Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2007 Pazartesi

Morali bozuk bir şekilde yazmayı hiç sevmiyorum ama kaç gündür yazamadım.. Başka çarem yok.. Moralimi bozan mesele bugün kesinleşirse daha sonra anlatırım açık açık.. Yayıneviyle büyük bir problem yaşıyoruz da.. Elimde kalabilir yazdığım kitap.. Daha tamamlayamadım ama bu problem çıkınca yazmayı bıraktım tamamen.. Şevkim kırıldı resmen, elim kaleme gitmiyor :((

Kendimi örgüye vurdum tamamen :P Tabii Yusufcuktan arta kalan sınırlı dakikalarda.. Dün evine döndü babaannemiz ve yine başbaşa kaldık beybişimle.. Rahata alışmışım galiba.. Dün Yusufcuk akşamüstü uyuyakaldığında ben de zor attım kendimi yatağa.. Tüm gün süren ağır tempo yormuş beni, hamlamışım :))

Boleroya nihayet başladım.. Bayram için bebişine ya da kendine yeni bir cici arayanlar hemen iki düz iki ters lastikten oluşan ana parçayı örmeye başlasın :)) Ben ortalama bir yaşında bir bebek için 84 ilmekle başladım ama ölçerek de sayıyı ayarlayabilirsiniz. Yünün kalınlığına göre değişir çünkü.. Örgünün eninin sırtı tamamen kaplaması gerekiyor.Boyu da giyecek kişinin dört karışı kadar olacak. Dümdüz dikdörtgen bir parça yani.. Yapım ve süsleme aşamalarını da tek tek göstereceğim inşaallah..



( Tamam kabul ediyorum, bu örgü işini abarttım biraz, evin heryeri yün doldu ama gerçekten negatif enerjimi alıyor.. Çerçeveden saate heryer çiçeklerden, örgüden nasibini almaya başladı.. Yakında Ozan'ı ya da Yusufcuğu da kaplayacak ve çiçeklerle donatacak bir "nesne" örmekten korkuyorum :P Ama ondan önce Yusufcuğun odası için harika bir projem var..)



................


Babaannemiz gitmeden bir gün önce yine ufak bir park kaçamağı yaptık biz.. Nadir güneş ışıklarını yakaladık, "İyi ki gelmişiz.." dedik.. Minnoşumu kaydırdık.. Salıncakta salladık.. Ama daha çok, o oradan oraya koştururken peşinden koştuk.. Daha önce de yazmıştım ya, yürümeyi tamamen bıraktı, sadece koşuyor.. Gitmek istediği yere bir an önce varmak, ellemek istediği şeyi hemen mıncıklamak için sanırım.. Tabii biz her an arkasında olduğumuz için "Şunlar beni yakalamadan yapacağımı yapayım hemen.." düşüncesi de neden oluyor olabilir bu duruma :)) Yaramazlık yapacağı zaman önce yüzümüze afacan afacan bakıp sonra hemen koşmaya başlıyor çünkü.. Belki bakmasak ya da arkasından gitmesek o da acele etmek zorunda hissetmeyecek kendini :P Yavaş yavaş, tadına vara vara kemirecek mesela sokakta bulduğu yarı çürümüş bir mandalina kabuğunu!!

( Bu arada aşağıdaki yazıya bazı arkadaşlar "Şekerli şeyler verme.." diye yorum yazmış ya, bu Yusufcuğun şekerli şeyler yememiş hali arkadaşlar.. Ben hala ne hazır meyve suyu ya da şeker ne de çikolata vermiyorum Yusufcuğa.. İkram edildiğinde bile alıyorum elinden.. Zaten yemesi gereken sağlıklı hiçbirşeyi yemiyor, bari zarar verecek olanlardan koruyayım diyorum.. )

Bu arada..
Babaannesi buradayken çarşafta sallanark uyumaya alıştı Yusufcuk yine.. Dün gece uyuturken akla karayı seçtim.. Umarım hemen salıncağına uyum sağlamaya başlar yoksa yandım ben!!

.....................

Şimdi gelelim sevgili Özlem'in sobesine..

Şimdiye kadar ne olmayı, hangi meslekleri yapmayı hayal ettim?


İlkoulda astronotluktan öğretmenliğe, "İyi çene var sende yakışır.." iltifatları (!) sebebiyle avukatlıktan müdürlüğe (:P) her türlü meslek vardı hayallerimde.. Ama en çok "Doktor olacağım.." diyordum soranlara.. Çünkü babam "Sen ilk müslüman hanım doktorun ismini taşıyorsun, çok yakışır sana.." diyordu..

Ortaokula gelince işin rengi değişti.. Hep sınıfın en yüksek notlarını almama rağmen matematiği ( daha genel anlamıyla sayısal dersleri ) sevmediğimi ve bunlarla değil de "okumak"la vakit geçirmek istediğimi farkettim.. Daha o yıllarda tüm dünya klasiklerini, Türk masal ve romanlarının çoğunu okumuştum zaten.. Öyle ki, hep anneler çocuklarına "Kitap oku.." der, benim annem "Yeter kızım, bu kadarı da fazla.. Gözlerin altı numara olacak, zaten bozuk.." diyordu.. Altı yaşında gözlükle tanışmış bir insan olduğum için annemin kaygısına hak veriyorum aslında çünkü herkes yatar, ben ya koridordaki gece lambasının ışığında ya da yorganımın içinde el feneriyle okurdum kitaplarımı.. Küçük prensesin devin elinden nasıl kurtulduğunu ya da Küçük Prens'in kuzusunu nasıl taşıyacağını öğrenmeden uyumam mümkün değildi..

Bir yazar olmaktı o zamanlar hayalim..
Çocukları çok mutlu eden kitaplar yazan bir yazar olmak..

Liseye gelince bir gerçekle daha yüzleştim.. ÖSS denen bir duvar vardı bu ülkede ve onu aşmadan "diğer tarafa" geçmek mümkün değildi.. Bir süreliğine vazgeçtim hayallerimden ve mutlaka ama mutlaka üniversite okumaya karar verdim.. Bunda, ortaokulda beni istediği kolejde okutmak için arabasını satan babamın ve "Ben istediğim halde siyasi olaylar yüzünden okuyamadım, sen gerçekleştir hayallerimi.." diyen annemin büyük payı var tabii.. En çok onlar için okuyacak ve benimle gurur duymalarını sağlayacaktım..

Okulumda sözel sınıfı açılmadığı için mecburen eşit ağırlık öğrencisi oldum ve matematikle yine uğraşır (!) hale geldim ama bunda da bir hayır varmış.. Benim alanımda çözülen her matematik sorusunun katsayısı sözelcilerinkinden fazlaydı ve bu sayede sözel tercih yapmama rağmen çok daha yüksek bir puan aldım.. Matematiği bu yüzden kısa bir süreliğine de olsa sevdim :P

Lisede en büyük hayalim psikoloji okumaktı.. Hani olur ya, duvarlara istediğin bölümü yazan levhalar asarsın sınava hazırlanırken.. Bizim sınıfta da vardı hepimizin bir levhası ve "Boğaziçi Psikoloji" yazıyordu benimkinde kocaman kocaman.. Akımları inceliyor, muayenehaemin hayalini kuruyordum.. Hatta bir merkeze gidip oradaki psikologlarla görüşme bile yapmıştım alanımı belirlemek için ve parapsikolojide karar kılmıştım!! "Peki neden psikoloji istiyordum?" diye soruyorum şimdi kendime.. Cevabı var ama çok içimi acıtıyor.. Çok özel benim için.. Yazmasam daha iyi sanırım.. İnsan istese de anlatamıyor demek ki bazı şeyleri..

Neyse, kuru üzümden okunmuş kaleme, kardeşlerimin dualarından yolda tekrar ede ede ezberlediğim Cevşen'e kadar hertürlü techizatla sınava girdim ve elhamdulillah iyi bir puan aldım.. Bana yarı şaka yarı ciddi "Bence sen sınava girme, eve gidip çeyizini işlmeye başla çünkü seninle ilgili hiç umudum yok.." diyen bir hocamı iyice morarttıktan sonra - asla bir öğretmene karşı bu ifadeyi kullanmak istemezdim ama çok daha ilerisini duymayı hakeden bir insana karşı kendimi bu kadar frenliyor olabilmem aslında takdir konusu.. Başka konularda da haddi olmayan pekçok müdahalesini gördüm kendisinin - sıra tercihlere geldi.. Tüm kağıdı en yüksek puanlı olandan başlayarak psikoloji bölümleriyle doldurdum ama birtek Boğaziçi'ne yetmiyordu puanım.. Ve ben o sırada sınav sistemi yeni değiştiği için edebiyat tercihi yapabileceğimi bilmiyordum.. Dershanede bir hocam tercihlerimi kontrol etti ve "Sözel puanın tercih ettiğin yerlere göre çok yüksek, yazık etme puanına, Boğaziçi Edebiyat yazalım, sen başla, orada hem çift dal hem de yatay geçiş hakkın var, sonra istersen bölümünü değiştirirsin.." dedi. İstemeye istemeye razı oldum aslında ama şu anda dua ede ede anıyorum onu.. Düşünüyorum da, eğer psikolog olsaydım şu genç yaşımda hastaların dertlerine ağlaya ağlaya, içim şişe şişe göçerdim bu dünyadan.. ( Özlemcim bu kısım senin için ikinci baskı oldu, kusura bakma.. )

Çok şükür kazandım ve edebiyat okumaya başladım.. Ama hiçbir zaman bölümümü değiştirmeye yeltenmedim.. Hem çok keyif aldım okurken hem de ard arda ders bırakan, temel dersleri bile geçmek için sabahlayan psikoloji öğrencisi arkadaşlarımı gördükçe halime şükrettim.. Okulun eğitim dili ingilizce olduğu halde bizim bölümün bazı dersleri Türkçeydi ve bu büyük avantaj sağladı benim gibi evli olarak okuyan birisine.. Hiç kolay geçmedi o yıllar çünkü, daha da ağırını düşünemiyorum.. ( Evet evli okudum ben, sınavı kazandıkta sonra evlendik ve öyle başladık okula Ozan da ben de ama bu çoook uzun bir konu, es geçelim şimdi.. )


Şimdi yaptığım işi çok seviyorum.. Yazmak çok güzel.. Test yazarken bile herhangi bir cümle yerine çocukların içini şenlendirecek, onlara küçük de olsa yeni ufuklar açacak cümleler seçmeye çalışıyorum.. Hayal güçlerine dokunmaya çalışıyorum.. "Kırmızı arabanın freni patladı.." cümlesindense, "Anneme kırmızı bir kır çiçeği hediye ettim.." demeyi tercih ediyorum sıfatları anlatırken.. Çünkü biliyorum, okuduğumuz her cümle iz bırakıyor ruhumuzda.. Çocuklar için güzel cümleler kurmak isityorum.. O cümlelerle düşünüp o cümlelerle konuşsunlar istiyorum..

Hala en büyük hayalim, iyi bir çocuk yazarı olmak.. Ünlü değil, iyi.. Bir çocuğun bile hayatına dokunmak, onun hayalini güzelleştirmek çok önemli benim için.. Çok klasik olacak belki ama bir çocuk dünyayı değiştirebilir çünkü.. Ben buna inanıyorum..

Tabii bu aralar bir de yün ve tasarımla ilgili bir meslek hayalim var :P Allahtan ki ikisi birlikte yürüyebilecek işler :)) Birinden yorulunca diğerine geçiyorum..


Neyse.. İyi ki moralim bozuk.. Olmasa ne kadar yazardım Allah bilir..


Son not: Biletlerimizi aldık.. Arefe günü İstanbul'dayız inşaallah..

7 Ekim 2007 Pazar

Şok..

Şooookkk..

Şoooooooooookkkkkk...

Bu haber kimsede yok :p


"Türkiye'nin megastarı kim?"


İşte son günlerde ortalıkta dönen sorunun cevabı..

"Yusufcuk" :P
Üstünde "Mega Star" yazan eşofmanıyla evin içinde salınışını görmeden, lütfen itiraz etmeye kalkmayınız !

.....................

Bugünlerde bir acaibim ben.. Hatta "bir acaib" değil "çok acaib"im!!

Dün minnoşumla hazırlandık ve Ramazan'ın başından beri haftasonu klasiğimiz haline gelen kitap fuarı gezimizi gerçekleştirdik yine.. Ben evden çıkmadan kafamda "bir taşla üç kuş" vurmuştum aslında ama Kızılay'a gidince kuşlardan birinin uçtuğunu farkettim.. Bu ne demek.. Az sonra :P ( İyice magazin kılıklı oldum ben yaa, valla izlemiyorum sakın suizan etmeyin.. Fragmanlar beynimize beynimize işlemiş sadece..)

Birinci kuş: Artık babasının hasretine dayanamayan ve kapının yanına oturup "baağğğğbaaa, baaa, bağğğğbbbb, bbbaaabiiii.." diye sayıklayan Yusufcuğun özlemini dindirmek..

İkinci kuş: Bloguyla yeni tanıştığım ama çok beğendiğim, yorumuyla beni bana hatırlatan ve bu haftasonu kitap fuarında olacağını yazan sevgili Rabia ile tanışmak..

Üçüncü kuş: DVD'yi Kızılay'da kamerayı aldığım mağazanın yetkili servisine bırakmak..

Peki ne oldu?
"Eee, DVD nerede?" sorusu ancak oraya gittiğimde gündeme geldi ve televizyonun üzerinde unuttuğum şimşek gibi çaktı kafamda!! Ya bir insan bu kadar mı hafıza özürlü hale gelir doğumdan sonra yaa.. Geçenlerde annemin doğumgünü vardı Yusufcuğunkinden hemen sonra.. Birkaç gün önce oturuken aklıma geldi, "Hiğğğ, unuttum anneşin doğumgününü, hemen aramam lazım.." dedim.. Telefonu elime aldım, o anda da zaten aramış olduğumu hatırladım.. Dakikalarca güldüm kendi halime..

Markette unuttuğum ve ancak uyarılınca almayı hatırladığım kredi kartı ya da para üstlerini, tuzsuz yemeklerimi, birşey almak için evden çıkıp da onu değil başka birşey alarak eve dönüşümü ve kapıda saçımı başımı yoluşumu anlatmıyorum artık.. Geçen gün de Yusufcuğun arabasını unutmuşum hatta kapının önünde ve gece boyunca nasıl olduysa çalınmadan durmuş orada çok şükür.. Başka birşey için kapıyı açınca gördüm!!

Bunun bir çaresi var mı sizce?

Neyse.. Yusufcuk babasına kavuştu, ben Rabia ile tanıştım.. Teyzesi Yusufcuk için kitabını imzaladı ve ayaküstü sohbet ettik biraz.. O hengamede fotoğraf çekmeyi de unutmuşum yanlız, sonradan aklıma geldi ama geri dönüp de ne kadar hafıza özürlü olduğumu ispat etmek istemedim :P Gerçi doktor olmasına bir TUS kalmış bir insan anlardı halimden ama çok meşguldü zaten, tekrar rahatsız etmek istemedim.. Tevafuken aynı semtte oturduğumuzu anladık, tekrar görüşmek için sözleştik zaten.. O zaman bol bol fotoğraf çekeriz tatlı Rabia teyzemizle.. ( Gerçekten çok tatlı ama yaa! )

Yusufcuk babasına, babası da Yusufcuğa doyup iş "illallah" aşamasına gelince :)) biz oğluşumla camiye girdik, oradan oraya koşup enerjisini biraz atsın diye.. O da hemen öyle yaptı zaten..

"Bu fotoğrafta Yusufcuk ne yapıyor, anlamadım.." diye üzülmeyin, ben de anlamadım..
Ama sanırım boğazını sıkmakla meşgul, tam emin değilim :))



Bu renkli pencereleri de çok sevdi minnoşum, aşağı bakıp amcalara bağırmaktan arta kalan zamanlarda hep onlarla oynadı parmaklarını sokup sokup :))


..............

Son olarak da iki gündür beni düşündüren bir fotoğraf..
Daha dün..

Miyk miyk ağlayan, ancak ben gezdirirsem gezen, gösterirsem gören, kucağımdaysa mutlu, değilse ağlayan Yusufcuk..

Artık elimi tutup küçük bir adam gibi geziyor yanımda..
Onun minik adımlarına uydurmaya çalıştığım her adımımda şükrediyorum ve bu kadar çabuk büyümesine, artık benim onu istediğim yere götürmeme değil de onun beni istediği yere çekiştirmesine hala inanamıyorum..

Ne zaman büyüdün meleğim?

Daha dün değil miydi ayakta bile duramayışın..
Daha dün değil miydi?

3 Ekim 2007 Çarşamba

Hımm, nereden başlasam?


İlk şoku atlattım, önce onu belirteyim :)) Daha o gece iyiydim aslında ve bu DVD hadisesi çok büyük muhasebelere itti beni.. Kısaca özetlemek gerekirse :


* Hırs yaptığım, çok istediğim, mükemmel olması için özen gösterdiğim her konuda "aksiyle imtihan olduğumu" bir kez daha anladım.. Yatak odası da doğum günü de üstüne fazla düştüğüm konulardı, her ikisinden de acı bir tecrübe hatıra kaldı bana maalesef :((

*İkincisi, "Madem kötü birşey olacaktı, iyi ya görüntülere olmuş, ya meleğime olsaydı.." diye düşündüm.. O kadar üzüldüğüme üzüldüm..

* Son olarak da bu "görüntü, kayıt, sonradan izleme, keşke deme" vs. meseleleri çarışım yapa yapa aldı beni, taa ahiret günü muhasebesine götürdü.. O gün karşımıza çıkacak, belki de çoktaaan unuttuğumuz ama o gün bizi ya çok sevindirecek ya da kahredecek görüntüleri düşünüdüm.. Her anımızın kaydedildiğini, bazı görüntülerin biz istesek bile silinme imkanının olmadığını hatırladım.. Hatırladım diyorum çünkü hayatın akışına kapılmış sürüklenirken, sadece günü kurtarmayı düşünürken ne çok şeyi unutmuşum ben!! Ahirette yüzümü aydınlatacak, yoluma ışık tutacak kayıtlar biriktirmek için endişelenmeyi bile.. Çok yazık, çok yazık bana..


Neyse.. Bu bir vicdan muhasebesi ve hepsini buraya aktarmama imkan yok zaten.. Sadece, bu farkediş çok etkiledi beni, onu paylaşmak istedim..

Günlük moduna geri dönelim..

....................

Bu fotoğraf, üç gün önceye ait..

Oturdum kara kışta kalmış gibi bir güzel giydirdim meleğimi evin içinde çünkü bu güzel hediyeleri siz de görün istedim..


Canım Tubamın paşasına ördüğü takım..


Ellerine sağlık Erikcim.. Tek kelimeyle harika olmuş.. Hele o paketi açar açmaz yüzüme çarpan mis gibi koku mest etti beni.. Bir de güzel parfümlemiş arkadaşım hediyesini :))


Yusufcuğuma da güzel bir not yazmış.. Sakladım teyzesi, merak etme..

.....................


Bu fotoğraf da kitap fuarından meleğimin odasına aldığım postere ait..
Dağıstan Çetinkaya çizmiş.. Çok beğendim..
Sağ üstte, "Kitap oku, kanatlansın hayallerin" yazıyor..
Zaten bu poster de tam anlamıyla kanatlanmış hayallerin resmi :))


Haftasonu çok güzel bir gün geçirdik İrem ve karakuzusuyla.. Önce kitap fuarına gittik ve biraz abartıp tam bir buçuk saat gezdik minnoşlarla :)) Sonra da onların evine gidip kocaman bir kavanoz turşu kurduk..


İşte size fuardan kareler..





Yusufcuk o gün tam onlamıyla bir enerji topuydu..
Meraklı bakışlarla pıtır pıtır gezdi standların arasında..
Kucağıma gelmek istemedi hiç..




Kendisine kitaplar beğendi, onları bir güzel inceledi.. Hatta babasına da yardım etti :))
Bazı şanslı müşteriler fişlerini Yusufcuğun elinden aldılar :P

Yanlız o kadar kalabalıktı ki fuar,
İrem gezmediği kısmı bile feda etti, zor attık kendimizi dışarı minnoşlar daralınca :))


Yusufcuk, gün boyunca yediği tek şey olan çubuk krakerlerle ilgili kritik yapma modundaydı..
"Hımm, kucağıma düşmüş olan yarım.. Demek ki diğer yarısını yemişim.. İki de önceden yemiştim, etti iki buçuk.. Bir de elimde var.. Onu da yersem fazla gelir yaa.. Vaz mı geçsem acaba? Kilo falan alırım sonra.. Yok yok, yemiyim bunu ben.."


Hasıl-ı kelam.. Kitapları seviyorum.. Kitap fuarlarını seviyorum..
Meleğime kitap almayı ise çoooook seviyorum..

Böyle güzel güzel okuduğunu görünce de dünyanın bütün güzel kitaplarını önüne yığasım geliyor :))

................


Yusufcuktan notlara geçelim..

*"Kulağın nerede?" deyince kulağını gösteriyor miniciğim..

* Oyuncak ya da gerçek, ne zaman bir telefon görse hemen kulağına götürüp "Ayee" diyor :)) Ben "Alo Ozann.." deyince de elinde telefon yoksa bile elini dayıyor kulağına..

* Çoraplarım ayağımda değilse getirip ayağımın üstüne koyuyor :)) Dün baktım kendi çoraplarını da giymeye çalışıyor, uğraşıp uğraşıp beceremeyince de kızıyor kendine :))

* İki gündür hava güzel diye parka götürüyorum meleğimi.. Arabasından çıkartır çıkartmaz ipi kopmuş gibi koşturup koşturup düşüyor.. Kumları alıp alıp havaya atıyor!! Ben onu salıncakların yanına götürüyorum, o sürünerek bile olsa süs havuzuna ulaşmaya çalışıyor.. Hayır bıraksam hemen dalacak içine, adım gibi biliyorum :)) Su delisi bir bebişim var çünkü..

* Son bir haftada hanemize ve bütçemize verdiği zararlar :

- Kaşla göz arasında çamaşır suyunu devirdi mutfak halısına.. Kocaman ve iğrenç bir beyaz lekemiz var artık!! İşin yoksa al eline çamaşır suyu şişesini, çiçek çizmeye çalış o lekenin üstüne ve farklı yerlere -tek olunca çok sırıtır :))- onlar da ağaracak diye bekle.. Olmadı, bayram harçlıklarımızla yeni halı alacağız artık :))

-Elindeki tencere kapağıyla fırınımı çizdi.. Elinden almasam cam da çatlamıştı garanti..

- DVD'yi bir kez daha zikredelim burada :))

- Yırttığı dergileri ve kırdığı plastik edevatı saymıyorum artık..

* Bulunduğumuz odada taşıyabileceği ne varsa kucağımızda artık.. Alıp getirip elimize veriyor, almayınca da kızıyor :)) Yuvasına yiyecek taşıyan karıncalar gibi, gidip gidip geliyor elinde ıvır zıvırla..

* Slinge alışamadı :(( Kucağıma tırmanıp içinden çıkmaya çalışıyor.. Sadece çok yakınımızdaki markete gidebiliyoruz henüz..

* "Yat annecim, koy başını yastığa.." dediğimde yatıyor artık.. Ama sadece iki saniye, hatrım için yani :))

* Ve son olarak.. Bozuk bir hoparlör var evde, uzun kablolu.. Ucundan tutup onu gezdiriyor, köpek gezdirir gibi :)) O ses çıkardıkça hoşuna gidiyor, daha hızlı yürüyor :))

..............

Bizim ruh hastası olduğundan şüphelendiğim davulcuyla ilgili de birkaç şey vardı yazacak ama Yusufcuk uyandı ve aç.. Hazır öğlen yemeği yemeye başlamışken bekletmeyeyim onu.. Hizmet kalitesi düşük diye vazgeçer falan, Allah korusun..

20 Ağustos 2007 Pazartesi

Minik melek ve annesinin - ee tabii bazılarına baba da dahil- bir haftaya sığdırdıkları :


*Çıkmaya çalışan bir diş
*Uykusuz geceler, sabah namazından sonra öğlene kadar uyunan tatlı uykular
*Evde oda ve dekorasyon değişimi, bunu müteakiben büyük bir temizlik
*İki arkadaş ziyareti
*Babanın işyerine keşif gezisi
*Uzuuuun bir pazar alışverişi
*Üç kere gidilen, sonuncusu bugün gerçekleşecek olan iş görüşmeleri
*Tüm gün süren güzel bir piknik


Bütün bunların arasında bilgisayar başına oturmak pek mümkün olmadı maalesef.. Sayfayı açtığımda da birkaç kişiyi ziyaret edip çıkmak zorunda kaldım..

Ama merak etmeyin, zihnimde biriktirdim yazacaklarımı :)) Ayrıntılar kaçmadı yani..


- Önce bugünün anlam ve öneminden başlayalım.. Bugün bal oğlum 11. ayını doldurdu maşaallah.. Bir ay kaldı "doom günü"müze :)) Bir pasta yapma özürlüsü olarak doğumgününü mercimekli köfte ya da sigara börekleriyle "Yusufcuk" yazarak kutlamaya karar verdim :)) Ama yine de kolay ve güzel pasta tariflerine açığım.. O güne kadar geliştiririm kendimi artık..

- Yusufcuk ilk yaşına yaklaşırken bizi şaşırtmaya devam ediyor.. Artık kendi başına ayakta durabiliyor meleğim.. Bu hafta ilk adım denemesini de yaptı ama sonrasında yere düşmek hiç hoşuna gitmedi.. Her sinirlendiğinde yaptığı gibi kendi kendine söylendi durdu :))


- Yeni bir işe başlıyorum Allah'ın izniyle.. Bir etkinlik kitabı.. Yaklaşık dört aylık bir yazma süreci olacak.. İlk defa kendi alanımda ( Türk Dili Edebiyatı, Türkçe ) bir iş yapacağım için mutluyum ama bloga eskisi kadar vakit ayıramamaktan da korkuyorum açıkcası..


- Bir haftadır gece uykusu denen nimetten tamamen mahrumum.. Tavsiyeler üzerine papatya çayı aldım Yusufcuğa ama hala bir değişiklik yok.. Ben sabırla beklemeye devam ediyorum..


- Yusufcuk bu aralar "küçük efendi" modunda dolanıyor etrafta.. Önce ayaklarımıza kadar emekleyip kollarını yukarı doğru açıyor, çırpıyor ve şirin şirin sırıtyor - ki bu "Beni kucağınıza alın.." demek - Kucağımıza alınca da elini yumruk yapıp o minicik işaret parmağını ileri uzatıyor ve gitmek, görmek, mıncıklamak, ısırmak, devirmek, yırtmak istediği nesneleri işaret ediyor.. Nasıl mı? İşte böyle :))


Bunlar dünkü piknikte babasıyla gezerken topladıkları böğürtlenler.. Küçük efendi işaret ederek yemek istediğini belirtti ama baktı ki annesinden fayda yok, almış eline makineyi fotoğraf çekme derdinde, kendi işini kendi gördü meleğim.. Bir güzel yedi böğürtlenlerini..



Bunlar da günün sonunda, kirli ama mutlu ayaklar :))



- Şimdi efendim, benim meleğim minik melek ama hep minik kalacak değil ya, bebek arabasının devri bitecek bir süre sonra.. Eee, şöyle havalı bir araba lazım, ne de olsa erkek çocuğu :)) Şimdilik arabamızın direksiyonu var ( Sabahnur teyzemizin hediyesi ), alarmlı anahtarları da var ( Neslihan teyzemizin hediyesi ).. Bir de kullanırken giyebileceğimiz şöyle afilli bir tişöt ( Tuba teyzemizin hediyesi ).. Kaporta, yan aynalar, tekerlek vs. bilimum elzem parçayı da diğer blogger teyzelerimizden bekliyoruz artık :))



- Sonunda ben de kuzucuğuma kenarı yastıklı uyku setlerinden almak zorunda kaldım.. Şimdiye kadar, gece uyurken kenara dayanır ve burnu gömülüp nefessiz kalır diye korkuyordum ama başını o kadar çok vuruyor ki uyurken yatağının kenarlarına almak zorunda kaldım. Güç bela daldığı uykular başını vurdukça bölünüyor çünkü!

"Mee"şıl "mee"şıl uyuyun kuzucuklarım, tamam mı :))


- Hep Yusuf'a çalışcak değiliz ya, ben de yeni kitaplar aldım kendime..

Vee, tahmin ettiğiniz gibi önce uykuyla ilgili olanı okumaya başladım :)) Çok güzel gerçekten, bitireyim uzun uzun yazacağım içeriği hakkında.. Bizim Yusufcuk'ta gözlemlediğimiz ama tıbbi bir probleme işaret ettiğinin farkında olmadığımız birçok uyku bozukluğu belirtisini anlatıyor.. Çözmek kolay olmasa da en azından problemin farkındayım artık :((