mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2008 Cumartesi

Bugünlerde günün en sevdiğim anları, öğleden sonralar..

Yusufcuğa yemeğini yediriyorum, altını değiştiriyorum ve biraz oynaması için bırakıyorum.. Sonra bakıyorum hafiften hafiften esnemeye başlıyor.. Biraz duruluyor, düşüyor sanki temposu.. Anlıyorum uykusunun geldiğini.. Az sonra da yanıma gelip serçe parmağımdan yatakodasına çekiyor beni ve şirin şirin "Nenniğğğğ" demeye başlıyor!

Şimdiye kadar hep hayalini kurduğum bir manzara bu.. Uykusu geliyor ve kendi rızasıyla uyumak istiyor bebişim :)) Gerçi hala kendi kendine uyumayı öğrenebilmiş değil, süte bağımlı ama olsun.. Bu da bir gelişme..

Yavruşu emzirirken genelde ben de uyuyup kalıyorum yanında.. İşte bu kısım, günü şekerlendiren, ballandıran kısım :)) Nasıl tatlı geliyor o uyku anlatamam.. Kendimi şarj edilmiş pil gibi hissediyorum uyandığımda :))

Ama daha da güzeli, uyandığımız ilk dakikalar..

Hafif terli, biraz mahmur ama inadına şirin oluyor Yusufcuk.. Ben o ne yapacak diye gözümü kısıp uyuyor numarası yaparak bakıyorum, uyandırmak için üst üste heyecanlı heyecanlı "anniğğ, anniğğ, anniğğ" diye diye öpüyor beni.. Uyanıyorum, sarılışıp koklaşıyoruz.. Yatağın içinde doğrulup sevgi seansımızı gerçekleştiriyoruz :)) Sonra sıra ayna faslına geliyor.. Bizim dolabımız yatağımızın tam karşısında olduğu için ve kapakları ayna olduğu için çok eğlenceli oluyor bu iş.. Birlikte yastıklara sırtımız dayayıp oturuyoruz ve Yusufcuk başlıyor bana "beğbee" yi göstermeye.. Arada sarılıyor, aynaya bakıp kendisinin bana sarılımş görüntüsünü görünce "Ayyyy" diyor :))

Her saniyesini hafızama kazımak istercesine,
iyice keyfini çıkartıyorum bu dakikaların..
Tadı başka hiçbirşeyde yok çünkü bunun..
Hele o yeni uyanmış bebe kokusu!
Vargücümle içime çeksem de
doyamıyorum...


......................


Gelelim yeni kelimelerimize..

Farkındayım, bugünlerde konuşma çalışmalarını hızlandırdı Yusufcuk.. Bana sadece kaydetmek kalıyor.. Bu tatlış kelimeleri unutmak istemiyorum.. Annemle babam hala anlatırlar mesela benim daha 11 aylıkken "günek batti" ( güneş battı) ya da "Kuabene hu vey kıcına" ( Kuaybene su ver, kızına) deyişimi.. Ben de ileride oğluma kendi kelimelerini anlatmak istiyorum inşaallah taklidini yapa yapa :))


Ovüdah: Oyuncak

Ceyti: Zeytin ( Ama illa yeşil zeytin, siyahları zeytinden saymıyor bizim bebe )

Üh: "Düştü" anlamında.. Söylenişini taklit ediyor :))

Huyyuuğğğ: Yine aynı şekilde söyleyiş taklidi, "uyuyor" anlamında.. Ağzını da yuvarlacık yapıyor :))

Değn: Tren

Ağl: Al

Ağya: Ayna

Mih: Muz

Ayi: Ayı

Duğdu: Turşu.. Acaip ama bayıla bayıla turşu yiyor :)) Aslında çok da acaip değil, bana çekmiş..

Birkaç tane daha var ama hatırlayamadım şimdi..
Sonra yazarım ..


....................



Dün Yusufcuk tam bir kalsiyum yüklemesi yaptı :))

Akşam yemeğinde bir kase yoğurt çorbası içti ki maşaallah demem lazım hemen.. Sonra yatmadan önce de yaptığım fırında sütlaçtan yedi.. Gözlerime inanamadım! Ozan bana baktı, ben Ozan'a baktım, "hayret" dedik :)) Ee, zaten bütün gün de beni emiyor.. Kalsiyum bombası gibi tamamladı galiba dün geceyi :P

Perşembe günü de pazardan dönerken pusetinde tam üç tane muz yedi.. Hani var ya küçük "parmak muz"lar, onlardan.. Ama bu Yusufcuk için büyük gelişme.. Arada da -üstelik benden isteyerek- kuru üzüm atıyor ağzına, bitiriyor, geliyor yine tırtıklıyor torbadan :)) Kuru kayısıyı da sevdiğini farkettim ama çok yediğinde ishal yapıyor, çok veremiyorum istemesine rağmen..

Farkettim ki ben alışık değilim Yusufcuğun birşeyler yemesine.. Yediği zaman "olay" oluyor bana :)) "Maşaallah" deyip şükredeyim, Rabbim arttırsın inşaallah.. Çok mutlu oluyorum Yusufcuk birşey yediğinde.. Yavru hamsi balığı gibi geziyor ya ortalıkta, kendimi kötü hissediyorum işte..


...........................



İki de tarif verelim bitirelim yazımızı.. Pazar sabahı için yaparsınız belki :))

Bu sefer gerçek tarifler ama.. Öyle oyuncak yahnisi, lego çorbası falan değil.. Bizzat anne mamülü :))

İlki, farklı bir çay demleme şekli aslında.. Geçen hafta yaptım ilk defa - ve tamamen uydurmasyon :P- ama kardeşim de ben de çok beğendik.. Babamızın çayla arası pek yok ama o da severek içti..

Su kaynayınca, normal çaydan (siyah) biraz koydum demlik süzgecine.. İçine biraz da yeşil çay ekledim ve kaynar suyu şöyle bir gezdirdim üstünde.. Hem yıkanmış hem de acısı gitmiş oluyor böylece.. Sonra üstüne bir çay kaşığı toz zencefil ekledim ve öyle demledim çayı.. İçerken de biraz limonla daha harika oluyor..

İkincisi ise yine çok basit bir tarif.. Yulaflı omlet..
Çukur bir kaba, üç yumurtayı kırıp üstüne göz kararı süt ekliyorum.. Sonra da içine yulaf ezmesi döküyorum bolca.. ( Benimki "Eti Lif-a-lif Yulaf Ezmesi", hani şu diet yaparken yenilenlerden) Tuz ve karabiber ekliyorum, iyice çırpıyorum.. Biraz bekletiyorum, yulaflar tamamen yumuşuyor böylece.. Sonra tavaya döküp iki tarafını da pişiriyorum.. Yusufcuk bile severek yiyor :)) Bu sabah yaptığıma dereotu da ekledim hatta, çok yakıştı..

Bu tarif bir taşla üç kuş vurmaca aslında.. İçinde hem yumurta hem yulaf hem de süt olduğu için Yusufcuğun yemesi beni çok mutlu ediyor.. Bazen yulaf yerine peynir ekliyorum, bazen de didiklenmiş tavuk etleri.. Yumurtanın içinde farketmeden yiyor..

( Evet Yusufcum, itiraf ediyorum, çok kandırdım seni bebişken çooookkk :) )

Herkese iyi haftasonları..

22 Mart 2008 Cumartesi

Yusufum, minik meleğim..


İkinci yaşını da yarıladın annecim..
Birbuçuk yaşındasın artık.. Kucak kucağa, seni koklaya koklaya geçirdiğim kocaman bir "bir buçuk yıl" kaldı geride..


Ve ben, hala inanamasam da yüzlerce anı biriktiriyorum seninle ilgili.. Hatırladıkça yüzümü güldürecek, bazen de gözlerimi dolduracak yüzlerce anı..


Hiçbirini unutmak istemiyorum..
Hele bazılarını asla ama asla unutmak istemiyorum..


Şikayet etsem de gece defalarca uyanıyorsun diye, bir gece uyanıp "emmek istiyorum" diye mızmızlanmadan önce yavaşca yanağıma eğilip beni usulca öpüşünü mesela.. Hem de defalarca öpüşünü..

Seni her sevişimde senin de kendini tutamayarak kucağıma atlayıp tırmanmanı, sonra hızını alamayarak dişlerini sıka sıka beni sevişini, yanağıma "didiğğ, ciciğğ" yapışını..

Dün sabaha karşı uyanıp yatağın içinde doğruluşunu ve sanki karşında gerçekten bir kedi varmış gibi ısrarla "pitti pittiğğğ" yapışını.. Dakikalarca gülüşümü..

Baban İstanbul'a gittiği gece patlattığımız bir koca tabak dolusu mısırı önce çakıl taşları gibi savura savura etrafa dağıtışını, sonra da senin bana, benim sana yedirişimi.. Canın yemek istediğinde bana uzattığını bile geri çekip kendi ağzına atışını ve sanki bana nispet yaparcasına kikir kikir gülüşünü..

Yatağımızı uyumak için değil, üstünde zıplamak için kullanışını :)) Zıplayıp zıplayıp kendini geriye, popişinin üstüne atıp yaylanışını.. Seni tutabilmek için yatağın etrafında ışık hızıyla turlayışımı..

Ondan sıkılınca aynanın karşısına geçip dakikalarca kendinle oynayışını, konuşmanı.. "Ebbe" diyerek "aynadaki bebeği" bana gösterişini, ona el sallamanı, öpücük atmanı, kötü bakmanı :)) "Hadi sev.." deyince elinle kendi görüntünü okşamanı..

Bana, olabilecek en tatlı şekilde "Anniiyyğğ" deyişini.. Her defasında içime ılık ılık birşeyler akışını.. Her defasında, şimdiye kadarki ömrümün bunu duymak için geçtiğini farkedişimi, hayatımın anlamlanmasını.. Kendimi en özel insan hissedişimi..


Yorulduğum zamanlarda, "Hani benim enerji öpücüğüm?" sorumu, yanağıma kondurduğun küçük ıslak dokunuşlarla cevaplandırmanı..

Sevdiğin dizi ve reklamlar bittiğinde yüzüme üzgünlükle karışık bir muzurlukla bakıp ellerini birbirine hızlı hızlı sürerek "Bittiğğ" deyişini..

Canın yandığında, kucağıma alıp seni öptüğümüde "acının geçişini".. Kendini bana acını unutacak kadar yakın hissedişini.. "Anne öpünce geçeceğine" inanışını, kucağımda huzur buluşunu..

Her gece uyuduğunda sanki bir melekle yatıyormuş gibi mutlu oluşumu.. Sıkı sıkı sarılıp seni koklaya koklaya uyuyuşumu..

Sevecenliğini.. Tanıdığın tanımadığın herkese yanaşıp şirin gülüşünle dikkat çekişini.. Küçücük kalbine nasıl sığdığını anlamadığım kocaman sevginin herkese yetişini.. Sevmekten mutlu oluşunu..

Her sabah uyanıp o boncuk boncuk gözlerini açtığında, bana kendimi dünyanın en mutlu insanı olduğumu hisettirmeni..

Asla ama asla unutmak istemiyorum..



Seni seviyorum meleğim..
Gözlerin hep ışığım olsun..

10 Mart 2008 Pazartesi

Çok mutluyum..
Ciddi ciddi bahar geldi galiba :))

Kombimiz yanmıyor artık..
Ne hırka arıyorum sabah kalkınca ne de gri bir gökyüzüne uyanıyorum..

Yürüyüşe giderken kahverengi çizmelerim değil de mavi, fiyonklu babetlerim eşlik ediyor ya bana, değmeyin keyfime.. İtiraf ettiler, onlar da çok özlemiş beni geçen bahardan beri :P

Huyumdur benim.. Birşeye sevinirsem, coşarsam bir konuda en ince ayrıntısına, en son noktasına kadar yaşamam lazım onu..

Cumartesi günü, içimdeki bu canavar yine ortaya çıkmış olmalı ki, tam dört saat yürümüşüm güzel havada !! Zavallı Yusufcuk da bana eşlik etti tabii.. Allahtan ki pusetindeydi ve yanıma oyuncak, kraker vs. birçok oyalayıcı almıştım.. Zaten arabalara "annn annn", kedilere "bıtti bıttii" yapa yapa o da anlamadı vaktin nasıl geçtiğini..

Ne yaptığımın farkına vardığımda evden çıkalı 2.5 saat olmuştu.. O yüncü senin, bu takıcı benim, etekcinin de hatrı kalmasın, başörtü satan teyze bana gücenmesin.. derken yaklaşık dört kilometre yürümüşüm.. Eve dönmek de bir saate yakın sürdü.. Aslında o güzergahta minibüs vardı binebileceğim ama dönüş yolunda da uğrayacağım yerler olduğundan ve Yusuf da uyuduğundan gerek kalmadı..

Eve vardığımızda babamız da arkadaşlarıyla gittiği piknikten dönmüştü.. Biraz birşeyler yedim ve sonra sadece yatağa düştüğüm anı hatırlıyorum :P Uyandığımda saat sekiz buçuktu!

Salona girdiğimde manzara korkunçtu :P

Yok yoktu yerlerde, yemek masasının üstünde ve çevresinde.. Koltuğu da çevirip oyun evi yapmışlar.. İki gün öyle durdu o koltuk.. Babiş-bebiş ikilisi izin vermedi düzeltmeme..

Ama en korkuncu, babasının acıkan Yusufcuğa tam beş tane çikolata yedirmiş olması! (Hediyelik paket çikolatalar var ya hani, yuvarlak yuvarlak, onlardan) Başka türlü susturamamış, "Herşeyi sen uyu diye yaptım.." dedi..

Şimdilik kızıp kızmamaya karar veremedim, ne yapayım sizce?

...............


Yusufcuğun kelime hazinesine yeni kelimeler eklendi..

Üvva: Hülya
(Geçen hafta ben Hülücüme "Hülya" diye seslendikçe o da beni taklit etmeye başladı..)

Eyıh, heyih: Hayır

Daah: Saat

Hüf hüf: Balon
(Ağızla şişirme hareketi eşliğinde :) )

...............


Son olarak,
Sabahnurun yaptığı harika eşekciği gördünüz mü?
Ben bayıldım yaa...

7 Mart 2008 Cuma

Dün akşam sana yazmaya niyetlenmiştim sevgili günlük..
Yemeğimi yiyecek ve Yusufcuğun kendi kendine uydurduğu oyunu oynamasını fırsat bilerek yazacaktım uzun uzuuun..

Yemeği hazırladım.. Bir koca kase dolusu da salata yaptım.. Canım çok istemişti.. Önce Yusufcuğun karnını doyurdum.. Sonra da aldım salata kasemi elime, bir yandan Yusufcuğa domates yediriyorum ağzını serçe yavrusu gibi açtıkça bir yandan da ben yiyorum.. İşte ne olduysa o anda oldu sevgili günlük.. Yusyuvarlak kaseye songücüyle bir yumruk indirdi Yusufcuk ve havada döndüğünü gördüm kasenin! Pembe-beyaz çiçekli halıma, marullardan yapraklar, domateslerden uğurböcekleri kondu :P

Ben ne yaptım peki?
Merak ediyorsun di mi..

Önce korkudan dakikalarca ağlayan Yusufcuğu sakinleştirmeye çalıştım.. Panikle o da koltuktan düştü çünkü.. Kaseyi tutamamamın bir sebebi de bu aslında.. Bir yandan Yusufcuk bir yandan o havada uçunca hangisine bakacağımı şaşırdım!

Ne bağırdım, ne de kızdım sevgili günlük, valla bak.. Yusufcuk suçlu suçlu kenarda otururken, ben de artık iyice sıkı fıkı dost olduğumuz halı şampuanı ile başladım akşam akşam halı silmeye.. Ama çok zordu be günlük.. Zeytinyağlı, sirkeliydi salata.. Üstüne üstlük sumak da vardı sosunda.. O minicik minicik sumakları halının arasından temizlemeyene kadar gece bitti zaten!


Bir ara Yusufcuk da yardım etti bana, hakkını yemeyeyim şimdi :P

...............


Oysa ne çok şey vardı anlatacak..

Bir önceki gün hayata kısa bir mola vermiştim mesela..
Tüm karamsar yanlarıma, son günlerde üstüme çöken vesveselere, uzun uzun uyuma isteğime, eve kapanıp kalmışlığıma.. Hepsine mola..

Canım "Hülü"m geldi Amerika'dan.. Haberim yoktu, sesini duyunca telefonda havalara uçtum.. Üniversiteden sonra gitti, hala orada..
Oradan birisiyle nişanlandı zaten.. Hep orada olacak galiba..

Saatlerce süren bir kahvaltı ettik -ben konuşmaktan birşey yiyemedim hatta, çok şey birikmiş anlatacak :))- Sonra Yusufcuk yoğun sevgi gösterileri sergiledi Hülya teyzesine.. Benim onu çok sevdiğimi mi farketti yoksa çok mu içi ısındı bilmiyorum ama gitti geldi öptü Hülü'yü :)) Kucağına tırmandı, uzun uzun birşeyler anlattı ona.. Fotoğraflar döküldü yine ortaya, eskileri yadettik.. Laf lafı açtı, birbirimizi ne kadar özlediğimiz farkettik..

Öğlen yemeği için bizim meşhur Özbek çadırına götürdüm canımı.. Benim sıradan ve alelacele yapılmış yemeklerimdense oradakileri yemesi daha mantıklıydı zaten :)) Geleceğinden haberim olsaydı neler neler hazırlardım ben ona ama çok geç haberim oldu maalesef..

Orada yemek yerken bir yandan da canlı olarak Özbek şarkıları söylüyordu müzisyenler.. Yusufcuk duyunca dayanamadı tabii.. Oynamaya başladı.. Yanlarına götürdüm ben de.. Özbek işletmeci kadının çok hoşuna gitti merakı.. Özbek çocuklarının geleneksel sünnet kıyafetini giydirdi Yusufcuğa..
Eline de çalgıyı verdik, o çaldı biz dinledik :P

Oradan çıkışta acele acele biraz alışveriş yaptık, koştura koştura eve gittik ondan sonra.. Hülücümün nişanlısı kapıda bekliyordu bizi.. Yine geç kaldık yani kadın milleti olarak! Onlar daha önceden söz verdikleri biryere gittiler, ben de akşam yemeği hazırlıklarına giriştim..

Yemek, çay.. derken vakit ilerledi.. Yusufcuk da uyudu, eşler de.. Ve biz dayanabildiğimiz kadar dayandık, inatlaştık uykuyla.. Bir daha ne zaman nasip olur, ne zaman görürüz birbirimizi kim bilir..


............


Hayat ne garip.. Dört yılı paylaşıyorsun bir insanla.. Sonra ayrılıyor yollar.. Başka başka hikayelerle doluyor hayatlar.. Bir bakıyorsun, dört sene olmuş ayrılalı.. Ama bir araya gelince yine "canııımmm" diyorsun onu kucaklarken.. Ne uzaklık, ne geçen yıllar resmiyet koymuyor araya.. Yine aynı esprilere gülüyor, yine aynı mimiklerle sohbet ediyorsun.. Buruklukla karışık bir coşku yaşıyorsun..

Ve merak ediyorum.. Neden herkese karşı böyle hissetmiyorum?

Herkesi böyle özlemiyorum, bu bir gerçek.. Hiçbirşey hissetmiyorum bazı insanlar hayatımdan sonsuza dek çıkmış olsa bile..

Sırrı ne acaba dostluğun?

Bir insanı dost yapan ne?

17 Ocak 2008 Perşembe



Üşüyorum.. Hatta donuyorum!!

Hasta olacağım galiba..
Gerçi bunda kombi cayır cayır yanmasına rağmen birtürlü ısınmayan evimin de payı olabilir tabii..

Ben üşüdükçe Yusufcuğu da kat kat giydiriyorum.. Her an uzaya çıkmaya hazır astronot kıvamında geziyor yavrucak :))



Bu aralar Deya Baykal'ın programında gördüğüm bu kelebekelere taktım.. Hemen bu geceden örmeye başlamayı düşünüyorum şöyle renk renk.. Perdelerime ya da düğün fotoğrafımın olduğu çerçeveye takabilirim.. Şöyle kocaman bir tane yapıp hırkamın önüne de dikebilirim tabii broş gibi.. Hoş durur sanırım..



.................


Dün gece saat oniki ve ben ocak başındayım.. O saatte kalktım, ıspanaklı sigara böreği kızarttım!! Ama canım çekti n'apiim? ( Ay, MP'nin de canı çekicek şimdi :P ) Tabii bunda Ozan'ın bana yaşattığı heyecan dolu dakikaların büyük payı var.. Sabah gittiği İstanbul'dan uçakla dönecekti ve gece saat onbir civarı beni arayıp acil iniş yaptıklarını söyledi.. Zaten korkuyorum hava karlı, uçak tehlikeli falan diye.. Onu duyunca yüreğim hop etti.. Meğer şaka yapıyormuş komik kocacığım!! "Ya sen bilmiyor musun benim emziren bir kadın olduğumu.. Sütümü keseceksiiiinnn.." şeklinde fırçayı çektim merak etmeyin :P Sonra da midem kazındı resmen.. Hazır kavrulmuş ıspanak da olunca.. Allahtan kıyma falan değilmiş :)) Bütün gece dönecektim yatakta.. Hani çok uyuyabiliyorum ya, tatlı uykumdan olacaktım..

Uyku demişken "Ah dişler ah" demek, diş demişken de aklıma diş haritamızı yazmak geldi..

Yusufcuğun farklı bir diş çıkarma sırası var.. Önce alt ortadan biri ve sonra yanındaki çıktı.. Ama ondan sonra sıra bozuldu.. Bahsetmiştim bir ara, önce üst orta iki yerine onun yanlarındaki iki diş kabardı ( küçük vampir modeli ) ve onlar çıktı.. Sonra da üst ortadan biri.. Şimdi üstte üç diş var ve ortadaki ikiliden biri çıkmadı hala.. Altta da ortadaki ikinin yanında bir tane daha çıktı ( bayram hediyemiz ) ama diğer yan boş.. Alttaki değil de üst ortada çıkmayan diş endişelendiriyor beni.. Geçenlerde bir abla, kardeşinin çocuğunun da aynı şeyi yaşadığını ama bunun normal olmadığını, önce üst orta iki tanenin çıkması gerektiğini söyledi. Doktor yeğeninin çıkmayan dişinin olduğu yeri yarmış ve öyle çıkmış diş.. Ama ama nasıl yani yaa? Diş damağı yaramadığı için çıkamıyorsa diğerleri nasıl çıktı o zaman? Doktorumuza bir sorsam çok iyi olacak galiba..

..................



Yusufcuğun yeni yemek yeme şartı : Kesinlikle ama kesinlikle mama sandalyesinde olmayacak.. Kucağımda da olmayacak.. Aynen bizim gibi yemek masasının sandalyelerine oturacak ve çatal da onun elinde olacak!! Bu bebişlerin özgür takılması çok zorlayıcı oluyor bazen..



..................


Kendisi yazana kadar beklemek istediğimden canım arkadaşım sümüklüböcek İrem'le tanıştığımdam bahsetmemiştim.. Ama evine döndü ve Türkiye'ye geldiğini de yazdı kendisi.. Artık yazmamın bir mahsuru kalmadı sanırım :)) Hani mutlulukla ilgili bir yazı yazmıştm ya diğer sayfaya.. İşte o gün İrem'le tanışmıştık biz.. O yüzden çok mutluydum işte..



.................


Hani Koyubeyaz'ın bahsettiği bir mesele var ya annelikle ilgili.. Bir nevii deliliğe yakın bir mertebe olduğundan bahsetmişti anneliğin.. Aynen aynen.. Örnek olarak da çocuğunun tuvaletin kapısının önünden geçerken "çişşşş" demesine sevinmeyi vermişti hani.. Okurken tam da anlayamamışım demek ki.. Bu sabah Yusufcuk bez paketini gösterip iki kere "tisss,tisss" deyince anladım.. Kendisi "tiss" diyor da çişe.. Deliler gibi sevindim sonra da hayırla Koyubeyaz'ı yadettim :))

................


Cumartesi günü babaannemiz gelecek yeniden.. Toruncukunu özlemiş :))

8 Ocak 2008 Salı

Dün haberlerde dinlediğim birkaç cümle çok ilgimi çekti..

Bilimadamlarının ( daha doğrusu bilim insanlarının ) mutluluğun on kuralını açıkladığıyla ilgili bir haberdi bu.. Mutluluğun matematiksel kurallarla yakalanmayacağını tabii ki biliyorum ama bazı ipuçları işe yarayabiliyor gerçekten.. Aslında yaptığım ama farkında olmadan yaptığım birkaç şeyi orada dinlemek mutlu etti beni.. Diğerlerini de en kısa sürede hayatıma tatbik etmeye çalışacağım inşaallah..

Aklımda kalanlar..
Şükretmek, hayatı basitleştirmek, hobi niteliğinde bir uğraş edinmek ( yünlerimi seviyorum :P )spor, dini-geleneksel ritüeller ve mutluluğu takıntı haline getirmemek..

Mutluluğu takıntı haline getirmemek en zor olanı belki de.. Çoğu zaman mutluluğun hayatın içinde olduğunu unutup onu varılacak bir hedef gibi görüyoruz ve böylece elimizde olan ve aslında bizi sandığımızdan daha fazla mutlu edecek küçük fırsat ve nimetleri görmeden geçiyoruz maalesef.. Ya da belli etiketlerle sunuluyor bize mutluluk, o etiketlere sahip olamazsak mutlu da olamıyoruz.. Bir mankenin vücut ölçülerine sahip değilsek, sağlıklı olmak bile mutlu etmiyor bizi günümüzde maalesef.. Ya da mutluluğu cebimizi doldurmasını hayal ettiğimiz tomarlarda arıyoruz boş yere..

Mutluluk başkalarının değil bizim hayatımızın ayrıntılarında gizli..
Başkalarının sahip olduklarından çok kendi sahip olduklarımızı yatırırsak masaya, eminim bize de göz kırpar..

..............

Ben bugün tatlı bir arkadaşımla buluştum ve çok mutlu oldum mesela..

Yusufcuk az önce kucağımda uyuyakaldığında burnumu onun incecik saçlarına gömüp oğlumu kokladığımda da çok mutlu oldum..

Sokağımıza baktım az önce, kar durmuştu.. Ayak izleriyle süslenmişti bembeyaz yol.. Yine mutlu oldum.. Karı "çaresizlik ya da üşümek" olarak değil de güzellik olarak algılamama sebep olan imkanlara sahip olduğum için.. Oysa yakacağım olmayabilirdi birçok insan gibi ve benim için sadece bir an önce bitmesini istediğim bir mevsim olabilirdi kış..

...............

Bazı şeyleri sadece bilmek yetmiyor sanırım.. Arada hatırlatıcı unsurlar lazım.. Sıhhatli bir günün kıymetini hatırlatan bir başağrısı mesela.. Tıpkı benim şu anda çektiğim gibi.. Bunu sürekli yaşamıyor olmak bile mutlu olmaya yetmez mi?

10 Ekim 2007 Çarşamba

Hala oldum..

İlk yeğenim, bembeyaz tontiş bebeğim "İlker Mirza"m.. Hoşgeldin halacım.. Hoşgeldin ailemize..

Sen mışıl mışıl uyurken çooook uzaklardan gelmenin yorgunluğuyla, halan meraktan ölüyor burada bilesin :))


( Ayrıntılar sonra artık.. Yeni geldik iftar davetinden, Yusufcuğu uyuttum güç bela, hemen yatmam lazım zira harfleri bile bulanık görüyorum şu anda.. )

23 Eylül 2007 Pazar

Mutluluğun resmini sormuş Sabahnur bana..

Benim için mutluluğun resmi bu..

Benden huzur, güven, sevgi ve merhamet bekleyen, hayata benimle tutunan bu küçücük el..

Küçük mutluluğum :))


Peki senin için mutluluğun resmi nedir sevgili k.i.s.d. ?

16 Eylül 2007 Pazar

Geceleri çok severim ben.. Gençliğimden beri :P

Taa ortaokul yıllarımda bile sabahladığım, gece gece şiirler yazdığım, en sevdiğim radyo programları bitene kadar gözümü yummadığım çok olmuştur..
( Yusufcuk bu sırrımı çözmüş olmalı.. "Annem alışkındır, mahrum kalmasın gecelerden.." diye şimdi de o uyutmuyor sağolsun :) )


Çayı severim.. Ama muhakkak güzel bir sohbet, özenilerek hazırlanmış bir pazar kahvaltısı ya da sıcacık bir börek olacak yanında.. Yoksa bir anlamı kalmaz benim için..


Şiirleri çok severim.. Kimi ağlatır beni, kimi en çocuksu yanıma dokunur.. Kimini okuduğuma pişman olurum, kiminin de her dizesi kazınır hafızama, bir bakarım tekrar tekrar okumuşum..


Mevsimlerin hepsini ayrı ayrı severim..

İlkbaharın coşkusunu başka hiçbirşey yaşatamaz mesela bana.. Kıpır kıpır olur içim.. Sanki ağaçlarla, çiçeklerle beraber ben de yeşeririm.. Rengarenk olur yüreğim..

Yazın, susuzluğumu bitiren bir bardak soğuk suyu severim en çok.. Külah külah dondurmaları da unutmayalım tabii.. Bir de sabah perdeleri açar açmaz içeri dolan yaramaz güneş ışıklarını.. Kışın en çok onları özlerim..

Sonbahar hep ölümü ve ayrılığı çağrıştırsa da bana sararan yaprakların büyüsü dağıtır hüznümü.. Çok severim o görüntüyü ben.. Üzerlerinde yürüdükçe çıkan minik çıtırtıları da çok severim..

Kışın karın yağdığı şehirlerde oldum hep.. Artık çocukluğumdaki gibi çıkıp saatlerce yuvarlanmasam da içinde, pencereden seyretmeyi severim şehrin bembeyaz bir duvağa bürünmesini.. Sıcak birşeyler içerim mutlaka ama bir türlü ısınmaz içim fakir çocukları düşündükçe.. Sokak sokak dolaşıp hepsine eldiven dağıtmak isterim, kartopu yaparken moraran minicik elleri ısınsın diye..


Küçücük şeylerle mutlu olmayı severim.. Ve bunu başarabildiğim için de hep şükrederim..

Evim için, kendim için güzel birşeyler yapmak, bir arkadaşımdan bana dua ettiğini duymak, ne zamandır aradığım renkte bir eşarp bulmak, Ozan'ın yaptığım bir yemeği çooook beğenmesi ve "Daha var mı?" diye tencereye bakması, çalışma masamdaki küçük renkli vazolarım, okuduğum güzel bir hikaye ya da yeni bir atkı örmeye başlamak yaklaşan kış için.. Bunların hepsi tek başına yeter beni mutlu etmeye..

Ama itiraf etmeliyim, Yusufcuğun gülüşü gibisi yok.. Oynarken bir ara duraksayıp hızla bana emeklemesi ve kendini kucağıma bırakması, kikir kikir gülüşmemiz, boynunu, yanacıklarını, ellerini öpmem.. O saçlarımı çekerken benim onu gıdıklamam.. Herşeyden daha çok mutlu ediyor beni..


Dua etmeyi çok severim.. Kudreti herşeyin üzerinde olan Rabbime sığınmak ve dilediğim herşeyi ancak onun gerçekleştireceğini bilmek beni çok mutlu eder..


Sonra sonra... Yaşadıklarımı hatırlatacak küçük şeyler biriktirmeyi severim.. Bazen onları saklayacak yer bulamadığımda "Atsam mı acaba artık, belediye çöp ev diye kapıyı mühürleyecek yakında.." diye söylensem de, sararmış ortaokul mektuplarımı okumak, bitmesin diye kullanmaya kıyamadığım bir keçeli kalemi tekrar özenle kutusuna koymak mutlu eder beni..


Kitap okumayı çok ama çok severim.. Bu aralar en çok özlediğim şey bu belki de.. Vazgeçemediğim kitaplarım vardır, döner döner okurum bazı bölümlerini.. Ve bir kitabın bana birşeyler öğretmesini değil, birşeyler hissettirmesini severim..


Bir şehre çoook yukarılardan bakmayı severim..
Evlere baktıkça neler neler geçer aklımdan.. Sıra sıra binaların içinde saklanmış hayatları merak ederim..


Birisini ya da birşeyleri özlemeyi severim..
O bekleyişin, kavuşmadan daha heyecanlı, daha gizemli olduğunu bilirim..


Papatyaları çok severim.. En sıcak çiçek onlarmış gibi gelir bana..
Küçükken taç yapmak için zavallıların çoğunu telef ettiğim için hala pişmanım..


Hayal kurmayı, bütün ailenin çevresinde toplandığı sofraları, bayram sabahlarını, çocukluğumu hatırlamayı, küçük de olsa bir iltifat almayı, bazen kendimle baş başa kalmayı, beni anneme kavuşturan yolculukları ve artık en çok "anne" olmayı.. Severim, severim , severim..


...............

Canım Arzucum.. Beni sobelediğin için çok teşekkür ederim.. Sevdiğim birçok şey canlandı gözümde, güzel şeyler hatırladım..

Ben de Sümüklüböceğimin ve fındık prensesin annesi Sabahnurun neleri sevdiğini merak ettim..
Hanımlar sobeee...

10 Eylül 2007 Pazartesi

Önce bir soru..Bu ne?

El-cevap:
Yusufcuğun, Özbeklerin naneli ayranına karşı geliştirdiği yeni rakip.. Anahtarlı ayran :))

Bu da zavallı anahtarları kurtarma operasyonu..

Şimdi ikinci soru..

Bu anahtarlar kimin?

El-cevap:

Yusufcuğun tatlış teyzesi, benim şeker arkadaşım İremmm'in :))

Cumartesi nihayet yılın buluşması gerçekleşti ve biz İrem'le tanışabildik :)) Yılın buluşması diyorum çünkü gerçekten de neredeyse bir yıl olacak biz "Hadi tanışalım.." diyeli..

İrem çoook ama çok tatlı bir arkadaş.. Hani olur ya bazı insanlar, bir güler, içindeki enerji taa size ulaşır, işte öyle.. Bütün çakralarımı açıp oturdum yanında, içinin güzelliği, pozitif enerjisi bana da dolsun diye..

Canım arkadaşım gelip evden aldı bizi.. Gerçi kapıda büyük bir hayal kırıklığı yaşadım çünkü İrem karakuzusunu getirmemişti ama sonra üç saat boyunca ikimiz Yusufcuğu ancak oyalamayı başarınca "Böyle de fena olmadı" dedik.. Karakuzuyu sıkıştıramadım, içimde kaldı ama :((

Birlikte şu meşhur Özbek çadırına gittik :)) Dışarıdaki sedirlerden birine oturduk ve başladık doyasıya sohbet etmeye.. Yusufcuk teyzesini çok sevdi.. Ona güldü, iki küçük dişini gösterdi, oynadı, oynadı, oynadı... Hatta yürüyerek kucağına gitmeye çalıştı.. İrem de öptü, öptü sıkıştırdı oğlumu..

Bir süre sonra Yusufcuk sıkılmaya başlayınca İrem'in anahtarlarından masadaki tuzluğa, parmak kuklamızdan kafeslerdeki kuşlara kadar herşeyi kullanıp onu oyalamya çalıştık.. Bu arada yemekler geldi ve bir yandan da yemek yemeyi başardık.. Yaklaşık iki saat sürdü ama olsun :)) İrem, "Çok beğendim buranın yemeklerini.." dese de bizim yüzümüzden yiyemedi aslında, gördüm :(( Pilavı soğumuş, etleri donmuştu resmen.. Hadi ben alışkınım da o unutmuştur bu "soğuk" yeme tarzını.. Karakuzumuz dört yaşında ne de olsa..

Bir yandan gülerek, bir yandan Yusufcuğun sedirden sarkmak suretiyle yere inmesini engellemeye çalışarak, bir yandan da ilginç kareleri fotoğraflayarak yemek yemeye çalışırken yan masamıza küçük kızları olan bir aile geldi.. Ay Yusufcuk nasıl sevindi, nasıl sevdi ablasını anlatamam.. Onu seyrederken ben de kaç lokma mamiş attım ağzına, yuttu ferketmeden :)) -fırsatçı anne iş başında-

Yusufcuk ve küçük abla -Elifmiş adı-

Minişim İrem teyzesinin yardımıyla "Ce eee" yaptı ablasına :))


Sonra Yusufcuk kucağımızdan inip oturduğumuz sedirin minderinin altına girdi.. İrem ne olduğunu anlamadı ama ben tahmin ettim.. Bu da Yusufcuk tarzı "Ce ee"ydi.. Minderin altına saklanıyor, sonra çıkıp "iyyykk" diye gülüyor :)) Babası evde ona öyle yapıyor çünkü, yatağın kenarına saklanıp.. O da bu "ce ee"yi biliyor.. Çok hoşuna gitti İrem'in, fotoğraflarını çekti o minderin arkasına saklanmışken..


Nihayet yemeklerimizi bitirmeyi başarıp masayı boşalttığımızda -gerçi bu arada gıcık bir garson çok sinirimi bozdu ama neyse, yazmayayım şimdi uzun uzun- Yusufcuk masanın üstüne çıktı.. O sırada başlayan müziğe dayanabilir mi? Asla... Dakikalarca oynadı oynadı durdu.. İremcim öldü gülmekten "Bu küçücük boyuyla mı yapıyor bunları.." diye :)) Sonra meyve geldi.. Bizim üzüm delisi Yusufcuk atıyor ağzına bir üzüm, oynuyor.. Üzüm bitince duruyor, veriyoruz ağzına, bir daha oynuyor -çok harika bir ritim duygusu var maşaallah- Bu böyle sürüp giderken arka masadaki amcanın çok hoşuna gitmiş, Yusufcuğa seslendi.. O da çırpına çırpına gitti dedenin yanına :)) Amca alkışladı, miniğim oynadı, amca alkışladı, miniğim oynadı :)) İrem de ben de öldük gülmekten..
Bitince, kendini alkışlamayı da unutmadı tabii..

Bu aralar bunu öğrendi Yusufcuk.. Güzel veya onu mutlu eden birşey yaptığında kendini alkışlıyor :)) Babası ve ben, yürüdüğünde ya da yemek yediğinde falan onu alkışladığımız için o da öğrendi, bir iş başarınca kendini ödüllendiriyor :)) Minnoşum benim..

Neyse, bir ara saate bir baktım, üç saat olmuş geleli.. Vakit nasıl geçmiş anlamadım.. Böyle arkadaşlıkları çok seviyorum işte.. "Bitse de gitsem.." dediğim sohbetler öldürür beni.. Üç saat boyunca kudurukluğun zirvesinde dolaşan Yusufcuk sonunda yoruldu ve uykusu geldi.. Ama bu bizi rahatlatmadı tabii.. Uyuyamadıkça daha da sinirlendi, huysuzlaşmaya başladı.. Artık fotoğraf çekmemiz bile batmaya başladı minnoşa :))

İrem'in eşi de Ozan da arayınca bu güzel sohbete daha sonra devam etmek üzere ara verdik :(( Etrafı toparlayıp eşyalarımızı çantalarımıza yerleştirdik -ki hepsi oraya buraya dağılmış vaziyetteydi- ve kalktık.. Aşağı inerken garson seslendi arkamızdan, baktım elinde İrem'in anahtarları.. Minderin altında kalmış!! Zavallı anahtarlar, günün mağduru ilan ettim onları :)) Önce ayrana düş, çimlerin üstünde soğuk bir banyoyla arın, sonra Yusufcuk tarafından kemirilip kemirilip minderin altına tıkıştırıl.. Zor valla..


O karmaşada ne sofranın fotoğrafını çekebilmişiz ne de İremcimle ikimizin yan yana bir fotoğrafı var.. Eve gelince hatırladım, naneli ayranın tarifini de almayı unutmuşum yaa.. Hem de konuşmuştuk İremle yemek yerken.. Öff öff..


Bu da tatlı günümüzün tatlı hatırası.. Teşekkürler İremcim..

.....................

Aslında bu yazıyı cumartesi akşamı yazacaktım ben ama İrem bizi eve bırakıp Yusufcuk da uyuyup uyandıktan sonra Siteler'e götürdü Ozan bizi.. Hala bazı mobilya eksiklerimiz var da :(( Saatlerce mağaza mağaza dolaşmaktan eve geldiğimde kulaklarım bile uğulduyordu.. Yusufcuğu uyutup zor attım kendimi yatağa..

Dün de bizim müteahhitlik dehasının doruğuna ulaşmış müteahhit yüzünden yine oradan oraya taşıdık eşyaları !! Yusufcuğun yatağını oturma odasına almıştık önce, sonra orası soğuk diye iki odanın yerini değiştirdik ve yatak odamızı en sıcak yere taşıyıp Yusufcuğun yatağını da yanımıza aldık.. Ama bir senedir boş duran yan dairemiz kiralanınca işler yine karıştı.. Bizim yatak odamız, diğer dairenin mutfağıyla bitişikmiş!! Daha önce hiç rastlamadım böyle birşeye yaa.. Tam Yusufcuğu yatırıyorum, yan taraf başlıyor bulaşık yıkamaya, "Ğoorrr" musluk sesi.. Tencereler yıkanıyor, dambur dumbur.. Benim küçük tilkim dikiliyor ayağa.. Ee insanlara da "Benim oğlum uyuyor, mutfağı kullanmayın.." diyecek halimiz yok.. Küçük çalışma odamızı boşalttım, Yusufcuğun yatağını, salıncağını vs. oraya koyduk akşam.. En azından gündüz orada yatar sessiz sessiz.. Gece de yanımda uyuyor zaten ..


( Bu arada geçen gece yataktan düştü Yusufcuk.. Uyurken, hani şu dinlenmek için yaptığımız hareketsiz eylem sırasında!! Adetidir, yatağa çıktığı zaman geri geri emekler, aşağı iner, sonra cik cik mızıldar, elimi ayağının altına koyarım, yatağa tırmanır, çıkınca yine geri geri emekleyip aşağı iner.. Oyun bu :)) Uykuda da öyle yapmış, geri geri emeklemiş.. "Tong" diye bi ses geldi, fırladım yerimden baktım Yusufcuk yerde ama dizlerinin üstünde oturmuş bana bakıyor.. Allahtan ki geri geri düşmüş, başı hatta sırtı bile değmemiş yere ama ondan beri çok korkuyorum.. Artık yatağını da taşıdığım için yanımda yere yatak yapacağım meleğime..)


Oğluşumun odasını temizleyip yerleştirince hemen bir jelibon partisi düzenledik :)) Eee ne de olsa kaybettiğimiz kaloriyi hemen yerine koymak lazım, Allah korusun kilo falan veririm sonra :P

Dün alışverişe gittiğimizde aldı Ozan bu jelibonları bana.. Çok zararlı biliyorum ama benim canım da gider en zararlı şeyleri çeker işte :((


Yusufcuk jelibon partimiz boyunca bizi yanlız bırakmadı tabii :))






Önce uzaktan baktı baktı, sonra dayanamadı daldı jelibonların içine.. Ama Allahtan ki hiç sevmedi.. Bizim canı çeker diye verdiğimiz minicik bir parçayı bile çıkardı hemen ağzından yüzünü buruştura buruştura :))

.......................

Bu aralar bir sevinç var içimde.. Ramazan geliyor diye galiba.. Hem gözü hem gönlü doyuran iftar sofralarını, mahmur sahurları, heyecanla beklenen akşam ezanını özlemişim ben.. Bizim bücürük hala tüm gün boyunca benden geçindiği için oruç tutup tutamayacağımı bilmiyorum ama - vücudun aşırı susuz kalması anneye çok zarar vereceği için emziren annelere oruç tutmama izni vermiş dinimiz- yine de Ramazan'ın bereketini, güzelliğini iliklerime kadar hissetmek istiyorum.. Bunun için dua ediyorum..

Şimdiden hayırlı Ramazanlar herkese..