19 Şubat 2008 Salı
7 Ocak 2008 Pazartesi
"Vütti" ne demek?
Yusufcuk "vütti vüttiii" diye ağlayarak ne istiyor olabilir sizce ?
Hayır ben biliyorum da, bloga biraz gizem katmak istedim :P
Puanlama 100 üzerinden yapılacaktır.. Süre başladı.. Hepinize kolay gelsin..
İyi düşünün.. Sonra "Ama ben buraya çalışmamıştım.." demek yok :)) Kanaat notum da kıttır benim, yazmadı demeyin..
Vüttiii.....
26 Eylül 2007 Çarşamba
.................
Yusufcum o yüzündeki ne annem, gözlük mü?
Diş kaşıyıcı mı?
Küpe mi, kulağına takmışsın?
Hayııııırrrrrrrrr...
Peki ne o zaman? Söyle teyzelere..
"Emine teyzemin bana gönderdiği telefon" :))
Bir de bu sportif+karizmatik takımım var tabii..
Canım Eminecim taa Amerikalardan çok güzel bir hediye paketi göndermiş oğluma.. İçinden ilk fotoğraftaki de dahil bu ciciler çıktı.. Canım çooook teşekkür ederiz.. ( Tabii hediyenin bize ulaşması için zahmet veren ikizin Fatma'ya da )Yusufcuk telefonu bırakmıyor elinden.. "Alo Ozaaannn.. " diyorum, hemen yapıştırıyor kulağına :))
Gelelim ilk fotoğrafa.. Efendim o bir sling..
Anne ve bebişi başta olmak üzere her sling sahibi annenin çektiği fotoğraflara ağzımın suyu akarak baktığımı ve "Ben de istiyoruuumm.." diye naralar attığımı gören Eminecim daha fazla dayanamamış, bir sling gönderdi oğluma.. Nasıl mutlu oldum anlatamam.. Şimdi Yusufcuğun uyanmasını bekliyorum.. Birazdan markete gitmek suretiyle ilk sling denememizi yapacağız oğlumla :)) Alışır ve sever diye ümid ediyorum çünkü evde de slingle gezdirme planlarım var kendisini.. Üç gündür kucağımdan iki saniyeliğine bile bırakamıyorum.. Hasta olduğundan mı, yeni bir diş geldiğinden mi bilmiyorum.. Nazdan geçilmiyor evin içinde..
................
Gelelim diğer cici hediyemize..
Tatlı fındığım ve annesi Sabahnur'un hediyesi - öyle yazıyordu paketin üstünde :) -
Şu anda kuruma aşamasında olduğu için meleğime giydirip fotoğraflayamadım ama birkaç gün sonra gideceğimiz iftarda "Ramazan'ın şıkı" olacak inşaallah oğlum bu yeni cicileriyle..
Şık bir kurdale ile ayrı bağladığına göre çorabı ayrı almışsın Sabahnurcum ama bu kadar mı uyum olur, bu kadar mı özenilir bir hediye için..
Çok teşekkürler..
Bu arada evde olduğum halde bana ulaşamayan, daire kapısına çıkmayıp apartman girişine not bırakan ve daha sonra beni arayıp paketimi şubeden almamı isteyen, bebeğimin hasta olduğunu ve oraya kadar yürüyemeyeceğimi -şube mesafesi bize çok uzak ve o civarda metro inşaatı olduğu için yol kapalı, minibüs, otobüs vs. gitmiyor, tam 42 +42 dakika yürüdüm ağır ağır! -, bu güzergaha geldiklerinde paketi bırakmalarını rica etmeme rağmen beni reddeden Aras Kargo'ya kınama soslu sevgilerimi yolluyorum :P
( Bu aralar çok firma eleştirir gördüm kendimi! )
................
Gelelim doom günü menüsünden iki tarife..
Ayçacım, ilk tarif senin için..
Lezzet topu:
Bir adet kakaolu kek yapılır.. Fırının içinde bekletilip yumuşacık olarak soğutulan kek biraz süt ve krema çikolatalardan biriyle ( çokokrem, nutella, peripella vs. ) yoğrulur.. Avuç içinde yuvarlanarak küçük topcuklar haline getirilir ve üzerine hindistan cevizi serpilir.. Sonra da kan şekeri tavan yapana kadar afiyetle yenir :))
İkinci tarifimiz de iftar çorbamıza ait..
Ölçülü miktarlar veremiyorum çünkü ben de öyle yapmadım.. Göz kararı bir tarif ama aşağı yukarı birşeyler yazacağım..
Bir su bardağı kadar yeşil mercimeği üzerini geçecek kadar bol suyla haşlıyoruz.. Başka bir tencerede et suyumuzu kaynatıp ( normal suyla da olur ama o lezzeti yakalayamazsınız, ben denedim çünkü ) içine şehriyeleri atıyoruz. Şehriyeler yumuşayınca az miktarda haşlanmış, didiklenmiş eti ve diğer tenceredeki mercimekleri suyuyla beraber et suyuna ekliyoruz.. Altını kısıp sarmısaklı yoğurt yapıyoruz ve çorbanın suyundan biraz biraz ilave ederek yoğurdun kesilmeden ılımasını sağlıyoruz.. İyice ılık bir hale gelince karıştırarak çorbaya ilave ediyoruz..
Acı seviyorsanız çorbayı servis sırasında yağda kavrulmuş pul biberle süsleyebilirsiniz..
................
Yukarıdaki telefonlu fotoğraflarda dikkatinizi çekmiştir belki.. Kocaman bir yara izi var Yusufcuğun alnında.. Dün çok büyük bir kaza atlattı meleğim.. Çok şükür ki sadece biraz derin bir sıyrıkla atlattık.. Gerçi ben ilk başta alnındaki kanı görünce yarıldı zannedip evde deliler gibi oraya buraya koşturdum ama güç bela yarayı temzileyip buz kompresi yaptığımda o kadar da kötü olmadığını gördüm.. Rabbim yavrumu ve tüm bebişleri korusun kazalardan.. Belki yarım metreydi aramızdaki mesafe ama tutamadım işte.. Rabbime emanet minişlerimiz.. Bizim korumamızla olmuyor hiçbirşey, aciz kalıyoruz yanıbaşında olsak bile..
..................
Yusufcuk yürüdü yürüyeli yeni bir gündem maddem var: İlk adım ayakkabısı.. Doktorumuza sordum, "İlk iki yaşa kadar evde ayakkabı giydirmenizi önermiyoruz, ayak kasları üzerine basıldıkça gelişir, ayak çukuru ancak böyle oluşur." dedi.. Sadece dışarı çıkarken ayakkabı giydirmemizi önerdi. Nasıl birşey alacağıma hala karar veremedim.. Ortopedik olması şart değilmiş, onlarca model ve 20 YTL ile 120 YTL arasında değişen onlarca fiyat var.. Açıkcası iki ay giyilecek bir ayakkabıya o kadar para vermek istemiyorum ve bu konuda tecrübeli arkadaşların tavsiyelerine ihtiyacım var.. Siz nasıl birşey aldınız?
.....................
Yusufcuk iki gündür "Eğğnnnii, enniiiğğğ.." gibi birşeyler söylüyor ağlarken..
Bu "anne" demektir di mi?
Di mi?
10 Eylül 2007 Pazartesi
Bu da zavallı anahtarları kurtarma operasyonu..
Şimdi ikinci soru..
Bu anahtarlar kimin?
İrem çoook ama çok tatlı bir arkadaş.. Hani olur ya bazı insanlar, bir güler, içindeki enerji taa size ulaşır, işte öyle.. Bütün çakralarımı açıp oturdum yanında, içinin güzelliği, pozitif enerjisi bana da dolsun diye..
Canım arkadaşım gelip evden aldı bizi.. Gerçi kapıda büyük bir hayal kırıklığı yaşadım çünkü İrem karakuzusunu getirmemişti ama sonra üç saat boyunca ikimiz Yusufcuğu ancak oyalamayı başarınca "Böyle de fena olmadı" dedik.. Karakuzuyu sıkıştıramadım, içimde kaldı ama :((
Birlikte şu meşhur Özbek çadırına gittik :)) Dışarıdaki sedirlerden birine oturduk ve başladık doyasıya sohbet etmeye.. Yusufcuk teyzesini çok sevdi.. Ona güldü, iki küçük dişini gösterdi, oynadı, oynadı, oynadı... Hatta yürüyerek kucağına gitmeye çalıştı.. İrem de öptü, öptü sıkıştırdı oğlumu..
Bir süre sonra Yusufcuk sıkılmaya başlayınca İrem'in anahtarlarından masadaki tuzluğa, parmak kuklamızdan kafeslerdeki kuşlara kadar herşeyi kullanıp onu oyalamya çalıştık.. Bu arada yemekler geldi ve bir yandan da yemek yemeyi başardık.. Yaklaşık iki saat sürdü ama olsun :)) İrem, "Çok beğendim buranın yemeklerini.." dese de bizim yüzümüzden yiyemedi aslında, gördüm :(( Pilavı soğumuş, etleri donmuştu resmen.. Hadi ben alışkınım da o unutmuştur bu "soğuk" yeme tarzını.. Karakuzumuz dört yaşında ne de olsa..
Bir yandan gülerek, bir yandan Yusufcuğun sedirden sarkmak suretiyle yere inmesini engellemeye çalışarak, bir yandan da ilginç kareleri fotoğraflayarak yemek yemeye çalışırken yan masamıza küçük kızları olan bir aile geldi.. Ay Yusufcuk nasıl sevindi, nasıl sevdi ablasını anlatamam.. Onu seyrederken ben de kaç lokma mamiş attım ağzına, yuttu ferketmeden :)) -fırsatçı anne iş başında-
Yusufcuk ve küçük abla -Elifmiş adı-
Minişim İrem teyzesinin yardımıyla "Ce eee" yaptı ablasına :))
Nihayet yemeklerimizi bitirmeyi başarıp masayı boşalttığımızda -gerçi bu arada gıcık bir garson çok sinirimi bozdu ama neyse, yazmayayım şimdi uzun uzun- Yusufcuk masanın üstüne çıktı.. O sırada başlayan müziğe dayanabilir mi? Asla... Dakikalarca oynadı oynadı durdu.. İremcim öldü gülmekten "Bu küçücük boyuyla mı yapıyor bunları.." diye :)) Sonra meyve geldi.. Bizim üzüm delisi Yusufcuk atıyor ağzına bir üzüm, oynuyor.. Üzüm bitince duruyor, veriyoruz ağzına, bir daha oynuyor -çok harika bir ritim duygusu var maşaallah- Bu böyle sürüp giderken arka masadaki amcanın çok hoşuna gitmiş, Yusufcuğa seslendi.. O da çırpına çırpına gitti dedenin yanına :)) Amca alkışladı, miniğim oynadı, amca alkışladı, miniğim oynadı :)) İrem de ben de öldük gülmekten..
Neyse, bir ara saate bir baktım, üç saat olmuş geleli.. Vakit nasıl geçmiş anlamadım.. Böyle arkadaşlıkları çok seviyorum işte.. "Bitse de gitsem.." dediğim sohbetler öldürür beni.. Üç saat boyunca kudurukluğun zirvesinde dolaşan Yusufcuk sonunda yoruldu ve uykusu geldi.. Ama bu bizi rahatlatmadı tabii.. Uyuyamadıkça daha da sinirlendi, huysuzlaşmaya başladı.. Artık fotoğraf çekmemiz bile batmaya başladı minnoşa :))
O karmaşada ne sofranın fotoğrafını çekebilmişiz ne de İremcimle ikimizin yan yana bir fotoğrafı var.. Eve gelince hatırladım, naneli ayranın tarifini de almayı unutmuşum yaa.. Hem de konuşmuştuk İremle yemek yerken.. Öff öff..
Bu da tatlı günümüzün tatlı hatırası.. Teşekkürler İremcim..
.....................
Aslında bu yazıyı cumartesi akşamı yazacaktım ben ama İrem bizi eve bırakıp Yusufcuk da uyuyup uyandıktan sonra Siteler'e götürdü Ozan bizi.. Hala bazı mobilya eksiklerimiz var da :(( Saatlerce mağaza mağaza dolaşmaktan eve geldiğimde kulaklarım bile uğulduyordu.. Yusufcuğu uyutup zor attım kendimi yatağa..
Dün de bizim müteahhitlik dehasının doruğuna ulaşmış müteahhit yüzünden yine oradan oraya taşıdık eşyaları !! Yusufcuğun yatağını oturma odasına almıştık önce, sonra orası soğuk diye iki odanın yerini değiştirdik ve yatak odamızı en sıcak yere taşıyıp Yusufcuğun yatağını da yanımıza aldık.. Ama bir senedir boş duran yan dairemiz kiralanınca işler yine karıştı.. Bizim yatak odamız, diğer dairenin mutfağıyla bitişikmiş!! Daha önce hiç rastlamadım böyle birşeye yaa.. Tam Yusufcuğu yatırıyorum, yan taraf başlıyor bulaşık yıkamaya, "Ğoorrr" musluk sesi.. Tencereler yıkanıyor, dambur dumbur.. Benim küçük tilkim dikiliyor ayağa.. Ee insanlara da "Benim oğlum uyuyor, mutfağı kullanmayın.." diyecek halimiz yok.. Küçük çalışma odamızı boşalttım, Yusufcuğun yatağını, salıncağını vs. oraya koyduk akşam.. En azından gündüz orada yatar sessiz sessiz.. Gece de yanımda uyuyor zaten ..
( Bu arada geçen gece yataktan düştü Yusufcuk.. Uyurken, hani şu dinlenmek için yaptığımız hareketsiz eylem sırasında!! Adetidir, yatağa çıktığı zaman geri geri emekler, aşağı iner, sonra cik cik mızıldar, elimi ayağının altına koyarım, yatağa tırmanır, çıkınca yine geri geri emekleyip aşağı iner.. Oyun bu :)) Uykuda da öyle yapmış, geri geri emeklemiş.. "Tong" diye bi ses geldi, fırladım yerimden baktım Yusufcuk yerde ama dizlerinin üstünde oturmuş bana bakıyor.. Allahtan ki geri geri düşmüş, başı hatta sırtı bile değmemiş yere ama ondan beri çok korkuyorum.. Artık yatağını da taşıdığım için yanımda yere yatak yapacağım meleğime..)
Oğluşumun odasını temizleyip yerleştirince hemen bir jelibon partisi düzenledik :)) Eee ne de olsa kaybettiğimiz kaloriyi hemen yerine koymak lazım, Allah korusun kilo falan veririm sonra :P
Yusufcuk jelibon partimiz boyunca bizi yanlız bırakmadı tabii :))
Önce uzaktan baktı baktı, sonra dayanamadı daldı jelibonların içine.. Ama Allahtan ki hiç sevmedi.. Bizim canı çeker diye verdiğimiz minicik bir parçayı bile çıkardı hemen ağzından yüzünü buruştura buruştura :))
.......................
Bu aralar bir sevinç var içimde.. Ramazan geliyor diye galiba.. Hem gözü hem gönlü doyuran iftar sofralarını, mahmur sahurları, heyecanla beklenen akşam ezanını özlemişim ben.. Bizim bücürük hala tüm gün boyunca benden geçindiği için oruç tutup tutamayacağımı bilmiyorum ama - vücudun aşırı susuz kalması anneye çok zarar vereceği için emziren annelere oruç tutmama izni vermiş dinimiz- yine de Ramazan'ın bereketini, güzelliğini iliklerime kadar hissetmek istiyorum.. Bunun için dua ediyorum..
Şimdiden hayırlı Ramazanlar herkese..
12 Haziran 2007 Salı
- En minik bebişliğinden beri her ağladığında seni okşaya okşaya emzirip mis gibi "cüt"le karnını doyuran kim?
- Gece her uyandığında ağlamana bile fırsat vermeden seni kucağına alıp yeri geldiğinde sallayarak yeri geldiğinde emzirerek uyutan ve hatta küçükken gazını çıkaramadan uyuduğun için kusarsın da genzin tıkanır diye korkup kendisi sabaha kadar oturup seni üstünde uyutan kim?
- Envai çeşit diş kaşıyıcılarını beğenmediğin için bütün gün elini yıkayıp yıkayıp işaret parmağıyla dişlerini kaşıyan kim?
- Sen emeklerken ikide bir devrildiğin ya da koltuklara tutunup kalkmaya çalışırken dengeni kaybedip düştüğün için adım adım seni takip eden ve her düştüğünde elini başının altına koymaya çalışan kim?
- Mama sandalyenin karşısında sana bir kaşık daha fazla mamiş yedirebilmek için her biri en az bir saat süren cinnet süreçlerine dayanmaya çalışan kim?
- Popişine bir bez bağlayabilmek için türlü türlü soytarılıklar icat eden ve başarılı olamadığı zamanlarda da üzerine sanatsal çalışmalar yaptığın onlarca havlu ve pikeyi yıkayan kim?
- ............ kim?
- ......................... kim?
- ......... kim?
.
.
Tamam, "Tabii ki sensin annecimmm" dediğini duyar gibiyim.. O zaman sıra son soruya geldi..
Öyleyse niye "anne" demiyorsun da "babba" diyorsun yaaaaaaaa!!
Çatlamak üzereyim kıskançlıktan :((
* Gelelim bilgisayarımızdan mahrum geçirdiğimiz geçen haftaya..
Sondan başlayalım, bu haftasonundan.. Cumartesi günü ihtiyacım olan birkaç şeyi almak için alışverişe gittik. Gerçi güya benim için gittik, Ozan'a ve Yusufcuğa aldık birşeyler ama ben dolaştım dolaştım, istediğim gibi birşey bulamadım. Özellikle ayakkabı almak için biraz fazla oyalanınca minişim ne hale gelmiş, sonradan bakınca öldüm gülmekten..
* Pazar günü de Ozan'ın şirketteki arkadaşlarıyla toplanıp pikniğe gittik.. Yok gitmedik, aslında gittik de piknik yapamadık :)) Sabah hava açıktı, ona güvenip yola çıktık iki araba ama gittiğimiz yer şehre çok uzaktı - tabir yerindeyse dağın başıydı :)) - ve biz gidene kadar hava kapandı. Eşyaları bile indirmiştik belki yağmaz diye ama yağmur çiselemeye başlayınca tek lokma bile yiyemeden geri dönmek zorunda kaldık. Yolda yağmur durdu. Azimli (!) erkekler tayfası yeni bir piknik yeri buldu ve bu sefer de oraya yerleştik ama yine yağmur indirdi! Tekrar toplanıp aç aç evin yolunu tuttuk.. Tam bir fiyaskoydu yani :)) Yaklaşık üç saatimiz arabada geçti.. Minişim de 20 dakika uyudu, yuppiiii..
* Babamızın amcası bizi ziyerete geldi geçen hafta.. O gün onun sınavı olduğu için amcasını almaya Yusufcukla biz gittik AŞTİ'ye.. Böylece oğluşumla ilk toplu taşıma deneyimimizi de yaşamış olduk.. Allah'a şükür korktuğum kadar yaramazlık yapmadı yolda.. Ama ben çok hazırlıklıydım tabii.. Biberondan diş kaşıyıcısına, bisküviden oyuncağa kadar ne varsa aldım yanıma.. Her ciyakta bir diğer oyalayıcıya geçerek yolu tamamladık.. Dönüşte de iki kişi olunca daha kolay oyaladık zaten Yusufcuğu.. Demek ki mecbur kalsam otobüsle, minibüsle biryere gidebilirim artık..
*Artık sadece çekmecelerim değil büfe ve dolaplarım da tehlikede.. Çok değil mesela ben sadece elimi yıkayana kadar ya da mutfağa birşey götürene kadar istediğine ulaşıp indiriyor yere.. Anlaşıldı, evin dekorasyonunda ve dolapların içeriklerinde köklü bir değişiklik yapma zamanı geldi..
* Yaşasın.. Çiçeklere meraklı bir oğlum var.. Acaba bu durum onun duygusal bir erkek olduğunu gösterir mi? Yoksa bu sadece keşfetme arzusu mu? Parçalamaya çalıştığına bakılırsa, galiba ikinci şık :P
* Gelelim İremmmmcimin sobesine.. Takıntılarım neler öyle mi? .. Bir düşünelim..
- Öncelikle birçok bayan gibi benim de renk uyumu takıntım vardır.. Eteğimle başörtüm ya da ayakkabımla çantam aynı renk olmalı mesela.. Ya da kıyafetim kendi içinde bir rengin tonları olmalı ki uyumlu görünsün.. Bu işi son zamanlarda Yusufcukla da uyumlu giyinme çabasına çevirmeye başladım.. Sanırım yakında kafayı yiycem..
- Yiyecekler konusunda bazı takıntılarım var.. Dışarıda asla heryerde yemek yiyemem.. Özellikle yemeği yapanın ya da servis edenin görüntüsü hoşuma gitmediyse.. Önce ellerine bakarım tabii.. Sonra da ortama ve malzemelere.. Bu kadar inceleme zahmetine katlanmaktansa da ya yemem ya da hep aynı yere giderim :))
- Çok fena böcek takıntım vardır.. Küçük, büyük, kanatlı, kanatsız farketmez.. ıyyy.. Hele o tüylü örümceklerden gördüm mü uzun süre kendime gelemem.. Bu korku da değil de bir çeşit iğrenme gibi birşey aslında.. İçim fena oluyor yaa.. Daha bu pazar - az önce anlattığım piknik fiyaskosunun ikici ayağında :)) - altına oturduğumuz ağaçtan küçük bir tırtıl düştü üstüme.. Kucağımda Yusufla çığlık çığlığa kaldım.. Bir teyze yetişip eliyle aldı ve attı sağolsun.. Yoksa ben dakikalarca bağıracaktım :)) Dokunamam ki hayatta..
- Simetri ve hiza takıntım var maalesef.. İlla herşey düz, birbirine paralel ve uyumlu duracak.. İlk evlendiğimizde Ozan bu huyumu farketmiş ve örneğin kütüphanedeki bir kitabı defalarca yamuk koymuş.. O koydukça ben de her geçişimde düzeltmişim usanmadan.. Anlatır anlatır güler.. Hala öyleyim.. Herşey benim koyduğum yerde olsun, düzgün dursun isterim.. Gerçi Yusufcuk büyüdükçe bu mümkün olmayacak galiba.. Kendimi bu fikre alıştırsam iyi olur..
- Bazı yemek ikilileri takıntı halindedir bende.. Örneğin kek yiyeceksem yanında mutlaka ılık süt ve çokokrem olmalı.. Ya da kısır yiyeceksem mutlaka turşu.. Gerçi benim turşu takıntım her yemek için geçerli ama olsun.. Özellikle o küçük acı biberlere bayılıyorum..
- Temizlik konusunda çok takıntılıyım. Aslında olması gereken benim yaptığım biliyorum ama çevremdekiler bana acayipmişim gibi davranınca kendimi kötü hissediyorum.. Örneğin dışarıdan gelince ilk işim elimi yıkamak olur, evde hiçbirşeye dokunmam ya da Yusufcuğa asla kendi yediğim kaşıkla yemek yedirmem, ayrı kaşık kullanırım.. Yeşillikleri yıkarken bir kaba su doldurup içine batırıp çıkarmam, ayrı ayrı yıkarım.. Tezgahta kullandığım bezle yerleri hatta dolapları bile silmem.. Ama bunlar "aşırı titizlik" miş, öyle diyor bazıları.. Hayır efendim değil.. Siz öyle yapıyorsunuz diye o doğru değil.. Olması gereken bu..
- İstemesem de insanlara da çok takıyorum bazen.. Saçma sapan hareketler ya da sözler çileden çıkartıyor beni.. Allahtan susan ya da sineye çeken bir yapım yok.. Yoksa bana Yusufcukla ilgili - hiç gerek yokken - akıl vermeye çalışıp duranlarla şu diyaloğu yaşayamazdım:
- Sizin çocuğunuz var mı?
- Evet..
- İyi, öyleyse onunla ilgilenin, benimkiyle değil..
Sanırım bu kadar.. Ben kimi sobelesem? Hımm..
Bu arada, bu kadar uzun bir yazıdan sonra en az bir hafta sayfaya uğramazsınız herhalde :))


