Çayır çimen geze geeeezee etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çayır çimen geze geeeezee etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2008 Pazartesi




Ah, ahhh...


Nedir bu Yusufcuğun annesinin elinden çektiği..



Uyanınca yeleğini bulamadım, kendi hırkamı giydirdim çocuğa :))


Zavallım da karizma olayının farkında değil daha.. Gayet rahat bir şekilde, pencerenin önüne serptiğimiz bulgurları yiyen güvercinleri seyrediyor..


Ama bir de şöyle düşünelim..

İleride baktığımda, "Hımm, demek ancak hırkam kadarmış boyu oğluşumun bir buçuk yaş civarı.." diyebileceğim bu fotoğrafa baktığımda :P




Üç dört gündür gezmekten yorulduk :P

İki kere alışverişe, bir arkadaş toplantısına ve dün de - bu havada ! - dağa yürüyüşe gittik.. Tabii sonuncusunun Ozan'ın zoruyla gerçekleştiğini hepiniz tahmin etmişsinizdir :P



Önce alışveriş merkezinden kareler..


Gittikleri ayakkabı mağazasında, annesinin ayakkabı seçmesine yardımcı olan meleği..


( Zannettiğiniz gibi bu kıpkırmızı şirin ayakkabıyı almadım..

Onun yerine iki sene sonra ilk defa, sivri burun, yüksek topuk çok şık siyah bir ayakkabı aldım çok uygun bir fiyata - sizi seviyorum seri sonları :P- Daha önce cesaret edemiyordum Yusufcuk kucağımdayken onlarla yürüyemem diye ama artık istesek de kucakta taşınmıyor zaten bebiş.. Ben de eski "şık" günlerime döneyim artık..)


Anneye yardım ettik, babaya da etmeden olmaz..

En azından ayakkabının içindeki kalıbı eğip bükerek kalite kontrol yapabiliriz :P



Bu da boy aynasında şirinlik yaparken kendini kaybeden Yusufcuk :))




Ozanla baktık ki Yusufcuk "zırvana"ya ulaştı yine, fazla enerisini atsın diye içinde top havuzu olan bir yere dondurma yemeye girdik.. Evet itiraf ediyorum, sadece top havuzu için gittik :P

Ama iyi ki gitmişiz.. Çok mutlu oldu bebişim..









Top havuzuna dalar dalmaz sakinleşti Yusufcuk..

Dakikalarca toplarla oynadı oynadı oynadıııııı.....






Bu sayede biz de rahat rahat dondurmalarımız lüplettik :))



Ertesi gün ise tüm gün boyunca Salih bebişlerdeydik.. Tayinleri çıktığı için arkadaşlarla toplanıp "güle güle" demeye gittik onlara.. Yusufcuk dişi iyice patladığı için rahattı o gün ama aralarında on ay olan üç bebiş ne kadar uslu durusa o kadar uslu durdu bebişlerimiz :P Salih bebişe bir kere uçak fırlattı bir kere de ısırmaya kalktı Yusufcuk.. Daha önce hep onu ısıran Ahmet Aydın abisini de üç kere "tırmaladı".. Elinden oyuncağı alınınca teyzelerine bıdı bıdı söylendi, televizyon dolabına tırmanmasına izin vermeyen babaannesine de bir tokat patlattı.. Haksız değilim di mi ilerisi için endişelenmekte!!
İstediği yapılınca, her istediğinde emince, uyu denmeyince hiçbir problemi yok aslında.. Gayet sakin bir bebek.. Ama işine gelmeyen birşey yapıldığında, istediği şey verilmediğinde küçük bir pantere dönüşüyor, agresifleşiyor hemen.. Nereye saldıracağını şaşırıyor sinirini atmak için.. Yogaya göndermek lazım bu bebişi :P



................


Dün dağa yürüyüşe gittiğimizi yazmıştım değil mi..

Yürüyüş dediğim de öyle yoldan, düz yerden falan değil, tepelerden kayalardan zirveye doğru!! Çamurlara bata çıka sporumuzu yapıp eve döndük.. Bir sonraki seferler için "tövbe" demeyi de unutmadım tabii :))


Dün aslında çok keyifsizdi Yusufcuk.. Üstteki azı çıktı çıkmasına da altta iki azı dişi kabarık şimdi de.. Birşeyler çiğnemeyi kesinlikle reddediyor.. Üstüne baskı oldukça acıyor demek ki dişeti.. İki gündür yediği biraz muz - o da emerek- biraz da çorba.. Gerisi "anneden geçinmece" :))


....................




Yusufcuk dört gündür çok sevindiriyor beni.. Şimdi sevinç konumu yazınca "öğğkk" demeyin ama.. Bebişi büyüyenler anlar, büyüyecek olanlar da ileride anlayacak inşaallah ne demek istediğimi.. Birkaç gündür kaka yapacağı zaman biryere saklanıyor yine Yusufcuk ama sonra yanıma gelip çömeliyor ve "ıığğğhh" diyor.. Kaka yaptığını haber veriyor yani.. Maşaallah benim bebişime.. İnşaallah baharda tuvalet eğitimine başlamayı düşünüyorum.. En çok korktuğum süreçlerden biri bu ama hemen alışması için dua ediyorum Allah'a.. Uyku ve yemek konusunda hala problemlerimizi aşamadık, bir de üstüne tuvalet sorunu olursa ne yaparım bilemem.. Allahtan ki çevremde bebişini bezden çok kolay ve kısa sürede ayıran anneler var da umut oluyor bana.. Artık kaka yaptığının bilincine vardığına göre yakında ondan rahatsız olmayı da öğrenir herhalde Yusufcuk..


.....................


Yusufcuk dudağını büzüp, öne uzata uzata bizi öpmeye koşuyor bu aralar.. Kuş ağzı gibi yapıyor ağzını, curpp diye öpüyor.. Bu ne tatlı birşeymiş Allah'ım.. O öpücük ne kadar mutlu ediyor beni anlatamam.. Rabbim lütfen özleyen, bekleyen herkese yaşat bu tadı..

Sadece bizi değil, yabancıları da öpmeye çalışıyor aslında.. Alışverişe gittiğimizde babasının ayakkabı aldığı mağazada ona yardımcı olan amcasını defalarca öptü Yusufcuk.. Adam da şaşırdı, "Yeni kızım oldu benim, onu anladı herhalde.." deyip güldürdü bizi.. Biz babaannesiyle gömlek alırken de babası onu koridorda oyaladı bir süre.. O sırada küçük bir kız görüp onu öpmeye kalkmış.. Kız da ona dudağını uzatınca karşılıklı "currpp"laşmışlar.. Ozan da kızın anne-babası da ölmüş gülmekten..


........................


Cumartesi akşamı, normalde ikindide uyuduğu uykuyu atladığı için çok huysuzlandı Yusufcuk.. Uyku başına vurdu ve emerek bile uyuyamadı.. Babaannesiyle ben de çarşafla sallamaya başladık.. Bir yandan onu sallıyoruz bir yandan da kısık sesle televizyon seyrediyoruz.. Reklamlar başladı.. Yusufcuk dalmıştı aslında.. Molfix reklamı var ya hani, bebişin biri beziyle havuza giriyor, bez havuzun suyunu emiyor.. O çıktı.. Bizim -güya- uyuyan hafiye reklamın müziğini duyar duymaz "ebbe, ebbee.." demeye başladı ama gözler kapalı.. Yani uyuyormuş ama göremese de televizyonda bebek çıktığını biliyormuş, onu söylüyor bize..

Bir de bu aralar yeni Omo reklamındaki bebeği taklit ediyor.. Zenci bebiş bukalemun gibi dilini çıkardıkça bizimki de çıkarıyor minik dilini :))


.....................



Bugünlerde beni iyiden iyiye düşünüdüren, bazen gece uykularımı kaçıran bazen de çok sevindiren bir gelişme var.. Çok önemli bir kararla ilgili.. Bunu, ne olduğunu merak edin diye, gizem olsun diye yazmadım.. Sadece ileride gerçekleşirse, temellerinin taa bugünlerden atıldığını hatırlayabilmek için yazdım.. Hakkımızda hayırlısının olması için dua ederseniz de ekstra kazanç sağlamış olurum buraya yazmakla :))
Sadece şunu yazayım, bebişsel bir mesele değil.. Yolda bir kardeş falan yok yani :P



......................



Yusufcuk sokakta kendisinden kaçan kedilere sadece "pisi pisi" yapmakla kalmıyor artık, "dediiiğğğ" diye bağırıyor arkalarından :))



.....................



Artık evdeki tüm kapıları açabilen Yusufcuktan kaçmak mükün değil.. Hangi odaya girsem peşimde bitiyor.. Ayaklarının ucunda dikile dikile o kapı kollarını açması çok şirin.. Anahtarı olmayan kapılarımız için, şu kapıların üst taraflarına takılan kancalı kilitlerden almanın vakti geldi galiba.. Özellikle de tuvalet kapısı için.. Evde keşfedemediği tek yer orası ve ben birgün ıslak ve bakteriyel bir sürprizle karşılaşmak istemiyorum :P



.....................



Amcamızın tezkeresini almasına sadece dört gün kaldı.. Sağ salim gelir inşaallah.. O askere gittiğinde Yusufcuk tam iki aylıktı, minnoş bir kolikti henüz :)) Şimdi koşan, oynayan, pencereden dışarıyı seyretmek istediğinde sandalyeye çıkıp kuşlara "pisi pisi" yapan bir afacan.. Amcası ne kadar şaşıracak bakalım.. Gerçi arada bir kere gördü ama hem süre çok kısaydı hem de o zaman daha küçüktü Yusufcuk.. Şimdi büyüdü, marifetler çoğaldı :))



.......................



Kitabın devamını teslim etmek ve ödemenin geri kalanını almak için yayınevini arıyorum yine.. Geçen seferki gibi sinir bozucu bir beklemedeyim.. Allah'ım, nereden bulaştım bu adamlara yaa :((



.....................



Yusufcum "anniiiğğğ" diye beni çağırıyor.. Gitmem lazım :))


Şimdilik sıfatım bu.. Anniyim ben, annii..

16 Ekim 2007 Salı

Tahminimiz doğruymuş.. Kabakulak olmuş Yusufcuk :((


Peki neden?

Doktorumuzun teşhisi, üç hafta önce vurdurduğumuz MMR aşısından kaynaklandığı yönünde.. Bu üçlü aşının içinde kabakulak aşısı da var ve bazı bebeklerde komplikasyon olarak hastalığı tetikleyebiliyormuş.. İremle konuştuk akşam, karakuzu da aynı Yusufcuk gibi aşıdan on yedi gün sonra kabakulak geçirmiş, onlara da aynı şeyi söylemiş doktorları.. ( Bu arada, karakuzu bugün ufak bir kaza geçirmiş ve alnı yarılmış.. Dört dikişle dönmüşler eve.. Geçmiş olsun minnoşumuza, Allah beterinden saklasın..)

Şu anda beklemedeyiz.. Kabakulak için spesifik bir ilaç yok.. Sadece yüksek ateş olursa şurup veriyoruz.. İki gün sonra kontrole gideceğiz inşaallah tekrar..

Bu arada, aşıdan kaynaklanan kabakulak mı olduğunu anlamak için ayrıntılı tahlil yapıyorlarmış Hıfsısıhha'da.. Aşıyı ihbar edip sağlık ocağının incelenmesi gerekiyormuş bir problem var mı diye.. "İsterseniz gidin.. Ben aşıdan kaynaklanan kabakulak olduğuna eminim, kuluçka süresi günü gününe uyuyor, immuglobin bakılsa bile hastalıktan mı aşıdan mı olduğu ayırdedilemeyecek şimdi.." dedi doktorumuz ama çok kan alıyorlarmış, kıyamıyorum Yusufcuğa.. O şiş boğazıyla dakikalarca ağlasın istemiyorum.. Gitmeyeceğim galiba.. Ama sağlık ocağıyla ilgili ne yapılması gerekiyorsa onu halletmem lazım..

Bugün daha iyi anladık ki Yusufcuk doktorunu tanıyor ve o daha yaklaşmaya başlar başlamaz eliyle uzaktan itme hareketi yapıyor.. Bugün hem o hem ben hem de doktorumuz ter içinde kaldık hastanede..


Yapılan müdahale: Küçük ışık yardımıyla ağzının içine ve boğazına sadece bakma, kulağını inceleme..

Müdahale şekli: Anne kişisi yarı yatar yarı oturur pozisyonda ağlamaktan sakinleştirilemeyen Yusufcuğu yüzü yukarı bakacak şekilde kucağına alır.. Sol eliyle iki elini ve bacaklarını sıkıca kavrar, sağ eliyle başını sabitler ve sıkıca kendine bastırır.. Doktor, elinde ufacık bir aletle kurtcuk gibi kıvranan Yusufcuğa yaklaşır ve ağzını açmaya çalışır - zira Yusufcuk ağzını açmadan çığlık atmaktadır başına gelecekleri bildiğinden - Anne kişisi bebeği daha sıkı kavrar, yanaklardan ufak bir sıkıştırmayla ağız açılır, kontrol yapılır.. Anne oturmayı geçmiş resmen yatağa uzanır kucağına yapıştırdığı Yusufcukla birlikte :)) Kulak muayenesi için Yusufcuk yan çevrilir.. Doktor bir kez daha eğilir.. Yusufcuk bağırmakta, anne "Ay şimdi katılacak.." diye sayıklamakta, baba ise doktorun da üstünden görünen yüzünü şekilden şekile sokarak Yusufcuğa şirinlik yapmaktadır..


Şimdi gel de bu çocuğa kan tahlili yaptır..


.........................


Gelelim bayrama..

Yusufcuğun bayram serencamını anlatmaya "extreme" yolculuğumuzdan başlamak en iyisi olacak galiba.. Öyle ki Ozan eve varır varmaz, armudun sapı, vitesin düzü-otomatiği demeden hemen bir araba almaya ahdetti :))

Sair zamanlarda en ufak bir "çıt" sesine uyanan Yusufcuk, yola çıkacağımız sabah ben onu kucaklayıp gezdirdikten, altını bile değişitirdikten sonra ancak üstünü giydirirken uyandı.. "Niye rahatımı bozdunuz yaa.." diye de bize epey bir kafa tuttu uyku sersemi cırtlak sesiyle :)) Neyse hemen hazırlanıp çıktık, otobüsümze rahat rahat bindik ama Yusufcuk mızmızlanmaya başladı.. Oturduğumuz koltuk ve çevresinde kurcalanmadık yer kalmadığından oyalamak da pek mümkün olmadı ve serenat başladı!! Babası alıp kucağında gezdiriyor, ben emzirmeye çalışıyorum - ki uyusun - yok.. Huyudur Yusufcuğun, farklı bir yerdeysek, yanımızda başkaları varsa, birileri konuşuyorsa ne emer ne uyur.. Keşfedilecek herşeyi son noktasına kadar keşfetmeden rahat etmez içi.. Yine öyle oldu.. Uyutamadık bir türlü.. Hatta iş o dereceye geldi ki babasını bile istemez oldu, kendini yere atıp yürümeye çalışıyor.. Elinden tutup yürütüyoruz koridorda, onu da istemiyor.. Sağa sola sallana sallana giden otobüste kendi başına yürüyüp etrafı karıştıracakmış beyefendi!! Tam dört saat bu hengameyle geçti..

Sonra devreye, hala kendisinden "Allah razı olsun.." diye diye bahsettiğimiz host abimiz girdi.. Kucakladı Yusufu, hem oynattı, hem gezdirdi hem de isteyen yolcuların kucağına Yusufcuğu götürmek suretiyle firmanın servis yelpazesini genişletti.. Bir ara ikinci kaptanın uyuduğu bölmeye bile gittiler ziyarete :)) Böylece Ozan da ben de, Yusufcuk ağladıkça yan yan bize bakan yaşlı amca da derin bir "ohh" çektik..

Şimdi aşağıdaki fotoğrafa bakıp bana kızmayın.. Çok kısa bir süre oradaydı Yusufcuk ve çift şerit-tek yön yani karşıdan aracın gelmediği, sollamanın riskli olmadığı güvenli bir mevkideydik o anda ve Yusufcuk deli gibi ön tarafı gösterip ağlıyordu.. Sadece susması için izin verdik kısa bir süre.. Pişmanım ama başka türlü susturamadık ki küçük beyi.. Otobüsten atılıp köye kadar yürüyecek mecalim yoktu gerçekten..


Tek derdi orayı görebilmekmiş meğer.. İki dakika sonra bir baktık, muavinin kucağında sızmış Yusufcuk!! Aynı şey bugün de oldu.. Saatlerce uyumadı uyumadı, hastane dönüşü kucağımda oynarken bir anda koluma düştü kafası.. "Küt" diye uyumuş meğer oynarken :)) Kendi kendine uyumayı öğreniyor mu ne :P

Neyse, bunun son otobüs yolculuğumuz olması için dua ede ede köydeki evimize vardık :)) Zaten arefe günü gittiğimiz için o gün biraz dinlenmeyle, biraz hazırlıkla geçti.. Anlamadık bile..

Bayram sabahı Yusufcuğu giydirip süsledik, Ozan'ın dedesinin evindeki bayram kahvaltısı için köy içine indik.. Yusufcuk bayramda da geleneğini bozmadı ve kahvaltı etmek yerine oynamayı tercih etti.. Tavukların olduğu yere bakan pencereyi keşfettikten sonra ise onu oradan almak pek mümkün olmadı :))



Bu arada, şu önemli noktaya parmak basmayı da unutmayalım tabii.. Bir günün bayram olması, o gün yaramazlık yapılmayacağı anlamına gelmez..

Bayram da olsa dolaplar karıştırılır...
Şekerlik bir güzel devrilir..


O şekerliğin kapağıyla hızlıca koşulur, koşulur...

Hatta öyle hızlı koşulur ki anne fotoğraf çektiğinde sanki duran Yusufcukmuş da dönen çevredeki eşyalarmış gibi görünür :))


Ama bazen bayramda mutsuz da olabilir çocuklar :((
Annaneleri yanlarında yoktur çünkü..


Hemen "Hımm, ne yapsam?" diye düşünülür..
Ufak bir telefon görüşmesi meseleyi halleder :))


Bayram demek, en çok da büyükleri ziyaret demektir..
Yusufcuk da anne ve babasının elinden tutar, harçlık toplamaya gider..


Sonra...
Bahçede oynanır..
Özgürlüğün tadı çıkarılır..

Minik böcük ve karıncalar incelenir..



Bayram ziyaretlerimiz bitince "Eve dönmeden önce bir de piknik yapalım.." dedi Ozan.. ( Aaa, ne garip :P ) Gezdik dolaştık, güzel bir yer bulduk.. Sonra da bu sezonun en güzel mahsülünün fotoğrafını çektik..

Tarladan sofralara abi, geeelllllll :))



Yusufcuk babannesiyle ateşin başında ısındı..



Dönüşte önce Kütahya'ya uğradık, Yusufcuğun orada askerlik yapan amcasını görmeye.. Babaannemiz hüzünlendi biraz.. "Havacı" amcası, "fiuuuuvvvv fiuuvvvv" diye havalarda uçurdu meleğimi.. Birlikte yemek yedikten sonra yola devam ettik hemen çok geçe kalmamak için.. İyi yapmışız.. Hem Yusufcuk arabada huysuzlanıp ateşlenmeye başladı ( meğer kabakulakmış ) hem de bayram dönüşü çok yoğundu tarfik.. Işıklarda, gişelerde metrelerce kuyruklar vardı..


.........................


Allah'a şükür çok güzel bir bayram geçirdik ama üzücü şeyler de olmadı değil.. Ağzımda hala onların nişanesi üç kocaman uçuğum var :((

Bayram sabahı annemi aradım ama açmadı telefonu uzun uzun çaldırmama rağmen.. Meğer hastanedelermiş.. Arefe gecesi minnoş Mirza'm hastalanmış.. Rengi koyulaşan idrarına kan da eklenmeye başlamış.. Sabahı zor etmişler, bayramı hastanede karşılamışlar maalesef.. Küçücüğüm kum döküyormuş.. Dayılarında varmış kronik böbrek rahatsızlığı, genetikmiş galiba.. Üç günlükken başladı onda da!! Allah'ım şifa ver yavrucuğa ve tüm hasta yavrucuklara..

Ertesi gün yine aradım, yine hastanedeler ama bu sefer Ece için gitmişler.. Doğumu epidural sezaryendi, epiduralin etkisini atamamış vücut.. Baygınlaşmaya, dayanılmaz bel ve başağrıları çekmeye başlamış, yatırmışlar hastaneye.. Ağır ilaçlar verdikleri için bebeği de emzirememiş o gün.. Annemler kaşıkla beslemişler yavrumu hasta hasta.. ( Biberon alıp annesini emmeyi reddetmesin diye )

Şimdi ikisi de evdeler ve iyilermiş.. İlaçlar iyi gelmiş Mirza'ya, hastaneye yatmasına gerek kalmamış.. İdrarında kan da yokmuş artık, bitmiş galiba kum dökmesi ama anladığım kadarıyla ara ara yaşanacakmış bu.. Halasının kuzusu, kıyamam ben ona.. Şifa ver Rabbim.. Şifa ver benim tatlış yeğenime..


(Hem Yusufcuğa hem de Mirza'ya dua ederseniz çoook mutlu olurum..)

31 Ağustos 2007 Cuma

Eminim birçok kişi "Hımm, acaba bu sefer nereye pikniğe gitti bunlar?" diye açar oldu bu sayfayı.. Artık her piknik maceramızı yazışımda gülüyorum, Ozan'a diyorum ki sayende "Sömestır Sami" gibi olduk :)) Hani vardı ya Beyaz'ın bir tiplemesi, koltuğunun altında mangalla geziyordu adam.. Heryer potansiyel piknik alanıydı onun için..

Dün İrem'le buluşacağımızdan bahsetmiştim bir önceki yazıda ama nasip olmadı maalesef.. Ozan'ın son anda haber verdiği şirket pikniği sebebiyle yarına ertelemiştik buluşmayı ama bu sefer de İrem'in misafirleri geleceği için önümüzdeki haftaya kaldı :((

30 Ağustos Zafer Bayramımızı bir piknikle kutlamaya karar veren kocalarımızın peşine takılıp yine düştük dağ yollarına :)) Sirkeli civarında biryere gittik ama adını tam bilmiyorum..


Aslında çok kalabalık değildik, iki aile gelmedi ama aralarında on ay bulunan üç bebekle faaliyet had safhadaydı..




Piknik boyunca meleğim çooook mutluydu.. Topraklara bulandı, her nevi ot çöpün tadına baktı yine.. ( Bende büyük gelişmeler var yaa.. Önceden yastığına düşen emziği bile kaynar sularla yıkamadan vermeyen ben şimdi sadece uzaktan bakıp "Ayy oğlum yenmez ooo, pis, eee eee, çıkar çabuuukkk.." diye bağırıyorum.. Doğal bağışıklığa inanmaya başladım )


Babası sürekli başında gezdi meleğimin, emeklediği güzergahı dikenlerden, taşlardan temizledi :))


Biz de üç arkadaş baktık ki babalar bakıyor bebişlere, önce çevredeki yüksek tepelerden birine çıktık - sürüne sürüne :)) - sonra da aşağıya "Heyooo, heyoo.." diye bağırdık.. Bazı ufak tefek kazalar atlattık ama aşağı çaktırmadık tabii, kahramanlığa leke sürdürmemek lazım..

Sonra ben biraz güneşlendim (!) biraz da böğürtlen topladım küçük meleğime.. Bayılıyor ya..
Meleğim de onları afiyetle yedi.. Ama bu sefer ben kendim yedirdim zira geçen seferki piknik kıyafetlerinden o böğürtlen lekelerini çıkartabilmiş değilim henüz..


Miniciğimin en gözde oyuncağı ızgara teliydi orada.. Dakikalarca oynadı onunla.. Yağlı mağlı demedim verdim eline çünkü çamaşır yıkamak, oraya buraya emekleyen zıp zıp tavşanın peşinde koşmaktan daha kolay :))

Velhasılı çoook güzel bir gündü.. Dönüşte yorgunluktan kucağımda sızdı kaldı meleğim..



Ondan önceki gün de yine dağlardaydık ama bu sefer piknik yapmadık merak etmeyin :))
Sadece ufak bir akşam yürüyüşü..

Taa yukarılardan Ankara'yı seyrettik oğlumla..
( Ben bu cümleyi daha önce kurdum galiba.. Aaa evet, Estergon Kalesi için söylemiştim aynı şeyi.. )


Kendini yerlere atıp emeklemeye çalışan Yusufcuğuu kucakta tutmak hiç kolay değildi tabii.. Bu yüzden oturmaktan çok yürümek zorunda kaldık..

Bu yürüyüşün ardından da market alışverişimizi yapıp eve döndük yorgun argın..

......................

"Hazır herkes kendi işiyle meşgulken ben de şu reyona yanaşayım bari.."
"Gelin bakalım rengarenk mamalar.."

"Şu piskübiyi de ağzımıza attık mı operasyon tamamdırrr.."



.................
"Yusufcumm, güzel güzel mamalar alsın mı baban sana yemen için?"


" Hayııııııııııırrrrrrrrrrr....."

..............

Bizden şimdilik bu kadar.. Akşam için patlıcanlı börek istedi Ozan, onu yapmam lazım :))

23 Temmuz 2007 Pazartesi


Bu haftasonuna,
güzel bir çiçekle kutlanmış evlilik yıldönümümüzü ( 21 Temmuz )


Şehrin kenarında yapılmış güzel pikniğimizi..

Ve ilk oy kullanma tecrübemizi sığdırdık biz...



Gelelim ayrıntılara :))

İyice sordum soruşturdum, çiçeği bu sefer satın almış Ozan, önceki gibi beleş değil yani :))
Bu sefer de benim hediyem yoktu, iyi mi?
Ben de hediye olarak piknik sepetimizi hazırladım ve Ozan'ın ne zamandır gitmek istediği ama arabamız olmadığı için benim razı olmadığım - bebek arabası ve o kadar eşyayla önce uzun uzun yürüyüp sonra da bir dağın eteğine çıkmak takdir edersiniz ki pek razı olunacak bir durum değil :)) - pikniğimizi gerçekleştirmeye karar verdik. Evden çıkmadan önce asla söylenmeyeceğime dair kendi kendime söz verdim ve çok yorulsak da harika bir gün geçirdik.. En mutlu olanımız da herzamanki gibi minik meleğimizdi..

Kaan bebiş taa İngilterelerde çingene salıncağında uyur da benim meleğim durur mu? Piknikte ilk çingene salıncağı deneyimimiz de yaşamış olduk..


Yapması babadan..



Sallaması anneden..

Mışıl mışıl uyuması de minik melekten :))

Yanlız bizim salıncak biraz küçük oldu sanırım, ayaklarını sığdıramadık bücürün.. Bir dahaki sefere şöyle kocamaaaan bir pike götürmem lazım..


Ayrıca Yusufcuğun çingene salıncağında uyuma rekorunu da not emeliyim buraya.. Tam 35 dakika!! Daha kısa uyuyan bebek olmamıştır eminim.. Şimdi sorum şu, bu bile işe yaramadıysa bizim bebişin uzun uzun uyuması için başka yol kaldı mı denenecek?


..............................


Yusufcuk uyurken Ozan tek seferlik pratik mangalımızı yaktı - hiç memnun kalmadık bu arada, denemenizi pek tavsiye etmem - ve köftelerimizi pişirdi..


Ben de onları afiyetle yedimmm..

Yusufcuk uyanınca da onu tutmak pek mümkün olmadı.. Babasıyla oyunlar oynadı, yapraktan dikene ne bulduysa inceledi..

Eve gider gitmez ilk işimiz bu kir ve toz yumağını cupcuplamak oldu :)) Ayakları karardı resmen toprakla oynamak için cabaladıkça.. Oğlumu hiç bu kadar kirli görmemiştim ama bir o kadar da mutluydu..

Bir kısım nebatatın da tadına baktıktan sonra hava kararmak üzereyken eve döndük :))

...................

Ertesi sabah yataktan belimin sol tarafı ve sağ omzum iptal olmuş bir halde kalktım! ( Bu arada benim kolum ve boynum hala geçmiş değil, hatta çok kötü durumda.. Doktora gittik geçen hafta ve adam lif kopmuş olabileceğini, kalıcı bir hasar bırakabileceğini söyledi, "Güzel bir ilaç yazayım.." dedi, yaza yaza ağrı kesici yazmış! Bu doktorla ilgili ciddi şüphelerim var.. Hani oluyor ya hastanelerde, hastabakıcılar falan giriyor doktorların yerine onlar yokken, kesin öyle birşey var bu işin içinde... )

Kahvaltımızı edip oyumuzu kullanacağımız okula doğru yola çıktık.. Gideceğimiz yer 100 metre ya var ya yok ama ben Yusufcukla ilgili ne var ne yoksa aldım yanıma.. Biberon, cici bebe, penye battaniyesi, diş kaşıyıcısı, şapkası, oyuncağı vs. vs.. Zannediyoruz ki dakikalarca sırada bekleyip Yusufcuğu oyalamaya çalışacağız.. Allah'a şükür hiç umduğumuz gibi olmadı.. Gider gitmez kartondan bozma minik kabinimizde :)) oyumuzu kullandık ve "Eee, bu kadar mıydı?" deyip evimize döndük..

..................

Bugünlerde çoook önemli iki konuda yazmak istiyorum ama hala fırsat bulabilmiş değilim.. Birincisi Yusufcuktan somut örneklerle uyku konusu, ikincisi de özellikle Asya ve yeni annelerin yazdıklarından hareketle doğum sonrası depresyon..

Babasının Yusufcuğa aldığı harika kitaplar da var tabii sırada..

Of yaa, hayata yetişemiyorum artık ben!

19 Temmuz 2007 Perşembe

Baştan uyarıyorum, bu çoooookkk uzun bir yazı !

- Az önce Ozan aradı, bir arkadaşının hanımı hamileydi, aylardır heyecanla bekliyorduk Salih beyin gelmesini.. Doğuma girmişler az önce.. Allah'ım hayırla, sağlıkla, kolaylıkla doğmasını nasip etsin küçük bebişin.. Akşama minik bebiş görmesi var yaşasın..

- Hepinizin Regaib Kandili'ni ve üç aylara kavuşmasını tebrik ederim.. Bu günler Yüce Allah'ın bizi affetmek için, bize ihsan etmek, lütufta bulunmak için belirlediği çok özel günler.. İnşaallah değerlendirebilir, feyz alabiliriz..

- Yusufcukla ilgili çoook şey birikti yazacak ama o yeni bir yazı olsun artık.. Sadece şu kadarını yazayım, yeni diş bize, biz de ona alıştık.. Yusufcuğun bünyesi de alışmış olmalı ki ishal ve ateş bitti gibi.. Yanlız Yusufcuğun Calpol bağımlısı olmuş olmasından endişeliyim.. Su gibi içti yavrucum benim.. Herşeye sıkı sıkı kapattığı o küçücük ağzını daha Calpol şişesini görür görmez serçe yavrusu gibi açması da ilginç bir ayrıntı.. Karar verdim, yemediği yemeklere Calpol katıp vereceğim bundan sonra :))

- Gelelim köye.. Gerçi Asya ve Tuba artık tatil yazısı okumak istemiyorlarmış ama bizim tatilimiz deniz, kum, güneş içermiyor :)) Gerçi ufak bir göl maceramız var ama o kadar da olsun artık, n'apalım..


Canım annanecim ve küçük siyah kedi bizi uğurladıktan sonra sabah erkenden Ozan'ın köyüne doğru yola çıktık. Ama ne gün? Hani o hafta en sıcak olan, bazı işyerlerinin ve kamu çalışanlarının bile izinli olduğu gün vardı ya, işte o gün.. Otobüs klimalı olduu için ve Yusufcuk da iki kere uyuduğu için rahattık çok şükür ama araç hararet yaptığı için yavaş yavaş gitmek zorunda kaldık.. Tam da köye yaklaşırken çok büyük bir kaza da atlatınca - çok afedersiniz, moron bir kamyonet şoförü koca yolu geçmek isterken yolun tam ortasında durdu ve biz ani frenle savrulduk - köye varınca toprağı öpesim geldi..


Köydeki tatilimiz boyunca Yusuf paşanın keyfine diyecek yoktu.. Daha İzmir otogardan başladı omuzlar üzerindeki tahtırevan keyfi.. Köyde de güneşten etkilenmesin diye hep şemsiyeyle gezdirdik bücürü.. Yani Gökçek Gökçek olalı böyle sosyetik bebiş görmedi..



Tatil boyunca çok güzel beslendik, resmen semirdik. ( Tabii bu çoğul kullanım "-dik" Ozan ve benim için geçerli, Yusufcuk bildiğiniz gibiydi yine ) Ozan'ın yengeleri ve ziyaret ettiğimiz akrabaları sağolsun, bükmelerle, katmerlerle beslediler bizi.. Hepsinin ellerine sağlık..



Eğirdir Gölü'ne gittiğimizden bahsetmiştim daha önce.. O gün en mutlu günüydü belki bebişimin.. Zaten banyo delisi olan Yusufcuk, gölü görünce çıldırdı resmen.. Suya sokana kadar - başta ben cesaret edemedim üşür diye ama hiçbirşey olmadı çok şükür - dakikalarca ağladı. Tabii çıkınca da öyle.. Babasıyla harika bir göl sefası yaptı oğlum..


Yorulunca da ona güzel bir yatak yaptık ve uzun uzun uyudu açık havada.. -Ben bu çocuğu evde de balkonda mı uyutsam ne?- Biz de bunu fırsat bilip Yusufcuğu babaannesine bıraktık ve göl kenarına indik yeniden Ozan'la..

Önce biraz kenardan seyrettim gölü..

Sonra dayanamadım, attım kendimi engin sulara..



Daha sonra uzun bir safari macerası yaşadık Karadağ'da :)) - bu "safari" Ozan'ın deyimi, benim değil - Ozan'ın babasının bir arazi jipi var. Beş kişi ona doluştuk, baktık olmadı, Ozan ve amcamız Onur jipin arkasında sallanarak gitmek suretiyle eşlik ettiler bize..

O gün de çok mutluydu Yusufcummm.. Ozan'la hep diyorduk, köyde şöyle dikensiz, çalı çırpısız biryer bulsak da Yusuf'u bıraksak, kumlarla oynasa.." diye, o gün tam istediğimiz gibi biryer buduk. Yusufcuk bana fırsat vermeden kendi emekleye emekleye daldı zaten kumlara.. Sonra baktı ki dizleri acıyor, oturdu, dakikalarca oynadı taşlarla :))


"Doğa"l aile..

Yusufcuk babaannesi, dedesi ve amcasıyla..

Eve dönerken normal yoldan değil de dağ yolundan, köyleri geze geze, tarlaları dolaşa dolaşa döndük.. Oranın deyimiyle bir "günaşık" tarlası görünce durduk ve hemen birsürü fotoğraf çektik :))


Hani bir laf vardır, -çok afedersiniz- "Homa'nın sığırı" diye.. İşte o lafta bahsi geçen Homa'ya gittik bir sonraki hafta.. Sığırları görmeye değil ama , şelalesini görmeye :)) Tamam Niagara kadar büyük değildi ama yine de güzeldi.. Şelalenin altında güzel bir piknik yaptık, oğlumu suya soktuk yine.. Ama bu sefer fotoğraf çekecek kadar uzun tutamadık maalesef, su buz gibiydi çünkü, üşür diye korktuk..




Oradan dönüşte, yine bizim "dağ sevdalıları"na uyup bu sefer Bozdağ'a gittik.. Efendim bu dağ adından ve aşağıdaki fotoğraflardan da anlaşılacağı üzere boz gerçekten.. Gördüğüm toplam ağaç sayısı bir elin parmaklarını geçmez.. Allahtan çalılar var da biraz yeşillik katmış ortama..


Eve dönmeden bir gün önce Ozan'ın ebesinin - onlar annaanne ve babaanneye ebe diyor - nefis "hayır aşı"nı yedik.. Keşkek ve hayır aşı benim favorim.. Keşkeği düğünlerde yapıyorlar köyde.. Resmen yaz gelse de keşkek yesem diye bekliyorum her sene.. Ama bu sene gittiğimiz düğün evinde keşkek kalmamıştı, nasip olmadı yemek :((

Hayır aşının tarifini isteyenler mail atabilir ama herşeyden önce odun ateşi gerekiyor..

Aşağıdaki fototğrafa bakıp yardım ettim zannetmeyin.. Benim yardımım sadece yeme esnasında oldu. Ama bir kerecik elimi daldırmasaydım içimde kalırdı :))




Köyde minişim birçok "ilk"i yaşadı tabii.. Mesela kaplumbağalarla ilk tanışma..



İlk bisiklet denemesi..


İlk oyuncak kavgası..

Amcası ilk verdiğinde yüzüne bakmadı bu arabanın ama bu küçük abimiz oynamak isteyince de odanın taa bir ucundan hırslı hırslı emekleyerek gelip elinden almaya uğraştı :)) Sölene söylene hepimizi gülmekten öldürdü.. Kıskanç olacak galiba küçük erkeğim..



Daha koyacak onlarca fotoğraf, yazacak onlarca şey var ama bu kadar yeter sanırım.. Yusufcuk uyanmak üzere.. Son olarak köydeki evin önünde çekildiğimiz bu fotoğrafları koyalım ve yazımızı bitirelim artık :)) Her sene tam burada fotoğraf çekip koyacağım Yusufcuğun albümüne inşaallah.. Hem her sene nasıl büyüdüğünü görecek hem de tatlı tatil anıları olacak oğlumun inşaallah..



( Az önce fotoğrafları eklemek için klasöre baktım da yaklaşık beş bin fotoğrafı olmuş Yusuf'un.. Olayı biraz abartmışım galiba.. )

12 Haziran 2007 Salı

* Yusufcuk sana birkaç sorum var..


- En minik bebişliğinden beri her ağladığında seni okşaya okşaya emzirip mis gibi "cüt"le karnını doyuran kim?

- Gece her uyandığında ağlamana bile fırsat vermeden seni kucağına alıp yeri geldiğinde sallayarak yeri geldiğinde emzirerek uyutan ve hatta küçükken gazını çıkaramadan uyuduğun için kusarsın da genzin tıkanır diye korkup kendisi sabaha kadar oturup seni üstünde uyutan kim?

- Envai çeşit diş kaşıyıcılarını beğenmediğin için bütün gün elini yıkayıp yıkayıp işaret parmağıyla dişlerini kaşıyan kim?

- Sen emeklerken ikide bir devrildiğin ya da koltuklara tutunup kalkmaya çalışırken dengeni kaybedip düştüğün için adım adım seni takip eden ve her düştüğünde elini başının altına koymaya çalışan kim?

- Mama sandalyenin karşısında sana bir kaşık daha fazla mamiş yedirebilmek için her biri en az bir saat süren cinnet süreçlerine dayanmaya çalışan kim?

- Popişine bir bez bağlayabilmek için türlü türlü soytarılıklar icat eden ve başarılı olamadığı zamanlarda da üzerine sanatsal çalışmalar yaptığın onlarca havlu ve pikeyi yıkayan kim?

- ............ kim?

- ......................... kim?

- ......... kim?

.

.


Tamam, "Tabii ki sensin annecimmm" dediğini duyar gibiyim.. O zaman sıra son soruya geldi..



Öyleyse niye "anne" demiyorsun da "babba" diyorsun yaaaaaaaa!!



Çatlamak üzereyim kıskançlıktan :((





* Gelelim bilgisayarımızdan mahrum geçirdiğimiz geçen haftaya..

Sondan başlayalım, bu haftasonundan.. Cumartesi günü ihtiyacım olan birkaç şeyi almak için alışverişe gittik. Gerçi güya benim için gittik, Ozan'a ve Yusufcuğa aldık birşeyler ama ben dolaştım dolaştım, istediğim gibi birşey bulamadım. Özellikle ayakkabı almak için biraz fazla oyalanınca minişim ne hale gelmiş, sonradan bakınca öldüm gülmekten..






* Pazar günü de Ozan'ın şirketteki arkadaşlarıyla toplanıp pikniğe gittik.. Yok gitmedik, aslında gittik de piknik yapamadık :)) Sabah hava açıktı, ona güvenip yola çıktık iki araba ama gittiğimiz yer şehre çok uzaktı - tabir yerindeyse dağın başıydı :)) - ve biz gidene kadar hava kapandı. Eşyaları bile indirmiştik belki yağmaz diye ama yağmur çiselemeye başlayınca tek lokma bile yiyemeden geri dönmek zorunda kaldık. Yolda yağmur durdu. Azimli (!) erkekler tayfası yeni bir piknik yeri buldu ve bu sefer de oraya yerleştik ama yine yağmur indirdi! Tekrar toplanıp aç aç evin yolunu tuttuk.. Tam bir fiyaskoydu yani :)) Yaklaşık üç saatimiz arabada geçti.. Minişim de 20 dakika uyudu, yuppiiii..




Gerçi piknik yapamadığımız iyi de oldu aslında.. Çünkü hava açsaydı iki aile daha gelecekti arkadan ve birisinin kızı hastaymış, su çiçeği geçiriyormuş.. Daha onlar gelmeden Ozan'la beni "Ya Yusuf'a bulaşırsa!" kaygısı almıştı zaten.. Ne düşüncesiz insanlar var yaa.. Çocuğun hastaysa senin iki bebeğin ve bir çocuğun daha olacağı bir piknikte ne işin var.. İlla karşı tarafın mı uyarması lazım.. Hem o çocuğa da yazık, hasta hasta yollarda perişan olacaktı. İnsan bazı şeyleri kendisi düşünebilmeli.. Cık cık..



* Bu aralar Yusufcuğun aşama aşama birşeylere ulaşma ya da ayağa kalkma fotoğraflarını çekmeye takmış durumdayım.. Zafer gülücüğü çok hoşuma gidiyor n'apiimm..






* Yusufcuk geçen hafta bir akşam coştu.. Pıtı pıtı emekleyerek yerde ne var ne yoksa dağıttı.. Yetmedi koltuklara uzandı ve ulaşmayı becerebildiği kuruyemiş tepsisini altüst etti.. Kabukları kemirdi.. O da yetmedi, en sonunda peçeteleri yemeye kalktı.. Korkuyorum artık yaa..



* Babamızın amcası bizi ziyerete geldi geçen hafta.. O gün onun sınavı olduğu için amcasını almaya Yusufcukla biz gittik AŞTİ'ye.. Böylece oğluşumla ilk toplu taşıma deneyimimizi de yaşamış olduk.. Allah'a şükür korktuğum kadar yaramazlık yapmadı yolda.. Ama ben çok hazırlıklıydım tabii.. Biberondan diş kaşıyıcısına, bisküviden oyuncağa kadar ne varsa aldım yanıma.. Her ciyakta bir diğer oyalayıcıya geçerek yolu tamamladık.. Dönüşte de iki kişi olunca daha kolay oyaladık zaten Yusufcuğu.. Demek ki mecbur kalsam otobüsle, minibüsle biryere gidebilirim artık..



* Yusufcuk teknolojik aletlere çok meraklı.. Hatta başka hiçbirşey onlar kadar ilgisini çekmiyor diyebilirim.. En favori oyuncakları mouse, telefon ve kumanda.. Çamaşır ve bulaşık makinesine de bayılıyor. Çamaşır makinesini çalıştırdığım zaman içindekileri yakalamaya çalışıyor elini çevire çevire :))


Bulaşık makinesini her açtığımda hangi odada olursa olsun sesi duyup son hız emeklemeye başlıyor ve çöküyor makinenin üstüne.. Doluysa içindekileri boşaltıyor!!! Boşsa üstüne çıkmaya çalışıyor.. Kapağını kapattığımda da çok kızıyor bana, "aaaıııı ggggeeeeeee ğğğğğğğuuuu" diye söylenip duruyor :))



Bilgisayar da çok çekiyor küçük beyin elinden.. Seneye Counter oynamaya başlar bu bebiş..



*Artık sadece çekmecelerim değil büfe ve dolaplarım da tehlikede.. Çok değil mesela ben sadece elimi yıkayana kadar ya da mutfağa birşey götürene kadar istediğine ulaşıp indiriyor yere.. Anlaşıldı, evin dekorasyonunda ve dolapların içeriklerinde köklü bir değişiklik yapma zamanı geldi..



* Yaşasın.. Çiçeklere meraklı bir oğlum var.. Acaba bu durum onun duygusal bir erkek olduğunu gösterir mi? Yoksa bu sadece keşfetme arzusu mu? Parçalamaya çalıştığına bakılırsa, galiba ikinci şık :P


* Gelelim İremmmmcimin sobesine.. Takıntılarım neler öyle mi? .. Bir düşünelim..

- Öncelikle birçok bayan gibi benim de renk uyumu takıntım vardır.. Eteğimle başörtüm ya da ayakkabımla çantam aynı renk olmalı mesela.. Ya da kıyafetim kendi içinde bir rengin tonları olmalı ki uyumlu görünsün.. Bu işi son zamanlarda Yusufcukla da uyumlu giyinme çabasına çevirmeye başladım.. Sanırım yakında kafayı yiycem..

Bu renk uyumu takıntısı sadece kıyafetler için değil ev için de geçerli ayrıca.. Örneğin salonuma asla mavi bir vazo koymam.. Heryer pespembe çünkü :))


- Yiyecekler konusunda bazı takıntılarım var.. Dışarıda asla heryerde yemek yiyemem.. Özellikle yemeği yapanın ya da servis edenin görüntüsü hoşuma gitmediyse.. Önce ellerine bakarım tabii.. Sonra da ortama ve malzemelere.. Bu kadar inceleme zahmetine katlanmaktansa da ya yemem ya da hep aynı yere giderim :))


- Çok fena böcek takıntım vardır.. Küçük, büyük, kanatlı, kanatsız farketmez.. ıyyy.. Hele o tüylü örümceklerden gördüm mü uzun süre kendime gelemem.. Bu korku da değil de bir çeşit iğrenme gibi birşey aslında.. İçim fena oluyor yaa.. Daha bu pazar - az önce anlattığım piknik fiyaskosunun ikici ayağında :)) - altına oturduğumuz ağaçtan küçük bir tırtıl düştü üstüme.. Kucağımda Yusufla çığlık çığlığa kaldım.. Bir teyze yetişip eliyle aldı ve attı sağolsun.. Yoksa ben dakikalarca bağıracaktım :)) Dokunamam ki hayatta..


- Simetri ve hiza takıntım var maalesef.. İlla herşey düz, birbirine paralel ve uyumlu duracak.. İlk evlendiğimizde Ozan bu huyumu farketmiş ve örneğin kütüphanedeki bir kitabı defalarca yamuk koymuş.. O koydukça ben de her geçişimde düzeltmişim usanmadan.. Anlatır anlatır güler.. Hala öyleyim.. Herşey benim koyduğum yerde olsun, düzgün dursun isterim.. Gerçi Yusufcuk büyüdükçe bu mümkün olmayacak galiba.. Kendimi bu fikre alıştırsam iyi olur..


- Bazı yemek ikilileri takıntı halindedir bende.. Örneğin kek yiyeceksem yanında mutlaka ılık süt ve çokokrem olmalı.. Ya da kısır yiyeceksem mutlaka turşu.. Gerçi benim turşu takıntım her yemek için geçerli ama olsun.. Özellikle o küçük acı biberlere bayılıyorum..


- Temizlik konusunda çok takıntılıyım. Aslında olması gereken benim yaptığım biliyorum ama çevremdekiler bana acayipmişim gibi davranınca kendimi kötü hissediyorum.. Örneğin dışarıdan gelince ilk işim elimi yıkamak olur, evde hiçbirşeye dokunmam ya da Yusufcuğa asla kendi yediğim kaşıkla yemek yedirmem, ayrı kaşık kullanırım.. Yeşillikleri yıkarken bir kaba su doldurup içine batırıp çıkarmam, ayrı ayrı yıkarım.. Tezgahta kullandığım bezle yerleri hatta dolapları bile silmem.. Ama bunlar "aşırı titizlik" miş, öyle diyor bazıları.. Hayır efendim değil.. Siz öyle yapıyorsunuz diye o doğru değil.. Olması gereken bu..


- İstemesem de insanlara da çok takıyorum bazen.. Saçma sapan hareketler ya da sözler çileden çıkartıyor beni.. Allahtan susan ya da sineye çeken bir yapım yok.. Yoksa bana Yusufcukla ilgili - hiç gerek yokken - akıl vermeye çalışıp duranlarla şu diyaloğu yaşayamazdım:

- Sizin çocuğunuz var mı?

- Evet..

- İyi, öyleyse onunla ilgilenin, benimkiyle değil..


Sanırım bu kadar.. Ben kimi sobelesem? Hımm..
Sevgili Aysun ve Annelog.. Hadi bakalım, sıra sizde.. Sobeeee...


Bu arada, bu kadar uzun bir yazıdan sonra en az bir hafta sayfaya uğramazsınız herhalde :))