Hediye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hediye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2008 Cumartesi

Hazır Yusuf uyumuşken bugünün de kaydını tutalım sevgili günlük..

Dün gece Yusufcuğun düşmesinden sonra başlayan el titremesi hala tam olarak geçmedi aslında ama biraz sakinleştim galiba.. Olayı uzun uzun anlatmayayım şimdi sana.. Sadece Yusufcuğun bizim yatakta zıplarken geri geri düştüğünü, önce ağzını bazanın kenarına çarptığını ve o hızla tekrar geriye sekerek kalorifere çarpışını geçelim kayda.. Sonra benim çığlıklarımı.. Ne olduğunu anlayabilmek için lavaboda yüzünü yıkarken akan ağız dolusu kanları.. Tir tir titrememi.. Asla ağzını açmayan Yusufcuğun sakinleşmemesini.. Sabaha kadar ne olduğunu öğrenmek için sabırsızlıkla bekleyişimi.. Gündüz de her bakmaya çalıştığımızda ağzını sıkı sıkı kapatışını.. Vee az önce yaptığım hasar tespit çalışmasının ardından gördüklerimi.. Sadece bunları geçelim kayda.. Alt dişlerden biri üstte çıkmayan dişin olduğu yere vurmuş, ezmiş ve kan oturmuş oraya.. Diğer alt dişin ucu kırık.. Birazcık ama, çok değil.. Dilinin altı kesilmiş ve çenesinin altı da kan oturmuş vaziyette.. Yani anlayacağın, hasta Yusufcuk bir de kazazede oldu dün :((

Bu aralar sadaka vermeyi biraz ihmal ettiğimin farkına vardım..

Hastalığı da hala geçmiş değil.. Sadece emerek yaşamaya, tıkalı burnunu ve boğazını sinir ola ola açmaya ve bu sabahtan beri koca dedeler gibi öksürmeye devam ediyor.. Göğsüne iniyor galiba.. Pazartesi doktoruna götüreceğim bir değişiklik olmazsa.. Ihlamur kaynattım demin, içmeden uyudu küçük inatçı.. Ben içtim sütümden geçsin diye :P


...........................


Aaa, günlük ben dün amcamızın askerden geldiğini yazmayı unutmuşum sana.. Cık cık, ne ayıp..

Yusufcuk çok mutlu.. Elinden çeke çeke götürüp istediği şeyleri buyurabileceği, kendisini kucağa aldırıp aynaya bakabileceği, şımardığı zaman poposunu arkaya ittirip eğilerek başını iki yana sallayıp şirinlik yapabileceği birisi daha var artık evde.. Gerçi "Bir haftaya kalmadan gideriz.." diyor babaannemiz ama ben rahata çok alıştım galiba.. Bırakmam :P


Amcası kendi havacı şapkasını hediye etti bu arada beybişe.. Küçük asker oldu benim oğlum..

................................


























Bu arada, sefkililer gününde Ozan'ın yaptığı jesti karşılıksız bırakmadığımı bilesiniz :P


Ben de kalp köfte yaptım kendilerine.. Ne de olsa bir erkeğin kalbine giden yol midesinden geçermiş.. - Ozan için bu, yüzde yüzün üzerinde geçerli -


İlla kırmızı olması gerekmiyordu di mi sevgililer günü kalplerinin :P


............................



























Bunlar da sevgili Ayşe'nin bugün gelen tatlı hediyeleri..

Ne kadar mutlu olduğumu anlatamam Ayşecim, çok teşekkürler.. Yani moral oldu dün geceki düşmenin üstüne.. Sabah paket gelince biraz normale döndüm..


Sadece Yusufcuğu değil beni de düşünmüş canım arkadaşım.. Çok istiyordum Siyah Süt'ü okumayı.. Ayrıca kitabın iç kapağına yazdıkların için de çok teşekkür ederim..


Lütfen artık yaz, olmaz mı..


..........................


Yusufcuk akşam babası gelince olan biteni "biiir bir" anlatmayı biliyor elini bir aşağı bir yukarı sallaya sallaya :))


Bu aralar da Pınar Beyaz'ın "beyn"li reklamına takmış durumda.. Okan Bayülgen "Ben buldum, ben buldumm" diye bağırdıkça Yusuf coşuyor :))


Bu akşam gittiğimiz arkadaş toplantısında evsahibinin kendisinden yaklaşık bir yaş büyük oğlunu sürekli sıkıştırdı Yusufcuk.. Bir bağırış geliyor, Yusuf balonu almış vermiyor, bir bağırış geliyor, Yusuf çocuğun bisikletine binmiş inmiyor.. Bir bağırış geliyor, Yusuf çocuğun yüzünü çizmiş! Babaannesi haklı galiba, "bitirim" oldu bizim bacaksız.. Şimdiden racon kesiyor :P Boyuna posuna bakan, görmeden inanmaz yaptıklarına..


Şimdilik bu kadar sevgili günlük..
Kusura bakma, çok uykum geldi gerçekten..
Bilirsin, sana yazmayı severim yoksa :P

14 Şubat 2008 Perşembe


Kötü haber..
Yusufcuk hasta..


Ben MK bebişi okuyup hasta diye üzülürken benim minişim de hasta bebişler kervanına katıldı..

Az önce yaklaşık 40 dakikalık bir çarşaf sefasının ardından -babaannesinin deyimiyle- nihayet "Alice Harikalar Diyarı"na kaydı Yusufcuk.. Dün geceyi bölük pörçük, mız mız ve ateşli geçirdik.. Saat dört civarı uyandığımda resmen sıcak su torbasına sarılıp uyumuş gibiydim.. Cayır cayır yanıyordu miniş.. Uyandırıp ateş düşürücü içirmeye çalıştım ama nafile.. Yarı baygın gözleriyle kendini yataktan atmaya kalktı küçük kaloriferim.. Babaannesi geldi sesimize ve burnunu sıka sıka ağzını açtırıp bir ölçek içirebildik çok şükür.. Sonra sabaha kadar süren bir uyu-uyan-burnum tıkalı diye ağla-em-ağla-uyuyakal-tekrar nefes alama ve uyan-ağla.. döngüsü başladı..
Burnu-genzi tamemen tıkalı ve balgam söküyor öğüre öğüre :((

Ya daha önceden üşüttü ya da salı günü..

Salı gününü tamamen hastanede geçirdik.. Ondan önceki gün sadece bir kere çiş yaptı ve gece de hiç çiş yapmadı Yusufcuk.. Yatmadan önce de ağlaya ağlaya ve bezini göstere göstere çiş yaptığı için idrar yolu enfeksiyonundan şüphelendik.. Hafif de ateşliydi.. Ateşin sebebini anlamak için tahlil istedi doktor ama idrar tahlili temiz çıktı, kültür sonucunu da henüz almadık.. Yarın çıkacak inşaallah.. Daha o gelmeden bu sefer de üst solunum yolu enfeksiyonu başladı işte :((


Zaten çiş yapamıyor diye gittiğimiz hastanede bir de idrar tahlili istenince ne oldu bilin bakalım..
Saatlerce Yuusfcuk çiş yapsın diye nöbet bekledik ..

İdrar torbasının yarım saatte bir değiştirilmesi gerekiyor bebiş çiş yapmazsa.. Yoksa idrar steril olmuyormuş.. Yenisini takmak ayrı işkence zaten.. Biz de bol bol su içirmeye çalıştık Yusufcuğa süreci hızlandırmak için :))

Baktık ki bir süre sonra biberonu görünce kaçmaya başladı, biz de lolipop tutuşturduk eline.. Yaladıkça içi yansın, su içsin diye :))

2.5 saat sonra nihayet çiş yaptı Yusufcuk.. Ama bu sefer de torbadan bile taşıp paçalarına akacak kadar!! Herhalde canı yanacak diye korkup tuttu,biriktirdi, sonra da dayanamadı yavrucak :P Oturduk bankın üstüne, baştan aşağı değiştirdik kıyafetlerini..


Sonra sıra sonuçları beklemeye geldi.. Yusufcuk hastane koridorlarında koşar, ben peşinden.. Orayı burayı eller, ben çıldırmanın eşiğinde.. Neyse doktorun odasına gittik tekrar sonuçları göstermeye.. "Tahlilde belirgin bir enfeksiyon bulgusu yok.." dedi. O sırada aklıma Yusufcuğun kolunda bir haftadır dikkatimizi çeken kızarıklık ve döküntü geldi, onu da gösterdim. Bizi cildiyeye sevketti. Ve günün sürprizini orada öğrendik.. Yusufcukta atopik egzama başlamış.. Alerjik kökenli dedi doktor.. Birçok yiyeceği, özellikle hazır ve kimyasal içerikli gıdaları, kokulu ve renklendiricili şampuan ve kremleri, yün kıyafet ve halıları vs. hayatımızdan çıkarmamız gerektiğini söyledi.. Tabii çok moralim bozuldu benim..


Şimdiye kadar çok mecbur kalmadıkça hiç hazır gıda vermedim, çikolata-şeker vs abur cuburdan hep uzak tuttum Yusufcuğu.. Ama babaannemiz geldiğinden beri maalesef "zararlı" madde tüketimi başladı ve oldukça da fazlalaştı işin doğrusu.. Ben yemesine izin vermeyince de "gaddar anne" oldum şakayla karışık.. Şimdi o kadar kızıyorum ki kendime.. Keşke duymak istemediğim şeyleri duymaya biraz daha tahammül etseydim de bebişimin cildinde o alerjik döküntüleri görmeseydim :((


İki gündür krem sürüyorum ve yağlıyorum Yusufcuğu.. Cildi de çok kuru dedi doktor.. Bana çekmiş maalesef.. Kışın her gece vıcık vıcık kreme bulanmadan yatmazsam sabah gerilmiş kağıt gibi kalkıyorum :P Böyle devam ederse, ellime varmadan kuru erik gibi olacağım galiba kırışıklardan :))


Neyse konuyu sulandırmayalım..

Hasılı Yusufcuk hasta ve böyle giderse yarın yine hastane yolu görünüyor bize..


.................

Bu arada, dün cicik bir hediye aldım eski sevgilimden..

Kırmızı eteğimin üstüne çok uydu kırmızı şalım..




Eski sevgilim kim mi?

Tabi ki Ozan.. Hi hiii :))

18 Aralık 2007 Salı

Bu yazı nerelere kadar uzar gider hiç bilmiyorum..
Şu anda onlarca şey var aklımda yazacak.. Yusufcuk uyanana kadar ha gayret Kuaybe :))


Önce cumartesiden başlayalım..

Haftasonu çok ama çok güzel bir blogger tanışması düzenledik.. Sevgili Özlem mail atmış bana.. Ayşe gelecekmiş İstanbul'dan, "Biz tanışacağız, sen de gelmek ister misin?" dedi.. "Tabii isterim.." dediğimi yazmama gerek yok herhalde.. Gerçi böylece yazmış oldum ya neyse :)) Cumartesi akşamüstü buluşmaya karar verdik.. Özlem gelip bizi evden aldı sağolsun ve birlikte Ayşelerin olduğu yere gittik.. Ayşeler diyorum çünkü burada, evinde misafir olduğu arkadaşı ve kızıyla gelmişti o da..

Ayaküstü heyecanlı heyecanlı başlayan tanışma faslı o kalabalıkta nihayet bulabildiğimiz bir yere oturunca masada devam etti.. Hem Ayşe hem de Özlem sayfalarına yansıttıklarından çok daha tatlı ve çok daha içtenler.. İkisini de tanıdığıma çok memnun oldum ben.. Kısacık bir süreye sığdırmaya çalıştığımız sohbetin tadı damağımızda kaldı..

Eve döndüğümüzde Yusufcuk hemen Özlem teyzesinin hediyesi olan treniyle oynamaya başladı.. O akşamı kurtardık sayende Özlemcim, çok teşekkür ederiz tekrar :))

Fotoğraftaki küçük köpek de Bera'nın Yusufcuğa hususi hediyesi.. Hani para atılıp yukarıdan uzanan metal kolla oyuncak yakalamaya çalışılan makineler var ya, ondan çekti bu köpeği Yusufcuk için.. Hatta iki tane gelmiş şansına, pembe olan da Verda'nın oldu..


Yukarıda Bera'nın "Şükrediyorum çünkü.." oyununa verdiği cevaplardan bahsetmiştim ya hani.. Birkaç örnek yazayım da ilerde tekrar tebessüm edebileyim.. ( Tamamen kendi ifadeleriyle )

- Şükrediyorum çünkü annem babam ölmedi.. Onlar olmasaydı ben yemek yiyemezdim, para ödeyemezdim, fakir olurdum..
- Şükrediyorum çünkü dünya var, kuşlar var, köpekler var.. Ayrıca hayatım iyi gidiyor :))

...................


Gelelim pazara..

Pazar günü, haftasonları için gelenekselleşen alışverişimizi yapmaya giderken yolda kurbanlıklar gördük.. Kamyonetlere doldurup satış için getirmişler.. Babamız piyasayı öğrenmek için satıcılarla sohbet etti biraz.. Bu durumda Yusufcuk da yanlarına gitmeye can attığı kurbanlıklara yaklaşma fırsatı buldu.. Koçlar çok hareket ettiği için dokunmaya cesaret edemese de onlara bakıp bakıp kahkahalar attı benim kuzucuğum.. Coştu koyunları severken.. Bayramda ne yapacak bakalım..



Eve döndüğümüzde yine herzamanki gibi aldı eline telefonu, dakikalarca "Aloo deeğdeee" modunda gezdi evin içinde.. Neyse ki yarın gidiyoruz, çocuğum kavuşacak inşaallah dedesine.. Bu aralar böyle Yusufcuk... Telefonu alıp dolaşa dolaşa dedesiyle ya da bizim bilmediğimiz hayali kimselerle konuşuyor kendince :)) Ama oturarak konuşmaması çok ilginç.. Babamız da hiç oturarak telefonla konuşmaz çünkü, hep gezerek konuşur.. Yusufcuk da onu taklit ediyor.. Telefonu eline aldı mı oturuyorsa bile ayağa kalkıp dolanmaya başlıyor :))

Bir de bu aralar kalem merakı depreşti küçük beyin.. Kütüphanenin üstünde kalemlerin olduğu yeri işaret ede ede sesleniyor bana, eğer vermezsem de verene kadar ağlıyor.. Ama yine de vermiyorum.. Peki neden vermiyorum? Çünkü şimdiden bir koltuk örtüm, bir yemek takımı sandalyem ve bir de kıyafetim çizilmiş durumda.. "Ucu kapalı ya da ucu olmayan bir kalem vermeyi dene.." demeyin çünkü verdiğim kalemi önce yerdeki dergi veya kitaplarda deniyor, yazmıyorsa yenisini işaret ediyor!! Yazmayan kalemi n'apsın afacanım :))

Başka, başka..

Reklamlardaki bebekleri gösterip "beğbee" diyor Yusufcuk.. Çok gülüyorum onun bu haline.. Kendisi bebek değil canım artık.. Onlar bebek :))

Reklam demişken.. Her ne kadar istemesem de Yusufcuk televizyona daha doğrusu reklamlara çok düşkün olmaya başladı.. Reklam müziklerini ne zaman duysa diğer odada olsa bile gelip ekranın altına kuruluyor.. "Selocan"ın "Süpyiş yaptım kötü mü oldu, bi bu bi bip..." yaptığı reklamda o da elini hemen ağzına götürüp "bi bu bi bip" yapıyor, yiyecek reklamlarında yanıma gelip "mamma" diyor, ritmik müzikli reklamlarda hemen ortama ayak uyduruyor :)) Karşısına oturup saatlerce hareketsiz izlemese, tamamen pasifleşmese, hatta gördüklerini tanımlayıp onlara uygun hareket etse bile ben yine de bu durumdan rahatsızım.. Gerçi belli miktarda televizyon seyretmenin bebeklerde olumlu etkilerinin olduğunu savunan görüşler de var - hatta Ozan'ın bir arkadaşının çocuğu var, ileri derecede zeki, özel eğitim alıyor ve okumayı dört yaşındayken reklamlardan öğrenmiş.. Söylenen kelimelerle, örneğin deterjan isimleriyle harfleri eşleştirmiş - ama hala kararsızım televizyonu hayatımızdan tamamen çıarıp çıkarmama konusunda.. Ama o zaman Derya Baykal'ı nasıl seyredicem ben :P

..................

- Kuaybe, farkındaysan yarın yola çıkacaksınız.. Bavulu artık hazırlasan diyorum..
- Hımm, tamam.. Ama gitmeden önce birkaç sorum var arkadaşlara..

İki mail aldım bu hafta, ne zaman geri döneceğimizle ilgili.. Bayramı annemlerde geçirdikten sonra minnoş melek ve ben bir hafta daha İstanbul'da olacağız inşaallah.. İsteyen arkadaşlarla ufak bir tanışma günü düzenleyebiliriz.. Ama arabamız olmayacağı ve hava da tahminen çok soğuk olacağı için bizim gidebileceğimiz yerler çok kısıtlı.. İstanbul trafiğinde dur kalk- dur kalk Yusufcukla bir minibüs macerasını hayal bile edemiyorum :P
Tahmini olarak gidebileceğimiz yerler Kadıköy, Üsküdar, Maltepe ve belki İKEA olabilir..(Babam sağolsun, kandırırım artık ) Hangisi olsun? Ortak biryer belirlersek mailleşelim.. Birgün de Avrupa yakasında olacağız inşaallah ama o gün sanırım "kapsama alanı dışında" olacağım.. Zira hala kuzusu Mirza'ya ayırdım o günü tamamen.. Kendisini öpücük yağmuruna tutmayı planlıyorum tüm gün.. Tam bir poğaça yanak olmuş benim yeğenim :))

Ben artık gideyim.. Eşyalar beni bekliyor.. Cicilerimizi koyalım bavula, bayramda çok el öpeceğiz inşaallah bu sene.. Harçlıklarımızı şimdiden hazırlayın bakalım :))

3 Ekim 2007 Çarşamba

Hımm, nereden başlasam?


İlk şoku atlattım, önce onu belirteyim :)) Daha o gece iyiydim aslında ve bu DVD hadisesi çok büyük muhasebelere itti beni.. Kısaca özetlemek gerekirse :


* Hırs yaptığım, çok istediğim, mükemmel olması için özen gösterdiğim her konuda "aksiyle imtihan olduğumu" bir kez daha anladım.. Yatak odası da doğum günü de üstüne fazla düştüğüm konulardı, her ikisinden de acı bir tecrübe hatıra kaldı bana maalesef :((

*İkincisi, "Madem kötü birşey olacaktı, iyi ya görüntülere olmuş, ya meleğime olsaydı.." diye düşündüm.. O kadar üzüldüğüme üzüldüm..

* Son olarak da bu "görüntü, kayıt, sonradan izleme, keşke deme" vs. meseleleri çarışım yapa yapa aldı beni, taa ahiret günü muhasebesine götürdü.. O gün karşımıza çıkacak, belki de çoktaaan unuttuğumuz ama o gün bizi ya çok sevindirecek ya da kahredecek görüntüleri düşünüdüm.. Her anımızın kaydedildiğini, bazı görüntülerin biz istesek bile silinme imkanının olmadığını hatırladım.. Hatırladım diyorum çünkü hayatın akışına kapılmış sürüklenirken, sadece günü kurtarmayı düşünürken ne çok şeyi unutmuşum ben!! Ahirette yüzümü aydınlatacak, yoluma ışık tutacak kayıtlar biriktirmek için endişelenmeyi bile.. Çok yazık, çok yazık bana..


Neyse.. Bu bir vicdan muhasebesi ve hepsini buraya aktarmama imkan yok zaten.. Sadece, bu farkediş çok etkiledi beni, onu paylaşmak istedim..

Günlük moduna geri dönelim..

....................

Bu fotoğraf, üç gün önceye ait..

Oturdum kara kışta kalmış gibi bir güzel giydirdim meleğimi evin içinde çünkü bu güzel hediyeleri siz de görün istedim..


Canım Tubamın paşasına ördüğü takım..


Ellerine sağlık Erikcim.. Tek kelimeyle harika olmuş.. Hele o paketi açar açmaz yüzüme çarpan mis gibi koku mest etti beni.. Bir de güzel parfümlemiş arkadaşım hediyesini :))


Yusufcuğuma da güzel bir not yazmış.. Sakladım teyzesi, merak etme..

.....................


Bu fotoğraf da kitap fuarından meleğimin odasına aldığım postere ait..
Dağıstan Çetinkaya çizmiş.. Çok beğendim..
Sağ üstte, "Kitap oku, kanatlansın hayallerin" yazıyor..
Zaten bu poster de tam anlamıyla kanatlanmış hayallerin resmi :))


Haftasonu çok güzel bir gün geçirdik İrem ve karakuzusuyla.. Önce kitap fuarına gittik ve biraz abartıp tam bir buçuk saat gezdik minnoşlarla :)) Sonra da onların evine gidip kocaman bir kavanoz turşu kurduk..


İşte size fuardan kareler..





Yusufcuk o gün tam onlamıyla bir enerji topuydu..
Meraklı bakışlarla pıtır pıtır gezdi standların arasında..
Kucağıma gelmek istemedi hiç..




Kendisine kitaplar beğendi, onları bir güzel inceledi.. Hatta babasına da yardım etti :))
Bazı şanslı müşteriler fişlerini Yusufcuğun elinden aldılar :P

Yanlız o kadar kalabalıktı ki fuar,
İrem gezmediği kısmı bile feda etti, zor attık kendimizi dışarı minnoşlar daralınca :))


Yusufcuk, gün boyunca yediği tek şey olan çubuk krakerlerle ilgili kritik yapma modundaydı..
"Hımm, kucağıma düşmüş olan yarım.. Demek ki diğer yarısını yemişim.. İki de önceden yemiştim, etti iki buçuk.. Bir de elimde var.. Onu da yersem fazla gelir yaa.. Vaz mı geçsem acaba? Kilo falan alırım sonra.. Yok yok, yemiyim bunu ben.."


Hasıl-ı kelam.. Kitapları seviyorum.. Kitap fuarlarını seviyorum..
Meleğime kitap almayı ise çoooook seviyorum..

Böyle güzel güzel okuduğunu görünce de dünyanın bütün güzel kitaplarını önüne yığasım geliyor :))

................


Yusufcuktan notlara geçelim..

*"Kulağın nerede?" deyince kulağını gösteriyor miniciğim..

* Oyuncak ya da gerçek, ne zaman bir telefon görse hemen kulağına götürüp "Ayee" diyor :)) Ben "Alo Ozann.." deyince de elinde telefon yoksa bile elini dayıyor kulağına..

* Çoraplarım ayağımda değilse getirip ayağımın üstüne koyuyor :)) Dün baktım kendi çoraplarını da giymeye çalışıyor, uğraşıp uğraşıp beceremeyince de kızıyor kendine :))

* İki gündür hava güzel diye parka götürüyorum meleğimi.. Arabasından çıkartır çıkartmaz ipi kopmuş gibi koşturup koşturup düşüyor.. Kumları alıp alıp havaya atıyor!! Ben onu salıncakların yanına götürüyorum, o sürünerek bile olsa süs havuzuna ulaşmaya çalışıyor.. Hayır bıraksam hemen dalacak içine, adım gibi biliyorum :)) Su delisi bir bebişim var çünkü..

* Son bir haftada hanemize ve bütçemize verdiği zararlar :

- Kaşla göz arasında çamaşır suyunu devirdi mutfak halısına.. Kocaman ve iğrenç bir beyaz lekemiz var artık!! İşin yoksa al eline çamaşır suyu şişesini, çiçek çizmeye çalış o lekenin üstüne ve farklı yerlere -tek olunca çok sırıtır :))- onlar da ağaracak diye bekle.. Olmadı, bayram harçlıklarımızla yeni halı alacağız artık :))

-Elindeki tencere kapağıyla fırınımı çizdi.. Elinden almasam cam da çatlamıştı garanti..

- DVD'yi bir kez daha zikredelim burada :))

- Yırttığı dergileri ve kırdığı plastik edevatı saymıyorum artık..

* Bulunduğumuz odada taşıyabileceği ne varsa kucağımızda artık.. Alıp getirip elimize veriyor, almayınca da kızıyor :)) Yuvasına yiyecek taşıyan karıncalar gibi, gidip gidip geliyor elinde ıvır zıvırla..

* Slinge alışamadı :(( Kucağıma tırmanıp içinden çıkmaya çalışıyor.. Sadece çok yakınımızdaki markete gidebiliyoruz henüz..

* "Yat annecim, koy başını yastığa.." dediğimde yatıyor artık.. Ama sadece iki saniye, hatrım için yani :))

* Ve son olarak.. Bozuk bir hoparlör var evde, uzun kablolu.. Ucundan tutup onu gezdiriyor, köpek gezdirir gibi :)) O ses çıkardıkça hoşuna gidiyor, daha hızlı yürüyor :))

..............

Bizim ruh hastası olduğundan şüphelendiğim davulcuyla ilgili de birkaç şey vardı yazacak ama Yusufcuk uyandı ve aç.. Hazır öğlen yemeği yemeye başlamışken bekletmeyeyim onu.. Hizmet kalitesi düşük diye vazgeçer falan, Allah korusun..

28 Eylül 2007 Cuma

Yeni gece uykusu modelimi açıklıyorum :


"Bol bölünmeli göçebe modeli"


İki gecedir benim annelik Yusufcuğun da bebişlik hayatında bir ilke imza atıyoruz ve ayrı odalarda yatıyoruz oğlumla.. Bu bizim için büyük bir gelişme :P Gerçi yatıyoruz deyince sakın yanlış anlaşılmasın.. Yusufcuğu ilk uyuttuğumda kendi yatağımda başlayan, her ağlayışında onun yanına ışınlanmamla devam eden, şanslıysam pışpışlayarak daldığında odama geri döndüğüm, değilse emzirirken oturduğum yerde uyuyakaldığım bir uyku işte.. Bölük pörçük, bir orada bir yatağımda.. Ama alışacağız, kararlıyız :P

Gerçi beynimin sağ lobu hiç memnun değil bu durumdan.. Hafif bir sızı var o tarafta :))


İlk gece nedenini anlayamadığım hafif bir suçluluk duygusuyla kendi yatağımıza yattığımda uzun süre dalamadım niyeyse.. Aklım hep lolipoptaydı.. Uykumun arasında da bir ara şöyle bir diyalog geçti vicdanımla aramızda :

- Hadi Kuaybe, kalk da Yusufcuğa bak.. İyi mi?
- Ya vicdan, uykumun en derin yerindeyim.. İyi olmasa ağlar, lütfen git..
- Hımm, sen burada sıcacık yatıyorsun.. Üstün açılsa örtme imkanın var.. Ya o üşüyorsa, üstünü açtıysa..
- Ya ama uyanamıyorum ki.. Bak deniyorum deniyorum, açılmıyor gözlerim..
- Sen de anne olacaksın işte.. Cı cık cık..
- Ya vicdan ya, lütfen.. Yeni daldım zaten, şimdi uyanacak Yusufcuk.. Rahat bırak beniiiiii!!
- Hayır kalkıp bakmadan gitmem..
- Böhüüüüüüü..
...
..
.
- Hıh, üstü kapalı işte, mışıl mışıl da uyuyor.. Rahatladın mı?
- Evet :))


Bu olayın ardında Yusufcuk saat beşte üçüncü kez açtı gözlerini.. Biz onu daha günün başlamadığına, o da cin gibi gözlerle bizi çoktaaaan başladığına ikna etmeye çalıştı uzun bir süre.. Beyefendi hiçbirşey giymek istemediğini de gecenin o vakti, sessizlikte daha da yüksek çıkan sesiyle belirttiği için babası çareyi onu kendi hırkasına sarmakta buldu.. Kanguru gibi oturup durdular.. Uzun süre uykusunun gelmesini bekledik küçük beyin!


......................


Yusufcuk beni çok ama çooook şaşırtmaya devam ediyor bugünlerde..


Birşey yapmak istemediği zaman -ki bu çoğu zaman yemek yemek oluyor- başını iki yana sallayıp "Hayır" diyor bana..


Hiçbirşeyi unutmuyor.. Diyelim ki iki gün önce yatak odasındaki bir çekmeceyi karıştırırken yakaladım onu ve kapıyı kapattım.. Kapıyı açık yakalayınca ilk işi koşup kaldığı yerden hummalı bir şekilde çekmeceyi karıştırmak oluyor..


Artık basit komutları çok iyi anlıyor maşaallah.. "Kaşığı bana ver.." dediğimde uzatıyor, "Hadi babayı arayalım.." dediğimde gidip telefonu alıyor, kulağına dayıyor.. "Git bak bakalım baba gelmiş mi?" diyorum, kapıya gidiyor.. Ama "Hadi uyuyalım.." ya da "Aç bakalım ağzını, hammm.." dediğimde hiç de oralı olmuyor.. Yani işine gelenleri yapıyor sadece :))


Kakişi geldiği zaman kıyı, köşe bir yere sinip sessiz sessiz dolduruyor bezini :)) Utanmayı ne zaman öğrendi ki bücürüm, hayret..


Anlamaya başladığı şeylerden birisi de kendisine kızıldığı.. Babası sertçe "Hişşşttt.." dediğinde ya da ben kendisine zarar verecek birşeye yeltendiğinde kızdığım zaman önce duraksıyor, sonra da dudağını büzüp ağlıyor.. Hele de uykuluysa daha da nazlı nazlı ağlıyor..


Havalar serinlediği içi yelek giydiriyorum, hiç istemiyor.. Tek tek düğmeleri açıyor önce, sonra da kollarını arkaya uzatıp sallaya sallaya çıkarmaya çalışıyor yeleği :)) Bez bağlama meselesini hiç sormayın zaten!!


Çok tatlı yürüyor maşaallah.. Özgür özgür dolanıyor evin içinde.. Bazen o beni arıyor hangi odadayım diye, bazen de ben onu.. O salonda oynarken ben mutfağa gidiyorum, bir bakıyorum pıt diye yanımda bitmiş :))


Diyafona bayılıyor.. Boyu yetişmediği için ben alıyorum kucağıma, dakikalarca diklip ne zaman bıkacak diye bekliyorum ama bıkmıyor..


Yemek yemeyi çok seviyor ya (!) şimdi de kendi yeme olayına takmış durumda.. Boş da olsa mutlaka bir kaşık olacak elinde.. Bazen onunla bana yedirmeye çaışıyor hayali lokmaları, bazen de işe yarıyor o kaşık, ben içine koyuyorum birşeyler, azıcık yardımla ağzına götürüyor :)) Kendi yediklerini de çıkarmıyor ağzından ne hikmetse..


"Gucuk gucuk gucukkk" diyorum ellerimi açıp, hemen geliyor kucağıma.. Şirin şirin sırıtıp öptürüyor kendini.. Arada birkaç tokat da düşüyor tabii nasibimize.. Eli de çok ağır bu arada.. Az değildir vurduğunda gözümden yaş getirdiği, gözümün önünde yıldızlar uçuşturduğu.. Babası da en çok minik jilet tırnaklarından çekiyor.. Haritaya döndü kocacığımın yüzü :)) Sevdi mi haşin seviyor benim oğlum..


Birşeyleri biryerlere taşımayı çok seviyor.. Bazen bakıyorum benim çantamı sürüklüyor koridorda, bazen de arayıp bulamadığım mutfak havlum oturma odasındaki kanepenin arkasından çıkıyor :)) Ağır şeyleri de "Ihh ııığğğhh.." diye bir çekişi var ki, öldürüyor beni gülmekten..


Yusufcukla namaz kılmak da çok zevkli :)) Aslında namazlarımı onun uyuduğu saatlerde kılmaya çalışıyorum ama benim oğlum sık sık ve uzun uzun uyuduğu için (!) bu çoğu zaman mümkün olmuyor.. Ben de mecburen önüne oyuncaklarını yığıp yanında duruyorum namaza.. İki dakika geçmeden başlıyor eteğimi çekmeye, başörtüme asılmaya, ayaklarımla oynamaya.. Gülmemek için kendimi zor tutuyorum.. Bana birşeyler mırıldanıyor, sonra da yüzüne bakıp cevap vermediğim için kızıyor.. Secde ettiğimde de çıkıyor üstüme, Peygamber Efendimiz torunları öyle yaptığında onlar inene kadar beklediği için ben de bekliyorum düşmesin diye.. İki gündür de secde hareketini taklit ediyor kendince.. Ayaklar ve baş yerde, popiş havada ters "v" gibi duruyor ben namaz kılarken :))


.................


Bunlar beybişimin ilk papişleri :))


Ben aşağıdaki yazıyı yazdıktan bir-iki saat sonra babamızın arkadaşı Fatih amcamızın hediyeleri geldi.. Kutuyu bir açtım, minnoş minnoş ayakkabılar.. Tam da meleğimin ayağına göre..

Sadece Yusufcuğu değil bizi de sevindiren Fatih amcaya güzel hediyeleri için çok teşekkürler..


..................


Dün bir yorum aldım, blokumun -ki aslı blogtur :)- ne kadar itici ve yapmacık olduğuyla ilgili.. Yayınlamadım çünkü yorumun altında bir isim yoktu.. Gölge bir şahsiyet tarafından yazılmış anlaşılan.. Ayrıca Yusufcuğun büyüyüp bu sayfayı okuduğunda bu saçmalıkla karşılaşmasını istemedim.. Bu kısmı da bir süre sonra sileceğim zaten..

Herkes istediği gibi düşünmekte serbest.. İtici gelebilir, yapmacık gelebilir yazdıklarım ama herkes neyi okuyup neyi okumayacağı konusunda hür.. Ben şahsen bana hoş gelmeyen, birşey vermeyen blogları okumuyorum.. Ama okusam ve onları eleştirmek istersem, bunu, altına ismimi yazmadığım şahsiyetsiz bir yorumla yapmam.. Söylemek istediklerimi "vasfımla" söylerim.. Vasfıma yakıştıramadığım şeyleri de söylemem.. Bu arkadaştan ricam, altına ismini bile yazamayacağı yorumlar yazmaması.. Söylediklerinde ısrarcıysa da kim olduğunu belirtmesi.. Ben de muhatabımı bilirim en azından..


................


Bugün aşı vurdurmaya gittik meleğime..

Sabah sağlık ocağından aradılar ve benim tamamen unuttuğum MMR aşısını vurdurup vurdurmadığımı, vurulmadıysa sağlık ocağına beklediklerini söylediler.. Telefonu kapatınca hayret ettim, hem kendime -aşıyı unuttuğum için, doğumgününde aklımdaydı oysa- hem de sağlık ocağına - bu kadar ciddi bir takip yaptıkları için, ne de olsa alışkın değiliz böyle şeylere.. Ama birşeylerin değiştiğini görmek çok güzel..-

Neyse öğlen evden çıktık, şimdiye kadar tüm aşılarımızı yaptırdığımız sağlık ocağına gittik.. O da öyle bir yerde ki mübarek, ara sokaklardan yokuş ine çıka bir hal oldum.. Önceden Ozan götürüyordu arabayla, rahattım.. Bugün ilk defa kendim gittim yürüyerek, resmen canım çıktı.. Son yokuşu çıkarken Yusufcuğun burnunu silmek bahanesiyle iki kere mola verdim yol kenarında :))

Sağlık ocağına girdim, aşı odasını arıyorum, dediler ki "Artık burada vurulmuyor aşılar, ............. sağlık ocağına gideceksiniz." Haydaa.. Canım çıkmış bir halde, aldığım yarım yamalak tarifle yeni sağlık ocağının yolunu tuttum.. Dedim ya yarım yamalaktı tarif ve ben doğal olarak kayboldum!!

Sora sora, söylene söylene yeni sağlık ocağını buldum ve farkettim ki bizim evin sadece üç sokak arkasındaymış -bunu ancak geri dönerken anladım :))- Yani sol elinle sol kulağını değil de elini başının üstünden dolandırıp sağ kulağını tutmak gibi oldu benim iş.. Anladınız siz onu di mi?

Yusufcuk hemşireye pek bir cilve yaptı başta.. Aşı odasını bir güzel karıştırdı.. İğne hazırlanırken bile hiçbirşeyin farkında değildi ama iğne sonrası çok ağladı yavrum.. Hazırlıklı gitmiştim Allahtan ki.. Hemen kocaman pembiş bir lolipop çıkardım cebimden, tutuşturdum eline.. Onu yalamak için uğraşırken unuttu acısını.. İyi oldu bu yöntem, aşı sonrası lolipop terapisi.. Hiç ağlamadı ondan sonra :)) Aşıya gidecek annelere tavsiye ederim..


...............


Son alarak da şunu yazayım.. Günlerdir düşünüyorum, annelik nimetine bir bedel biçemiyorum kafamda.. Ve nasıl şükredeceğimi şaşırmış vaziyetteyim.. Ne yapsam az, ne kadar şükretsem yetersiz geliyor bana.. Ama ben yine de acizane şükrediyorum Rabbime..

Elhamdulillah..

26 Eylül 2007 Çarşamba

Bugünkü yazımıza yine bir soru ile başlıyoruz..
Bu nedir?


Cevabı bilenlere Baştürk Limited Şirketi (!) tarafından hediye çeki verilecektir..

Sevgili Emine ve ailesi kampanyamıza dahil değildir :P

.................

Yusufcum o yüzündeki ne annem, gözlük mü?
Hayır..


Diş kaşıyıcı mı?
Hayır..


Küpe mi, kulağına takmışsın?
Hayııııırrrrrrrrr...


Peki ne o zaman? Söyle teyzelere..
"Emine teyzemin bana gönderdiği telefon" :))

Bir de bu sportif+karizmatik takımım var tabii..



Canım Eminecim taa Amerikalardan çok güzel bir hediye paketi göndermiş oğluma.. İçinden ilk fotoğraftaki de dahil bu ciciler çıktı.. Canım çooook teşekkür ederiz.. ( Tabii hediyenin bize ulaşması için zahmet veren ikizin Fatma'ya da )Yusufcuk telefonu bırakmıyor elinden.. "Alo Ozaaannn.. " diyorum, hemen yapıştırıyor kulağına :))


Gelelim ilk fotoğrafa.. Efendim o bir sling..


Anne ve bebişi başta olmak üzere her sling sahibi annenin çektiği fotoğraflara ağzımın suyu akarak baktığımı ve "Ben de istiyoruuumm.." diye naralar attığımı gören Eminecim daha fazla dayanamamış, bir sling gönderdi oğluma.. Nasıl mutlu oldum anlatamam.. Şimdi Yusufcuğun uyanmasını bekliyorum.. Birazdan markete gitmek suretiyle ilk sling denememizi yapacağız oğlumla :)) Alışır ve sever diye ümid ediyorum çünkü evde de slingle gezdirme planlarım var kendisini.. Üç gündür kucağımdan iki saniyeliğine bile bırakamıyorum.. Hasta olduğundan mı, yeni bir diş geldiğinden mi bilmiyorum.. Nazdan geçilmiyor evin içinde..


................


Gelelim diğer cici hediyemize..

Tatlı fındığım ve annesi Sabahnur'un hediyesi - öyle yazıyordu paketin üstünde :) -

Şu anda kuruma aşamasında olduğu için meleğime giydirip fotoğraflayamadım ama birkaç gün sonra gideceğimiz iftarda "Ramazan'ın şıkı" olacak inşaallah oğlum bu yeni cicileriyle..


Şık bir kurdale ile ayrı bağladığına göre çorabı ayrı almışsın Sabahnurcum ama bu kadar mı uyum olur, bu kadar mı özenilir bir hediye için..
Çok teşekkürler..



Bu arada evde olduğum halde bana ulaşamayan, daire kapısına çıkmayıp apartman girişine not bırakan ve daha sonra beni arayıp paketimi şubeden almamı isteyen, bebeğimin hasta olduğunu ve oraya kadar yürüyemeyeceğimi -şube mesafesi bize çok uzak ve o civarda metro inşaatı olduğu için yol kapalı, minibüs, otobüs vs. gitmiyor, tam 42 +42 dakika yürüdüm ağır ağır! -, bu güzergaha geldiklerinde paketi bırakmalarını rica etmeme rağmen beni reddeden Aras Kargo'ya kınama soslu sevgilerimi yolluyorum :P


( Bu aralar çok firma eleştirir gördüm kendimi! )


................


Gelelim doom günü menüsünden iki tarife..


Ayçacım, ilk tarif senin için..


Lezzet topu:


Bir adet kakaolu kek yapılır.. Fırının içinde bekletilip yumuşacık olarak soğutulan kek biraz süt ve krema çikolatalardan biriyle ( çokokrem, nutella, peripella vs. ) yoğrulur.. Avuç içinde yuvarlanarak küçük topcuklar haline getirilir ve üzerine hindistan cevizi serpilir.. Sonra da kan şekeri tavan yapana kadar afiyetle yenir :))




İkinci tarifimiz de iftar çorbamıza ait..


Ölçülü miktarlar veremiyorum çünkü ben de öyle yapmadım.. Göz kararı bir tarif ama aşağı yukarı birşeyler yazacağım..


Bir su bardağı kadar yeşil mercimeği üzerini geçecek kadar bol suyla haşlıyoruz.. Başka bir tencerede et suyumuzu kaynatıp ( normal suyla da olur ama o lezzeti yakalayamazsınız, ben denedim çünkü ) içine şehriyeleri atıyoruz. Şehriyeler yumuşayınca az miktarda haşlanmış, didiklenmiş eti ve diğer tenceredeki mercimekleri suyuyla beraber et suyuna ekliyoruz.. Altını kısıp sarmısaklı yoğurt yapıyoruz ve çorbanın suyundan biraz biraz ilave ederek yoğurdun kesilmeden ılımasını sağlıyoruz.. İyice ılık bir hale gelince karıştırarak çorbaya ilave ediyoruz..
Acı seviyorsanız çorbayı servis sırasında yağda kavrulmuş pul biberle süsleyebilirsiniz..


................


Yukarıdaki telefonlu fotoğraflarda dikkatinizi çekmiştir belki.. Kocaman bir yara izi var Yusufcuğun alnında.. Dün çok büyük bir kaza atlattı meleğim.. Çok şükür ki sadece biraz derin bir sıyrıkla atlattık.. Gerçi ben ilk başta alnındaki kanı görünce yarıldı zannedip evde deliler gibi oraya buraya koşturdum ama güç bela yarayı temzileyip buz kompresi yaptığımda o kadar da kötü olmadığını gördüm.. Rabbim yavrumu ve tüm bebişleri korusun kazalardan.. Belki yarım metreydi aramızdaki mesafe ama tutamadım işte.. Rabbime emanet minişlerimiz.. Bizim korumamızla olmuyor hiçbirşey, aciz kalıyoruz yanıbaşında olsak bile..


..................


Yusufcuk yürüdü yürüyeli yeni bir gündem maddem var: İlk adım ayakkabısı.. Doktorumuza sordum, "İlk iki yaşa kadar evde ayakkabı giydirmenizi önermiyoruz, ayak kasları üzerine basıldıkça gelişir, ayak çukuru ancak böyle oluşur." dedi.. Sadece dışarı çıkarken ayakkabı giydirmemizi önerdi. Nasıl birşey alacağıma hala karar veremedim.. Ortopedik olması şart değilmiş, onlarca model ve 20 YTL ile 120 YTL arasında değişen onlarca fiyat var.. Açıkcası iki ay giyilecek bir ayakkabıya o kadar para vermek istemiyorum ve bu konuda tecrübeli arkadaşların tavsiyelerine ihtiyacım var.. Siz nasıl birşey aldınız?


.....................


Yusufcuk iki gündür "Eğğnnnii, enniiiğğğ.." gibi birşeyler söylüyor ağlarken..
Bu "anne" demektir di mi?

Di mi?

23 Eylül 2007 Pazar

Cici hediyelerimizi fotoğrafladım sonunda..
Şimdi sırada teşekkürler var..

Uyku kitabı için sevgili Neslihan teyzemize,
Yusuf Aslan'ımın aslanlı ayakkabıları için Serap teyzemize,
Müzikli otobüsümüz için Tuba ablamıza,
Yusufcuğun az önce birlikte uyuduğu araba için Dursun amcamıza..


Yeşil süveterimiz için tekrar Neslihan teyzemize,
Kahverengi cicik süveter için Vildan teyzemize,
Mavili hırka-body takım için de canımız İrem teyzemize..


Kadife takım için Fatoş teyzemize,
Eşofman takımı için Havva teyzemize..


Pijama takımlarımız için Sümbül ve Şerife teyzelerimize, Saliha yengemize..


Kot takım, kendi ördüğü yelek..


Bu güzel seccade ve pike takımı için de Gülten teyzemize ..



Çooooooooooooooooooooook
teşekkür ederiz....


Bizi sevindirdiğiniz için..
Mutluluğumuzu paylaştığınız için..


( Bu arada, yukarıdaki pike takımı yakında yeni çehresiyle sizlerle olacak :)) O lacivert karelerin içine rengarenk minik çiçekler işlemeyi düşünüyorum.. Etamini çok severim ben.. Böylece cici-bici ihtiyacımı da gidermiş olurum artık :) )

...................


Sevgili Sabahnur'un hediyesi, kargo evde olduğumuz halde bize ulaşamadığı (!) için - not bırakmışlar aşağı kapıya- ve Emine'nin hediyesi de henüz yolda olduğu için onları fotoğraflayamadım.. Gelince inşaallah..

Herkese tekrar teşekkürler..

10 Eylül 2007 Pazartesi

Önce bir soru..Bu ne?

El-cevap:
Yusufcuğun, Özbeklerin naneli ayranına karşı geliştirdiği yeni rakip.. Anahtarlı ayran :))

Bu da zavallı anahtarları kurtarma operasyonu..

Şimdi ikinci soru..

Bu anahtarlar kimin?

El-cevap:

Yusufcuğun tatlış teyzesi, benim şeker arkadaşım İremmm'in :))

Cumartesi nihayet yılın buluşması gerçekleşti ve biz İrem'le tanışabildik :)) Yılın buluşması diyorum çünkü gerçekten de neredeyse bir yıl olacak biz "Hadi tanışalım.." diyeli..

İrem çoook ama çok tatlı bir arkadaş.. Hani olur ya bazı insanlar, bir güler, içindeki enerji taa size ulaşır, işte öyle.. Bütün çakralarımı açıp oturdum yanında, içinin güzelliği, pozitif enerjisi bana da dolsun diye..

Canım arkadaşım gelip evden aldı bizi.. Gerçi kapıda büyük bir hayal kırıklığı yaşadım çünkü İrem karakuzusunu getirmemişti ama sonra üç saat boyunca ikimiz Yusufcuğu ancak oyalamayı başarınca "Böyle de fena olmadı" dedik.. Karakuzuyu sıkıştıramadım, içimde kaldı ama :((

Birlikte şu meşhur Özbek çadırına gittik :)) Dışarıdaki sedirlerden birine oturduk ve başladık doyasıya sohbet etmeye.. Yusufcuk teyzesini çok sevdi.. Ona güldü, iki küçük dişini gösterdi, oynadı, oynadı, oynadı... Hatta yürüyerek kucağına gitmeye çalıştı.. İrem de öptü, öptü sıkıştırdı oğlumu..

Bir süre sonra Yusufcuk sıkılmaya başlayınca İrem'in anahtarlarından masadaki tuzluğa, parmak kuklamızdan kafeslerdeki kuşlara kadar herşeyi kullanıp onu oyalamya çalıştık.. Bu arada yemekler geldi ve bir yandan da yemek yemeyi başardık.. Yaklaşık iki saat sürdü ama olsun :)) İrem, "Çok beğendim buranın yemeklerini.." dese de bizim yüzümüzden yiyemedi aslında, gördüm :(( Pilavı soğumuş, etleri donmuştu resmen.. Hadi ben alışkınım da o unutmuştur bu "soğuk" yeme tarzını.. Karakuzumuz dört yaşında ne de olsa..

Bir yandan gülerek, bir yandan Yusufcuğun sedirden sarkmak suretiyle yere inmesini engellemeye çalışarak, bir yandan da ilginç kareleri fotoğraflayarak yemek yemeye çalışırken yan masamıza küçük kızları olan bir aile geldi.. Ay Yusufcuk nasıl sevindi, nasıl sevdi ablasını anlatamam.. Onu seyrederken ben de kaç lokma mamiş attım ağzına, yuttu ferketmeden :)) -fırsatçı anne iş başında-

Yusufcuk ve küçük abla -Elifmiş adı-

Minişim İrem teyzesinin yardımıyla "Ce eee" yaptı ablasına :))


Sonra Yusufcuk kucağımızdan inip oturduğumuz sedirin minderinin altına girdi.. İrem ne olduğunu anlamadı ama ben tahmin ettim.. Bu da Yusufcuk tarzı "Ce ee"ydi.. Minderin altına saklanıyor, sonra çıkıp "iyyykk" diye gülüyor :)) Babası evde ona öyle yapıyor çünkü, yatağın kenarına saklanıp.. O da bu "ce ee"yi biliyor.. Çok hoşuna gitti İrem'in, fotoğraflarını çekti o minderin arkasına saklanmışken..


Nihayet yemeklerimizi bitirmeyi başarıp masayı boşalttığımızda -gerçi bu arada gıcık bir garson çok sinirimi bozdu ama neyse, yazmayayım şimdi uzun uzun- Yusufcuk masanın üstüne çıktı.. O sırada başlayan müziğe dayanabilir mi? Asla... Dakikalarca oynadı oynadı durdu.. İremcim öldü gülmekten "Bu küçücük boyuyla mı yapıyor bunları.." diye :)) Sonra meyve geldi.. Bizim üzüm delisi Yusufcuk atıyor ağzına bir üzüm, oynuyor.. Üzüm bitince duruyor, veriyoruz ağzına, bir daha oynuyor -çok harika bir ritim duygusu var maşaallah- Bu böyle sürüp giderken arka masadaki amcanın çok hoşuna gitmiş, Yusufcuğa seslendi.. O da çırpına çırpına gitti dedenin yanına :)) Amca alkışladı, miniğim oynadı, amca alkışladı, miniğim oynadı :)) İrem de ben de öldük gülmekten..
Bitince, kendini alkışlamayı da unutmadı tabii..

Bu aralar bunu öğrendi Yusufcuk.. Güzel veya onu mutlu eden birşey yaptığında kendini alkışlıyor :)) Babası ve ben, yürüdüğünde ya da yemek yediğinde falan onu alkışladığımız için o da öğrendi, bir iş başarınca kendini ödüllendiriyor :)) Minnoşum benim..

Neyse, bir ara saate bir baktım, üç saat olmuş geleli.. Vakit nasıl geçmiş anlamadım.. Böyle arkadaşlıkları çok seviyorum işte.. "Bitse de gitsem.." dediğim sohbetler öldürür beni.. Üç saat boyunca kudurukluğun zirvesinde dolaşan Yusufcuk sonunda yoruldu ve uykusu geldi.. Ama bu bizi rahatlatmadı tabii.. Uyuyamadıkça daha da sinirlendi, huysuzlaşmaya başladı.. Artık fotoğraf çekmemiz bile batmaya başladı minnoşa :))

İrem'in eşi de Ozan da arayınca bu güzel sohbete daha sonra devam etmek üzere ara verdik :(( Etrafı toparlayıp eşyalarımızı çantalarımıza yerleştirdik -ki hepsi oraya buraya dağılmış vaziyetteydi- ve kalktık.. Aşağı inerken garson seslendi arkamızdan, baktım elinde İrem'in anahtarları.. Minderin altında kalmış!! Zavallı anahtarlar, günün mağduru ilan ettim onları :)) Önce ayrana düş, çimlerin üstünde soğuk bir banyoyla arın, sonra Yusufcuk tarafından kemirilip kemirilip minderin altına tıkıştırıl.. Zor valla..


O karmaşada ne sofranın fotoğrafını çekebilmişiz ne de İremcimle ikimizin yan yana bir fotoğrafı var.. Eve gelince hatırladım, naneli ayranın tarifini de almayı unutmuşum yaa.. Hem de konuşmuştuk İremle yemek yerken.. Öff öff..


Bu da tatlı günümüzün tatlı hatırası.. Teşekkürler İremcim..

.....................

Aslında bu yazıyı cumartesi akşamı yazacaktım ben ama İrem bizi eve bırakıp Yusufcuk da uyuyup uyandıktan sonra Siteler'e götürdü Ozan bizi.. Hala bazı mobilya eksiklerimiz var da :(( Saatlerce mağaza mağaza dolaşmaktan eve geldiğimde kulaklarım bile uğulduyordu.. Yusufcuğu uyutup zor attım kendimi yatağa..

Dün de bizim müteahhitlik dehasının doruğuna ulaşmış müteahhit yüzünden yine oradan oraya taşıdık eşyaları !! Yusufcuğun yatağını oturma odasına almıştık önce, sonra orası soğuk diye iki odanın yerini değiştirdik ve yatak odamızı en sıcak yere taşıyıp Yusufcuğun yatağını da yanımıza aldık.. Ama bir senedir boş duran yan dairemiz kiralanınca işler yine karıştı.. Bizim yatak odamız, diğer dairenin mutfağıyla bitişikmiş!! Daha önce hiç rastlamadım böyle birşeye yaa.. Tam Yusufcuğu yatırıyorum, yan taraf başlıyor bulaşık yıkamaya, "Ğoorrr" musluk sesi.. Tencereler yıkanıyor, dambur dumbur.. Benim küçük tilkim dikiliyor ayağa.. Ee insanlara da "Benim oğlum uyuyor, mutfağı kullanmayın.." diyecek halimiz yok.. Küçük çalışma odamızı boşalttım, Yusufcuğun yatağını, salıncağını vs. oraya koyduk akşam.. En azından gündüz orada yatar sessiz sessiz.. Gece de yanımda uyuyor zaten ..


( Bu arada geçen gece yataktan düştü Yusufcuk.. Uyurken, hani şu dinlenmek için yaptığımız hareketsiz eylem sırasında!! Adetidir, yatağa çıktığı zaman geri geri emekler, aşağı iner, sonra cik cik mızıldar, elimi ayağının altına koyarım, yatağa tırmanır, çıkınca yine geri geri emekleyip aşağı iner.. Oyun bu :)) Uykuda da öyle yapmış, geri geri emeklemiş.. "Tong" diye bi ses geldi, fırladım yerimden baktım Yusufcuk yerde ama dizlerinin üstünde oturmuş bana bakıyor.. Allahtan ki geri geri düşmüş, başı hatta sırtı bile değmemiş yere ama ondan beri çok korkuyorum.. Artık yatağını da taşıdığım için yanımda yere yatak yapacağım meleğime..)


Oğluşumun odasını temizleyip yerleştirince hemen bir jelibon partisi düzenledik :)) Eee ne de olsa kaybettiğimiz kaloriyi hemen yerine koymak lazım, Allah korusun kilo falan veririm sonra :P

Dün alışverişe gittiğimizde aldı Ozan bu jelibonları bana.. Çok zararlı biliyorum ama benim canım da gider en zararlı şeyleri çeker işte :((


Yusufcuk jelibon partimiz boyunca bizi yanlız bırakmadı tabii :))






Önce uzaktan baktı baktı, sonra dayanamadı daldı jelibonların içine.. Ama Allahtan ki hiç sevmedi.. Bizim canı çeker diye verdiğimiz minicik bir parçayı bile çıkardı hemen ağzından yüzünü buruştura buruştura :))

.......................

Bu aralar bir sevinç var içimde.. Ramazan geliyor diye galiba.. Hem gözü hem gönlü doyuran iftar sofralarını, mahmur sahurları, heyecanla beklenen akşam ezanını özlemişim ben.. Bizim bücürük hala tüm gün boyunca benden geçindiği için oruç tutup tutamayacağımı bilmiyorum ama - vücudun aşırı susuz kalması anneye çok zarar vereceği için emziren annelere oruç tutmama izni vermiş dinimiz- yine de Ramazan'ın bereketini, güzelliğini iliklerime kadar hissetmek istiyorum.. Bunun için dua ediyorum..

Şimdiden hayırlı Ramazanlar herkese..

3 Eylül 2007 Pazartesi

Minnoşum hasta oldu :((

Haftasonu ateşler içinde, boğaz ağrısından kıvranarak yatan babası gibi o da oradan oraya attı kendini dün.. Ben de kırık döküktüm zaten..

Ama anlamıştık.. Pazar gecesi durgunlaştı miniğim, sesi de çatallanmaya başlamıştı.. Gece bir uyandım "Öğğğğğğyyyyhhh hııııyyyyyyyyyhhh ğğğüüüüü" diye sesler geliyor Yusufcuğun yatağından.. Baktım uyanmış, oturduğu yerde ağlıyor ama ses yok! Nasıl içim gitti anlatamam.. Sabah erkenden doktora götürdük.. Babası ve ben faranjit olunca o da nasibini almış tabii.. İki torba ilaçla eve döndük! Kendi doktorumuz izinde olduğu için ona gidemedik ama haftaya bir de ona gösterelim inşaallah..


Şimdi daha iyi gibi.. Sesi hala bozuk musluk gibi, hafif ateşi de var ama en azından performans iyi.. Afacanlıktan geri kalmıyor.. ( Aman kalmasın, yeter ki iyi olsun, kalmasın)


Dün en tatlı karemiz, Yusufcuğun yalaya yalaya ilk lolipopunu yiyişiydi.. Hasta hasta yaptığı cilvelere dayanamayan eczası ablamız lolipop hediye etti bize.. Baktım ki keyfi yerine geldi, kimyasal mimyasal demedim verdim eline.. Miniciğim de sanki yıllardır lolipop yiyormuş gibi eve gidene kadar yalaya yalaya yedi şekerini :)) (Gerçi bir ara şekerden tutup sapı kemirdi ama o sayılmaz, yine de çok profesyoneldi..) Küçük şekerim benim..

Sonra tam evin önüne geldik, baktım kapıda bir kargo arabası.. Ozan hemen koşup kime geldiklerini sordu.. Tahmin ettiğim gibi bizeymiş.. Çünkü sevgili Aysun mail atmıştı kargo gönderdim diye.. Kutunun içinden bu tatlı hediye paketi çıktı :))

İlk doom günü hediyemiz..



Minnoşum önce bir güzel inceledi hediyesini..


Hastayım demedi kalite kontrol yaptı, seri numaralarını falan gözden geçirdi:))



Sağlamlığına baktı, ağırlığını ölçtü, mouse kablosunu denedi :))



Sonra da başladı birbirinden güzel melodileri dinlemeye..



"Çok teşekkür ederim Aysun teyzecim, çok mutlu ettin beni.."


................



Gelelim genel havadislere..


- Bir ara masa altlarına dadanan Yusufcuk bugünlerde kütüphanede minik oyun yerleri keşfetti kendine.. Ortalıkta göremeyince bir bakıyorum kütüphanenin boşaltmak zorunda kaldığım alt gözlerinde birine girmiş, sıkış tıkış duruyor orada :)) Ne anlıyor bilmiyorum ama defalarca girip girip çıkıyor o daracık yere..



- Babası eve geldiğinde çıldırıyor sevinçten.. Ben kapıyı açınca,

* emekliyorsa, ışık hızıyla emekleyerek
* ayaktaysa, adım atmayı da geçip resmen koşarak ama hemen düşerek
* dizlerinin üzerinde oturuyorsa da zıp zıp tavşan gibi zıplayarak koşuyor babasına..

Kıskanıyorum yaa.. Ben de bir kerecik biryerlere gitsem de beni de böyle özlese, kucağıma atlaya atlaya karşılasa mı acaba?



- Yusufcuk "hayır" kelimesini anlıyor artık.. Ama bu "hayır" dediğimiz şeyi yapmıyor anlamına gelmiyor tabii.. Gözümüzün içine baka baka yapıyor yapacağını.. "Hayır", sadece bir an duraklatıyor onu :))



- Aaa, unutmadan.. Babamız şu anda sabah gidip baktığımız bir arabanın devir teslim işlemlerini yaptırıyor galiba.. İnşaallah hayırlı olur, kazasız belasız kullanmak nasip olur.. Tatlı bir amcadan aldık. Bembeyaz, şirin bir araba, en önemlisi de benim kullanabileceğim kadar küçük.. Kutu gibi :)) Söylemesi ayıptır çok acemiyim de.. Kullanamam, parkedemem kocaman arabaları ben..



- Geçen gün Yusufcuğun fotoğraflarını yapıştırdım buzdolabının kapağına, her açışımda içim şenlensin diye.. Üste de Ozanla benim iki fotoğrafımızı koydum.. Akşam Ozan geldi, fotoğraflara baktı, sonra da saydı.. "Yusuf'un dokuz fotoğrafı var, benim niye iki tane?" dedi :)) Yok yalan değil ya uzmanların tespiti.. Babalar gerçekten kıskanıyor bebişleri :))

(Konuyla ilgili başka dökümanlarım da var ama onları yeri geldiğinde şantaj malzemesi olarak kulllanmak üzere saklıyorum, çok kötüyüm hi hii.. )



- Yusufcuk sadece birkaç meyveyle yaşamaya devam ediyor.. Dün götürdüğümüz doktor "Artık yaşına gelmiş, kesebilirsin sütten.. " dedi ama emzirmeye devam etmek istiyorum ben.. Sütüm olursa iki yaşına kadar emzireceğim inşaallah.. Ama birçok kişi emzirmeyi kesmeden yemek yemez diyor!! Kafam çok karıştı çoookkk...



- Hala uzun uzun yazdığımdan da anlaşıldığı üzere çalışmaya başlayamadım.. Kafamı da evi de toparlayamıyorum, geçemiyorum işin başına.. Durumum vahim!!



- Hadi burada bitirelim artık.. Yusufcuk uyanmadan bir çorba içeyim ben de..