Derin mevzular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Derin mevzular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2008 Cuma

Dün akşam sana yazmaya niyetlenmiştim sevgili günlük..
Yemeğimi yiyecek ve Yusufcuğun kendi kendine uydurduğu oyunu oynamasını fırsat bilerek yazacaktım uzun uzuuun..

Yemeği hazırladım.. Bir koca kase dolusu da salata yaptım.. Canım çok istemişti.. Önce Yusufcuğun karnını doyurdum.. Sonra da aldım salata kasemi elime, bir yandan Yusufcuğa domates yediriyorum ağzını serçe yavrusu gibi açtıkça bir yandan da ben yiyorum.. İşte ne olduysa o anda oldu sevgili günlük.. Yusyuvarlak kaseye songücüyle bir yumruk indirdi Yusufcuk ve havada döndüğünü gördüm kasenin! Pembe-beyaz çiçekli halıma, marullardan yapraklar, domateslerden uğurböcekleri kondu :P

Ben ne yaptım peki?
Merak ediyorsun di mi..

Önce korkudan dakikalarca ağlayan Yusufcuğu sakinleştirmeye çalıştım.. Panikle o da koltuktan düştü çünkü.. Kaseyi tutamamamın bir sebebi de bu aslında.. Bir yandan Yusufcuk bir yandan o havada uçunca hangisine bakacağımı şaşırdım!

Ne bağırdım, ne de kızdım sevgili günlük, valla bak.. Yusufcuk suçlu suçlu kenarda otururken, ben de artık iyice sıkı fıkı dost olduğumuz halı şampuanı ile başladım akşam akşam halı silmeye.. Ama çok zordu be günlük.. Zeytinyağlı, sirkeliydi salata.. Üstüne üstlük sumak da vardı sosunda.. O minicik minicik sumakları halının arasından temizlemeyene kadar gece bitti zaten!


Bir ara Yusufcuk da yardım etti bana, hakkını yemeyeyim şimdi :P

...............


Oysa ne çok şey vardı anlatacak..

Bir önceki gün hayata kısa bir mola vermiştim mesela..
Tüm karamsar yanlarıma, son günlerde üstüme çöken vesveselere, uzun uzun uyuma isteğime, eve kapanıp kalmışlığıma.. Hepsine mola..

Canım "Hülü"m geldi Amerika'dan.. Haberim yoktu, sesini duyunca telefonda havalara uçtum.. Üniversiteden sonra gitti, hala orada..
Oradan birisiyle nişanlandı zaten.. Hep orada olacak galiba..

Saatlerce süren bir kahvaltı ettik -ben konuşmaktan birşey yiyemedim hatta, çok şey birikmiş anlatacak :))- Sonra Yusufcuk yoğun sevgi gösterileri sergiledi Hülya teyzesine.. Benim onu çok sevdiğimi mi farketti yoksa çok mu içi ısındı bilmiyorum ama gitti geldi öptü Hülü'yü :)) Kucağına tırmandı, uzun uzun birşeyler anlattı ona.. Fotoğraflar döküldü yine ortaya, eskileri yadettik.. Laf lafı açtı, birbirimizi ne kadar özlediğimiz farkettik..

Öğlen yemeği için bizim meşhur Özbek çadırına götürdüm canımı.. Benim sıradan ve alelacele yapılmış yemeklerimdense oradakileri yemesi daha mantıklıydı zaten :)) Geleceğinden haberim olsaydı neler neler hazırlardım ben ona ama çok geç haberim oldu maalesef..

Orada yemek yerken bir yandan da canlı olarak Özbek şarkıları söylüyordu müzisyenler.. Yusufcuk duyunca dayanamadı tabii.. Oynamaya başladı.. Yanlarına götürdüm ben de.. Özbek işletmeci kadının çok hoşuna gitti merakı.. Özbek çocuklarının geleneksel sünnet kıyafetini giydirdi Yusufcuğa..
Eline de çalgıyı verdik, o çaldı biz dinledik :P

Oradan çıkışta acele acele biraz alışveriş yaptık, koştura koştura eve gittik ondan sonra.. Hülücümün nişanlısı kapıda bekliyordu bizi.. Yine geç kaldık yani kadın milleti olarak! Onlar daha önceden söz verdikleri biryere gittiler, ben de akşam yemeği hazırlıklarına giriştim..

Yemek, çay.. derken vakit ilerledi.. Yusufcuk da uyudu, eşler de.. Ve biz dayanabildiğimiz kadar dayandık, inatlaştık uykuyla.. Bir daha ne zaman nasip olur, ne zaman görürüz birbirimizi kim bilir..


............


Hayat ne garip.. Dört yılı paylaşıyorsun bir insanla.. Sonra ayrılıyor yollar.. Başka başka hikayelerle doluyor hayatlar.. Bir bakıyorsun, dört sene olmuş ayrılalı.. Ama bir araya gelince yine "canııımmm" diyorsun onu kucaklarken.. Ne uzaklık, ne geçen yıllar resmiyet koymuyor araya.. Yine aynı esprilere gülüyor, yine aynı mimiklerle sohbet ediyorsun.. Buruklukla karışık bir coşku yaşıyorsun..

Ve merak ediyorum.. Neden herkese karşı böyle hissetmiyorum?

Herkesi böyle özlemiyorum, bu bir gerçek.. Hiçbirşey hissetmiyorum bazı insanlar hayatımdan sonsuza dek çıkmış olsa bile..

Sırrı ne acaba dostluğun?

Bir insanı dost yapan ne?

4 Mart 2008 Salı

Geçen haftaki "gaita örneği" :)) maceramızın ardından birkaç yorum geldi örneği evde yaptırıp götürmekle ilgili.. Bu mümkün aslında ama alınan örneğin en geç yarım saat içinde hastaneye ulaştırılmış olması gerekiyor.. Bu bizim için pek mümkün değil.. Çünkü gittiğimiz hastane bize uzak ve o kadar kısa sürede yetişmem çok zor.. Ancak Ozan kapıda hazır beklerse olur ama o da mümkün değil maalesef.. Bu yüzden hastanede bekledim o kadar..

Bu aslında bugünlerde vermeye çalıştığım bir kararın da ayrıntılarından biri.. Bizim her hastalık ve tahlilde o hastaneye gitmemizin tek sebebi, doktorumuzun oranın kadrolu çocuk doktoru olması ve haftaiçi sürekli orada bulunması. Neşe Hanımdan çok memnunuz ama özellikle Ozan'ın okulunun olduğu dönemlerde, yoğunluktan dolayı hastaneye gitmek ve orada bazen saatlerce beklemek çok sıkıntılı olabiliyor.. Ben tek başıma kalmaya cesaret edemediğim için Ozan hep yanımda bekledi şimdiye kadar ama son gidişimde ayrılmak zorunda kaldı hastaneden.. Yusufcuk gibi bir bebekle - hele de hastaysa- tek başına hastanede vakit geçirmek çok zor..

Bir haftadır şuna karar vermeye çalışıyorum.. Acaba doğduğundan beri Yusufcuğun muayene ve takiplerini yapan doktorumuza gitmeye devam etmeli miyiz yoksa buralarda yeni bir doktor araştırmalı mıyım? Bulana kadar farklı farklı yerlere gitmek zorunda da kalabiliriz tabii.. Bir bebeğin sürekli aynı doktor tarafından muayene edilmesi mi daha iyi yoksa farklı farklı yerlerde mi? Bir türlü karar veremedim.. Bana tüm bilgi ve tahlillerin tek elde toplanması daha sağlıklı gibi geliyor ama hastanenin çok uzak olması da işi oldukça zorlaştırıyor..

Of ya.. Ne yapsam acaba? Doğru ne?

Bir bilsem..

6 Şubat 2008 Çarşamba








Sümüklü teyzecim, al sana bir romantik poz daha :))














Hani 14 Şubat yaklaşıyor ya dediğin gibi, bizim de katkımız olsun :P

Çiçeklerimizi önce kokluyorum, sonra "Hımm.." yapıyorum.. Biliyorum gerçek değiller ama annemin gönlü olsun işte :P


Hımm, nerede başlasam?

Hiç yazacak enerjim yok aslında ama çok şey birikti anlatacak.. "Yarın yazarım.." deyince, yarının gündemi bugünü unutturuyor, hatırlayamıyorum sonra.. Onun için en iyisi, bir gözümle uyuyup diğeriyle yazmak :P

Yaklaşık bir haftadır ciddi derecede uykusuzum.. Yusufcuk son iki gecedir acı acı ağlayıp emerek bile sakinleşmeyince iyice perişan olmaya başladım.. Bu durumun sebebini bulamamak da iyice geriyordu beni.. Babaannesi bunun Yusufcuğun huyu olduğunda ısrar etse, sadece huysuzluk yaptığını söylese de ben işin içinde başka birşeyler olduğunu tahmin etmiştim.. Tamam herzaman gece sık uyanır Yusufcuk ve emmeden asla uyumaz ama bu hafta emmek bile sakinleştiremedi onu.. "Buradayım kuzucum, yanındayım.." diye diye ancak durdurabildim ağlamasını dün gece :( İki üç gündür birşeyler yemiyor ve gündüz de mızmızlanıyordu zaten.. Bir de öyle bir huy geliştirdi ki son üç günde, az daha memeden kesecektim yavrumu.. Çünkü emecek bir meme kalmayacaktı zaten :P Emerken öyle bir ısırmaya başlamıştı ki Yusufcuk dün üç kere çığlık çığlığa kucağımdan atmak zorunda kaldım onu.. Zıp zıp zıpladım olduğum yerde!! Gece de iyice uykusunun gelmesini bekleyip öyle emzirdim hemen dalıp ısırmasın diye.. Ama ona rağmen gündüz ısırdığı yerler sızladı resmen..

Meğer azı dişini çıkarıyormuş benim meleğim !

Bu sabah yine keyifsiz uyanıp pek birşeyle de mutlu olmayınca babaannesiyle gıdıklaya gıdıklaya oynatıyorduk onu.. Başaşağı döndürürken bir de baktık ki üst sol arkada bir azı diş bize ucunu gösteriyor :)) Ben ilk önce "Oh bee.." dedim, kayınvalidem şaşırdı.. En azından artık bu anormalliğin sebebini öğrendim çünkü.. Sonra da yavruşu öpüp öpüp babamıza müjdeyi verdim hemen.. Zira dün gece kendileri Yusufcuğu epey bir azarlamıştı uyku arası, "Nedir bu çektiğimiz.." babında :))

Şimdi içim rahat en azından.. Mızmızlığı devam etse de Calpole başladık, daha rahatız.. Bir de ishal var tabii.. Bugün hava güzel olduğu için hepberaber gittiğimiz alışverişten, Yusufcuğun bezinden taa pantolonuna kadar taşan ve orada kocaman sarı bir leke teşkil eden "pokemon" mahsülüyle acele acele döndük eve :)) Allahtan pantolon bej renkliydi, renk uyumu vardı en azından :P



......................


Gelelim düne..

Dün hem misafirlerimiz olduğu için hem de tahminen dişi gece patladığı için gündüz çok keyifliydi Yusufcuk.. Sevgili Özlem ve İremle çok güzel bir gün geçirdik.. Karakuzu kreşte olduğu için gelemedi ama Yusufcuk Sena ablası ve Bera abisiyle güzel güzel oynadı.. Hatta uzun bir süre salona bile gelmediler.. İçeriden gülüşmeleri geldi sadece :)) Özlem'e çocukları bana bırakmasını teklif ettim ama kabul etmedi :P

Hem ben işimi ancak yetiştirebildiğim için hem de katmer sıcak yenince güzel olduğundan pişirmeyi onlar gelene kadar ertelediğimiz için biraz karmaşa oldu sanırım.. Yeterince ilgilenemedim ve istediğim kadar çok vakit geçiremedim maalesef misafirlerimle.. Hatta o kargaşada fotoğraf çekmeyi bile unutmuşum! Tam giderlerken pencereden seslendim ama dönmediler :P Yusufcuk el sallayarak uğurladı onları.. Hatta onlarla beraber gitmeyi çok istedi ama babaannesi kucağında zaptedebildi Allahtan :))

Özlem de İrem de Turkcell'in tavuklu reklamını çok beklediler Yusufcuğun bayılma taklidini görmek için ama o da denk gelmedi hiç.. Sadece bebemin yemek masası üzerindeki dansıyla yetinmek zorunda kaldılar :))

Bu arada, Özlemcim hem Yusufcuğun cicisi hem de mutfak hediyelerin için çok ama çok teşekkürler canım.. Mahcup ettin bizi..

Ben en kısa zamanda yine beklerim kızlar, bu sefer söz, siz gelmeden hazırlayacağım masayı..


............................


Dün çekemedim ama ondan önce çektiğim bol bol fotoğraf var..

Önce..

Makarna yemenin püf noktaları..


Çatal matal da neymiş.. Önceden çatal mı varmış?
Tombik el makarna tabağına iyice bir daldırılır..
Hiçbir yere kaçmasın diye sıkı sıkı tutulan yoğurtlu makarna hemen ağza götürülür..


Sonra da yanaklar yandan yandan şişirilerek çiğnemek suretiyle makarnalar bünyeye dahil edilir :))


.......................


Aysuncum bak bu da bizim "kitty"miz :))



Geçen gün marketten aldım bu gece lambasını.. Yusufcuk o günden beri peşinde.. Prize takıp takıp yanmasını görmek çok hoşuna gidiyor.. Bir de lambaya "pisi pisi" yapması yok mu öldürüyor beni :)) Ben yanında durup biraz oynatıyorum, kendisinin prize takmasına müsade ediyorum sonra da kaldırıyorum ortadan.. Hevesini ben yanındayken alsın, sonra kendi başına denemeye kalkar, Allah korusun..

Prizlere yine çok meraklı bu aralar.. Önceden minik parmaklarını sokmaya çalışırdı şimdi ucunda fiş olan ne varsa en yakın prize sürüklüyor onu.. Süpürgenin kordonunu çıkarıp getiriyor ya da şarj aletlerimizi bulursa hemen takmaya koşuyor.. Bu akşam da baktım, bir aralar evde "köpek" olarak dolaştırdığı eski bozuk hoparlörü almış gelmiş, onu prize takmaya çalışıyor :)) Ucunda fiş olan tüm alet edevatın prize takılması gerektiğini çözdü bizim yavrucak.. Ördeğini getirip takmıyor mesela, onun ucunda fiş yok çünkü :P


........................



Yusufcuk şimdi annesinin hiç kullanmadığı için başka birisine vermek üzere ortaya çıkarttığı kocaman bir leğenin içinde..

Tabii annesi artık bu leğeni vermekten vazgeçti çünkü Yusufcuk içine girip çıkıp oynuyor, ters çevirip televizyonun önüne çekiyor, üzerine basıyor ve kanalları değiştiriyor, hatta bazen televizyonu tamamen kapatıyor.. Dün de yorgan serdim leğenin içine, yattı televizyon seyretti orada minik afacan :))


.......................


Hep Yusufcuk yaramazlık yapacak değil ya..


Bu da annesinin bir afacanlığı..

Bugün kucağında uyuyup kalan bebesinin süveterini çıkarırken "küçük Hintli" yaptı onu :))
Çok tatlı oldu ama yaa..


( Bu arada dikkat ettim, eklediğim tüm fotoğraflarda aynı süveter var.. Ama hepsinde o denk gelmiş n'apiim :)) Yok yani, yardım göndermeye falan kalkmayın, başka kıyafetleri de var bebişimin.. )


........................



Hakkında uzun uzun yazmak istediğim bi konu var aslında.. Bugünlerde çok gündemde zaten.. Başörtüsü yasağı konusu..

Bazılarının neden ısrarla insanları genelleyerek belli bir etiketin altına sokmaya çalıştığını, sonra bu etiketin üzerinden kudukları komplo teorileriyle o insanları yargıladığını, gerçekleşmemiş ve hiç gerçekleşmeyecek olaylar yüzünden neden baştan infaz yaptığını sorguluyorum günlerdir..
Cevap bulamıyorum..

Cibilliyetsiz bir insanın hangi cesaretle sadece ama sadece bulunduğu - geçici- konuma dayanarak "Başörtülü öğrenciler okula girebilse bile hakettikleri notu vermeyeceğiz." mealinde bir açıkama yapabildiğini merak ediyorum..

Yıllarca "Dindarlar kızlarını okutmuyor.." diye fırtınalar koparan "çağdaş"ların, okumak istediklerinde o kızların önüne neden setler çektiği çelişkisine bir yanıt bulamıyorum..

Ben başörtülü bir insanım..
İnandığım için, inancımın böyle gerektirdiğine inandığım için takıyorum örtümü.. Ve taktığım örtüyü de "türban" değil başörtüsü olarak isimlendiriyorum.. Türban kelimesini ve tüm siyasi çağrışımlarını reddettiğim gibi, sırf başörtülü olduğum için topluma zararlı bir haşere gibi varsayılmayı da reddediyorum..

Ne başını örtmüyor diye bir insandan nefret ettim ne de sırf başını örtüyor diye bir insanı sevdim bugüne kadar.. Kimseyi öldürmedim, kimsenin kazancına göz dikmedim, kimsenin ne giydiğine karışmadım ve kimsenin herhangi bir hakkının elinden alınmasına taraftar olmadım..

Sadece başörtülü olmam yeterli mi "öteki" olmam için?

Tamamen kişisel kin ve hazımsızlıklara dayandığını düşündüğüm bu meselenin bir an önce çözüleceğinden eminim aslında.. Sadece biraz sükunet ve sabır gerek.. Çünkü gösterilmeye çalşıldığı gibi toplumun değil de belli bir kesimin hazımsızlığı bu.. Amaç tabana yayıp, aslında birbirini "kabul ederek" yaşayan insanların arasına nifak sokmak.. Birilerini, diğerine düşman olmakla itham etmek.. Ama inşaallah daha önce de atlatılan bir iki provokatif süreç gibi bu mesele de balon gibi sönecek..

Akl-ı selim bir şekilde düşünelim lütfen..

Ve dua edelim.. Rabbim şer niyetleri hayra çevirsin.. Boşa çıkarsın kötü emelleri..

Amin..

15 Ocak 2008 Salı

Yarına çıkmaktan nasıl olurum emin?
Genç bir delikanlının tabutu geçti demin..

( A. Mahir Pekşen )

8 Ocak 2008 Salı

Dün haberlerde dinlediğim birkaç cümle çok ilgimi çekti..

Bilimadamlarının ( daha doğrusu bilim insanlarının ) mutluluğun on kuralını açıkladığıyla ilgili bir haberdi bu.. Mutluluğun matematiksel kurallarla yakalanmayacağını tabii ki biliyorum ama bazı ipuçları işe yarayabiliyor gerçekten.. Aslında yaptığım ama farkında olmadan yaptığım birkaç şeyi orada dinlemek mutlu etti beni.. Diğerlerini de en kısa sürede hayatıma tatbik etmeye çalışacağım inşaallah..

Aklımda kalanlar..
Şükretmek, hayatı basitleştirmek, hobi niteliğinde bir uğraş edinmek ( yünlerimi seviyorum :P )spor, dini-geleneksel ritüeller ve mutluluğu takıntı haline getirmemek..

Mutluluğu takıntı haline getirmemek en zor olanı belki de.. Çoğu zaman mutluluğun hayatın içinde olduğunu unutup onu varılacak bir hedef gibi görüyoruz ve böylece elimizde olan ve aslında bizi sandığımızdan daha fazla mutlu edecek küçük fırsat ve nimetleri görmeden geçiyoruz maalesef.. Ya da belli etiketlerle sunuluyor bize mutluluk, o etiketlere sahip olamazsak mutlu da olamıyoruz.. Bir mankenin vücut ölçülerine sahip değilsek, sağlıklı olmak bile mutlu etmiyor bizi günümüzde maalesef.. Ya da mutluluğu cebimizi doldurmasını hayal ettiğimiz tomarlarda arıyoruz boş yere..

Mutluluk başkalarının değil bizim hayatımızın ayrıntılarında gizli..
Başkalarının sahip olduklarından çok kendi sahip olduklarımızı yatırırsak masaya, eminim bize de göz kırpar..

..............

Ben bugün tatlı bir arkadaşımla buluştum ve çok mutlu oldum mesela..

Yusufcuk az önce kucağımda uyuyakaldığında burnumu onun incecik saçlarına gömüp oğlumu kokladığımda da çok mutlu oldum..

Sokağımıza baktım az önce, kar durmuştu.. Ayak izleriyle süslenmişti bembeyaz yol.. Yine mutlu oldum.. Karı "çaresizlik ya da üşümek" olarak değil de güzellik olarak algılamama sebep olan imkanlara sahip olduğum için.. Oysa yakacağım olmayabilirdi birçok insan gibi ve benim için sadece bir an önce bitmesini istediğim bir mevsim olabilirdi kış..

...............

Bazı şeyleri sadece bilmek yetmiyor sanırım.. Arada hatırlatıcı unsurlar lazım.. Sıhhatli bir günün kıymetini hatırlatan bir başağrısı mesela.. Tıpkı benim şu anda çektiğim gibi.. Bunu sürekli yaşamıyor olmak bile mutlu olmaya yetmez mi?

31 Aralık 2007 Pazartesi

2007'nin son günü yazıyorum ama bir yeni yıl yazısı değil bu.. Zaten yeni yılı hiç kutlamam ben.. Zannedildiği gibi "Hristyan adeti olduğu için, içki içildiği için.. vs" sebebiyle değil.. Daha farklı benim sebebim.. Anlayamadığım için neyi kutladığımızı.. Ölüme biraz daha yaklaşmamızı mı? Ömrümüzün kocaman bir dönemini daha geride bırakmamızı mı? Bir öncekinden pek de farklı olmayacak ertesi güne ulaşmayı mı? Neyi kutluyoruz sabaha kadar? Yaşlanmaktan, ölümden ödü kopan korkan bizler, bizi ona daha da yaklaştıran bir süreci neden kutluyoruz hiç anlam veremem.. Kaldı ki illa bir eylem gerekiyorsa her yıl başında, bence bir kutlama değil de bir sorgulama olmalı bu.. Koca bir yılı nasıl geçirdiğimizi, bir sonraki yıl için nelere niyet ettiğimizi sorgulamalıyız tombala oynamak yerine.. Ama dediğim gibi "bence".. Bu kelime herşeyi açıklıyor zaten.. Farklı düşünenlere saygı duyuyorum elbette ama hiçbirşey ifade etmiyor benim için yılbaşı, şifonyerimin üzerindeki takvimi yenilemekten başka..

......................

Diğer sayfayı artık şifreledim.. "Minik melek" sadece minik meleğime has olacak bundan sonra.. Yusufcuk ara ara afacanlık yaptıkça size anlatacağım ama, merak etmeyin :))

......................

Misafirlerimizden ikisi gitti, sadece Fethi dayımız kaldı bizimle.. O da misafir sayılmaz zaten.. Şu anda "dayı"lıktan "dadı"lığa terfi etmiş vaziyette, Yusufcuğu oyalıyor.. Çalışmam lazım diye kandırdım onu :)) Aaa, bu arada çalışmak demişken, merak eden arkadaşlar olmuştu, yazmayı unuttum ben.. Yola çıkacağımız akşam ödemeyi yaptı bana yayınevi.. Tehdidim işe yaradı demek ki :P Onca emeğim boşa gitmesin ve ne kadar süreceğini bilemediğim bir süre yeni yayınevi aramakla uğraşmayayım diye kabul ettim ama hakkımı helal etmiyorum hala, o ayrı konu.. Boş yere o kadar üzdüler beni.. Şimdi yeni planım, sadece yaptıkları ödemeye karşılık gelecek kadar sayfayı teslim etmek, geri kalanını da yeni ödemeyi alana kadar vermemek.. Kesinlikle güvenmiyorum ben bu adamlara..

......................

"Siyah Süt"ü okumak istiyorum en kısa zamanda, çok methetti herkes..

......................

Üç gündür elektrik idaresi oyun oynuyor bizimle resmen.. Bir gidiyor bir geliyor elektrikler.. Dün çamaşır makinesinde çamaşırlar, bulaşık makinesinde bulaşıklar bekledi saatlerce yarım yıkanmış bir şekilde.. Toplamda sekiz saat falan yoktu galiba elektrik.. Kombi de çalışmayınca ev buz gibi oldu ve zaten hasta olan Yusufcuğu lahana gibi kat kat giydirdim.. Bir de açtık birkaç ritmik müzik, hoplattık durduk.. Maksat hareket etsin, ısınsın yavrucak :)) Hani akıllı uslu durağan bir bebe olsa, al yanına yat yatağa.. Sıcacık mis gibi uyu.. Yooookk.. Yusufcuğa uymaz bu.. Gerçi dün akşamüstü tam bir buçuk saat uyumuş, tabii ben de.. Uyandığımda saate baktım, inanamadım.. Yusufcuğu öptüm öptüm teşekkür ettim evdekilerin şaşkın bakışları altında :P Ne de olsa büyük lütuf benim için o kadar uzun bir uyku..

....................

Uzattım yine.. Biraz da çalışayım bari, Fethi'ye ayıp olmasın :P

6 Kasım 2007 Salı

Sanırım normale dönmeye başaldım :P

Yanlız çok kişisel ve sıkıcı olabilir bu yazı, baştan uyarayım..


Geçen hafta bana ne oldu bilmiyorum.. Sadece sebepleriyle ilgili birkaç tahminim var:

* Doğumdan beri sürekli bastırdığım depresif yönümü bu kez bastıramamam ( ve hala bu dönemi atlatamamış olduğumu görüp daha da üzülmem.. Geçen hafta "mutlu"culuk oynamayı beceremedim..)

* Yanlızlık ( Özellikle de yardıma ihtiyacın olduğu bir dönemde en yakınların tarafından bile reddedilme.. Tamam biliyorum, dünyanın merkezi ben değilim, herkesin kendi meşguliyetleri, bahaneleri var ama bu benim problemimi çözmüyor, bilsem de üzülüyorum.. )

* Ozan'ın çok yoğun olması ( Yazın erkenden eve gelmesine ve Yusufcuğu oyalamasına alıştığım babişin önce okulunun, şimdi de sınavlarının başlaması ve sabah sekizde çıkıp akşam taa on civarı gelmesi.. O saate kadar tüm enerjimin bitmesi ve ondan yardım beklemek bir yana, benim ona moral vermeye çalışmam.. )

* Yusufcuğun zaten çok uzun (!) olan gündüz uykularını ısrarla bire indirmeye çalışması ( Uykusuzluktan sarhoş gibi olana kadar kendini zorlaması ama uyumaması, sonra da acısını benden çıkartması!!! )

* Ve tabii iş.. ( Aldığıma alacağıma bin pişman olduğum kitap projesi.. Bunu bitirmeyi becerebilirsem şayet, çooooooook uzun bir süre çalışmayı düşünmüyorum.. Stres yoğunlaştıkça sinirim Yusufcuktan çıkıyor çünkü.. Tahammülüm bittiğinde bağırmak zorunda kalıyorum ve beni en çok üzen şey bu zaten.. Kendimi canavar gibi hissediyor, o ağladıkça ben de ağlıyorum.. )

Birkaç küçük ayrıntı daha var ama onları da yazmayayım artık.. Aslında farkındayım, ortada problem olarak adlandırılacak bir durum yok.. Birçok insan büyük hastalıklarla, dermansız dertlerle cedelleşiyor.. Benim sıkıntılarım onların yanında bir hiç.. Ama sanırım benim yapımla ilgili birşey bu.. Fazla duygusal, fazla kırılgan ve bu aralar fazla karamsar oldum galiba..

Yıllardır bildiğim ama bu sabah bir televizyon programında tevafuken tekrar duyduğum birşey var.. Bir sıkıntı ya da yükümlülüğün devamlı olduğunu düşünmek, onun zihnimizde büyümesine ve ona karşı koyabileceğimiz gücü tüketmemize yol açıyor.. Örneğin Yusufcuğun en azından bir sene daha ( emzirmeyi kesene kadar ) gece kesintisiz uyumayacak olduğunu düşünmek içime fenalıklar getiriyor ama bu bana bir fayda sağlamıyor.. Aksine tahammülümün tükenmesine, buna hiç dayanamazmışım gibi düşünmeme yol açıyor.. Belki bunu zihnimden atsam ve sabrımı sadece o ana harcayıp ilerisini düşünmesem daha rahat olacağım.. Bu, çözüm adına uygulamaya koyduğum ilk tespit..

İkincisi ise, daima ama daima zihni birşeylerle meşgul etmek.. Başka birşeye daldığında kendi içini unutuyor insan.. İki gündür arada derede birşeyler okumaya, evle ilgili birkaç işi halletmeye çalışıyorum.. İyi geldiğini farkettim.. Yusufcuk fırsat vermiyor diye kitap okumayı hep erteliyordum ama peşinde koşarken tek elle, yarım yamalak bile olsa birşeyler okumaya karar verdim..

Ve tabii yoğun dozda "şükür" ilacı almaya başladım.. Nelere sahip olduğumu tekrar tekrar listeledim ve Rabbime defalarca hamdettim.. Özellikle de Yusufcuk için.. "Herkesin şükür vesilesi yaptığı şeyi ben nasıl olur da şikayet vesilesi yaparım.." diye hayıflandım.. Bundan sonra şikayet mikayet yok.. Oysa neler neler vardı anlatacağım.. Yeni kararıma şükretsin Yusufcuk :P

Sıkıldınız değil mi? Haklısınız.. Bu kadar yeter..
Sizleri de terapi amaçlı bu yazıya ortak ettiğim için üzgünüm ama baştan uyarmıştım :))

Yazmak istediğim son şey, aşağıdaki yazıya yaptığınız yorumlarla ilgili.. Beni seven, düşünen ve en önemlisi de benim için dua eden dostlarımın olduğunu bilmek, kendimi iyi hissetmemi sağlayan şeylerin en başında geliyor.. Allah hepinizden razı olsun.. Canım Fethiye'min, Sonnur'umun ve İremciğimin sesini duymasaydım, Arzu'nun güzel mailini okumasaydım, her yorumda içim ferahlamasaydı bu kadar iyi hissetmeyecektim sanırım kendimi..

Sizleri çok seviyorum..

21 Ekim 2007 Pazar

Bugün Hakkari'de on iki cennet fidanının tohumu düştü toprağa..
Yürekleri yandı anaların.. Feryatları semaya ulaştı..
Titredi sema.. Sağanak sağanak rahmet yağdı, anaların gözyaşlarına karıştı..

Ozan belki anlayamadı Yusufcuğa yemek yedirirken neden engelleyemediğimi gözyaşlarımı..
Ama ben o anaları anladım..
Sanki bana da ulaştı acıları,
onlarla ağladım..

Rabbim iyi ki ahiret var, mahşer var.. Rabbim iyi ki Sen varsın..
O yüreklerin yarasını ancak Sen sararsın..

Bu insaniyetten uzak, "Kahhar" ismine layık mahlukların hakkından ancak sen gelirsin..
Anaların yüreği yanmasın Allah'ım.. Kır insanlığa uzanan şerli ellerini onların..

İyi ki hesap günü var Allah'ım, iyi ki hesap günü var..

Ve büyük mütefekkirin dediği gibi, "Zalimler için yaşasın cehennem.."

- Cennet kapılarında annelerine şefaat edecekleri günü bekleyen tüm şehitlerimize Allah'tan rahmet, arkalarında bıraktıkları tüm sevenlerine de dayanma gücü diliyorum.. -

9 Ekim 2007 Salı


Ağlayasım var benim..
Hem de hüngür hüngür ağlayasım var..

Dünden beri bu küçük çingene kızı gitmiyor gözümün önünden..

Yusufcuğa su içirmek için oturduğumuz bankta yanımıza gelen ve azarlanma pahasına olsa bile sadece birkaç dakika kendisinin hiç sahip olamadığı ve belki de hiç olamayacağı güzel bir oyuncakla kaçamak kaçamak oynamaya çalışan küçük çingene kızı..



Onca fotoğraf çekmeme rağmen hiç bakmadı yüzüme.. Düşündüğü tek şey, bu renkli oyuncağın düğmelerine bastıkça çalan melodileri dinleyebilmekti çünkü.. Belki de hayatında ilk defa..

Yüzü aydınlıktı küçük çingene kızının..
Az ötede kaldırıma oturmuş, bir yandan en fazla iki-üç aylık görünen bebeğini emzirmeye çalışan bir yandan da dilenen annesine inat, aydınlıktı..

Kir içindeydi eli yüzü.. Ama gözleri çakmak çakmaktı..

Şampuan ve bebek yağı kokan oğlumun aksine, toz ve egzoz kokuyordu küçük çingene kızı..
Ama yüzü gülüyordu..

Karnı açtı belki.. Ya da öğretildiği gibi avucunu açıp benden para istemesi gerekiyordu..
Ama oyuncağa uzanmıştı minik eli..

Masumiyet, minik gözlerinde en saf haliyle duruyordu..

Ve ben o anda çok derinden birşeyler hissettim..
Suçluluk gibi.. Nankörlük gibi.. Çaresizlik gibi.. Merhamet gibi..

En az yavrum kadar çok oyuncağı olsun isterdim bu küçük çingene kızının..
Onun gibi sıcak bir yatağı, güvenli bir yuvası, çeşit çeşit kıyafetleri olsun isterdim..
Karnını doyurabilmek için, annesinin önüne serdiği ve üzerinde birkaç madeni paranın parıldadığı mendilden daha fazlası olsun isterdim..

Onun ve onun gibi nice küçük çingene kızının hayatını değiştirebilmek için elimden birşeyler gelmesini isterdim..


Ağlattın beni minik el..
Kocaman bir burukluk bıraktın yüreğime..
Bu kadar mutlu olacaksan, ne oyuncaklar getiririm sana..
Ama daha fazlası lazım senin için..
Çok daha fazlası..

7 Ekim 2007 Pazar

Şok..

Şooookkk..

Şoooooooooookkkkkk...

Bu haber kimsede yok :p


"Türkiye'nin megastarı kim?"


İşte son günlerde ortalıkta dönen sorunun cevabı..

"Yusufcuk" :P
Üstünde "Mega Star" yazan eşofmanıyla evin içinde salınışını görmeden, lütfen itiraz etmeye kalkmayınız !

.....................

Bugünlerde bir acaibim ben.. Hatta "bir acaib" değil "çok acaib"im!!

Dün minnoşumla hazırlandık ve Ramazan'ın başından beri haftasonu klasiğimiz haline gelen kitap fuarı gezimizi gerçekleştirdik yine.. Ben evden çıkmadan kafamda "bir taşla üç kuş" vurmuştum aslında ama Kızılay'a gidince kuşlardan birinin uçtuğunu farkettim.. Bu ne demek.. Az sonra :P ( İyice magazin kılıklı oldum ben yaa, valla izlemiyorum sakın suizan etmeyin.. Fragmanlar beynimize beynimize işlemiş sadece..)

Birinci kuş: Artık babasının hasretine dayanamayan ve kapının yanına oturup "baağğğğbaaa, baaa, bağğğğbbbb, bbbaaabiiii.." diye sayıklayan Yusufcuğun özlemini dindirmek..

İkinci kuş: Bloguyla yeni tanıştığım ama çok beğendiğim, yorumuyla beni bana hatırlatan ve bu haftasonu kitap fuarında olacağını yazan sevgili Rabia ile tanışmak..

Üçüncü kuş: DVD'yi Kızılay'da kamerayı aldığım mağazanın yetkili servisine bırakmak..

Peki ne oldu?
"Eee, DVD nerede?" sorusu ancak oraya gittiğimde gündeme geldi ve televizyonun üzerinde unuttuğum şimşek gibi çaktı kafamda!! Ya bir insan bu kadar mı hafıza özürlü hale gelir doğumdan sonra yaa.. Geçenlerde annemin doğumgünü vardı Yusufcuğunkinden hemen sonra.. Birkaç gün önce oturuken aklıma geldi, "Hiğğğ, unuttum anneşin doğumgününü, hemen aramam lazım.." dedim.. Telefonu elime aldım, o anda da zaten aramış olduğumu hatırladım.. Dakikalarca güldüm kendi halime..

Markette unuttuğum ve ancak uyarılınca almayı hatırladığım kredi kartı ya da para üstlerini, tuzsuz yemeklerimi, birşey almak için evden çıkıp da onu değil başka birşey alarak eve dönüşümü ve kapıda saçımı başımı yoluşumu anlatmıyorum artık.. Geçen gün de Yusufcuğun arabasını unutmuşum hatta kapının önünde ve gece boyunca nasıl olduysa çalınmadan durmuş orada çok şükür.. Başka birşey için kapıyı açınca gördüm!!

Bunun bir çaresi var mı sizce?

Neyse.. Yusufcuk babasına kavuştu, ben Rabia ile tanıştım.. Teyzesi Yusufcuk için kitabını imzaladı ve ayaküstü sohbet ettik biraz.. O hengamede fotoğraf çekmeyi de unutmuşum yanlız, sonradan aklıma geldi ama geri dönüp de ne kadar hafıza özürlü olduğumu ispat etmek istemedim :P Gerçi doktor olmasına bir TUS kalmış bir insan anlardı halimden ama çok meşguldü zaten, tekrar rahatsız etmek istemedim.. Tevafuken aynı semtte oturduğumuzu anladık, tekrar görüşmek için sözleştik zaten.. O zaman bol bol fotoğraf çekeriz tatlı Rabia teyzemizle.. ( Gerçekten çok tatlı ama yaa! )

Yusufcuk babasına, babası da Yusufcuğa doyup iş "illallah" aşamasına gelince :)) biz oğluşumla camiye girdik, oradan oraya koşup enerjisini biraz atsın diye.. O da hemen öyle yaptı zaten..

"Bu fotoğrafta Yusufcuk ne yapıyor, anlamadım.." diye üzülmeyin, ben de anlamadım..
Ama sanırım boğazını sıkmakla meşgul, tam emin değilim :))



Bu renkli pencereleri de çok sevdi minnoşum, aşağı bakıp amcalara bağırmaktan arta kalan zamanlarda hep onlarla oynadı parmaklarını sokup sokup :))


..............

Son olarak da iki gündür beni düşündüren bir fotoğraf..
Daha dün..

Miyk miyk ağlayan, ancak ben gezdirirsem gezen, gösterirsem gören, kucağımdaysa mutlu, değilse ağlayan Yusufcuk..

Artık elimi tutup küçük bir adam gibi geziyor yanımda..
Onun minik adımlarına uydurmaya çalıştığım her adımımda şükrediyorum ve bu kadar çabuk büyümesine, artık benim onu istediğim yere götürmeme değil de onun beni istediği yere çekiştirmesine hala inanamıyorum..

Ne zaman büyüdün meleğim?

Daha dün değil miydi ayakta bile duramayışın..
Daha dün değil miydi?

3 Ekim 2007 Çarşamba

Hımm, nereden başlasam?


İlk şoku atlattım, önce onu belirteyim :)) Daha o gece iyiydim aslında ve bu DVD hadisesi çok büyük muhasebelere itti beni.. Kısaca özetlemek gerekirse :


* Hırs yaptığım, çok istediğim, mükemmel olması için özen gösterdiğim her konuda "aksiyle imtihan olduğumu" bir kez daha anladım.. Yatak odası da doğum günü de üstüne fazla düştüğüm konulardı, her ikisinden de acı bir tecrübe hatıra kaldı bana maalesef :((

*İkincisi, "Madem kötü birşey olacaktı, iyi ya görüntülere olmuş, ya meleğime olsaydı.." diye düşündüm.. O kadar üzüldüğüme üzüldüm..

* Son olarak da bu "görüntü, kayıt, sonradan izleme, keşke deme" vs. meseleleri çarışım yapa yapa aldı beni, taa ahiret günü muhasebesine götürdü.. O gün karşımıza çıkacak, belki de çoktaaan unuttuğumuz ama o gün bizi ya çok sevindirecek ya da kahredecek görüntüleri düşünüdüm.. Her anımızın kaydedildiğini, bazı görüntülerin biz istesek bile silinme imkanının olmadığını hatırladım.. Hatırladım diyorum çünkü hayatın akışına kapılmış sürüklenirken, sadece günü kurtarmayı düşünürken ne çok şeyi unutmuşum ben!! Ahirette yüzümü aydınlatacak, yoluma ışık tutacak kayıtlar biriktirmek için endişelenmeyi bile.. Çok yazık, çok yazık bana..


Neyse.. Bu bir vicdan muhasebesi ve hepsini buraya aktarmama imkan yok zaten.. Sadece, bu farkediş çok etkiledi beni, onu paylaşmak istedim..

Günlük moduna geri dönelim..

....................

Bu fotoğraf, üç gün önceye ait..

Oturdum kara kışta kalmış gibi bir güzel giydirdim meleğimi evin içinde çünkü bu güzel hediyeleri siz de görün istedim..


Canım Tubamın paşasına ördüğü takım..


Ellerine sağlık Erikcim.. Tek kelimeyle harika olmuş.. Hele o paketi açar açmaz yüzüme çarpan mis gibi koku mest etti beni.. Bir de güzel parfümlemiş arkadaşım hediyesini :))


Yusufcuğuma da güzel bir not yazmış.. Sakladım teyzesi, merak etme..

.....................


Bu fotoğraf da kitap fuarından meleğimin odasına aldığım postere ait..
Dağıstan Çetinkaya çizmiş.. Çok beğendim..
Sağ üstte, "Kitap oku, kanatlansın hayallerin" yazıyor..
Zaten bu poster de tam anlamıyla kanatlanmış hayallerin resmi :))


Haftasonu çok güzel bir gün geçirdik İrem ve karakuzusuyla.. Önce kitap fuarına gittik ve biraz abartıp tam bir buçuk saat gezdik minnoşlarla :)) Sonra da onların evine gidip kocaman bir kavanoz turşu kurduk..


İşte size fuardan kareler..





Yusufcuk o gün tam onlamıyla bir enerji topuydu..
Meraklı bakışlarla pıtır pıtır gezdi standların arasında..
Kucağıma gelmek istemedi hiç..




Kendisine kitaplar beğendi, onları bir güzel inceledi.. Hatta babasına da yardım etti :))
Bazı şanslı müşteriler fişlerini Yusufcuğun elinden aldılar :P

Yanlız o kadar kalabalıktı ki fuar,
İrem gezmediği kısmı bile feda etti, zor attık kendimizi dışarı minnoşlar daralınca :))


Yusufcuk, gün boyunca yediği tek şey olan çubuk krakerlerle ilgili kritik yapma modundaydı..
"Hımm, kucağıma düşmüş olan yarım.. Demek ki diğer yarısını yemişim.. İki de önceden yemiştim, etti iki buçuk.. Bir de elimde var.. Onu da yersem fazla gelir yaa.. Vaz mı geçsem acaba? Kilo falan alırım sonra.. Yok yok, yemiyim bunu ben.."


Hasıl-ı kelam.. Kitapları seviyorum.. Kitap fuarlarını seviyorum..
Meleğime kitap almayı ise çoooook seviyorum..

Böyle güzel güzel okuduğunu görünce de dünyanın bütün güzel kitaplarını önüne yığasım geliyor :))

................


Yusufcuktan notlara geçelim..

*"Kulağın nerede?" deyince kulağını gösteriyor miniciğim..

* Oyuncak ya da gerçek, ne zaman bir telefon görse hemen kulağına götürüp "Ayee" diyor :)) Ben "Alo Ozann.." deyince de elinde telefon yoksa bile elini dayıyor kulağına..

* Çoraplarım ayağımda değilse getirip ayağımın üstüne koyuyor :)) Dün baktım kendi çoraplarını da giymeye çalışıyor, uğraşıp uğraşıp beceremeyince de kızıyor kendine :))

* İki gündür hava güzel diye parka götürüyorum meleğimi.. Arabasından çıkartır çıkartmaz ipi kopmuş gibi koşturup koşturup düşüyor.. Kumları alıp alıp havaya atıyor!! Ben onu salıncakların yanına götürüyorum, o sürünerek bile olsa süs havuzuna ulaşmaya çalışıyor.. Hayır bıraksam hemen dalacak içine, adım gibi biliyorum :)) Su delisi bir bebişim var çünkü..

* Son bir haftada hanemize ve bütçemize verdiği zararlar :

- Kaşla göz arasında çamaşır suyunu devirdi mutfak halısına.. Kocaman ve iğrenç bir beyaz lekemiz var artık!! İşin yoksa al eline çamaşır suyu şişesini, çiçek çizmeye çalış o lekenin üstüne ve farklı yerlere -tek olunca çok sırıtır :))- onlar da ağaracak diye bekle.. Olmadı, bayram harçlıklarımızla yeni halı alacağız artık :))

-Elindeki tencere kapağıyla fırınımı çizdi.. Elinden almasam cam da çatlamıştı garanti..

- DVD'yi bir kez daha zikredelim burada :))

- Yırttığı dergileri ve kırdığı plastik edevatı saymıyorum artık..

* Bulunduğumuz odada taşıyabileceği ne varsa kucağımızda artık.. Alıp getirip elimize veriyor, almayınca da kızıyor :)) Yuvasına yiyecek taşıyan karıncalar gibi, gidip gidip geliyor elinde ıvır zıvırla..

* Slinge alışamadı :(( Kucağıma tırmanıp içinden çıkmaya çalışıyor.. Sadece çok yakınımızdaki markete gidebiliyoruz henüz..

* "Yat annecim, koy başını yastığa.." dediğimde yatıyor artık.. Ama sadece iki saniye, hatrım için yani :))

* Ve son olarak.. Bozuk bir hoparlör var evde, uzun kablolu.. Ucundan tutup onu gezdiriyor, köpek gezdirir gibi :)) O ses çıkardıkça hoşuna gidiyor, daha hızlı yürüyor :))

..............

Bizim ruh hastası olduğundan şüphelendiğim davulcuyla ilgili de birkaç şey vardı yazacak ama Yusufcuk uyandı ve aç.. Hazır öğlen yemeği yemeye başlamışken bekletmeyeyim onu.. Hizmet kalitesi düşük diye vazgeçer falan, Allah korusun..

1 Ağustos 2007 Çarşamba

Dün gece uzun uzun sorguladım hayatı..
Ölümü..
Ozanı aslında ne kadar ama ne kadar çok sevdiğimi..
Ona birşey olmasından ne kadar korktuğumu..
Uzun uzun sorguladım..


.............

Gece saat birbuçuk civarıydı telefon çaldığında.. Miniğimi yeni uyutmuştum, ben de dalmışım yanında.. Annemin sesini duydum önce "Ozan, uyuyorlar yavrum, uyandırayım mı?" diye.. Sonra biraz telaş eklendi sesine..

"Siz kimsiniz? Kayınvalidesiyim ben.. Evet memur bey, hangi şehirde?.. Evet anladım.."

İncecik bir tel koptu sanki içimde.. Yoldaydı Ozan.. Dün bizi Bolu'ya bıraktıktan sonra daha dört ili vardı gidecek.. "Kazaaa.." diyerek nasıl koştum salona, nasıl aldım o telefonu titreyen ellerimle anlatamam.. O ana kadar aklımdan neler geçti, gözümün önüne neler geldi..

"Merhaba ablacım, ben polis memuru Salih......., Amasrada'yım, eşiniz telefonunu unutmuş camide, ben buldum, başkası alırsa kaybolabilir diye korktum, sabah dörde kadar Kaymakamlık'ta nöbetteyim.. Kendisine ulaşabilirseniz beni bulsun..." diyordu telefondaki ses..


Dizlerim boşaldı resmen.. Ağlasam mı gülsem mi bilemedim..

Defalarca ama defalarca şükrettim..

Acı bir haber için de çalabilirdi o telefon ve herşey bitebilirdi bir anda..

Ne kadar umarsız, ne kadar düşünmeden, ne kadar "ölümü erteleyerek" yaşadığımızı düşündüm sakinleşip tekrar yatağıma girdiğimde.. Hep başkaları içindi sanki kötü şeyler.. Oysa ölüm çok yakındı bize, belki bir sonraki nefesimiz kadar yakın.. Uyku tutmadı uzun bir süre.. "Ya..." diye başlayan onlarca senaryoyu uzaklaştırmaya çalıştım zihnimden.. Meleğime bakıp bakıp "Allah'ım sevdiklerim sana emanet, canları sana emanet, sağlıkları sana emanet.. Kaldıramayacağımız şeyle imtihan etme bizleri.." diye dua ettim..

Ve bir kere daha anladım ki, birisini ne kadar çok sevdiğimizi en iyi anladığımız an, onu kaybetmeye en yakın olduğumuz anmış..

12 Haziran 2007 Salı

* Yusufcuk sana birkaç sorum var..


- En minik bebişliğinden beri her ağladığında seni okşaya okşaya emzirip mis gibi "cüt"le karnını doyuran kim?

- Gece her uyandığında ağlamana bile fırsat vermeden seni kucağına alıp yeri geldiğinde sallayarak yeri geldiğinde emzirerek uyutan ve hatta küçükken gazını çıkaramadan uyuduğun için kusarsın da genzin tıkanır diye korkup kendisi sabaha kadar oturup seni üstünde uyutan kim?

- Envai çeşit diş kaşıyıcılarını beğenmediğin için bütün gün elini yıkayıp yıkayıp işaret parmağıyla dişlerini kaşıyan kim?

- Sen emeklerken ikide bir devrildiğin ya da koltuklara tutunup kalkmaya çalışırken dengeni kaybedip düştüğün için adım adım seni takip eden ve her düştüğünde elini başının altına koymaya çalışan kim?

- Mama sandalyenin karşısında sana bir kaşık daha fazla mamiş yedirebilmek için her biri en az bir saat süren cinnet süreçlerine dayanmaya çalışan kim?

- Popişine bir bez bağlayabilmek için türlü türlü soytarılıklar icat eden ve başarılı olamadığı zamanlarda da üzerine sanatsal çalışmalar yaptığın onlarca havlu ve pikeyi yıkayan kim?

- ............ kim?

- ......................... kim?

- ......... kim?

.

.


Tamam, "Tabii ki sensin annecimmm" dediğini duyar gibiyim.. O zaman sıra son soruya geldi..



Öyleyse niye "anne" demiyorsun da "babba" diyorsun yaaaaaaaa!!



Çatlamak üzereyim kıskançlıktan :((





* Gelelim bilgisayarımızdan mahrum geçirdiğimiz geçen haftaya..

Sondan başlayalım, bu haftasonundan.. Cumartesi günü ihtiyacım olan birkaç şeyi almak için alışverişe gittik. Gerçi güya benim için gittik, Ozan'a ve Yusufcuğa aldık birşeyler ama ben dolaştım dolaştım, istediğim gibi birşey bulamadım. Özellikle ayakkabı almak için biraz fazla oyalanınca minişim ne hale gelmiş, sonradan bakınca öldüm gülmekten..






* Pazar günü de Ozan'ın şirketteki arkadaşlarıyla toplanıp pikniğe gittik.. Yok gitmedik, aslında gittik de piknik yapamadık :)) Sabah hava açıktı, ona güvenip yola çıktık iki araba ama gittiğimiz yer şehre çok uzaktı - tabir yerindeyse dağın başıydı :)) - ve biz gidene kadar hava kapandı. Eşyaları bile indirmiştik belki yağmaz diye ama yağmur çiselemeye başlayınca tek lokma bile yiyemeden geri dönmek zorunda kaldık. Yolda yağmur durdu. Azimli (!) erkekler tayfası yeni bir piknik yeri buldu ve bu sefer de oraya yerleştik ama yine yağmur indirdi! Tekrar toplanıp aç aç evin yolunu tuttuk.. Tam bir fiyaskoydu yani :)) Yaklaşık üç saatimiz arabada geçti.. Minişim de 20 dakika uyudu, yuppiiii..




Gerçi piknik yapamadığımız iyi de oldu aslında.. Çünkü hava açsaydı iki aile daha gelecekti arkadan ve birisinin kızı hastaymış, su çiçeği geçiriyormuş.. Daha onlar gelmeden Ozan'la beni "Ya Yusuf'a bulaşırsa!" kaygısı almıştı zaten.. Ne düşüncesiz insanlar var yaa.. Çocuğun hastaysa senin iki bebeğin ve bir çocuğun daha olacağı bir piknikte ne işin var.. İlla karşı tarafın mı uyarması lazım.. Hem o çocuğa da yazık, hasta hasta yollarda perişan olacaktı. İnsan bazı şeyleri kendisi düşünebilmeli.. Cık cık..



* Bu aralar Yusufcuğun aşama aşama birşeylere ulaşma ya da ayağa kalkma fotoğraflarını çekmeye takmış durumdayım.. Zafer gülücüğü çok hoşuma gidiyor n'apiimm..






* Yusufcuk geçen hafta bir akşam coştu.. Pıtı pıtı emekleyerek yerde ne var ne yoksa dağıttı.. Yetmedi koltuklara uzandı ve ulaşmayı becerebildiği kuruyemiş tepsisini altüst etti.. Kabukları kemirdi.. O da yetmedi, en sonunda peçeteleri yemeye kalktı.. Korkuyorum artık yaa..



* Babamızın amcası bizi ziyerete geldi geçen hafta.. O gün onun sınavı olduğu için amcasını almaya Yusufcukla biz gittik AŞTİ'ye.. Böylece oğluşumla ilk toplu taşıma deneyimimizi de yaşamış olduk.. Allah'a şükür korktuğum kadar yaramazlık yapmadı yolda.. Ama ben çok hazırlıklıydım tabii.. Biberondan diş kaşıyıcısına, bisküviden oyuncağa kadar ne varsa aldım yanıma.. Her ciyakta bir diğer oyalayıcıya geçerek yolu tamamladık.. Dönüşte de iki kişi olunca daha kolay oyaladık zaten Yusufcuğu.. Demek ki mecbur kalsam otobüsle, minibüsle biryere gidebilirim artık..



* Yusufcuk teknolojik aletlere çok meraklı.. Hatta başka hiçbirşey onlar kadar ilgisini çekmiyor diyebilirim.. En favori oyuncakları mouse, telefon ve kumanda.. Çamaşır ve bulaşık makinesine de bayılıyor. Çamaşır makinesini çalıştırdığım zaman içindekileri yakalamaya çalışıyor elini çevire çevire :))


Bulaşık makinesini her açtığımda hangi odada olursa olsun sesi duyup son hız emeklemeye başlıyor ve çöküyor makinenin üstüne.. Doluysa içindekileri boşaltıyor!!! Boşsa üstüne çıkmaya çalışıyor.. Kapağını kapattığımda da çok kızıyor bana, "aaaıııı ggggeeeeeee ğğğğğğğuuuu" diye söylenip duruyor :))



Bilgisayar da çok çekiyor küçük beyin elinden.. Seneye Counter oynamaya başlar bu bebiş..



*Artık sadece çekmecelerim değil büfe ve dolaplarım da tehlikede.. Çok değil mesela ben sadece elimi yıkayana kadar ya da mutfağa birşey götürene kadar istediğine ulaşıp indiriyor yere.. Anlaşıldı, evin dekorasyonunda ve dolapların içeriklerinde köklü bir değişiklik yapma zamanı geldi..



* Yaşasın.. Çiçeklere meraklı bir oğlum var.. Acaba bu durum onun duygusal bir erkek olduğunu gösterir mi? Yoksa bu sadece keşfetme arzusu mu? Parçalamaya çalıştığına bakılırsa, galiba ikinci şık :P


* Gelelim İremmmmcimin sobesine.. Takıntılarım neler öyle mi? .. Bir düşünelim..

- Öncelikle birçok bayan gibi benim de renk uyumu takıntım vardır.. Eteğimle başörtüm ya da ayakkabımla çantam aynı renk olmalı mesela.. Ya da kıyafetim kendi içinde bir rengin tonları olmalı ki uyumlu görünsün.. Bu işi son zamanlarda Yusufcukla da uyumlu giyinme çabasına çevirmeye başladım.. Sanırım yakında kafayı yiycem..

Bu renk uyumu takıntısı sadece kıyafetler için değil ev için de geçerli ayrıca.. Örneğin salonuma asla mavi bir vazo koymam.. Heryer pespembe çünkü :))


- Yiyecekler konusunda bazı takıntılarım var.. Dışarıda asla heryerde yemek yiyemem.. Özellikle yemeği yapanın ya da servis edenin görüntüsü hoşuma gitmediyse.. Önce ellerine bakarım tabii.. Sonra da ortama ve malzemelere.. Bu kadar inceleme zahmetine katlanmaktansa da ya yemem ya da hep aynı yere giderim :))


- Çok fena böcek takıntım vardır.. Küçük, büyük, kanatlı, kanatsız farketmez.. ıyyy.. Hele o tüylü örümceklerden gördüm mü uzun süre kendime gelemem.. Bu korku da değil de bir çeşit iğrenme gibi birşey aslında.. İçim fena oluyor yaa.. Daha bu pazar - az önce anlattığım piknik fiyaskosunun ikici ayağında :)) - altına oturduğumuz ağaçtan küçük bir tırtıl düştü üstüme.. Kucağımda Yusufla çığlık çığlığa kaldım.. Bir teyze yetişip eliyle aldı ve attı sağolsun.. Yoksa ben dakikalarca bağıracaktım :)) Dokunamam ki hayatta..


- Simetri ve hiza takıntım var maalesef.. İlla herşey düz, birbirine paralel ve uyumlu duracak.. İlk evlendiğimizde Ozan bu huyumu farketmiş ve örneğin kütüphanedeki bir kitabı defalarca yamuk koymuş.. O koydukça ben de her geçişimde düzeltmişim usanmadan.. Anlatır anlatır güler.. Hala öyleyim.. Herşey benim koyduğum yerde olsun, düzgün dursun isterim.. Gerçi Yusufcuk büyüdükçe bu mümkün olmayacak galiba.. Kendimi bu fikre alıştırsam iyi olur..


- Bazı yemek ikilileri takıntı halindedir bende.. Örneğin kek yiyeceksem yanında mutlaka ılık süt ve çokokrem olmalı.. Ya da kısır yiyeceksem mutlaka turşu.. Gerçi benim turşu takıntım her yemek için geçerli ama olsun.. Özellikle o küçük acı biberlere bayılıyorum..


- Temizlik konusunda çok takıntılıyım. Aslında olması gereken benim yaptığım biliyorum ama çevremdekiler bana acayipmişim gibi davranınca kendimi kötü hissediyorum.. Örneğin dışarıdan gelince ilk işim elimi yıkamak olur, evde hiçbirşeye dokunmam ya da Yusufcuğa asla kendi yediğim kaşıkla yemek yedirmem, ayrı kaşık kullanırım.. Yeşillikleri yıkarken bir kaba su doldurup içine batırıp çıkarmam, ayrı ayrı yıkarım.. Tezgahta kullandığım bezle yerleri hatta dolapları bile silmem.. Ama bunlar "aşırı titizlik" miş, öyle diyor bazıları.. Hayır efendim değil.. Siz öyle yapıyorsunuz diye o doğru değil.. Olması gereken bu..


- İstemesem de insanlara da çok takıyorum bazen.. Saçma sapan hareketler ya da sözler çileden çıkartıyor beni.. Allahtan susan ya da sineye çeken bir yapım yok.. Yoksa bana Yusufcukla ilgili - hiç gerek yokken - akıl vermeye çalışıp duranlarla şu diyaloğu yaşayamazdım:

- Sizin çocuğunuz var mı?

- Evet..

- İyi, öyleyse onunla ilgilenin, benimkiyle değil..


Sanırım bu kadar.. Ben kimi sobelesem? Hımm..
Sevgili Aysun ve Annelog.. Hadi bakalım, sıra sizde.. Sobeeee...


Bu arada, bu kadar uzun bir yazıdan sonra en az bir hafta sayfaya uğramazsınız herhalde :))

22 Mayıs 2007 Salı

Güzel şeyler yazmak için açtım bilgisayarı aslında..
Ama televizyonu da açmıştım aynı anda..
Ulus'ta, Anafartalar çarşısında meydana gelen patlamanın ilk görüntüleri girdi bir anda yayına..
Dondum kaldım..
Çok değil daha bir hafta-on gün önce dakikalarca içinde dolaştığımız, meleğime salıncak aldığımız çarşı tam bir savaş alanı gibiydi.. Yerlere saçılmış yaralı ve ölüler, gri bir toz bulutu ve cam yığını arasında iç acıtan bir görüntü..
Dehşet içindeyim..
Bu ne Allah'ım?..
En kalabalık saatte, iş çıkışı, en kalabalık çarşıda, otobüs durağında.. Üstelik de bir katı sadece çocuk mağazalarından oluşan bir çarşıda..
Bunu yapanlar insan olamaz.. Olmamalı.. İnsan dememeliyiz onlara..
Ne hale geldi dünya Allah'ım..
Nasıl bir geleceğe büyütüyoruz meleklerimizi..
Lütfen bize yardım et Allah'ım.. Selamet ver insanlığa..
Bu canileri sana havale ediyorum Allah'ım..
Sana havale ediyorum..
"Ya orada olsaydık!" düşüncesi kemiriyor beynimi, daha da dehşete düşüyorum..
Yavrum ve tüm sevdiklerim Sana emanet Allah'ım..
Sen koru bizi bu "karanlık" dünyada..