18 Mart 2008 Salı
Bu kadar güzel bir haftasonundan sonra ancak böyle hissedebilirdim zaten kendimi.. Elhamdülillah..
Cumartesi günü, bazı cin hafiye arkadaşların da hemen tahmin ettiği gibi Özlemlerdeydik.. Aslında İrem ve karakuzusu da gelecekti ama ektiler bizi :P Ah İrem ah, neler kaçırdın neler!! Çok eğlendik biz..
Tek kişi olmama rağmen sevgili Özlem öyle şeyler hazırlamış ki, çok mahcup oldum görünce.. Ellerine sağlık canım ama çok zahmet etmişsin gerçekten.. ( Artık nasıl bir imaj oluşturduysam kızcağızın gözünde, donatmış sofrayı.. Korktum kendimden.. Çok mu oburum :P )
Uzuuuuun bir sofra başı muhabbeti yaptık Özlemle.. Başlarda akıllı bıdık Bera ve beni hanımefendiliğiyle bir kez daha kendine hayran bırakan Sena da bize eşlik etti tabi.. Maşaallah gerçekten o kadar terbiyeli ve tatlı çocuklar ki, Allah herkese evlatlarını aynen Özlem gibi güzel ahlaklı, edebli ve seviyeli yetiştirebilmeyi nasip etsin..
Uzun sohbetimize Bera'nın oyuncaklarını salona yığmakla oluşturduğumuz "oyun alanı"nın çok katkısı oldu tabii :))
Bera abisi Yusufcukla saatlerce sıkılmadan oynadı.. Maç yaptılar (!), saklanbaç oynadılar, "cee" oynadılar, araba oynadılar... Oynadılar da oynadılar.. Gerçi bir araba Yusufcuk Bera abisinin özel bir oyuncağını zorla elinden aldı ve onu çok üzdü ama abisi onu affetti sağolsun..
Küçük cadıma bir kere daha hayret ettim o gün.. İstediği birşey olmayınca nasıl da ortalığı birbirine katıyor iki dakikada.. Bir de inatçı anlatamam.. Almak mümkün olmadı elinden o oyuncağı.. Unutup bir kenara koydu da öyle sakladık.. Yoksa güme gidecekti Beracığın ik karne hediyesi :))
Yusufcukla oynayan sadece Bera abisi değildi tabii.. Özlem teyzesi de çok güzel oynadı onunla..
Yusufcuğun ne kadar mutlu olduğunu anlatamam.. Gülücüklere boğdu bizi ödül olarak :))
Özlemcim bir kez daha teşekkürler canım..
Harika bir gün geçirdik.. Hemen yine gelmek istiyoruz :P
.........................
Pazar günü ise, yine yalancı bahara inanıp attık kendimizi dışarı.. Süleyman abi ve Havva ablayla harika bir gün geçirdik..
Bundan sonra hazırlıklı ol tamam mı günlükcüm, her haftasonu bir piknik bekler bizi :)) Sezon açıldı, kimse Ozan'ı tutamaz artık..
Öğlenki güzel havaya itimat edip oldukça uzak biryere pikniğe gittik ama orası oldukça serin ve rüzgarlıydı.. Yusufcuk tam oraya varacakken uyudu ve tam biz sofraya oturunca uyandı! Arabada üstünü değiştirip bir de sıkı sıkı giydirdim bebişimi.. Allahtan mont ve beremizi almıştık yanımıza, çok işe yaradı..
Biz hanımlar olarak sadece yeme kısmına katıldık olayın.. Tüm hazırlık ve pişirme işlemlerini beyler halletti.. Çok güzel oluyormuş böyle ya, hep yapalım bunu :))
Bir ara çevremizi koyunlar daha doğrusu Yusufcuğun deyimiyle "ap app"lar bastı! Onlarca koyunun arasında kaldık, Yusufcuk çıldırdı sevinçten.. Hele "pisi pisi" yaparak koca kangalın peşinden koşması harikaydı.. Ozan çekiyor, o inatlaşıyor köpeği yanına gideceğim diye..
Erkekler mangal başında, biz de Havva ablayla küçük soframızda yedik yemeğimizi.. Güya is kokmayacaktık! Ama güneş de geçince resmen donduk oturduğumuz yerde.. "Hadi gidelim.." diyoruz, "Yok yok, iyi burası, akşama çok var daha.." diyor Ozan.. Yanımda küçücük bir hırkam vardı, giydim ama cıkk.. İşe yaramıyor! Sonra bir ara Ozan yanıma geldi, elime dokunuca çok üşüdüğümüzü anladı.. Meğer onlar havanın soğuk olduğunu bile farketmemişler mangal başında! Kendileri üşümeyince bizi de iyi zannetmişler.. Hemen toparlanıp biz de gittik mangalın başına.. İliğimiz kemiğimiz ısındı :))
Mangal başında içtiğimiz çayın tadı damağımda kaldı.. Hep hatırlamak istiyorum..
Herşey için teşekkürler babiş :))
.........................
Bu arada, aramıza hoşgeldin yeni diş :))
Ah ne çok bekledik seni bir bilsen.. Nohut gibi kabarmış, Yusufcuğuma çok acı veriyordu çıkacağın yer.. Hem tam karşındaki azı da yanlız hissediyordu kendini.. İyi ki geldin de sol altta bir azımız oldu bizim de.. Bundan sonra uslu dur tamam mı :P
..........................
Yusufcuk geçen hafta yine biryerlere saklanıp kakişini yaptı ve sonra gelip babasıyla bana haber verdi "ıhh"layarak.. Sonra da döne döne birşeyler aramaya başladı etrafta.. Meğer kağıt havluyu arıyormuş.. İşaret etti verdim, başladı pijamanın üstünden popişini silmeye :))
Zamanı gelmiştir..
Tiz bir oturak alına, Yusufcuk tuvalet eğitimine başlayaaa!
Allah da Kuaybe'ye kolaylıklar vereee...
16 Ekim 2007 Salı
Peki neden?
Doktorumuzun teşhisi, üç hafta önce vurdurduğumuz MMR aşısından kaynaklandığı yönünde.. Bu üçlü aşının içinde kabakulak aşısı da var ve bazı bebeklerde komplikasyon olarak hastalığı tetikleyebiliyormuş.. İremle konuştuk akşam, karakuzu da aynı Yusufcuk gibi aşıdan on yedi gün sonra kabakulak geçirmiş, onlara da aynı şeyi söylemiş doktorları.. ( Bu arada, karakuzu bugün ufak bir kaza geçirmiş ve alnı yarılmış.. Dört dikişle dönmüşler eve.. Geçmiş olsun minnoşumuza, Allah beterinden saklasın..)
Şu anda beklemedeyiz.. Kabakulak için spesifik bir ilaç yok.. Sadece yüksek ateş olursa şurup veriyoruz.. İki gün sonra kontrole gideceğiz inşaallah tekrar..
Bu arada, aşıdan kaynaklanan kabakulak mı olduğunu anlamak için ayrıntılı tahlil yapıyorlarmış Hıfsısıhha'da.. Aşıyı ihbar edip sağlık ocağının incelenmesi gerekiyormuş bir problem var mı diye.. "İsterseniz gidin.. Ben aşıdan kaynaklanan kabakulak olduğuna eminim, kuluçka süresi günü gününe uyuyor, immuglobin bakılsa bile hastalıktan mı aşıdan mı olduğu ayırdedilemeyecek şimdi.." dedi doktorumuz ama çok kan alıyorlarmış, kıyamıyorum Yusufcuğa.. O şiş boğazıyla dakikalarca ağlasın istemiyorum.. Gitmeyeceğim galiba.. Ama sağlık ocağıyla ilgili ne yapılması gerekiyorsa onu halletmem lazım..
Bugün daha iyi anladık ki Yusufcuk doktorunu tanıyor ve o daha yaklaşmaya başlar başlamaz eliyle uzaktan itme hareketi yapıyor.. Bugün hem o hem ben hem de doktorumuz ter içinde kaldık hastanede..
Yapılan müdahale: Küçük ışık yardımıyla ağzının içine ve boğazına sadece bakma, kulağını inceleme..
Müdahale şekli: Anne kişisi yarı yatar yarı oturur pozisyonda ağlamaktan sakinleştirilemeyen Yusufcuğu yüzü yukarı bakacak şekilde kucağına alır.. Sol eliyle iki elini ve bacaklarını sıkıca kavrar, sağ eliyle başını sabitler ve sıkıca kendine bastırır.. Doktor, elinde ufacık bir aletle kurtcuk gibi kıvranan Yusufcuğa yaklaşır ve ağzını açmaya çalışır - zira Yusufcuk ağzını açmadan çığlık atmaktadır başına gelecekleri bildiğinden - Anne kişisi bebeği daha sıkı kavrar, yanaklardan ufak bir sıkıştırmayla ağız açılır, kontrol yapılır.. Anne oturmayı geçmiş resmen yatağa uzanır kucağına yapıştırdığı Yusufcukla birlikte :)) Kulak muayenesi için Yusufcuk yan çevrilir.. Doktor bir kez daha eğilir.. Yusufcuk bağırmakta, anne "Ay şimdi katılacak.." diye sayıklamakta, baba ise doktorun da üstünden görünen yüzünü şekilden şekile sokarak Yusufcuğa şirinlik yapmaktadır..
Şimdi gel de bu çocuğa kan tahlili yaptır..
.........................
Gelelim bayrama..
Yusufcuğun bayram serencamını anlatmaya "extreme" yolculuğumuzdan başlamak en iyisi olacak galiba.. Öyle ki Ozan eve varır varmaz, armudun sapı, vitesin düzü-otomatiği demeden hemen bir araba almaya ahdetti :))
Sair zamanlarda en ufak bir "çıt" sesine uyanan Yusufcuk, yola çıkacağımız sabah ben onu kucaklayıp gezdirdikten, altını bile değişitirdikten sonra ancak üstünü giydirirken uyandı.. "Niye rahatımı bozdunuz yaa.." diye de bize epey bir kafa tuttu uyku sersemi cırtlak sesiyle :)) Neyse hemen hazırlanıp çıktık, otobüsümze rahat rahat bindik ama Yusufcuk mızmızlanmaya başladı.. Oturduğumuz koltuk ve çevresinde kurcalanmadık yer kalmadığından oyalamak da pek mümkün olmadı ve serenat başladı!! Babası alıp kucağında gezdiriyor, ben emzirmeye çalışıyorum - ki uyusun - yok.. Huyudur Yusufcuğun, farklı bir yerdeysek, yanımızda başkaları varsa, birileri konuşuyorsa ne emer ne uyur.. Keşfedilecek herşeyi son noktasına kadar keşfetmeden rahat etmez içi.. Yine öyle oldu.. Uyutamadık bir türlü.. Hatta iş o dereceye geldi ki babasını bile istemez oldu, kendini yere atıp yürümeye çalışıyor.. Elinden tutup yürütüyoruz koridorda, onu da istemiyor.. Sağa sola sallana sallana giden otobüste kendi başına yürüyüp etrafı karıştıracakmış beyefendi!! Tam dört saat bu hengameyle geçti..
Sonra devreye, hala kendisinden "Allah razı olsun.." diye diye bahsettiğimiz host abimiz girdi.. Kucakladı Yusufu, hem oynattı, hem gezdirdi hem de isteyen yolcuların kucağına Yusufcuğu götürmek suretiyle firmanın servis yelpazesini genişletti.. Bir ara ikinci kaptanın uyuduğu bölmeye bile gittiler ziyarete :)) Böylece Ozan da ben de, Yusufcuk ağladıkça yan yan bize bakan yaşlı amca da derin bir "ohh" çektik..
Şimdi aşağıdaki fotoğrafa bakıp bana kızmayın.. Çok kısa bir süre oradaydı Yusufcuk ve çift şerit-tek yön yani karşıdan aracın gelmediği, sollamanın riskli olmadığı güvenli bir mevkideydik o anda ve Yusufcuk deli gibi ön tarafı gösterip ağlıyordu.. Sadece susması için izin verdik kısa bir süre.. Pişmanım ama başka türlü susturamadık ki küçük beyi.. Otobüsten atılıp köye kadar yürüyecek mecalim yoktu gerçekten..
Bayram sabahı Yusufcuğu giydirip süsledik, Ozan'ın dedesinin evindeki bayram kahvaltısı için köy içine indik.. Yusufcuk bayramda da geleneğini bozmadı ve kahvaltı etmek yerine oynamayı tercih etti.. Tavukların olduğu yere bakan pencereyi keşfettikten sonra ise onu oradan almak pek mümkün olmadı :))
Bu arada, şu önemli noktaya parmak basmayı da unutmayalım tabii.. Bir günün bayram olması, o gün yaramazlık yapılmayacağı anlamına gelmez..
Bayram da olsa dolaplar karıştırılır...
Hemen "Hımm, ne yapsam?" diye düşünülür..
Sonra...
Özgürlüğün tadı çıkarılır..
Minik böcük ve karıncalar incelenir..
Bayram ziyaretlerimiz bitince "Eve dönmeden önce bir de piknik yapalım.." dedi Ozan.. ( Aaa, ne garip :P ) Gezdik dolaştık, güzel bir yer bulduk.. Sonra da bu sezonun en güzel mahsülünün fotoğrafını çektik..
Yusufcuk babannesiyle ateşin başında ısındı..
Dönüşte önce Kütahya'ya uğradık, Yusufcuğun orada askerlik yapan amcasını görmeye.. Babaannemiz hüzünlendi biraz.. "Havacı" amcası, "fiuuuuvvvv fiuuvvvv" diye havalarda uçurdu meleğimi.. Birlikte yemek yedikten sonra yola devam ettik hemen çok geçe kalmamak için.. İyi yapmışız.. Hem Yusufcuk arabada huysuzlanıp ateşlenmeye başladı ( meğer kabakulakmış ) hem de bayram dönüşü çok yoğundu tarfik.. Işıklarda, gişelerde metrelerce kuyruklar vardı..
(Hem Yusufcuğa hem de Mirza'ya dua ederseniz çoook mutlu olurum..)
31 Ağustos 2007 Cuma
Dün İrem'le buluşacağımızdan bahsetmiştim bir önceki yazıda ama nasip olmadı maalesef.. Ozan'ın son anda haber verdiği şirket pikniği sebebiyle yarına ertelemiştik buluşmayı ama bu sefer de İrem'in misafirleri geleceği için önümüzdeki haftaya kaldı :((
30 Ağustos Zafer Bayramımızı bir piknikle kutlamaya karar veren kocalarımızın peşine takılıp yine düştük dağ yollarına :)) Sirkeli civarında biryere gittik ama adını tam bilmiyorum..
Biz de üç arkadaş baktık ki babalar bakıyor bebişlere, önce çevredeki yüksek tepelerden birine çıktık - sürüne sürüne :)) - sonra da aşağıya "Heyooo, heyoo.." diye bağırdık.. Bazı ufak tefek kazalar atlattık ama aşağı çaktırmadık tabii, kahramanlığa leke sürdürmemek lazım..
Sonra ben biraz güneşlendim (!) biraz da böğürtlen topladım küçük meleğime.. Bayılıyor ya..
Meleğim de onları afiyetle yedi.. Ama bu sefer ben kendim yedirdim zira geçen seferki piknik kıyafetlerinden o böğürtlen lekelerini çıkartabilmiş değilim henüz..
Miniciğimin en gözde oyuncağı ızgara teliydi orada.. Dakikalarca oynadı onunla.. Yağlı mağlı demedim verdim eline çünkü çamaşır yıkamak, oraya buraya emekleyen zıp zıp tavşanın peşinde koşmaktan daha kolay :))
Taa yukarılardan Ankara'yı seyrettik oğlumla..
Bu yürüyüşün ardından da market alışverişimizi yapıp eve döndük yorgun argın..
......................
22 Ağustos 2007 Çarşamba
Pazartesi iş görüşmesi olumlu sona erince ve sözleşme imzalanınca Ozan beni yemeğe götürdü Estergon Kalesi'ne.. ( Tabii Ankara'da bulunan minyatür kaleden bahsediyorum, taa Balkanlara uçmadık ) Buradaki Özbek Çadırı'nda yedik akşam yemeğimizi.. Daha doğrusu ben yedim, Ozan da tok olduğu için mekanın altını üstüne getiren Yusufcuğu oyalamaya çalıştı..

Yemekler tek kelimeyle harikaydı.. Yusufcuğum da yedi pilavdan kaşık kaşık.. İçinde kavrulmuş et, havuç ve baharatlar var.. Et suyuyla pişirilmiş ama sanki tereyağı kokusu da aldım..
Mantının hamuru bizimkine benzese de şekil olarak da içerik olarak da farklıydı.. Kıymayla kuşbaşı arası büyüklükte eti ve soğanı birkaç baharatla kavurmuşlar iç harç olarak.. Sonra da -abartmıyorum- elim kadar hamurun içine koyup üstünü kumaş gibi bükmüşler.. Ayrıca bu mantı suda haşlanmıyormuş, buharda pişiriyorlarmış.. ( Görüldüğü gibi araştırmacı kişilik olarak tüm ayrıntıları öğrendim sizin için :P )
Ayrana ise diyecek kelime bulamıyorum.. Mis gibi nane kokuyor içerken.. Birtek bunun nasıl yapıldığını öğrenemedim.. Dün evde kendimce denedim ama ne rengi ne de kokusu tutmadı :(( Bir dahaki gidişte ilk işim ayranın da sırrını çözmek olacak.. Ramazanda iyi gider şöyle buz gibi, naneli naneli..
Yusufcuğun keyfine dikkatinizi çekerim :))

Salı günüyse babamızın "pikniği geldi" yine :)) İş çıkışı aldık tavuklu pilavımızı, cin biberi turşumuzu -harika ikili- düştük altına oturabileceğimiz bir ağaç bulma sevdasına.. Ağaç bulamasak da bir yangın yolu bulup serdik abaları, bir güzel doyurduk karnımızı.. Yusufcuk o gün yarım kase tavuklu pilav yedi ki bu bir rekordur kendi bebeklik tarihinde :))
20 Ağustos 2007 Pazartesi
*Uykusuz geceler, sabah namazından sonra öğlene kadar uyunan tatlı uykular
Bunlar dünkü piknikte babasıyla gezerken topladıkları böğürtlenler.. Küçük efendi işaret ederek yemek istediğini belirtti ama baktı ki annesinden fayda yok, almış eline makineyi fotoğraf çekme derdinde, kendi işini kendi gördü meleğim.. Bir güzel yedi böğürtlenlerini..
Bunlar da günün sonunda, kirli ama mutlu ayaklar :))
"Mee"şıl "mee"şıl uyuyun kuzucuklarım, tamam mı :))
23 Temmuz 2007 Pazartesi
Bu haftasonuna,
Gelelim ayrıntılara :))
İyice sordum soruşturdum, çiçeği bu sefer satın almış Ozan, önceki gibi beleş değil yani :))
Kaan bebiş taa İngilterelerde çingene salıncağında uyur da benim meleğim durur mu? Piknikte ilk çingene salıncağı deneyimimiz de yaşamış olduk..
Yapması babadan..
..............................
Yusufcuk uyurken Ozan tek seferlik pratik mangalımızı yaktı - hiç memnun kalmadık bu arada, denemenizi pek tavsiye etmem - ve köftelerimizi pişirdi..
Ben de onları afiyetle yedimmm..
Yusufcuk uyanınca da onu tutmak pek mümkün olmadı.. Babasıyla oyunlar oynadı, yapraktan dikene ne bulduysa inceledi..
Eve gider gitmez ilk işimiz bu kir ve toz yumağını cupcuplamak oldu :)) Ayakları karardı resmen toprakla oynamak için cabaladıkça.. Oğlumu hiç bu kadar kirli görmemiştim ama bir o kadar da mutluydu..
Bir kısım nebatatın da tadına baktıktan sonra hava kararmak üzereyken eve döndük :))
...................
Ertesi sabah yataktan belimin sol tarafı ve sağ omzum iptal olmuş bir halde kalktım! ( Bu arada benim kolum ve boynum hala geçmiş değil, hatta çok kötü durumda.. Doktora gittik geçen hafta ve adam lif kopmuş olabileceğini, kalıcı bir hasar bırakabileceğini söyledi, "Güzel bir ilaç yazayım.." dedi, yaza yaza ağrı kesici yazmış! Bu doktorla ilgili ciddi şüphelerim var.. Hani oluyor ya hastanelerde, hastabakıcılar falan giriyor doktorların yerine onlar yokken, kesin öyle birşey var bu işin içinde... )
Kahvaltımızı edip oyumuzu kullanacağımız okula doğru yola çıktık.. Gideceğimiz yer 100 metre ya var ya yok ama ben Yusufcukla ilgili ne var ne yoksa aldım yanıma.. Biberon, cici bebe, penye battaniyesi, diş kaşıyıcısı, şapkası, oyuncağı vs. vs.. Zannediyoruz ki dakikalarca sırada bekleyip Yusufcuğu oyalamaya çalışacağız.. Allah'a şükür hiç umduğumuz gibi olmadı.. Gider gitmez kartondan bozma minik kabinimizde :)) oyumuzu kullandık ve "Eee, bu kadar mıydı?" deyip evimize döndük..
..................
Bugünlerde çoook önemli iki konuda yazmak istiyorum ama hala fırsat bulabilmiş değilim.. Birincisi Yusufcuktan somut örneklerle uyku konusu, ikincisi de özellikle Asya ve yeni annelerin yazdıklarından hareketle doğum sonrası depresyon..
Babasının Yusufcuğa aldığı harika kitaplar da var tabii sırada..
Of yaa, hayata yetişemiyorum artık ben!




