Ordaaa bir köy var uzakta.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ordaaa bir köy var uzakta.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ekim 2007 Salı

Tahminimiz doğruymuş.. Kabakulak olmuş Yusufcuk :((


Peki neden?

Doktorumuzun teşhisi, üç hafta önce vurdurduğumuz MMR aşısından kaynaklandığı yönünde.. Bu üçlü aşının içinde kabakulak aşısı da var ve bazı bebeklerde komplikasyon olarak hastalığı tetikleyebiliyormuş.. İremle konuştuk akşam, karakuzu da aynı Yusufcuk gibi aşıdan on yedi gün sonra kabakulak geçirmiş, onlara da aynı şeyi söylemiş doktorları.. ( Bu arada, karakuzu bugün ufak bir kaza geçirmiş ve alnı yarılmış.. Dört dikişle dönmüşler eve.. Geçmiş olsun minnoşumuza, Allah beterinden saklasın..)

Şu anda beklemedeyiz.. Kabakulak için spesifik bir ilaç yok.. Sadece yüksek ateş olursa şurup veriyoruz.. İki gün sonra kontrole gideceğiz inşaallah tekrar..

Bu arada, aşıdan kaynaklanan kabakulak mı olduğunu anlamak için ayrıntılı tahlil yapıyorlarmış Hıfsısıhha'da.. Aşıyı ihbar edip sağlık ocağının incelenmesi gerekiyormuş bir problem var mı diye.. "İsterseniz gidin.. Ben aşıdan kaynaklanan kabakulak olduğuna eminim, kuluçka süresi günü gününe uyuyor, immuglobin bakılsa bile hastalıktan mı aşıdan mı olduğu ayırdedilemeyecek şimdi.." dedi doktorumuz ama çok kan alıyorlarmış, kıyamıyorum Yusufcuğa.. O şiş boğazıyla dakikalarca ağlasın istemiyorum.. Gitmeyeceğim galiba.. Ama sağlık ocağıyla ilgili ne yapılması gerekiyorsa onu halletmem lazım..

Bugün daha iyi anladık ki Yusufcuk doktorunu tanıyor ve o daha yaklaşmaya başlar başlamaz eliyle uzaktan itme hareketi yapıyor.. Bugün hem o hem ben hem de doktorumuz ter içinde kaldık hastanede..


Yapılan müdahale: Küçük ışık yardımıyla ağzının içine ve boğazına sadece bakma, kulağını inceleme..

Müdahale şekli: Anne kişisi yarı yatar yarı oturur pozisyonda ağlamaktan sakinleştirilemeyen Yusufcuğu yüzü yukarı bakacak şekilde kucağına alır.. Sol eliyle iki elini ve bacaklarını sıkıca kavrar, sağ eliyle başını sabitler ve sıkıca kendine bastırır.. Doktor, elinde ufacık bir aletle kurtcuk gibi kıvranan Yusufcuğa yaklaşır ve ağzını açmaya çalışır - zira Yusufcuk ağzını açmadan çığlık atmaktadır başına gelecekleri bildiğinden - Anne kişisi bebeği daha sıkı kavrar, yanaklardan ufak bir sıkıştırmayla ağız açılır, kontrol yapılır.. Anne oturmayı geçmiş resmen yatağa uzanır kucağına yapıştırdığı Yusufcukla birlikte :)) Kulak muayenesi için Yusufcuk yan çevrilir.. Doktor bir kez daha eğilir.. Yusufcuk bağırmakta, anne "Ay şimdi katılacak.." diye sayıklamakta, baba ise doktorun da üstünden görünen yüzünü şekilden şekile sokarak Yusufcuğa şirinlik yapmaktadır..


Şimdi gel de bu çocuğa kan tahlili yaptır..


.........................


Gelelim bayrama..

Yusufcuğun bayram serencamını anlatmaya "extreme" yolculuğumuzdan başlamak en iyisi olacak galiba.. Öyle ki Ozan eve varır varmaz, armudun sapı, vitesin düzü-otomatiği demeden hemen bir araba almaya ahdetti :))

Sair zamanlarda en ufak bir "çıt" sesine uyanan Yusufcuk, yola çıkacağımız sabah ben onu kucaklayıp gezdirdikten, altını bile değişitirdikten sonra ancak üstünü giydirirken uyandı.. "Niye rahatımı bozdunuz yaa.." diye de bize epey bir kafa tuttu uyku sersemi cırtlak sesiyle :)) Neyse hemen hazırlanıp çıktık, otobüsümze rahat rahat bindik ama Yusufcuk mızmızlanmaya başladı.. Oturduğumuz koltuk ve çevresinde kurcalanmadık yer kalmadığından oyalamak da pek mümkün olmadı ve serenat başladı!! Babası alıp kucağında gezdiriyor, ben emzirmeye çalışıyorum - ki uyusun - yok.. Huyudur Yusufcuğun, farklı bir yerdeysek, yanımızda başkaları varsa, birileri konuşuyorsa ne emer ne uyur.. Keşfedilecek herşeyi son noktasına kadar keşfetmeden rahat etmez içi.. Yine öyle oldu.. Uyutamadık bir türlü.. Hatta iş o dereceye geldi ki babasını bile istemez oldu, kendini yere atıp yürümeye çalışıyor.. Elinden tutup yürütüyoruz koridorda, onu da istemiyor.. Sağa sola sallana sallana giden otobüste kendi başına yürüyüp etrafı karıştıracakmış beyefendi!! Tam dört saat bu hengameyle geçti..

Sonra devreye, hala kendisinden "Allah razı olsun.." diye diye bahsettiğimiz host abimiz girdi.. Kucakladı Yusufu, hem oynattı, hem gezdirdi hem de isteyen yolcuların kucağına Yusufcuğu götürmek suretiyle firmanın servis yelpazesini genişletti.. Bir ara ikinci kaptanın uyuduğu bölmeye bile gittiler ziyarete :)) Böylece Ozan da ben de, Yusufcuk ağladıkça yan yan bize bakan yaşlı amca da derin bir "ohh" çektik..

Şimdi aşağıdaki fotoğrafa bakıp bana kızmayın.. Çok kısa bir süre oradaydı Yusufcuk ve çift şerit-tek yön yani karşıdan aracın gelmediği, sollamanın riskli olmadığı güvenli bir mevkideydik o anda ve Yusufcuk deli gibi ön tarafı gösterip ağlıyordu.. Sadece susması için izin verdik kısa bir süre.. Pişmanım ama başka türlü susturamadık ki küçük beyi.. Otobüsten atılıp köye kadar yürüyecek mecalim yoktu gerçekten..


Tek derdi orayı görebilmekmiş meğer.. İki dakika sonra bir baktık, muavinin kucağında sızmış Yusufcuk!! Aynı şey bugün de oldu.. Saatlerce uyumadı uyumadı, hastane dönüşü kucağımda oynarken bir anda koluma düştü kafası.. "Küt" diye uyumuş meğer oynarken :)) Kendi kendine uyumayı öğreniyor mu ne :P

Neyse, bunun son otobüs yolculuğumuz olması için dua ede ede köydeki evimize vardık :)) Zaten arefe günü gittiğimiz için o gün biraz dinlenmeyle, biraz hazırlıkla geçti.. Anlamadık bile..

Bayram sabahı Yusufcuğu giydirip süsledik, Ozan'ın dedesinin evindeki bayram kahvaltısı için köy içine indik.. Yusufcuk bayramda da geleneğini bozmadı ve kahvaltı etmek yerine oynamayı tercih etti.. Tavukların olduğu yere bakan pencereyi keşfettikten sonra ise onu oradan almak pek mümkün olmadı :))



Bu arada, şu önemli noktaya parmak basmayı da unutmayalım tabii.. Bir günün bayram olması, o gün yaramazlık yapılmayacağı anlamına gelmez..

Bayram da olsa dolaplar karıştırılır...
Şekerlik bir güzel devrilir..


O şekerliğin kapağıyla hızlıca koşulur, koşulur...

Hatta öyle hızlı koşulur ki anne fotoğraf çektiğinde sanki duran Yusufcukmuş da dönen çevredeki eşyalarmış gibi görünür :))


Ama bazen bayramda mutsuz da olabilir çocuklar :((
Annaneleri yanlarında yoktur çünkü..


Hemen "Hımm, ne yapsam?" diye düşünülür..
Ufak bir telefon görüşmesi meseleyi halleder :))


Bayram demek, en çok da büyükleri ziyaret demektir..
Yusufcuk da anne ve babasının elinden tutar, harçlık toplamaya gider..


Sonra...
Bahçede oynanır..
Özgürlüğün tadı çıkarılır..

Minik böcük ve karıncalar incelenir..



Bayram ziyaretlerimiz bitince "Eve dönmeden önce bir de piknik yapalım.." dedi Ozan.. ( Aaa, ne garip :P ) Gezdik dolaştık, güzel bir yer bulduk.. Sonra da bu sezonun en güzel mahsülünün fotoğrafını çektik..

Tarladan sofralara abi, geeelllllll :))



Yusufcuk babannesiyle ateşin başında ısındı..



Dönüşte önce Kütahya'ya uğradık, Yusufcuğun orada askerlik yapan amcasını görmeye.. Babaannemiz hüzünlendi biraz.. "Havacı" amcası, "fiuuuuvvvv fiuuvvvv" diye havalarda uçurdu meleğimi.. Birlikte yemek yedikten sonra yola devam ettik hemen çok geçe kalmamak için.. İyi yapmışız.. Hem Yusufcuk arabada huysuzlanıp ateşlenmeye başladı ( meğer kabakulakmış ) hem de bayram dönüşü çok yoğundu tarfik.. Işıklarda, gişelerde metrelerce kuyruklar vardı..


.........................


Allah'a şükür çok güzel bir bayram geçirdik ama üzücü şeyler de olmadı değil.. Ağzımda hala onların nişanesi üç kocaman uçuğum var :((

Bayram sabahı annemi aradım ama açmadı telefonu uzun uzun çaldırmama rağmen.. Meğer hastanedelermiş.. Arefe gecesi minnoş Mirza'm hastalanmış.. Rengi koyulaşan idrarına kan da eklenmeye başlamış.. Sabahı zor etmişler, bayramı hastanede karşılamışlar maalesef.. Küçücüğüm kum döküyormuş.. Dayılarında varmış kronik böbrek rahatsızlığı, genetikmiş galiba.. Üç günlükken başladı onda da!! Allah'ım şifa ver yavrucuğa ve tüm hasta yavrucuklara..

Ertesi gün yine aradım, yine hastanedeler ama bu sefer Ece için gitmişler.. Doğumu epidural sezaryendi, epiduralin etkisini atamamış vücut.. Baygınlaşmaya, dayanılmaz bel ve başağrıları çekmeye başlamış, yatırmışlar hastaneye.. Ağır ilaçlar verdikleri için bebeği de emzirememiş o gün.. Annemler kaşıkla beslemişler yavrumu hasta hasta.. ( Biberon alıp annesini emmeyi reddetmesin diye )

Şimdi ikisi de evdeler ve iyilermiş.. İlaçlar iyi gelmiş Mirza'ya, hastaneye yatmasına gerek kalmamış.. İdrarında kan da yokmuş artık, bitmiş galiba kum dökmesi ama anladığım kadarıyla ara ara yaşanacakmış bu.. Halasının kuzusu, kıyamam ben ona.. Şifa ver Rabbim.. Şifa ver benim tatlış yeğenime..


(Hem Yusufcuğa hem de Mirza'ya dua ederseniz çoook mutlu olurum..)

19 Temmuz 2007 Perşembe

Baştan uyarıyorum, bu çoooookkk uzun bir yazı !

- Az önce Ozan aradı, bir arkadaşının hanımı hamileydi, aylardır heyecanla bekliyorduk Salih beyin gelmesini.. Doğuma girmişler az önce.. Allah'ım hayırla, sağlıkla, kolaylıkla doğmasını nasip etsin küçük bebişin.. Akşama minik bebiş görmesi var yaşasın..

- Hepinizin Regaib Kandili'ni ve üç aylara kavuşmasını tebrik ederim.. Bu günler Yüce Allah'ın bizi affetmek için, bize ihsan etmek, lütufta bulunmak için belirlediği çok özel günler.. İnşaallah değerlendirebilir, feyz alabiliriz..

- Yusufcukla ilgili çoook şey birikti yazacak ama o yeni bir yazı olsun artık.. Sadece şu kadarını yazayım, yeni diş bize, biz de ona alıştık.. Yusufcuğun bünyesi de alışmış olmalı ki ishal ve ateş bitti gibi.. Yanlız Yusufcuğun Calpol bağımlısı olmuş olmasından endişeliyim.. Su gibi içti yavrucum benim.. Herşeye sıkı sıkı kapattığı o küçücük ağzını daha Calpol şişesini görür görmez serçe yavrusu gibi açması da ilginç bir ayrıntı.. Karar verdim, yemediği yemeklere Calpol katıp vereceğim bundan sonra :))

- Gelelim köye.. Gerçi Asya ve Tuba artık tatil yazısı okumak istemiyorlarmış ama bizim tatilimiz deniz, kum, güneş içermiyor :)) Gerçi ufak bir göl maceramız var ama o kadar da olsun artık, n'apalım..


Canım annanecim ve küçük siyah kedi bizi uğurladıktan sonra sabah erkenden Ozan'ın köyüne doğru yola çıktık. Ama ne gün? Hani o hafta en sıcak olan, bazı işyerlerinin ve kamu çalışanlarının bile izinli olduğu gün vardı ya, işte o gün.. Otobüs klimalı olduu için ve Yusufcuk da iki kere uyuduğu için rahattık çok şükür ama araç hararet yaptığı için yavaş yavaş gitmek zorunda kaldık.. Tam da köye yaklaşırken çok büyük bir kaza da atlatınca - çok afedersiniz, moron bir kamyonet şoförü koca yolu geçmek isterken yolun tam ortasında durdu ve biz ani frenle savrulduk - köye varınca toprağı öpesim geldi..


Köydeki tatilimiz boyunca Yusuf paşanın keyfine diyecek yoktu.. Daha İzmir otogardan başladı omuzlar üzerindeki tahtırevan keyfi.. Köyde de güneşten etkilenmesin diye hep şemsiyeyle gezdirdik bücürü.. Yani Gökçek Gökçek olalı böyle sosyetik bebiş görmedi..



Tatil boyunca çok güzel beslendik, resmen semirdik. ( Tabii bu çoğul kullanım "-dik" Ozan ve benim için geçerli, Yusufcuk bildiğiniz gibiydi yine ) Ozan'ın yengeleri ve ziyaret ettiğimiz akrabaları sağolsun, bükmelerle, katmerlerle beslediler bizi.. Hepsinin ellerine sağlık..



Eğirdir Gölü'ne gittiğimizden bahsetmiştim daha önce.. O gün en mutlu günüydü belki bebişimin.. Zaten banyo delisi olan Yusufcuk, gölü görünce çıldırdı resmen.. Suya sokana kadar - başta ben cesaret edemedim üşür diye ama hiçbirşey olmadı çok şükür - dakikalarca ağladı. Tabii çıkınca da öyle.. Babasıyla harika bir göl sefası yaptı oğlum..


Yorulunca da ona güzel bir yatak yaptık ve uzun uzun uyudu açık havada.. -Ben bu çocuğu evde de balkonda mı uyutsam ne?- Biz de bunu fırsat bilip Yusufcuğu babaannesine bıraktık ve göl kenarına indik yeniden Ozan'la..

Önce biraz kenardan seyrettim gölü..

Sonra dayanamadım, attım kendimi engin sulara..



Daha sonra uzun bir safari macerası yaşadık Karadağ'da :)) - bu "safari" Ozan'ın deyimi, benim değil - Ozan'ın babasının bir arazi jipi var. Beş kişi ona doluştuk, baktık olmadı, Ozan ve amcamız Onur jipin arkasında sallanarak gitmek suretiyle eşlik ettiler bize..

O gün de çok mutluydu Yusufcummm.. Ozan'la hep diyorduk, köyde şöyle dikensiz, çalı çırpısız biryer bulsak da Yusuf'u bıraksak, kumlarla oynasa.." diye, o gün tam istediğimiz gibi biryer buduk. Yusufcuk bana fırsat vermeden kendi emekleye emekleye daldı zaten kumlara.. Sonra baktı ki dizleri acıyor, oturdu, dakikalarca oynadı taşlarla :))


"Doğa"l aile..

Yusufcuk babaannesi, dedesi ve amcasıyla..

Eve dönerken normal yoldan değil de dağ yolundan, köyleri geze geze, tarlaları dolaşa dolaşa döndük.. Oranın deyimiyle bir "günaşık" tarlası görünce durduk ve hemen birsürü fotoğraf çektik :))


Hani bir laf vardır, -çok afedersiniz- "Homa'nın sığırı" diye.. İşte o lafta bahsi geçen Homa'ya gittik bir sonraki hafta.. Sığırları görmeye değil ama , şelalesini görmeye :)) Tamam Niagara kadar büyük değildi ama yine de güzeldi.. Şelalenin altında güzel bir piknik yaptık, oğlumu suya soktuk yine.. Ama bu sefer fotoğraf çekecek kadar uzun tutamadık maalesef, su buz gibiydi çünkü, üşür diye korktuk..




Oradan dönüşte, yine bizim "dağ sevdalıları"na uyup bu sefer Bozdağ'a gittik.. Efendim bu dağ adından ve aşağıdaki fotoğraflardan da anlaşılacağı üzere boz gerçekten.. Gördüğüm toplam ağaç sayısı bir elin parmaklarını geçmez.. Allahtan çalılar var da biraz yeşillik katmış ortama..


Eve dönmeden bir gün önce Ozan'ın ebesinin - onlar annaanne ve babaanneye ebe diyor - nefis "hayır aşı"nı yedik.. Keşkek ve hayır aşı benim favorim.. Keşkeği düğünlerde yapıyorlar köyde.. Resmen yaz gelse de keşkek yesem diye bekliyorum her sene.. Ama bu sene gittiğimiz düğün evinde keşkek kalmamıştı, nasip olmadı yemek :((

Hayır aşının tarifini isteyenler mail atabilir ama herşeyden önce odun ateşi gerekiyor..

Aşağıdaki fototğrafa bakıp yardım ettim zannetmeyin.. Benim yardımım sadece yeme esnasında oldu. Ama bir kerecik elimi daldırmasaydım içimde kalırdı :))




Köyde minişim birçok "ilk"i yaşadı tabii.. Mesela kaplumbağalarla ilk tanışma..



İlk bisiklet denemesi..


İlk oyuncak kavgası..

Amcası ilk verdiğinde yüzüne bakmadı bu arabanın ama bu küçük abimiz oynamak isteyince de odanın taa bir ucundan hırslı hırslı emekleyerek gelip elinden almaya uğraştı :)) Sölene söylene hepimizi gülmekten öldürdü.. Kıskanç olacak galiba küçük erkeğim..



Daha koyacak onlarca fotoğraf, yazacak onlarca şey var ama bu kadar yeter sanırım.. Yusufcuk uyanmak üzere.. Son olarak köydeki evin önünde çekildiğimiz bu fotoğrafları koyalım ve yazımızı bitirelim artık :)) Her sene tam burada fotoğraf çekip koyacağım Yusufcuğun albümüne inşaallah.. Hem her sene nasıl büyüdüğünü görecek hem de tatlı tatil anıları olacak oğlumun inşaallah..



( Az önce fotoğrafları eklemek için klasöre baktım da yaklaşık beş bin fotoğrafı olmuş Yusuf'un.. Olayı biraz abartmışım galiba.. )

2 Temmuz 2007 Pazartesi


Dııııtttttttt.. Dııııtttttttt....
Ciiiuuuuuvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvv.....
Pik piiiiiiiikkkkk...

- Bağlantı kuruldu mu usta? Blog ahalisi bizden haber bekler :)) Merakta bırakmayalım kimseyi (!)..

Gayet güzel bir tatil geçiriyoruz çok şükür.. Bir hafta önce köye geldik ve nefes almanın tadına tekrar vardık.. İzmir'e inat burası yayla gibi.. Hatta dün gece battaniyeyle yattığımızı söylesem belki kimse bana inanmaz ama dondum ben yaa..

İzmir'de sıcak bir yandan sinekler bir yandan mahvettiler bebeğimi.. O görüntüsünü unutmamak için fotoğrafını çektim köye gelirken otobüste..


İzmir'de denize giremese de meleğim -sıcak çarpar diye korktuğumuz için gidemedik- burada Eğirdir gölüne girdi.. Yüzdü, yüzdü, gölü fethetti :)) Aşağıdaki fotoğraf o günün hatırası.. Eee, herkes yüzdü benim neyim eksik? Ben de sahilde güneşlendim :))



Yusufcuk yorulup uyuyunca da babamızla amcamız etrafı keşfe çıktılar ve bir kucak dolusu karadutla geri döndüler..

......................


Civciv ve buzağıları da çok merak ediyoruz... Arada tutup sıkıştırmak da istiyoruz hatta :))




Şimdilik bu kadar bizden haberler.. Daha yazacak çok şey var ama minişim babaannesinin kucağında "uyutun beniiiiiiiiii" diye mızmızlanıyor.. İzmir maceramız ve fotoğraflar daha sonraya kaldı :((


Sizi okumayı da sayfamıza yazmayı da çok özlüyoruz.. Bir hafta sonra evinmizde olacağız inşaallah.. O zaman kimse bilgisayarımı elimden alamaz :))