünkü annem babam ölmedi.. Onlar olmasaydı ben yemek yiyemezdim, para ödeyemezdim, fakir olurdum..
- Şükrediyorum çünkü dünya var, kuşlar var, köpekler var.. Ayrıca hayatım iyi gidiyor :))

...................


Gelelim pazara..

Pazar günü, haftasonları için gelenekselleşen alışverişimizi yapmaya giderken yolda kurbanlıklar gördük.. Kamyonetlere doldurup satış için getirmişler.. Babamız piyasayı öğrenmek için satıcılarla sohbet etti biraz.. Bu durumda Yusufcuk da yanlarına gitmeye can attığı kurbanlıklara yaklaşma fırsatı buldu.. Koçlar çok hareket ettiği için dokunmaya cesaret edemese de onlara bakıp bakıp kahkahalar attı benim kuzucuğum.. Coştu koyunları severken.. Bayramda ne yapacak bakalım..



Eve döndüğümüzde yine herzamanki gibi aldı eline telefonu, dakikalarca "Aloo deeğdeee" modunda gezdi evin içinde.. Neyse ki yarın gidiyoruz, çocuğum kavuşacak inşaallah dedesine.. Bu aralar böyle Yusufcuk... Telefonu alıp dolaşa dolaşa dedesiyle ya da bizim bilmediğimiz hayali kimselerle konuşuyor kendince :)) Ama oturarak konuşmaması çok ilginç.. Babamız da hiç oturarak telefonla konuşmaz çünkü, hep gezerek konuşur.. Yusufcuk da onu taklit ediyor.. Telefonu eline aldı mı oturuyorsa bile ayağa kalkıp dolanmaya başlıyor :))

Bir de bu aralar kalem merakı depreşti küçük beyin.. Kütüphanenin üstünde kalemlerin olduğu yeri işaret ede ede sesleniyor bana, eğer vermezsem de verene kadar ağlıyor.. Ama yine de vermiyorum.. Peki neden vermiyorum? Çünkü şimdiden bir koltuk örtüm, bir yemek takımı sandalyem ve bir de kıyafetim çizilmiş durumda.. "Ucu kapalı ya da ucu olmayan bir kalem vermeyi dene.." demeyin çünkü verdiğim kalemi önce yerdeki dergi veya kitaplarda deniyor, yazmıyorsa yenisini işaret ediyor!! Yazmayan kalemi n'apsın afacanım :))

Başka, başka..

Reklamlardaki bebekleri gösterip "beğbee" diyor Yusufcuk.. Çok gülüyorum onun bu haline.. Kendisi bebek değil canım artık.. Onlar bebek :))

Reklam demişken.. Her ne kadar istemesem de Yusufcuk televizyona daha doğrusu reklamlara çok düşkün olmaya başladı.. Reklam müziklerini ne zaman duysa diğer odada olsa bile gelip ekranın altına kuruluyor.. "Selocan"ın "Süpyiş yaptım kötü mü oldu, bi bu bi bip..." yaptığı reklamda o da elini hemen ağzına götürüp "bi bu bi bip" yapıyor, yiyecek reklamlarında yanıma gelip "mamma" diyor, ritmik müzikli reklamlarda hemen ortama ayak uyduruyor :)) Karşısına oturup saatlerce hareketsiz izlemese, tamamen pasifleşmese, hatta gördüklerini tanımlayıp onlara uygun hareket etse bile ben yine de bu durumdan rahatsızım.. Gerçi belli miktarda televizyon seyretmenin bebeklerde olumlu etkilerinin olduğunu savunan görüşler de var - hatta Ozan'ın bir arkadaşının çocuğu var, ileri derecede zeki, özel eğitim alıyor ve okumayı dört yaşındayken reklamlardan öğrenmiş.. Söylenen kelimelerle, örneğin deterjan isimleriyle harfleri eşleştirmiş - ama hala kararsızım televizyonu hayatımızdan tamamen çıarıp çıkarmama konusunda.. Ama o zaman Derya Baykal'ı nasıl seyredicem ben :P

..................

- Kuaybe, farkındaysan yarın yola çıkacaksınız.. Bavulu artık hazırlasan diyorum..
- Hımm, tamam.. Ama gitmeden önce birkaç sorum var arkadaşlara..

İki mail aldım bu hafta, ne zaman geri döneceğimizle ilgili.. Bayramı annemlerde geçirdikten sonra minnoş melek ve ben bir hafta daha İstanbul'da olacağız inşaallah.. İsteyen arkadaşlarla ufak bir tanışma günü düzenleyebiliriz.. Ama arabamız olmayacağı ve hava da tahminen çok soğuk olacağı için bizim gidebileceğimiz yerler çok kısıtlı.. İstanbul trafiğinde dur kalk- dur kalk Yusufcukla bir minibüs macerasını hayal bile edemiyorum :P
Tahmini olarak gidebileceğimiz yerler Kadıköy, Üsküdar, Maltepe ve belki İKEA olabilir..(Babam sağolsun, kandırırım artık ) Hangisi olsun? Ortak biryer belirlersek mailleşelim.. Birgün de Avrupa yakasında olacağız inşaallah ama o gün sanırım "kapsama alanı dışında" olacağım.. Zira hala kuzusu Mirza'ya ayırdım o günü tamamen.. Kendisini öpücük yağmuruna tutmayı planlıyorum tüm gün.. Tam bir poğaça yanak olmuş benim yeğenim :))

Ben artık gideyim.. Eşyalar beni bekliyor.. Cicilerimizi koyalım bavula, bayramda çok el öpeceğiz inşaallah bu sene.. Harçlıklarımızı şimdiden hazırlayın bakalım :))

10 Aralık 2007 Pazartesi

Morali bozuk bir şekilde yazmayı hiç sevmiyorum ama kaç gündür yazamadım.. Başka çarem yok.. Moralimi bozan mesele bugün kesinleşirse daha sonra anlatırım açık açık.. Yayıneviyle büyük bir problem yaşıyoruz da.. Elimde kalabilir yazdığım kitap.. Daha tamamlayamadım ama bu problem çıkınca yazmayı bıraktım tamamen.. Şevkim kırıldı resmen, elim kaleme gitmiyor :((

Kendimi örgüye vurdum tamamen :P Tabii Yusufcuktan arta kalan sınırlı dakikalarda.. Dün evine döndü babaannemiz ve yine başbaşa kaldık beybişimle.. Rahata alışmışım galiba.. Dün Yusufcuk akşamüstü uyuyakaldığında ben de zor attım kendimi yatağa.. Tüm gün süren ağır tempo yormuş beni, hamlamışım :))

Boleroya nihayet başladım.. Bayram için bebişine ya da kendine yeni bir cici arayanlar hemen iki düz iki ters lastikten oluşan ana parçayı örmeye başlasın :)) Ben ortalama bir yaşında bir bebek için 84 ilmekle başladım ama ölçerek de sayıyı ayarlayabilirsiniz. Yünün kalınlığına göre değişir çünkü.. Örgünün eninin sırtı tamamen kaplaması gerekiyor.Boyu da giyecek kişinin dört karışı kadar olacak. Dümdüz dikdörtgen bir parça yani.. Yapım ve süsleme aşamalarını da tek tek göstereceğim inşaallah..



( Tamam kabul ediyorum, bu örgü işini abarttım biraz, evin heryeri yün doldu ama gerçekten negatif enerjimi alıyor.. Çerçeveden saate heryer çiçeklerden, örgüden nasibini almaya başladı.. Yakında Ozan'ı ya da Yusufcuğu da kaplayacak ve çiçeklerle donatacak bir "nesne" örmekten korkuyorum :P Ama ondan önce Yusufcuğun odası için harika bir projem var..)



................


Babaannemiz gitmeden bir gün önce yine ufak bir park kaçamağı yaptık biz.. Nadir güneş ışıklarını yakaladık, "İyi ki gelmişiz.." dedik.. Minnoşumu kaydırdık.. Salıncakta salladık.. Ama daha çok, o oradan oraya koştururken peşinden koştuk.. Daha önce de yazmıştım ya, yürümeyi tamamen bıraktı, sadece koşuyor.. Gitmek istediği yere bir an önce varmak, ellemek istediği şeyi hemen mıncıklamak için sanırım.. Tabii biz her an arkasında olduğumuz için "Şunlar beni yakalamadan yapacağımı yapayım hemen.." düşüncesi de neden oluyor olabilir bu duruma :)) Yaramazlık yapacağı zaman önce yüzümüze afacan afacan bakıp sonra hemen koşmaya başlıyor çünkü.. Belki bakmasak ya da arkasından gitmesek o da acele etmek zorunda hissetmeyecek kendini :P Yavaş yavaş, tadına vara vara kemirecek mesela sokakta bulduğu yarı çürümüş bir mandalina kabuğunu!!

( Bu arada aşağıdaki yazıya bazı arkadaşlar "Şekerli şeyler verme.." diye yorum yazmış ya, bu Yusufcuğun şekerli şeyler yememiş hali arkadaşlar.. Ben hala ne hazır meyve suyu ya da şeker ne de çikolata vermiyorum Yusufcuğa.. İkram edildiğinde bile alıyorum elinden.. Zaten yemesi gereken sağlıklı hiçbirşeyi yemiyor, bari zarar verecek olanlardan koruyayım diyorum.. )

Bu arada..
Babaannesi buradayken çarşafta sallanark uyumaya alıştı Yusufcuk yine.. Dün gece uyuturken akla karayı seçtim.. Umarım hemen salıncağına uyum sağlamaya başlar yoksa yandım ben!!

.....................

Şimdi gelelim sevgili Özlem'in sobesine..

Şimdiye kadar ne olmayı, hangi meslekleri yapmayı hayal ettim?


İlkoulda astronotluktan öğretmenliğe, "İyi çene var sende yakışır.." iltifatları (!) sebebiyle avukatlıktan müdürlüğe (:P) her türlü meslek vardı hayallerimde.. Ama en çok "Doktor olacağım.." diyordum soranlara.. Çünkü babam "Sen ilk müslüman hanım doktorun ismini taşıyorsun, çok yakışır sana.." diyordu..

Ortaokula gelince işin rengi değişti.. Hep sınıfın en yüksek notlarını almama rağmen matematiği ( daha genel anlamıyla sayısal dersleri ) sevmediğimi ve bunlarla değil de "okumak"la vakit geçirmek istediğimi farkettim.. Daha o yıllarda tüm dünya klasiklerini, Türk masal ve romanlarının çoğunu okumuştum zaten.. Öyle ki, hep anneler çocuklarına "Kitap oku.." der, benim annem "Yeter kızım, bu kadarı da fazla.. Gözlerin altı numara olacak, zaten bozuk.." diyordu.. Altı yaşında gözlükle tanışmış bir insan olduğum için annemin kaygısına hak veriyorum aslında çünkü herkes yatar, ben ya koridordaki gece lambasının ışığında ya da yorganımın içinde el feneriyle okurdum kitaplarımı.. Küçük prensesin devin elinden nasıl kurtulduğunu ya da Küçük Prens'in kuzusunu nasıl taşıyacağını öğrenmeden uyumam mümkün değildi..

Bir yazar olmaktı o zamanlar hayalim..
Çocukları çok mutlu eden kitaplar yazan bir yazar olmak..

Liseye gelince bir gerçekle daha yüzleştim.. ÖSS denen bir duvar vardı bu ülkede ve onu aşmadan "diğer tarafa" geçmek mümkün değildi.. Bir süreliğine vazgeçtim hayallerimden ve mutlaka ama mutlaka üniversite okumaya karar verdim.. Bunda, ortaokulda beni istediği kolejde okutmak için arabasını satan babamın ve "Ben istediğim halde siyasi olaylar yüzünden okuyamadım, sen gerçekleştir hayallerimi.." diyen annemin büyük payı var tabii.. En çok onlar için okuyacak ve benimle gurur duymalarını sağlayacaktım..

Okulumda sözel sınıfı açılmadığı için mecburen eşit ağırlık öğrencisi oldum ve matematikle yine uğraşır (!) hale geldim ama bunda da bir hayır varmış.. Benim alanımda çözülen her matematik sorusunun katsayısı sözelcilerinkinden fazlaydı ve bu sayede sözel tercih yapmama rağmen çok daha yüksek bir puan aldım.. Matematiği bu yüzden kısa bir süreliğine de olsa sevdim :P

Lisede en büyük hayalim psikoloji okumaktı.. Hani olur ya, duvarlara istediğin bölümü yazan levhalar asarsın sınava hazırlanırken.. Bizim sınıfta da vardı hepimizin bir levhası ve "Boğaziçi Psikoloji" yazıyordu benimkinde kocaman kocaman.. Akımları inceliyor, muayenehaemin hayalini kuruyordum.. Hatta bir merkeze gidip oradaki psikologlarla görüşme bile yapmıştım alanımı belirlemek için ve parapsikolojide karar kılmıştım!! "Peki neden psikoloji istiyordum?" diye soruyorum şimdi kendime.. Cevabı var ama çok içimi acıtıyor.. Çok özel benim için.. Yazmasam daha iyi sanırım.. İnsan istese de anlatamıyor demek ki bazı şeyleri..

Neyse, kuru üzümden okunmuş kaleme, kardeşlerimin dualarından yolda tekrar ede ede ezberlediğim Cevşen'e kadar hertürlü techizatla sınava girdim ve elhamdulillah iyi bir puan aldım.. Bana yarı şaka yarı ciddi "Bence sen sınava girme, eve gidip çeyizini işlmeye başla çünkü seninle ilgili hiç umudum yok.." diyen bir hocamı iyice morarttıktan sonra - asla bir öğretmene karşı bu ifadeyi kullanmak istemezdim ama çok daha ilerisini duymayı hakeden bir insana karşı kendimi bu kadar frenliyor olabilmem aslında takdir konusu.. Başka konularda da haddi olmayan pekçok müdahalesini gördüm kendisinin - sıra tercihlere geldi.. Tüm kağıdı en yüksek puanlı olandan başlayarak psikoloji bölümleriyle doldurdum ama birtek Boğaziçi'ne yetmiyordu puanım.. Ve ben o sırada sınav sistemi yeni değiştiği için edebiyat tercihi yapabileceğimi bilmiyordum.. Dershanede bir hocam tercihlerimi kontrol etti ve "Sözel puanın tercih ettiğin yerlere göre çok yüksek, yazık etme puanına, Boğaziçi Edebiyat yazalım, sen başla, orada hem çift dal hem de yatay geçiş hakkın var, sonra istersen bölümünü değiştirirsin.." dedi. İstemeye istemeye razı oldum aslında ama şu anda dua ede ede anıyorum onu.. Düşünüyorum da, eğer psikolog olsaydım şu genç yaşımda hastaların dertlerine ağlaya ağlaya, içim şişe şişe göçerdim bu dünyadan.. ( Özlemcim bu kısım senin için ikinci baskı oldu, kusura bakma.. )

Çok şükür kazandım ve edebiyat okumaya başladım.. Ama hiçbir zaman bölümümü değiştirmeye yeltenmedim.. Hem çok keyif aldım okurken hem de ard arda ders bırakan, temel dersleri bile geçmek için sabahlayan psikoloji öğrencisi arkadaşlarımı gördükçe halime şükrettim.. Okulun eğitim dili ingilizce olduğu halde bizim bölümün bazı dersleri Türkçeydi ve bu büyük avantaj sağladı benim gibi evli olarak okuyan birisine.. Hiç kolay geçmedi o yıllar çünkü, daha da ağırını düşünemiyorum.. ( Evet evli okudum ben, sınavı kazandıkta sonra evlendik ve öyle başladık okula Ozan da ben de ama bu çoook uzun bir konu, es geçelim şimdi.. )


Şimdi yaptığım işi çok seviyorum.. Yazmak çok güzel.. Test yazarken bile herhangi bir cümle yerine çocukların içini şenlendirecek, onlara küçük de olsa yeni ufuklar açacak cümleler seçmeye çalışıyorum.. Hayal güçlerine dokunmaya çalışıyorum.. "Kırmızı arabanın freni patladı.." cümlesindense, "Anneme kırmızı bir kır çiçeği hediye ettim.." demeyi tercih ediyorum sıfatları anlatırken.. Çünkü biliyorum, okuduğumuz her cümle iz bırakıyor ruhumuzda.. Çocuklar için güzel cümleler kurmak isityorum.. O cümlelerle düşünüp o cümlelerle konuşsunlar istiyorum..

Hala en büyük hayalim, iyi bir çocuk yazarı olmak.. Ünlü değil, iyi.. Bir çocuğun bile hayatına dokunmak, onun hayalini güzelleştirmek çok önemli benim için.. Çok klasik olacak belki ama bir çocuk dünyayı değiştirebilir çünkü.. Ben buna inanıyorum..

Tabii bu aralar bir de yün ve tasarımla ilgili bir meslek hayalim var :P Allahtan ki ikisi birlikte yürüyebilecek işler :)) Birinden yorulunca diğerine geçiyorum..


Neyse.. İyi ki moralim bozuk.. Olmasa ne kadar yazardım Allah bilir..


Son not: Biletlerimizi aldık.. Arefe günü İstanbul'dayız inşaallah..

4 Aralık 2007 Salı

Tamam Sümüklücüm kızma.. Geldim işte :))

90 sayfa tamamdır.. Kaldı 30 sayfa.. Onu da bayrama kadar yetiştiririm Allah'ın izniyle..

Bu arada.. Kitapla ilgili soru soran arkadaşlar vardı.. Kamuoyu açıklamamızı yapalım hemen :P

Yazdığım kitap benim kişisel bir kitabım değil.. Dört yazardan oluşan bir ekip kitabı. İlköğretim 4. sınıf için derslere yardımcı, etkinlik ve testler içeren bir kitap. Ben sadece Türkçe bölümünü yazıyorum. Anlayacağınız, öğrencilerin etütlerde test çözerken hayır dua ede ede andıkları (!) yazarlardan biriyim :))


....................


Sonraya kalırsa yazmayı unutabilirim.. Önce birkaç haber ve kutlama..

Canım Erik'im mucizesine kavuştu çok şükür.. Şimdi sırada kaç bebiş olduğunu öğrenmek var :)) Rabbim hayırla ve sağlıkla kucağına alıp öpe koklaya büyütmeni nasip etsin Tubacım..

1 Aralık'ta tombiş Berk'imiz, bugünde fındık Zeynep Erva'mız doom günü şekeri oldular :)) Her ikisine de hayırlı uzun ömürler diliyorum.. Anneciklerine de sevgiler yolluyorum, muk mukk..

......................



Aşağıdaki fotoğraflar bir iki gün önceki alışveriş maceramızdan.. Ben ve zavallı "poz" çabalarım.. Anlaşılan uzun bir süre Yusufcukla doğru düzgün bir anne-oğul fotoğrafımız olmayacak.. Asla ama asla kucakta durmuyor çünkü artık.. Adımını basmadığı bir milimetrekare alan kalsın istemiyor.. Kucağımıza alır almaz basıyor çığlığı, atıyor kendini yerlere.. Puset de tamamen çıktı zaten hayatımızdan..



Bu arada, alışveriş merkezinin yılbaşı süsleri de zor kurtuldu Yusufcuğun elinden..
Yüksek gayretimden ötürü beni tebrik etmeleri lazım :P
İki saniyede tüm emeklerinin boşa gitmesi işten bile değildi..




......................


Kayınvalidem geldiğinden beri en çok yaptığımız şeylerden birisi "katmer" ve "bükme" partisi düzenlemek :)) Genellikle aile arasında oluyor ama iki kere misafir de ağırladık.. Biraz daha kalacak olsa eminim sayı artardı..


Şimdi sırada, hamurişi ustası babaannesinin küçük çırağı Yusufcuktan hamur açma dersleri var..

İyi hamur açmanın sırrı nedir?

İşte ayrıntılar..

Önce oklava, alttaki yaşını almış iki, üstteki yeni çıkmış üç dişle şöööyle sağlamca ısırılıp kontrol edilir.. Mazallah sağlam falan olmaz, hamur yarım kalır sonra..


Diş testini geçen oklava hazırlanan bezelere batırılır ve bezeler sündürülür..
Burada amaç oklavanın hamuru esnetip esnetemeyeceğini kontrol etmektir..


Bu test de bitince sıra hamur açılacak sofranın boş bir köşesinde
oklavanın iyi dönüp dönmediğini kontrol etmeye gelir..

"Tek tek açmak kolay, bakalım üç bezeyi bir arada açabiliyor mu?"
diye de denendikten sonra..


Sıra artık yapışmasın diye üzerine un serpilen hamuru açmaya gelir..

Küçük beze büyür, büyüüüür...


Babaannenin de yardımıyla harika bir katmer hamuru olur :))

Afiyet olsun :))
Siz bakmayın, katmerin lezzeti undadır, haşhaşın cinsindedir diyenlere..
Ben size püf noktaları verdim işte.. Bu testleri yapın, güzel olmazsa görüşelim..


....................


Unutmadan şunu da ekleyelim..

Yusufcuk yiyor demiştim ya.. Siz ona da inanmayın..
Kuru ekmeğe talim yine günlerdir :((

27 Kasım 2007 Salı



Aaa.. Yusufcuk kreşe mi başlamış yoksa ?

Acaba ?

Acaba ?


Yok yok..

Başlamamış..

Haftasonu ufak bir kreş gezisi yaptık ailece :)) Yusufcuk için değil ama benim için.. Buradaki bir kreşin müdürü acil olarak ingilizce öğretmenine ihtiyaçları olduğundan bahsetmiş Ozan'a.. O da bana anlattı eve gelince meseleyi.. Benim okuduğum okul ve bölüm itibariyle hem Türkçe hem de İngilizce öğretmenliği yapma imkanım var. "Haftada birkaç gün, birkaç saat derslere girersin, Yusuf da o sırada kreşteki çocuklarla oynar, değişiklik olur, enerjisini atar.." deyince öğretmenlik yapmaya hiç niyetim olmasa da görüşmeyi kabul ettim.. Neyse gittik.. Bir süre müdürün gelmesini bekledik ve bu süreyi de yukarıda görüldüğü üzere kreşin her türlü alet edevatını mıncık mıncık oynamak suretiyle değerlendirdik :)) Öyle ki müdür geldiğinde Yusufcuğu spor salonundan zor çıkardım yukarıya bağırış çağırış.. Yukarı çıkınca da adamcağızın kalemlerini hacamat etti zaten!!

Biz görüşmeye başlayınca şartların hiç de Ozan'ın anladığı ( ya da uydurduğu diyelim :P ) gibi olmadığı ortaya çıktı :)) Haftanın altı günü 8-17 çalışacak ve iki gün de 19:00'a kadar nöbetçi kalacak bir öğretmen arıyorlarmış.. Ayrıca kreşin 3 yaş altı bölümü de yok.. Hal böyle olunca başvuru formunu bile doldurmama gerek kalmadı.. Ufak bir macera yaşamış olduk :))

Ama Yusufcuğun kreşteki mutluluğunu ve kocaman bir çocukmuş gibi oyuncaklarla oynayışını görünce kafamdaki "kreş için beş yaş sınırı" üçe kadar düştü diyebilirim :)) Benim sosyal bebişim, o oyuncakların yanında bir de küçük arkadaşlar olsa ne kadar mutlu olacaktı kimbilir?


...................


Siz bizi özlerken biz başka neler yapıyoruz peki ?

Ben malumunuz bu haldeyim :))



Kitabımı yarıladım binlerce şükür.. Babaannemiz bir hafta daha kalacak galiba.. O arada ne yapsam kâr.. O gidince de kalan kısmı gece falan yazarım artık yavaş yavaş.. Bu kadarını bile ummuyordum gerçekten.. Çok rahatladım.. Sağolsun babaannesi çok güzel oynuyor Yusufcukla.. Sadece emmeden emmeye bana geliyor diyebilirim :)) Ama zaten bu çok sık olduğu için pek ayrı kalmıyoruz :P Bu aralar yine yemiyor Yusufcuk ama benim de aynı anda dört dişim çıksaydı yemek yemez ve Yusufcuk gibi dişlerimi ellemek isteyenlere ağzımı açmazdım!! Gece de - dün gece olduğu gibi - her yarım saatte bir uyanır, ağlar, emer, tam dalar gibi olunca bir daha uyanır ağlardım.. Annem de en sonunda yatmayı falan boşverir, yatağın içinde oturur, beni emzirir vaziyette kucağında uyutur, uyanınca da hemen emzirir, öyle sabahlardı..

Ama eğlenceli şeyler de yapıyoruz tabii.. Mesela geçen hafta küçük abimiz Ahmet Aydın'ın doom günüsüne gittik.. Yusufcuk onu bir an yanlız bırakmadı sağolsun :)) Hem oyuncaklarını paylaştı hem de mum üfleyişini..



Sonra, sonra... Uzun yürüyüşler yaptık babaannemiz ilk geldiğinde ve Yusufcuk bir seferinde mucize eseri arabada uyudu kaldı yine.. Eve gelince yatağına yatırmaya bile kıyamadık uyanır diye.. Girişteki halıyı kıvırıp orada uyuttuk bebişimi..
Soğuk hava vurdu galiba, uzun uzun uyudu o halde..




Parkta oynamayı ve poz vermeyi de ihmal etmedik tabii..



..............

Baba baba heeeyyyyy..
Baba baba heeeğğğğyyyyy..

( Yusufcuğun yeni şarkısı )


Bunlar da yeni kelimeleri:

Addayh: Allah
Daydı: Tatlı
Babaci: Babacım ( ya da biz öyle sanıyoruz )
Bıdi bıdi: Ne olduğunu çözemedik..
Adtaa: Atta
Şu: Su ( Sadece birkaç kere söyledi ama biliyor artık suyun su olduğunu )
..ve en önemlisi..
Hanni, enni, annğii, ağğnnn: Anne :))

Tatlış tatlış konuşurken o serçe ağzını yiyesim geliyor..

...................

Yusufcuk artık kesinlikle ama kesinlikle pusette oturmuyor.. Son iki yürüyüşümüz resmen işkenceye dönüştü.. Yanımda kayınvalidem olmasaydı kaldırıma oturur hümgür hüngür ağlardım kesinlikle.. Etini koparıyorlarmış gibi bağırıyor oturur oturmaz ve iki seferdir eve o babaannesinin kucağında - daha doğrusu kendini yere ata ata ulaştığı asfalt sefasını yapa yapa - ben de boş bebek arabasını ittirir vaziyette geliyoruz.. Satılık puset var haberiniz olsun :P


Oğlumun büyüdüğünü ve bebek arabalarının bebekler için olduğunu kabul etsem iyi olacak galiba :)) O artık yürümek istiyor hem de kesinlikle eli tutulmadan.. Ayrıca çok da sorumluluk sahibi.. Kendi çantasını kendi taşıyor - daha doğrusu sürüklüyor :))

...................

Yusufcuğun evde erişemediği yer kalmamış durumda.. En güvenli yer orası olduğu için birçok şeyi şifonyerin üstüne koymuştum ama orası da gitti elden.. Sabah kayınvalidem seslendi.. Giitim baktım, bizimki en alt çekmeceyi çekmiş, üstüne çıkmış, oradan şifonyerin üstünü karıştıryor.. Artık yatak odamızın kapısı da mutfak gibi 7/24 kapalı duracak anlaşılan..

..................

Yusufcuk maşaallah her dediğimizi istisnasız anlıyor artık.. Ama bir derdi var.. Konuşamadığı için kendi derdini anlatamıyor.. Bu da onu bazen çok agresif yapıyor.. Biz istediği şeyi anlayıp da eline verene kadar "ıyhh" diye diye göstermekten bir hal oluyor.. Anlayamaz da gecikirsek öyle hırçınlaşıyor ki anlatamam.. Konuşmayı bir an önce öğrense çok iyi olacak :))

....................

Bloga yazmayı da sizleri okumayı da çok özlemişim.. Kısa kısa ama daha sık yazsam iyi olacak galiba.. Gerçi iki gecedir tam ben yazacağım elektrik kesiliyor, mum eşliğinde Yusufcuğu oynatıyoruz oraya buraya kaçmasın diye karanlıkta.. Ama inşaallah daha sık yazacağım artık..