Mazeretim var asabiyim ben.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mazeretim var asabiyim ben.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2008 Pazartesi

Canım Özlemcim, gecikme için özür dileyerek hemen yazmaya başlıyorum sobeyi..


Nefesimi kesecek anlar..

- Ben de tüm anneler gibi, meleğimle ilgili olayları sıralayacağım sanırım ilk olarak.. Daha birkaç ay öncesine kadar "anne" dediğini duyduğum an nefesim kesilir diyordum.. Gerçekten de öyle.. Şimdi Yusufcuk her "Anniğğ" deyişinde içimde küçük kelebekler kanat çırpıyor sanki .. Onun "anni"si olduğum için defalarca şükrediyorum..

Ve eminim bebeğimin okula gittiği ilk gün, her bir kademede onu mezun olurken gördüğümde, "Artık istediğim gibi bir işim var.." dediğinde, "Biliyor musun anne, sanırım ben de gönlümü bir güzele kaptırdım.." dediğinde.. O "Evet" derken hayatını paylaşacağı kadına ve sonra yavrusunu ilk aldığında kucağına.. Ve ömrüm olursa eğer, ben de görebilirsem meleğimin meleğini.. İşte o anlarda eminim oğlum gibi benim de nefesim kesilecek ve alnımı secdeden kaldırmadan şükretmek isteyeceğim Rabbime..


- Tüm haccedenler gibi, eğer nasip olursa ve uzaktan bile olsa tüm heybetiyle görebilirsem Kabe-yi Muazzama'yı nefesim kesilir eminim.. Ve hatta tüm nefeslerim orada tükensin isterim..


- Ve eğer birgün.. Hep hayalini kurduğum yerde olursam.. Bir üniversite kürsüsünde.. Ve "Çocuk Edebiyatı" olursa vereceğim ders.. Yine nefesim kesilir ilk cümlemden önce, eminim..


- Ve yine eğer birgün.. Bir yayınevi Yusufcuğa hamileyken tuttuğum günlüğü basmak istese.. Ve hayal ettiğim gibi "Meleğimi Beklerken" ya da "Meleğimin Güncesi" koysam adını.. Oğluma ithaf etsem o kitabı daha ilk sayfada.. Yine nefesim kesilirdi..


- Ve son olarak.. Saçları ağarmış pamuk bir nine olduğumda ( hani çok şirinim ya :P ) sessiz sakin evimizde en az benim kadar ağarmış ve kırışmış kocacığımla otururken bana "İyi ki.." dese, "İyi ki evlenmişiz.. Seninle paylaşmışım bu hayatı.." Nefesim yine kesilir ve yaşıma başıma bakmaz çocuklar gibi sevinir, öperdim onu..



Aslında yapabileceğim halde şimdiye kadar ertelediğim şeyler..

O kadar çok ki..

- Acilen ama acilen İngilizce kitap okumaya ve tekrar İngilizce yayınlar seyretmeye başlamam lazım.. Yoksa nankör yabancı dilim beni tamamen yüzüstü bırakabilir.. Zaten konuşamıyorum - neden bilmiyorum, üniversitede bile sırf konuşmamak için sunum ödevlerini iptal eder başka şey seçerdim- bari okuma-yazma kısmı iyi derecede kalsın..


- Saçlarıma bakım yapmam lazım.. Dökülme azalsa da hala eskisi gibi sağlıklı değiller sanırım.. Acaba emzirme bitene kadar bu böyle mi devam edecek ?

- Karmakarışık hale gelen büfemin içini düzenlemem lazım.. Sonra yaparım mantığıyla içine tıktığım şeyler birbirini taşıyamaz oldu :))

- Bilgisayardaki tüm fotoğraflar ve videolar da CD'ye kaydedilecek bu arada.. Yusufcuğun silinen doom günü görüntüleri ders olmamış bana anlaşılan.. Çok ayıp kendime :P

- Zihnimde tamamladığım küçük bir hikaye var ama yazıya geçirmedim henüz.. Adı "Zıp Zıp Elma".. Unutmadan yazsam iyi olacak.. Tabii hamileyken başladığım, okul öncesiyle ilgili etkinlik kitabım da yarım kalmış vaziyette beni bekliyor.. Bir ara da onunla ilgilenmem lazım..

- Eve yığdığım onca yünle aklıma gelen tüm fükürleri uygulamak.. Bahar dalım, çiçekli kolyem, kırmızı kemer, kapı süsü, bir çanta ve uzun bir tunik.. Beni bekliyorlar sabırla yapılmak için.. Bunları da unutmamak için yazdım, bana belli olmaz unuturum da bu gidişle :((

- Yusufcuğun saçlarını kesmesi için iyi ve sabırlı bir kuaför bulmam lazım.. Planım onu kucağımda tutup sakinleştirerek iş kolaylaştırmak ama hala yeterince büyüyüp büyümediğinden emin değilim.. Artık benim kesimlerim çok şekilsiz durmaya başladı.. Meşe palamudu gibi görünüyor yavrum :P

Şimdi düşündüm de ben bunları yapmak için ne bekliyorum?



Bir daha dünyaya gelseydim
..

Kendimi uzun süredir böyle düşünmekten men ediyorum ben.. Çünkü bence "keşke.." demekten farkı yok.. Bir daha doğsam ne yapardım diye düşünmek yerine içinde olduğum şartlara rağmen neleri değiştirebileceğimi, neleri "düzeltebileceğimi" ve hangi imkanları kaçırmadan değerlendirebileceğimi düşünmek istiyorum.. Artık eskisi gibi değilim, çok garip.. Büyüyor muyum ne?



Hımm, acaba Minik Talha'nın annesi, Pastacı Rapunsel ve Sümüklü teyzemiz de katılmak isterler mi bu oyuna?

.........................



Yusufcuk son hız diş çıkarma çalışmalarına devam ediyor :)) İki gece önce tahmin ettiğim gibi alttaki ilk azımız da patladı.. Yatılı misafirmiz de vardı ama Allahtan onların yattığı oda evin en ucundaki oda ve ses gitmemiştir diye tahmin ediyorum.. Çok ağladı çünkü Yusufcuk.. ( Ben de öyle yazmışım ki evin bir ucundan bir ucu elli metre sanki :P )

Ertesi sabah da sürdü huysuzluğu.. Ben ikindide gelecek misafirlerim için hazırlık yapmaya çalşırken o da bacaklarıma yapışmış mızmızlanıyordu.. O ikramlarda ne emek ne gözyaşı var bilseniz :P Zaten o gün beni sabote eden sadece Yusufcuk değildi.. Sabahtan öğlene kadar dört kere elektrik kesildi.. ( Hatırlatırım başkentte yaşıyoruz! ) İlk arada keki pişirdim, ikinci arada da evi süpürdüm.. Ben böreği pişirdikten sonra tekrar kesildi.. Bu arada Yusufcuk da eline verdiğim yeni pişmiş kekin bir kısmını yemiş, diğerini elleriyle bir güzel mutfak halısına yedirmiş.. Arkamı bir döndüm, küçücük kakaolu kek kırıntılarını daha da dibe insin diye vargücüyle bastırıyor!! Elektirğin tekrar gelmesi için Allah'a nasıl yalvardım anlatamam.. Gelmeseydi mutfağın kapısını kilitli tutacak, içeri kimseyi almayacaktım :P Neyse ki elektrik tekrar geldi ve son hız mutfağı tekrar süpürdüm, bazı yerleri de sildim.. Kek çok yumuşaktı çünkü, yapışmış! Mantar dolmasını haırlayıp kısırı da yaptıktan sonra Yusufcuk nihayet uyumaya karar verdi ve o uyuyunca ben de sızmışım. Arkadaşların telefonuna uyandım.. Bir baktım ev buz gibi.. Elektrik yine yok ve kombi çalışmadığı için ev soğumuş.. O gün ikindiye kadar da elektriksiz oturduk maalesef.. Ama yine de şükrediyorum, an azından fırında pişirmem gerekenleri hallettim sabahtan..

Gelenler liseden arkadaşlarımdı, daha doğrusu kardeşlerimdi.. Ben lisedeyken onlar ortaokul dönemindeydi ama çok güzel bir ortam vardı bizim okulda.. Hepimiz arkadaş gibiydik, çok severdik birbirimizi.. Herkes için geçerli olmasa da yaş farkı gözetmeyen güzel dostluklarla mezun olduk.. Ve aradan sekiz sene geçmesine rağmen, arada hiç görüşmememize rağmen, o zamanki çıtır afacanlar şimdi büyümüş, üniversiteyi bitirmek üzere olan zarif hanımlara dönüşmüş olmasına rağmen o sıcaklığın hiç kaybolmadığını farkettim.. Sevindim..

Bu arada.. Onlarla buluşmamızı, seneler sonra birbirimizden haberdar olmamızı sağlayan Facebook'a teşekkürü borç bilirim :))

Tabii bana, "Zerre kadar değişmemişsin Kuaybe abla, hala aynısın.." diyen üç güzel misafirime de.. Hadi inandım, yeter ki gönlünüz olsun :))

Yusufcuk ablalarına onlar da Yusufcuğuma bayıldılar tabii.. Yine tüm şirinliklerini sergiledi misafirlerimize.. Ve onları uğurlarken "Öpücük at ablalara.." dediğimde sadece onunla en çok oynayan ve onu en çok güldürene öpücük atarak beni bir kez daha şaşırttı afacanım.. Seçmeyi de bilirmiş :))



.........................

Yusufcuktan kısa kısa..

Bu aralar ilgi çekme olayına takmış durumda Yusufcuk.. Geçen gün süpürgenin kapağını açmaca-kapatmaca oynarken elini sıkıştırdı arada.. Gidip öptüm, çıkarttım hemen.. Az sonra baktım yine ağlıyor, yine aynı manzara.. Yine öptüm.. Ben odadan çıkmadan hemen kapağı açıp elini yine içine soktu.. O zaman anladım ki ilki hariç diğerleri numara.. Eli sıkışınca yanına gittiğimi farkettiği için onu kullanıyor..


Bir de saçlarını yolma huyu çıktı ortaya.. Kestirmek istememin bir sebebi de bu aslında.. Bazen sallayıp oynuyor saçlarıyla bazen de vargücüyle çekiştiriyor.. Canı acımıyor mu çok merak ediyorum..

Seslere çok duyarlı hale geldi Yusufcuk.. Dışarıdan araba sesi gelse hemen pencereyi gösteriyor, telefon çaldığında gelip bana haber veriyor eliyle göstere göstere.. Ufak tıkırtılara kulak kabartıyor, birisi merdivenden çıkarken konuşsa onu bile farkediyor.. Özellikle uykuya dalma aşamasında bu çok çekilmez oluyor.. Dün gece ben onu uyutmaya çalışıyorum, babası diğer odanın kapısını açtı diye kalkıp onu anlatıyor bana..


Ve.. En tehlikeli gelişme de yeni keşfi sanırım.. Yusufcuk kalorifer peteğine tırmanmayı öğrendi! Diğer odalardakine henüz çıkamaz ama salondaki petek pencerenin altında duvar boyunca uzandığından çok alçak, 60-70 cm kadardır herhalde yüksekliği.. Önceden kaydığı için çıkamıyordu ama misafirimizin geleceği akşam Yusufcuğu salonda arayıp da bulamayınca ve o sırada perde de hafif hafif kıpırdayınca farkettim ki orada.. Korkarsa panikleyip düşebilir diye sessizce yaklaşıp kucakladım ama çok korktum.. Minicik ayaklarıyla kalorifere basmış dışarıyı seyrediyor.. Pencerelerin açma kolları yukarıda ama ne olur ne olmaz.. Oraya da acil bir çözüm şart.. Babasına da anlattım, gözümüzün önünden ayırmıyoruz artık Yusufcuğu..



........................

Kızlar geldiği gün eskileri yadetmek için fotoğraflarımı çıkardım karmakarışık başka bir dolabımdan :P Uzun süredir bakmamıştım lise fotoğraflarıma, iyi oldu.. Onlar gidince de kaldırmadım hatta.. Şimdiye kadar biriktirdiğim diğer fotoğrafları da serdim masanın üstüne, tek tek baktım hepsine.. Sonra biryerlere birşeyler not alırken buldum kendimi.. Üzgünüm ama bir de "fotoğraflardan süzülenler" yazısı okumak zorunda kalacaksınız sanırım önümüzdeki günlerde..


14 Şubat 2008 Perşembe


Kötü haber..
Yusufcuk hasta..


Ben MK bebişi okuyup hasta diye üzülürken benim minişim de hasta bebişler kervanına katıldı..

Az önce yaklaşık 40 dakikalık bir çarşaf sefasının ardından -babaannesinin deyimiyle- nihayet "Alice Harikalar Diyarı"na kaydı Yusufcuk.. Dün geceyi bölük pörçük, mız mız ve ateşli geçirdik.. Saat dört civarı uyandığımda resmen sıcak su torbasına sarılıp uyumuş gibiydim.. Cayır cayır yanıyordu miniş.. Uyandırıp ateş düşürücü içirmeye çalıştım ama nafile.. Yarı baygın gözleriyle kendini yataktan atmaya kalktı küçük kaloriferim.. Babaannesi geldi sesimize ve burnunu sıka sıka ağzını açtırıp bir ölçek içirebildik çok şükür.. Sonra sabaha kadar süren bir uyu-uyan-burnum tıkalı diye ağla-em-ağla-uyuyakal-tekrar nefes alama ve uyan-ağla.. döngüsü başladı..
Burnu-genzi tamemen tıkalı ve balgam söküyor öğüre öğüre :((

Ya daha önceden üşüttü ya da salı günü..

Salı gününü tamamen hastanede geçirdik.. Ondan önceki gün sadece bir kere çiş yaptı ve gece de hiç çiş yapmadı Yusufcuk.. Yatmadan önce de ağlaya ağlaya ve bezini göstere göstere çiş yaptığı için idrar yolu enfeksiyonundan şüphelendik.. Hafif de ateşliydi.. Ateşin sebebini anlamak için tahlil istedi doktor ama idrar tahlili temiz çıktı, kültür sonucunu da henüz almadık.. Yarın çıkacak inşaallah.. Daha o gelmeden bu sefer de üst solunum yolu enfeksiyonu başladı işte :((


Zaten çiş yapamıyor diye gittiğimiz hastanede bir de idrar tahlili istenince ne oldu bilin bakalım..
Saatlerce Yuusfcuk çiş yapsın diye nöbet bekledik ..

İdrar torbasının yarım saatte bir değiştirilmesi gerekiyor bebiş çiş yapmazsa.. Yoksa idrar steril olmuyormuş.. Yenisini takmak ayrı işkence zaten.. Biz de bol bol su içirmeye çalıştık Yusufcuğa süreci hızlandırmak için :))

Baktık ki bir süre sonra biberonu görünce kaçmaya başladı, biz de lolipop tutuşturduk eline.. Yaladıkça içi yansın, su içsin diye :))

2.5 saat sonra nihayet çiş yaptı Yusufcuk.. Ama bu sefer de torbadan bile taşıp paçalarına akacak kadar!! Herhalde canı yanacak diye korkup tuttu,biriktirdi, sonra da dayanamadı yavrucak :P Oturduk bankın üstüne, baştan aşağı değiştirdik kıyafetlerini..


Sonra sıra sonuçları beklemeye geldi.. Yusufcuk hastane koridorlarında koşar, ben peşinden.. Orayı burayı eller, ben çıldırmanın eşiğinde.. Neyse doktorun odasına gittik tekrar sonuçları göstermeye.. "Tahlilde belirgin bir enfeksiyon bulgusu yok.." dedi. O sırada aklıma Yusufcuğun kolunda bir haftadır dikkatimizi çeken kızarıklık ve döküntü geldi, onu da gösterdim. Bizi cildiyeye sevketti. Ve günün sürprizini orada öğrendik.. Yusufcukta atopik egzama başlamış.. Alerjik kökenli dedi doktor.. Birçok yiyeceği, özellikle hazır ve kimyasal içerikli gıdaları, kokulu ve renklendiricili şampuan ve kremleri, yün kıyafet ve halıları vs. hayatımızdan çıkarmamız gerektiğini söyledi.. Tabii çok moralim bozuldu benim..


Şimdiye kadar çok mecbur kalmadıkça hiç hazır gıda vermedim, çikolata-şeker vs abur cuburdan hep uzak tuttum Yusufcuğu.. Ama babaannemiz geldiğinden beri maalesef "zararlı" madde tüketimi başladı ve oldukça da fazlalaştı işin doğrusu.. Ben yemesine izin vermeyince de "gaddar anne" oldum şakayla karışık.. Şimdi o kadar kızıyorum ki kendime.. Keşke duymak istemediğim şeyleri duymaya biraz daha tahammül etseydim de bebişimin cildinde o alerjik döküntüleri görmeseydim :((


İki gündür krem sürüyorum ve yağlıyorum Yusufcuğu.. Cildi de çok kuru dedi doktor.. Bana çekmiş maalesef.. Kışın her gece vıcık vıcık kreme bulanmadan yatmazsam sabah gerilmiş kağıt gibi kalkıyorum :P Böyle devam ederse, ellime varmadan kuru erik gibi olacağım galiba kırışıklardan :))


Neyse konuyu sulandırmayalım..

Hasılı Yusufcuk hasta ve böyle giderse yarın yine hastane yolu görünüyor bize..


.................

Bu arada, dün cicik bir hediye aldım eski sevgilimden..

Kırmızı eteğimin üstüne çok uydu kırmızı şalım..




Eski sevgilim kim mi?

Tabi ki Ozan.. Hi hiii :))

17 Ocak 2008 Perşembe



Üşüyorum.. Hatta donuyorum!!

Hasta olacağım galiba..
Gerçi bunda kombi cayır cayır yanmasına rağmen birtürlü ısınmayan evimin de payı olabilir tabii..

Ben üşüdükçe Yusufcuğu da kat kat giydiriyorum.. Her an uzaya çıkmaya hazır astronot kıvamında geziyor yavrucak :))



Bu aralar Deya Baykal'ın programında gördüğüm bu kelebekelere taktım.. Hemen bu geceden örmeye başlamayı düşünüyorum şöyle renk renk.. Perdelerime ya da düğün fotoğrafımın olduğu çerçeveye takabilirim.. Şöyle kocaman bir tane yapıp hırkamın önüne de dikebilirim tabii broş gibi.. Hoş durur sanırım..



.................


Dün gece saat oniki ve ben ocak başındayım.. O saatte kalktım, ıspanaklı sigara böreği kızarttım!! Ama canım çekti n'apiim? ( Ay, MP'nin de canı çekicek şimdi :P ) Tabii bunda Ozan'ın bana yaşattığı heyecan dolu dakikaların büyük payı var.. Sabah gittiği İstanbul'dan uçakla dönecekti ve gece saat onbir civarı beni arayıp acil iniş yaptıklarını söyledi.. Zaten korkuyorum hava karlı, uçak tehlikeli falan diye.. Onu duyunca yüreğim hop etti.. Meğer şaka yapıyormuş komik kocacığım!! "Ya sen bilmiyor musun benim emziren bir kadın olduğumu.. Sütümü keseceksiiiinnn.." şeklinde fırçayı çektim merak etmeyin :P Sonra da midem kazındı resmen.. Hazır kavrulmuş ıspanak da olunca.. Allahtan kıyma falan değilmiş :)) Bütün gece dönecektim yatakta.. Hani çok uyuyabiliyorum ya, tatlı uykumdan olacaktım..

Uyku demişken "Ah dişler ah" demek, diş demişken de aklıma diş haritamızı yazmak geldi..

Yusufcuğun farklı bir diş çıkarma sırası var.. Önce alt ortadan biri ve sonra yanındaki çıktı.. Ama ondan sonra sıra bozuldu.. Bahsetmiştim bir ara, önce üst orta iki yerine onun yanlarındaki iki diş kabardı ( küçük vampir modeli ) ve onlar çıktı.. Sonra da üst ortadan biri.. Şimdi üstte üç diş var ve ortadaki ikiliden biri çıkmadı hala.. Altta da ortadaki ikinin yanında bir tane daha çıktı ( bayram hediyemiz ) ama diğer yan boş.. Alttaki değil de üst ortada çıkmayan diş endişelendiriyor beni.. Geçenlerde bir abla, kardeşinin çocuğunun da aynı şeyi yaşadığını ama bunun normal olmadığını, önce üst orta iki tanenin çıkması gerektiğini söyledi. Doktor yeğeninin çıkmayan dişinin olduğu yeri yarmış ve öyle çıkmış diş.. Ama ama nasıl yani yaa? Diş damağı yaramadığı için çıkamıyorsa diğerleri nasıl çıktı o zaman? Doktorumuza bir sorsam çok iyi olacak galiba..

..................



Yusufcuğun yeni yemek yeme şartı : Kesinlikle ama kesinlikle mama sandalyesinde olmayacak.. Kucağımda da olmayacak.. Aynen bizim gibi yemek masasının sandalyelerine oturacak ve çatal da onun elinde olacak!! Bu bebişlerin özgür takılması çok zorlayıcı oluyor bazen..



..................


Kendisi yazana kadar beklemek istediğimden canım arkadaşım sümüklüböcek İrem'le tanıştığımdam bahsetmemiştim.. Ama evine döndü ve Türkiye'ye geldiğini de yazdı kendisi.. Artık yazmamın bir mahsuru kalmadı sanırım :)) Hani mutlulukla ilgili bir yazı yazmıştm ya diğer sayfaya.. İşte o gün İrem'le tanışmıştık biz.. O yüzden çok mutluydum işte..



.................


Hani Koyubeyaz'ın bahsettiği bir mesele var ya annelikle ilgili.. Bir nevii deliliğe yakın bir mertebe olduğundan bahsetmişti anneliğin.. Aynen aynen.. Örnek olarak da çocuğunun tuvaletin kapısının önünden geçerken "çişşşş" demesine sevinmeyi vermişti hani.. Okurken tam da anlayamamışım demek ki.. Bu sabah Yusufcuk bez paketini gösterip iki kere "tisss,tisss" deyince anladım.. Kendisi "tiss" diyor da çişe.. Deliler gibi sevindim sonra da hayırla Koyubeyaz'ı yadettim :))

................


Cumartesi günü babaannemiz gelecek yeniden.. Toruncukunu özlemiş :))

14 Aralık 2007 Cuma

Dün akşam S. Bey'in sekreterine son bir not bıraktım artık aramalarını beklemediğime ve kitabı başka bir yayınevine satacağıma dair.. Buna rağmen hala arayan olmadı!! Demek ki adamlar çoktan vazgeçmiş benim haberim yok..

Akşam Elife Hoca'yla konuştuk telefonda.. Kendisi bu piyasanın ustalarındandır, sayısını bilmediğim kadar çok kitabı var emek emek yazdığı.. Elimdeki kitabı yazmamı da bir nevi ona borçluyum aslında.. Onun kütüphanesinden üç-dört poşet dolusu kitap taşımıştım eve yazmaya başlamadan önce.. Türkçe kitabı yazarken en önemli ve en çok zaman alan mesele temalara uygun metinler bulabilmek.. Bunu halledince olay nispeten hafifliyor, metinlere uygun etkinlikler tasarlamak ve testler yazmak kalıyor geriye.. Bana çok yardımcı olmuştu Allah razı olsun.. Sadece kitaplarla değil, motive edici konuşmalarıyla göndermişti beni eve ve sonra hızla yazmaya başladım zaten.. Akşam olayı anlatınca "Sen buna üzüldün mü yoksa? "dedi bana.. Öyle bir tavırla söyledi ki o an boş yere üzüldüğümü bir kez daha anladım.. Baştan bu olayın içinden sıyrılmak şükretmem gereken birşey belki de.. Çok daha ciddi boyutta mağdur olabilirdim.. İhtimalleri düşündükçe "Çok şükür.." diyorum şimdi..

Bayramdan sonra ilk işim birkaç yayıneviyle görüşmek olacak inşaallah.. Eminim seneye hazırlık olarak etkinlik kitabı yazdırmak isteyen yayınevleri vardır.. Piyasada bu alanda açık çok çünkü.. "Hakkımızda hayırlısı.." diyerek bu konuyu kapatmak istiyorum artık.. Düşünmek ve boş yere kendimi üzmek istemiyorum..

..................

Boleromuz nihayet bitti arkadaşlar..

Ama son halinden önce, dün kaldığımız yerden devam edelim yapım aşamalarına..
Kalan iki çiçeğimizi de ana parçanın diğer tarafına ekliyoruz.



Daha sonra yapraklı olan sırt kısmına değil, ön tarafa gelecek parçanın iki yanına düz zincir çekerek iki bağ yapıyoruz.. Bunların ucuna da çiçeklerimizle aynı renkte iki küçük çiçek daha ekliyoruz..
Bağların uzunluğunu siz ayarlayabilirsiniz.. Fiyonk yapacak kadar olması lazım..


Böylece boleromuz tamamlanmış oluyor...

Benim için işin zor kısmı bundan sonra başladı.. Tahmin ettiğim gibi Yusufcuk asla ama asla böyle bir meselenin içinde yer almak istemedi ve bir kare bile fotoğraf çekemedim..
"Ne yapsam?" diye düşündüm ve minnoşumun düz bir bodysini manken olarak kullanmaya karar verdim..


Ama hem çok sönük kaldı bu sunum hem de bana boynu olan bir manken lazım ki nasıl giyildiğini gösterebileyim.. Body üzerinde olmadı..

Ben de hemen bazanın altında, karanlıkta uyumakta olan bebeğimizi çıkardım :))
Hani bir zamanlar bizde misafir kalan ve Yusufcuğun hışmına uğrayan Salih bebişi kurtarmak için aldığımız bebeği.. Ama Yusufcuk onun canlı olmadığını anlayıp, orasını burasını sıkıştırdığında hiçbir tepki alamayınca önce kafasını gövdesinden ayırmış, sonra da bir kenara atıvermişti! O günden beri uslu uslu - ve haline şükrederek - bazanın altında bekliyordu bu bebek..

Neyse..

Gelelim boleronun nasıl giyildiğine..

Önce bebişin iki kolunu geçiriyoruz..
Yeşilli arka kısmı üstte olacak şekilde tutmamız lazım tabii..


Sonra tüm parçayı bebeğin sırtına doğru geçiriyoruz..
Önde sadece çiçekli bağcıklar kalacak.


Arkada kalan yaka kısmını kendi içine doğru yuvarlayıp istediğimiz ölçüye gelince öndeki bağcıkları da bağlıyoruz ve işteee.... Boleromuz hazır :))


Bir de yandan görelim..
Arkası da böyle duruyor..


Yanlız bu bebek üzerindeki sunum da hoş görünmedi gözüme ve tekrar "Ne yapsam?" diye dolanmaya başladım evin içinde.. Aklıma Yusufcuğun daha önce darmadağan ettiği yün yumağı geldi :)) Ucundan ip koparıp koparıp çiçek yaptığım bu çilekeş yumak, bu sefer de peruk oldu bize :))
Böylece bebişimiz de konsepte uyumlu hale geldi..


Bolero bebişe göre biraz büyük olduğundan yandaki çiçekler falan tam açık durmadı ama sanırım nasıl birşey olduğu belli olmuştur..

Beğenenler hemen bebişlerine örmeye başlasın bakalım..

Ben bunu tatlış Atikeme ördüm.. Şimdi sırada Rana bebişiminki var.. Ama onu daha farklı süsleyeceğim inşaallah.. Zaten süsleme tamamen kişiye kalmış.. Benim gördüğüm model böyle değil aşağıdaki gibiydi..


Bu benim kendi bolerom.. Kayınvalide-gelin ortak yapımı :)) (Benim katkım sadece ortadaki çiçek ama farklı bir görünüm verdim fena mı :P) Biz kenarları çiçekle değil de altı tane düz zincirle zikzak yaparak birleştirdik.. Süslemeden düz dikenler de var.. Tercih size kalmış..


..................


Biraz da ev dekorasyonuyla ilgili önerilerde bulunalım :p

Eğer sizin de tekli koltuklarınız beybişiniz tarafından atlama sahası olarak kullanılıyorsa,
onları yan yatırabilirsiniz..

Tamam belki böyle yaparak geleceğin "potansiyel" bir bungee jumpingcisinin gelişimine ket vurmuş olabilirim ama böyle yapmasaydım ben geleceğin "kesin" kalp hastası olacaktım..
Bütün gün "Hiiiğğğ..", "Ayyyhh.." diye diye Yusufcuğu havada yakalamktan, ben daha sakinleşmeden, kalbimin çarpıntısı geçmeden aynı sahneleri tekrar tekrar yaşamaktan iyice paranoyak oldum..



Neyse ki Yusufcuk bu yeni koltuk modelimizi çok sevdi.. Aralara girip girip çıkıyor.. Aslında sırtı yaslamak için tasarlanmış bölgede zıp zıp zıplıyor.. Hatta böyle daha kolay sürükleyebildiği için oyun alanını istediği yere taşıyabiliyor :)) Ben de karşıdan bakıp rahat rahat çiçek işleyebiliyorm :P

Yanlız evde görünümü altüst olan tek yer salon değil.. Yatakodamız da estetik planını kaybetmiş durumda.. Sebebi mi? Yusufcuk anne ve babasının yanında yatmaya geri döndü.. Gece defalarca kalkıp kalkıp onun odasına gitmek işkenceye dönüştüğü için yatağın ve komidinlerin yerini değiştirip kocaman bir yer yatağı yaptım bebişime.. Kendi yatağı odasında duruyor ve gündüzleri orada uyutuyorum, geceleri bizimle yatıyor yine.. Böylesi daha kolay yaa..

.................


Dün Ozan gelince "Nasıl yazdın o kadar şeyi?" dedi bana sayfaya bakıp.. Bugün yine döktürmüşüm.. Boşluk başıma vurdu galiba :P Benim hemen yeni kitap projelerine açılmam lazım :)) Hayır ben yazarken zevk alıyorum da, size yazık di mi?

13 Aralık 2007 Perşembe

Sanırım büyük bir "Seviye"sizlikle karşı karşıyayım!!

Haftasonu yayıneviyle görüştüğümde kitabın ana bölümünün bittiğini ve testleri yazdığımı söylemiştim.. Bayramda İstanbul'a gideceğimiz için, yola çıkmadan ödeme yapılmasını rica ettim - ki sözleşmede ilk ödemenin Ekim'de olacağıyla ilgili madde vardı ama ben o zaman kitabı tamamlamadığım için bunu talep etmemiştim, hakkım yok, bitince alırım diye.. Neyse.. Muhatabım S. Bey, "Siz yazdıklarınızı teslim edin bize.." dedi ama ben ücreti almadan kitabı teslim etmeyeceğimi söyledim.. Bunun pek mümkün olmadığını, bu kitabın seneye okutulmak için yazdırıldığını ve kitap basılıp satılmadan, yani kendileri para kazanmadan bana ödeme yapmalarının çok zor olacağını falan anlattı!! Ödeme yapılmadan kitabı teslim etmeyeceğimi tekrar ettim ve bana muhasebeyle görüşüp bana döneceklerini söyledi..

Beş gündür bu adamdan haber bekliyorum onlarla çalıştığım için kendime kahrede kahrede.. Defalarca aradım, sekreterine not bıraktım, defalarca "Tamam arayacak.." dediler ama hala arayan yok.. Akıllarınca beni oyalıyorlar sanırım.. Oysa artık ödeme için değil, kitabı kesinlikle ama kesinlikle onlara teslim etmeyeceğimi söylemek için aramalarını bekliyorum.. Bayram dönüşü kalan birkaç testi de tamamlayıp başka bir yayınevine satacağım inşaallah.. Ama bunu bile söyleyebileceğim bir muhatap yok karşımda..

Ben mi hep böyle sahtekar insanlarla karşılaşıp imtihan oluyorum yoksa hepsi böyle de karşıma çıkacak başka alternatif mi kalmıyor çözemedim gitti..

....................


Bu sıkıcı iş meselesini bir kenara bırakıp cicik yünlerimize dönersek..

İşte karşınızda meşhur bolero :))

"Bu da ne?" demeyin.. Şimdilik atkıdan bozma birşey gibi görünebilir ama sonucu beğeneceğinizden eminim..

Eni sırt uzunluğunda, boyu giyecek kişinin dört karışı yüksekliğinde olan bu parçayı ördükten sonra sıra çiçekleri yapmaya geliyor..

Biliyorsunuz çiçek olmadan olmaz :))
Heryer çipçiçek olmalı ki gözümüz gönlümüz açılsın..

Dört tane çiçek yapıyoruz boleronun kenarları için..
Sonra onları aşağıdaki gibi ana parçayı ikiye katlayıp iki kenarı birleştierecek şekilde ekliyoruz. ( İsterseniz dikerek, isterseniz tek zincirle birleştirerek )


Benim bolerom bir bebek için olduğundan iki çiçek yetti.. Burada ölçü, kenarı yarısına kadar kapatmak.. Yani üstte sadece kol girecek kadar boşluk kalacak.. Yetişkinler için dört çiçek gerekir sanırım..


Sonra ana parçanın sırta gelecek kısmına - örgüyü kestiğimiz tarafa, orası daha güzel duruyor çünkü - yaprak benzeri birşey yapıyoruz..


Aynı ilmeğe üçlü trabzanla üç kere batıp dolduruyor, dört zincir çekip batıyor ve sonra yine battığımız ilmeği üçlü trabzanla üç kere dolduruyoruz..





Sırt kısmı tamamlandıktan sonra diğer kenara iki çiçek eklemeye geliyor sıra..

Ama benim bolerom bu aşamada kaldı..

Tamamlanmış ve Yusufcuğa giydirilmek suretiyle sunulmuş halini yarın eklerim inşaallah..
Çok ilginç bir giyim şekli var çünkü..

Yanlız dua edin Yusufcuk uslu dursun da güzel fotoğraflayabileyim.. Bere de değil ki bu Sabahnur gibi topa geçireyim :)) Mecbur canlı bir konu mankeni lazım.. Ama en olmadı bir body üzerinde göstermeye çalşırım..


( Aysuncum, senin için bir de çiçek yapıp fotoğraflayacağım merak etme.. )

Şimdilik bu kadar.. Benim biraz oğlumla oynayıp sakinleşmem lazım zira şu dakika itibariyle uyandı kendisi.. Mıkır mıkır sesler geliyor yatağından :))

10 Aralık 2007 Pazartesi

Morali bozuk bir şekilde yazmayı hiç sevmiyorum ama kaç gündür yazamadım.. Başka çarem yok.. Moralimi bozan mesele bugün kesinleşirse daha sonra anlatırım açık açık.. Yayıneviyle büyük bir problem yaşıyoruz da.. Elimde kalabilir yazdığım kitap.. Daha tamamlayamadım ama bu problem çıkınca yazmayı bıraktım tamamen.. Şevkim kırıldı resmen, elim kaleme gitmiyor :((

Kendimi örgüye vurdum tamamen :P Tabii Yusufcuktan arta kalan sınırlı dakikalarda.. Dün evine döndü babaannemiz ve yine başbaşa kaldık beybişimle.. Rahata alışmışım galiba.. Dün Yusufcuk akşamüstü uyuyakaldığında ben de zor attım kendimi yatağa.. Tüm gün süren ağır tempo yormuş beni, hamlamışım :))

Boleroya nihayet başladım.. Bayram için bebişine ya da kendine yeni bir cici arayanlar hemen iki düz iki ters lastikten oluşan ana parçayı örmeye başlasın :)) Ben ortalama bir yaşında bir bebek için 84 ilmekle başladım ama ölçerek de sayıyı ayarlayabilirsiniz. Yünün kalınlığına göre değişir çünkü.. Örgünün eninin sırtı tamamen kaplaması gerekiyor.Boyu da giyecek kişinin dört karışı kadar olacak. Dümdüz dikdörtgen bir parça yani.. Yapım ve süsleme aşamalarını da tek tek göstereceğim inşaallah..



( Tamam kabul ediyorum, bu örgü işini abarttım biraz, evin heryeri yün doldu ama gerçekten negatif enerjimi alıyor.. Çerçeveden saate heryer çiçeklerden, örgüden nasibini almaya başladı.. Yakında Ozan'ı ya da Yusufcuğu da kaplayacak ve çiçeklerle donatacak bir "nesne" örmekten korkuyorum :P Ama ondan önce Yusufcuğun odası için harika bir projem var..)



................


Babaannemiz gitmeden bir gün önce yine ufak bir park kaçamağı yaptık biz.. Nadir güneş ışıklarını yakaladık, "İyi ki gelmişiz.." dedik.. Minnoşumu kaydırdık.. Salıncakta salladık.. Ama daha çok, o oradan oraya koştururken peşinden koştuk.. Daha önce de yazmıştım ya, yürümeyi tamamen bıraktı, sadece koşuyor.. Gitmek istediği yere bir an önce varmak, ellemek istediği şeyi hemen mıncıklamak için sanırım.. Tabii biz her an arkasında olduğumuz için "Şunlar beni yakalamadan yapacağımı yapayım hemen.." düşüncesi de neden oluyor olabilir bu duruma :)) Yaramazlık yapacağı zaman önce yüzümüze afacan afacan bakıp sonra hemen koşmaya başlıyor çünkü.. Belki bakmasak ya da arkasından gitmesek o da acele etmek zorunda hissetmeyecek kendini :P Yavaş yavaş, tadına vara vara kemirecek mesela sokakta bulduğu yarı çürümüş bir mandalina kabuğunu!!

( Bu arada aşağıdaki yazıya bazı arkadaşlar "Şekerli şeyler verme.." diye yorum yazmış ya, bu Yusufcuğun şekerli şeyler yememiş hali arkadaşlar.. Ben hala ne hazır meyve suyu ya da şeker ne de çikolata vermiyorum Yusufcuğa.. İkram edildiğinde bile alıyorum elinden.. Zaten yemesi gereken sağlıklı hiçbirşeyi yemiyor, bari zarar verecek olanlardan koruyayım diyorum.. )

Bu arada..
Babaannesi buradayken çarşafta sallanark uyumaya alıştı Yusufcuk yine.. Dün gece uyuturken akla karayı seçtim.. Umarım hemen salıncağına uyum sağlamaya başlar yoksa yandım ben!!

.....................

Şimdi gelelim sevgili Özlem'in sobesine..

Şimdiye kadar ne olmayı, hangi meslekleri yapmayı hayal ettim?


İlkoulda astronotluktan öğretmenliğe, "İyi çene var sende yakışır.." iltifatları (!) sebebiyle avukatlıktan müdürlüğe (:P) her türlü meslek vardı hayallerimde.. Ama en çok "Doktor olacağım.." diyordum soranlara.. Çünkü babam "Sen ilk müslüman hanım doktorun ismini taşıyorsun, çok yakışır sana.." diyordu..

Ortaokula gelince işin rengi değişti.. Hep sınıfın en yüksek notlarını almama rağmen matematiği ( daha genel anlamıyla sayısal dersleri ) sevmediğimi ve bunlarla değil de "okumak"la vakit geçirmek istediğimi farkettim.. Daha o yıllarda tüm dünya klasiklerini, Türk masal ve romanlarının çoğunu okumuştum zaten.. Öyle ki, hep anneler çocuklarına "Kitap oku.." der, benim annem "Yeter kızım, bu kadarı da fazla.. Gözlerin altı numara olacak, zaten bozuk.." diyordu.. Altı yaşında gözlükle tanışmış bir insan olduğum için annemin kaygısına hak veriyorum aslında çünkü herkes yatar, ben ya koridordaki gece lambasının ışığında ya da yorganımın içinde el feneriyle okurdum kitaplarımı.. Küçük prensesin devin elinden nasıl kurtulduğunu ya da Küçük Prens'in kuzusunu nasıl taşıyacağını öğrenmeden uyumam mümkün değildi..

Bir yazar olmaktı o zamanlar hayalim..
Çocukları çok mutlu eden kitaplar yazan bir yazar olmak..

Liseye gelince bir gerçekle daha yüzleştim.. ÖSS denen bir duvar vardı bu ülkede ve onu aşmadan "diğer tarafa" geçmek mümkün değildi.. Bir süreliğine vazgeçtim hayallerimden ve mutlaka ama mutlaka üniversite okumaya karar verdim.. Bunda, ortaokulda beni istediği kolejde okutmak için arabasını satan babamın ve "Ben istediğim halde siyasi olaylar yüzünden okuyamadım, sen gerçekleştir hayallerimi.." diyen annemin büyük payı var tabii.. En çok onlar için okuyacak ve benimle gurur duymalarını sağlayacaktım..

Okulumda sözel sınıfı açılmadığı için mecburen eşit ağırlık öğrencisi oldum ve matematikle yine uğraşır (!) hale geldim ama bunda da bir hayır varmış.. Benim alanımda çözülen her matematik sorusunun katsayısı sözelcilerinkinden fazlaydı ve bu sayede sözel tercih yapmama rağmen çok daha yüksek bir puan aldım.. Matematiği bu yüzden kısa bir süreliğine de olsa sevdim :P

Lisede en büyük hayalim psikoloji okumaktı.. Hani olur ya, duvarlara istediğin bölümü yazan levhalar asarsın sınava hazırlanırken.. Bizim sınıfta da vardı hepimizin bir levhası ve "Boğaziçi Psikoloji" yazıyordu benimkinde kocaman kocaman.. Akımları inceliyor, muayenehaemin hayalini kuruyordum.. Hatta bir merkeze gidip oradaki psikologlarla görüşme bile yapmıştım alanımı belirlemek için ve parapsikolojide karar kılmıştım!! "Peki neden psikoloji istiyordum?" diye soruyorum şimdi kendime.. Cevabı var ama çok içimi acıtıyor.. Çok özel benim için.. Yazmasam daha iyi sanırım.. İnsan istese de anlatamıyor demek ki bazı şeyleri..

Neyse, kuru üzümden okunmuş kaleme, kardeşlerimin dualarından yolda tekrar ede ede ezberlediğim Cevşen'e kadar hertürlü techizatla sınava girdim ve elhamdulillah iyi bir puan aldım.. Bana yarı şaka yarı ciddi "Bence sen sınava girme, eve gidip çeyizini işlmeye başla çünkü seninle ilgili hiç umudum yok.." diyen bir hocamı iyice morarttıktan sonra - asla bir öğretmene karşı bu ifadeyi kullanmak istemezdim ama çok daha ilerisini duymayı hakeden bir insana karşı kendimi bu kadar frenliyor olabilmem aslında takdir konusu.. Başka konularda da haddi olmayan pekçok müdahalesini gördüm kendisinin - sıra tercihlere geldi.. Tüm kağıdı en yüksek puanlı olandan başlayarak psikoloji bölümleriyle doldurdum ama birtek Boğaziçi'ne yetmiyordu puanım.. Ve ben o sırada sınav sistemi yeni değiştiği için edebiyat tercihi yapabileceğimi bilmiyordum.. Dershanede bir hocam tercihlerimi kontrol etti ve "Sözel puanın tercih ettiğin yerlere göre çok yüksek, yazık etme puanına, Boğaziçi Edebiyat yazalım, sen başla, orada hem çift dal hem de yatay geçiş hakkın var, sonra istersen bölümünü değiştirirsin.." dedi. İstemeye istemeye razı oldum aslında ama şu anda dua ede ede anıyorum onu.. Düşünüyorum da, eğer psikolog olsaydım şu genç yaşımda hastaların dertlerine ağlaya ağlaya, içim şişe şişe göçerdim bu dünyadan.. ( Özlemcim bu kısım senin için ikinci baskı oldu, kusura bakma.. )

Çok şükür kazandım ve edebiyat okumaya başladım.. Ama hiçbir zaman bölümümü değiştirmeye yeltenmedim.. Hem çok keyif aldım okurken hem de ard arda ders bırakan, temel dersleri bile geçmek için sabahlayan psikoloji öğrencisi arkadaşlarımı gördükçe halime şükrettim.. Okulun eğitim dili ingilizce olduğu halde bizim bölümün bazı dersleri Türkçeydi ve bu büyük avantaj sağladı benim gibi evli olarak okuyan birisine.. Hiç kolay geçmedi o yıllar çünkü, daha da ağırını düşünemiyorum.. ( Evet evli okudum ben, sınavı kazandıkta sonra evlendik ve öyle başladık okula Ozan da ben de ama bu çoook uzun bir konu, es geçelim şimdi.. )


Şimdi yaptığım işi çok seviyorum.. Yazmak çok güzel.. Test yazarken bile herhangi bir cümle yerine çocukların içini şenlendirecek, onlara küçük de olsa yeni ufuklar açacak cümleler seçmeye çalışıyorum.. Hayal güçlerine dokunmaya çalışıyorum.. "Kırmızı arabanın freni patladı.." cümlesindense, "Anneme kırmızı bir kır çiçeği hediye ettim.." demeyi tercih ediyorum sıfatları anlatırken.. Çünkü biliyorum, okuduğumuz her cümle iz bırakıyor ruhumuzda.. Çocuklar için güzel cümleler kurmak isityorum.. O cümlelerle düşünüp o cümlelerle konuşsunlar istiyorum..

Hala en büyük hayalim, iyi bir çocuk yazarı olmak.. Ünlü değil, iyi.. Bir çocuğun bile hayatına dokunmak, onun hayalini güzelleştirmek çok önemli benim için.. Çok klasik olacak belki ama bir çocuk dünyayı değiştirebilir çünkü.. Ben buna inanıyorum..

Tabii bu aralar bir de yün ve tasarımla ilgili bir meslek hayalim var :P Allahtan ki ikisi birlikte yürüyebilecek işler :)) Birinden yorulunca diğerine geçiyorum..


Neyse.. İyi ki moralim bozuk.. Olmasa ne kadar yazardım Allah bilir..


Son not: Biletlerimizi aldık.. Arefe günü İstanbul'dayız inşaallah..

21 Kasım 2007 Çarşamba

Özel bir günde "cee" yapmaya geldim size..


Bugün benim doğumgünüm..

Yok yanlış oldu cümle.. Daha doğrusu eksik..


Bugün bizim doğumgünümüz.. Yani hem Ozan'ın hem benim :))


Kocacığım benden sadece 8 saat büyük..

Birbirimize doğumgünlerimizi sorduğumuzda ( Bak bak, kutlayacakmış gibi bir de doğumgünümü sormuştu ilk tanıştığımızda.. Göz boyamak içinmiş demek ki :P ) önce o "21 Kasım.." dedi.. Biryerlerden doğumgünümü öğrendi, beni kekliyor zannettim ve ısrar etse de taa annesinden duyana kadar ona inanmadım ama kader işte.. Canım kocacığımla aynı günde doğmuşuz :)) Allahtan ki büyük olan o, daha yaşlı yani :P


Doğumgünü kutlu olsun canımıniçi..
İyi ki doğdun..
İyi ki eşim oldun..


Seni çok seviyorum..


......................

Babaannemiz geldi.. Yusufcuk mesaisine başladı!!

İyi anlaşsalar da arada Yusufcuğa gelenler geliyor ve deli gibi kucağıma koşup sıkı sıkı yapışıyor bana.. İlgi saatinin geldiğini anlayıp kalkıyorum masamın başından.. Aynı evin içinde olsak bile özlüyor beni bebeğim..

Vampir dişlerimiz kendini kurtardı da ortadaki iki dişten hala haber yok.. Belki de bu yüzden biz Yusufcukla dün gece saat 3-4 arası başbaşa oynadık yatakta.. Birtürlü uyumak istemedik!!

.....................

En tatlı bebiş yarışmasında Yusufcuğa verdiğiniz destekten dolayı hepinize çok teşekkürler.. Söz verdik, Yusufcuk ilk fırsatta öpücük yapacak size :))

Ama çok sinirimi bozan bir durum var ortada.. Yarışma sayfalarında puanı yükselen bebekleri belirleyip sabote ediyor bazı üyeler.. Yarışmada önemli olan bir bebeğin oy almasından çok kaç puan aldığı.. Puanlar, oy veren kişi sayısına göre ortalanıyor ve ne kadar çok kişi düşük oy verirse ortalama o kadar düşüyor.. Ve bazı üyeler, yüksek puanlı bebişlere düşük puanla oy verip ortalamalarını aşağı çekiyorlar.. İki seferdir bakıyorum, oy veren kişi artıyor ama ortalama hızla düşüyor.. Haksızlık bu ya..

Bu sanal bir yarışma, biliyorum.. Ama hiçbir konuda haksızlığa gelemeyen ben, bu konuda da gelemiyorum.. Hatta Yusufcuğun fotoğrafını gönderdiğime de bin pişman oldum.. Ben hiçbir bebeğe sırf ortalaması düşsün de benim oğlum derece alsın diye düşük puan vermedim, vermem de.. Sanal bile olsa bu da bir yarışma ve herşey kuralına göre olmalı..

Neyse..

Bu saatten sonra yapacak birşey yok..

Benim bebişim annesinin en tatlısı zaten :))

...................

Çooook uykum geldi.. Bu seferlik kısa olsa yazımız, bana kızmazsınız değil mi? Yusufcuğun da fotoğrafını çekemiyorum pek.. Bir dahaki yazıya eklerim inşaallah küçük vampirimi :))


12 Kasım 2007 Pazartesi

Dün gece bir saat erken uyuyabilmenin verdiği enerjiyle dopdolu olarak karşınızdayım sayın okur.. Yusufcuk 23 gibi uyudu ve ben de iki saat çalışıp saat birde yatabildim şükürler olsun.. Tamam gözlerimin altı biraz mor olabilir ama enerjiğim işte :))

Şimdi hemen bu enerjimizi bekleyen iki sobemize harcayalım..


Önce Zehra'nın sobesi..
(Sobeye ait cümleleri koyu yazıyorum, benimkiler normal..)



1.Ben küçükken, yıldızların gükyüzünde biryerlere bağlı olduğunu, öyle gece lambaları gibi aşağı sarktıklarını sanırdım.. Eee, boşlukta sallanacak halleri yok di mi :)))



2.Aslında ben, çok kıskanç bir insanım.. Haset anlamındaki kıskançlık değil ama bu.. Aidiyet duygusuyla ilgili olan kıskançlık.. Bana ait olan, benimle ilgisi olan herkesi, herşeyi başkalarından kıskanırım.. En büyük mağdurum da Ozan tabii :)) Zavallımın içine fenalıklar geliyor bazen "sorgu seansları"mdan!!



3.İlk kopyamı ne zaman çektiğimi gerçekten hatırlamıyorum.. Son kopyamı hatırlıyorum ama söyleyemem :)) Yanlız lisede sınıfca, tam teşekküllü bir kopya maceramız vardı ki hala hatırladıkça gülerim.. Sayın geometri hocamız, bizi affedin!!



4.En saçma huyum, simetri, uyum ve düzen hastalığım sanırım.. Daha önce her çamaşır için sepette aradığım aynı renk mandallardan bahsetmiştim :)) Farklı örnekler de verelim.. Yamuk duran bir sandalye ya da tencere kapağını hemen düzeltmem lazım.. İster kendi evimde ister bir restorantta, farketmez!! Bulaşık makinemde kase bölümüne asla bardak konulamaz mesela, başkası koysa bile çıkarır yeniden dizerim bulaşıkları.. Öyle yapmasam çalışmayacak mı makine? Tabii ki çalışacak.. Maksat hayatı kendime daha da zorlaştırmak olsun !!



5.Cep telefonum bankamın ve kadim dostum gnçtrkcll'in mesajları ile dolu :)) Onları da bir ara silsem iyi olacak.. "SMS belleği doldu.." diye uyarı veriyor telefon.. Bayram, seyran ve özel günleri saymıyorum tabii.. O zaman yoğun bir mesaj trafiğim oluyor haliyle :))



6.Aşk bence çok ama çok çabuk biten birşey.. Gerçekçi olmak lazım.. Ama önemli olan yerini neye bıraktığı.. Sadakat dolu bir sevgiyse eğer, üzülmüyor ki insan zaten :))



7.En sevdiğim bloglar hangileri diye merak ediyorsanız link (izleme) listeme bakmanız yeterli..



.....................


( Öğlen başladığım bu yazıya uzun bir ara verdim, Yusufcuk uyudu, şimdi sıra ikinci sobede.. )


.....................


İkinci sobe ise sevgili Archi'nin sayfasında okuduğum ve bana çok ilginç geldiği için sobeye çevirmesini rica ettiğim bir konuyla ilgili.. Duyduğumuzda çığlık atmak istediğimiz sorular ve cümleler..

- Normal mi sezaryen mi?
( "Sezaryen" cevabından sonra da.. ) Aaa, sezaryen mi? Çocuk doğurmuş olunuyor mu öyle?

İkinci cümle, birebir muhatap olduğum bir cümle!! Ben çocuk doğurmuş olmadıysam eğer, doğduğundan beri gece gündüz bakıp emzirdiğim, gaz-naz hertürlü zorluğunu çektiğim, hala tüm gece uykularımı kendisine feda ettiğim bu yavru kimin? Plasenta ayrıldığı için hayatı tehlikeye giren Yusufcuğu "İlla normal doğum yapacağım.." diyerek bekletseydim ve sonra da onu kaybetseydim daha mı mutlu olacaktınız, çok merak ediyorum.. ( Cık cık, bak yine sinir oldum durduk yerde!! )


- Aaa annesi miiii? Ben ablası sanmıştım..

Bu soruya da çığlık atmak istiyorum ama sevinçten :P


- Kocan için mi kapandın?

Sorunun soruluş tarzından soran kişilerin eğitim ve algılama seviyeleri kendini belli ediyor aslında ama ben yine de belki anlarlar umuduyla şunu yazmak istiyorum.. Hayır, eşim istediği için takmıyorum başörtümü.. Annem istediği ya da babam zorladığı için de takmıyorum.. Herhangi bir gruba üye olmak ya da bir partiye yandaşlık etmek için de takmıyorum.. Sadece ve sadece Allah emrettiği için, O istediği için takıyorum.. Yeterince açıktır umarım..


- Kuaybe mi? Cık cık.. Neden Türkçe değil de Arapça bir ismin var
?

Bu soruyu bana soranlardan birisi de ismi "Sami" olan bir doktordu.. Çok trajikomik gerçekten :)) Ya o güne kadar isminin anlamını ve kökenini merak edip araştırmadı hiç ya da kendi ismine de gıcık..

Evet Arapça bir ismim var, tıpkı ismi Ali, Mehmet, Esra, Hatice, Zeyneb, Faruk ya da Beyza olanlar gibi.. Aradaki fark, benimkinin nadir duyulan bir isim olması o kadar.. Ayrıca bu durumun bence hiçbir sakıncası yok, sizce de olmasın..

( İsmimi ilk defa duyup anlamını merak edenleri kastetmedim bu kısımda, anlamışsınızdır ama ben yine de belirteyim.. Beni kızdıran sırf Arapça olduğu için gıcıklık yapanlar.. Latin kökenli bir ismim olsaydı eminim hiç sesleri çıkmazdı..)


- Uyandın mı?

Yoo, öyle mi görünüyor? Böyle uyurum ben.. Yürür, konuşur vaziyette.. Siz öyle yapmıyor musunuz yoksa?


- Geldin mi?

Hayır, o benim kopyam.. Önden onu yolladım, ben yoldayım :))


- Kadınlar akşama kadar n'apıyor ki evde?

Emin olun bilmek istemezsiniz!!


- Bu çocuğa neden mama vermiyorsun?
- Neden inek sütü vermiyorsun?
- Neden hala çikolata, şeker vermiyorsun?
- Niçin yanında uyumaya alıştırdın?
- Çay vermediğin için kahvaltı etmiyor..
- Rafadan yapsan yumurtayı yer, biz öyle yedirirdik..
- Bu soğukta çocuk gezmeye çıkarılır mı?
- Bak senin ayağın üşüdü, çocukta gaz oldu..
- Niye yoğurdu kendin mayalıyorsun, hazır versene..
- Gece ağlarsa yanına gitme, bırak ağlaya ağlaya uyusun..
- Bebek öyle yıkanmaz, yatırsana yıkarken..
Vb. vb...


Bir senedir bu cümlelere muhatap olmaktan içime fenalıklar geldi.. Yeteeeeeeerrrrrr..
Emin olun ben yavrumu sizden daha fazla düşünüyorum, onun iyiliğini sizden daha çok isterim..
Emin olun..


Öğlenki enerjikliğim yerini kapanmaya çalışan gözlere bıraktığı için aklıma şimdilik başka birşey gelmiyor.. Gelirse eklerim..


Ben de ilk sobe için ilhamını bekleyen k.i.s.d, Sümüklüböcek ve Archi'yi, ikinci sobe içinse Ayça, Sabahnur ve Özlem'i seçiyorum..

Sobe ciciklerim sobeee :))


.................


Bu arada, Yusufcuğun özellikle son iki haftadır beni depresyonlara sürükleyen :P uykusuzluk ve huysuzluğunun sebebi açığa çıktı.. Tabii ki diş.. Dört kocaman beyaz kabarıklık var üstte.. Allah onun da benim de yardımcımız olsun.. Calpol verdim şimdi, inşaallah uyur şöyle iki saat falan.. Çalışmam lazım, tabii bunun için de önce bilgisayarın başından kalkmam :))

28 Eylül 2007 Cuma

Yeni gece uykusu modelimi açıklıyorum :


"Bol bölünmeli göçebe modeli"


İki gecedir benim annelik Yusufcuğun da bebişlik hayatında bir ilke imza atıyoruz ve ayrı odalarda yatıyoruz oğlumla.. Bu bizim için büyük bir gelişme :P Gerçi yatıyoruz deyince sakın yanlış anlaşılmasın.. Yusufcuğu ilk uyuttuğumda kendi yatağımda başlayan, her ağlayışında onun yanına ışınlanmamla devam eden, şanslıysam pışpışlayarak daldığında odama geri döndüğüm, değilse emzirirken oturduğum yerde uyuyakaldığım bir uyku işte.. Bölük pörçük, bir orada bir yatağımda.. Ama alışacağız, kararlıyız :P

Gerçi beynimin sağ lobu hiç memnun değil bu durumdan.. Hafif bir sızı var o tarafta :))


İlk gece nedenini anlayamadığım hafif bir suçluluk duygusuyla kendi yatağımıza yattığımda uzun süre dalamadım niyeyse.. Aklım hep lolipoptaydı.. Uykumun arasında da bir ara şöyle bir diyalog geçti vicdanımla aramızda :

- Hadi Kuaybe, kalk da Yusufcuğa bak.. İyi mi?
- Ya vicdan, uykumun en derin yerindeyim.. İyi olmasa ağlar, lütfen git..
- Hımm, sen burada sıcacık yatıyorsun.. Üstün açılsa örtme imkanın var.. Ya o üşüyorsa, üstünü açtıysa..
- Ya ama uyanamıyorum ki.. Bak deniyorum deniyorum, açılmıyor gözlerim..
- Sen de anne olacaksın işte.. Cı cık cık..
- Ya vicdan ya, lütfen.. Yeni daldım zaten, şimdi uyanacak Yusufcuk.. Rahat bırak beniiiiii!!
- Hayır kalkıp bakmadan gitmem..
- Böhüüüüüüü..
...
..
.
- Hıh, üstü kapalı işte, mışıl mışıl da uyuyor.. Rahatladın mı?
- Evet :))


Bu olayın ardında Yusufcuk saat beşte üçüncü kez açtı gözlerini.. Biz onu daha günün başlamadığına, o da cin gibi gözlerle bizi çoktaaaan başladığına ikna etmeye çalıştı uzun bir süre.. Beyefendi hiçbirşey giymek istemediğini de gecenin o vakti, sessizlikte daha da yüksek çıkan sesiyle belirttiği için babası çareyi onu kendi hırkasına sarmakta buldu.. Kanguru gibi oturup durdular.. Uzun süre uykusunun gelmesini bekledik küçük beyin!


......................


Yusufcuk beni çok ama çooook şaşırtmaya devam ediyor bugünlerde..


Birşey yapmak istemediği zaman -ki bu çoğu zaman yemek yemek oluyor- başını iki yana sallayıp "Hayır" diyor bana..


Hiçbirşeyi unutmuyor.. Diyelim ki iki gün önce yatak odasındaki bir çekmeceyi karıştırırken yakaladım onu ve kapıyı kapattım.. Kapıyı açık yakalayınca ilk işi koşup kaldığı yerden hummalı bir şekilde çekmeceyi karıştırmak oluyor..


Artık basit komutları çok iyi anlıyor maşaallah.. "Kaşığı bana ver.." dediğimde uzatıyor, "Hadi babayı arayalım.." dediğimde gidip telefonu alıyor, kulağına dayıyor.. "Git bak bakalım baba gelmiş mi?" diyorum, kapıya gidiyor.. Ama "Hadi uyuyalım.." ya da "Aç bakalım ağzını, hammm.." dediğimde hiç de oralı olmuyor.. Yani işine gelenleri yapıyor sadece :))


Kakişi geldiği zaman kıyı, köşe bir yere sinip sessiz sessiz dolduruyor bezini :)) Utanmayı ne zaman öğrendi ki bücürüm, hayret..


Anlamaya başladığı şeylerden birisi de kendisine kızıldığı.. Babası sertçe "Hişşşttt.." dediğinde ya da ben kendisine zarar verecek birşeye yeltendiğinde kızdığım zaman önce duraksıyor, sonra da dudağını büzüp ağlıyor.. Hele de uykuluysa daha da nazlı nazlı ağlıyor..


Havalar serinlediği içi yelek giydiriyorum, hiç istemiyor.. Tek tek düğmeleri açıyor önce, sonra da kollarını arkaya uzatıp sallaya sallaya çıkarmaya çalışıyor yeleği :)) Bez bağlama meselesini hiç sormayın zaten!!


Çok tatlı yürüyor maşaallah.. Özgür özgür dolanıyor evin içinde.. Bazen o beni arıyor hangi odadayım diye, bazen de ben onu.. O salonda oynarken ben mutfağa gidiyorum, bir bakıyorum pıt diye yanımda bitmiş :))


Diyafona bayılıyor.. Boyu yetişmediği için ben alıyorum kucağıma, dakikalarca diklip ne zaman bıkacak diye bekliyorum ama bıkmıyor..


Yemek yemeyi çok seviyor ya (!) şimdi de kendi yeme olayına takmış durumda.. Boş da olsa mutlaka bir kaşık olacak elinde.. Bazen onunla bana yedirmeye çaışıyor hayali lokmaları, bazen de işe yarıyor o kaşık, ben içine koyuyorum birşeyler, azıcık yardımla ağzına götürüyor :)) Kendi yediklerini de çıkarmıyor ağzından ne hikmetse..


"Gucuk gucuk gucukkk" diyorum ellerimi açıp, hemen geliyor kucağıma.. Şirin şirin sırıtıp öptürüyor kendini.. Arada birkaç tokat da düşüyor tabii nasibimize.. Eli de çok ağır bu arada.. Az değildir vurduğunda gözümden yaş getirdiği, gözümün önünde yıldızlar uçuşturduğu.. Babası da en çok minik jilet tırnaklarından çekiyor.. Haritaya döndü kocacığımın yüzü :)) Sevdi mi haşin seviyor benim oğlum..


Birşeyleri biryerlere taşımayı çok seviyor.. Bazen bakıyorum benim çantamı sürüklüyor koridorda, bazen de arayıp bulamadığım mutfak havlum oturma odasındaki kanepenin arkasından çıkıyor :)) Ağır şeyleri de "Ihh ııığğğhh.." diye bir çekişi var ki, öldürüyor beni gülmekten..


Yusufcukla namaz kılmak da çok zevkli :)) Aslında namazlarımı onun uyuduğu saatlerde kılmaya çalışıyorum ama benim oğlum sık sık ve uzun uzun uyuduğu için (!) bu çoğu zaman mümkün olmuyor.. Ben de mecburen önüne oyuncaklarını yığıp yanında duruyorum namaza.. İki dakika geçmeden başlıyor eteğimi çekmeye, başörtüme asılmaya, ayaklarımla oynamaya.. Gülmemek için kendimi zor tutuyorum.. Bana birşeyler mırıldanıyor, sonra da yüzüne bakıp cevap vermediğim için kızıyor.. Secde ettiğimde de çıkıyor üstüme, Peygamber Efendimiz torunları öyle yaptığında onlar inene kadar beklediği için ben de bekliyorum düşmesin diye.. İki gündür de secde hareketini taklit ediyor kendince.. Ayaklar ve baş yerde, popiş havada ters "v" gibi duruyor ben namaz kılarken :))


.................


Bunlar beybişimin ilk papişleri :))


Ben aşağıdaki yazıyı yazdıktan bir-iki saat sonra babamızın arkadaşı Fatih amcamızın hediyeleri geldi.. Kutuyu bir açtım, minnoş minnoş ayakkabılar.. Tam da meleğimin ayağına göre..

Sadece Yusufcuğu değil bizi de sevindiren Fatih amcaya güzel hediyeleri için çok teşekkürler..


..................


Dün bir yorum aldım, blokumun -ki aslı blogtur :)- ne kadar itici ve yapmacık olduğuyla ilgili.. Yayınlamadım çünkü yorumun altında bir isim yoktu.. Gölge bir şahsiyet tarafından yazılmış anlaşılan.. Ayrıca Yusufcuğun büyüyüp bu sayfayı okuduğunda bu saçmalıkla karşılaşmasını istemedim.. Bu kısmı da bir süre sonra sileceğim zaten..

Herkes istediği gibi düşünmekte serbest.. İtici gelebilir, yapmacık gelebilir yazdıklarım ama herkes neyi okuyup neyi okumayacağı konusunda hür.. Ben şahsen bana hoş gelmeyen, birşey vermeyen blogları okumuyorum.. Ama okusam ve onları eleştirmek istersem, bunu, altına ismimi yazmadığım şahsiyetsiz bir yorumla yapmam.. Söylemek istediklerimi "vasfımla" söylerim.. Vasfıma yakıştıramadığım şeyleri de söylemem.. Bu arkadaştan ricam, altına ismini bile yazamayacağı yorumlar yazmaması.. Söylediklerinde ısrarcıysa da kim olduğunu belirtmesi.. Ben de muhatabımı bilirim en azından..


................


Bugün aşı vurdurmaya gittik meleğime..

Sabah sağlık ocağından aradılar ve benim tamamen unuttuğum MMR aşısını vurdurup vurdurmadığımı, vurulmadıysa sağlık ocağına beklediklerini söylediler.. Telefonu kapatınca hayret ettim, hem kendime -aşıyı unuttuğum için, doğumgününde aklımdaydı oysa- hem de sağlık ocağına - bu kadar ciddi bir takip yaptıkları için, ne de olsa alışkın değiliz böyle şeylere.. Ama birşeylerin değiştiğini görmek çok güzel..-

Neyse öğlen evden çıktık, şimdiye kadar tüm aşılarımızı yaptırdığımız sağlık ocağına gittik.. O da öyle bir yerde ki mübarek, ara sokaklardan yokuş ine çıka bir hal oldum.. Önceden Ozan götürüyordu arabayla, rahattım.. Bugün ilk defa kendim gittim yürüyerek, resmen canım çıktı.. Son yokuşu çıkarken Yusufcuğun burnunu silmek bahanesiyle iki kere mola verdim yol kenarında :))

Sağlık ocağına girdim, aşı odasını arıyorum, dediler ki "Artık burada vurulmuyor aşılar, ............. sağlık ocağına gideceksiniz." Haydaa.. Canım çıkmış bir halde, aldığım yarım yamalak tarifle yeni sağlık ocağının yolunu tuttum.. Dedim ya yarım yamalaktı tarif ve ben doğal olarak kayboldum!!

Sora sora, söylene söylene yeni sağlık ocağını buldum ve farkettim ki bizim evin sadece üç sokak arkasındaymış -bunu ancak geri dönerken anladım :))- Yani sol elinle sol kulağını değil de elini başının üstünden dolandırıp sağ kulağını tutmak gibi oldu benim iş.. Anladınız siz onu di mi?

Yusufcuk hemşireye pek bir cilve yaptı başta.. Aşı odasını bir güzel karıştırdı.. İğne hazırlanırken bile hiçbirşeyin farkında değildi ama iğne sonrası çok ağladı yavrum.. Hazırlıklı gitmiştim Allahtan ki.. Hemen kocaman pembiş bir lolipop çıkardım cebimden, tutuşturdum eline.. Onu yalamak için uğraşırken unuttu acısını.. İyi oldu bu yöntem, aşı sonrası lolipop terapisi.. Hiç ağlamadı ondan sonra :)) Aşıya gidecek annelere tavsiye ederim..


...............


Son alarak da şunu yazayım.. Günlerdir düşünüyorum, annelik nimetine bir bedel biçemiyorum kafamda.. Ve nasıl şükredeceğimi şaşırmış vaziyetteyim.. Ne yapsam az, ne kadar şükretsem yetersiz geliyor bana.. Ama ben yine de acizane şükrediyorum Rabbime..

Elhamdulillah..

18 Eylül 2007 Salı

Sevgili okuyucu,
bu yazı yazarın oldukça sinirli olduğu bir anda yazılmıştır ve sinir bozucu öğeler içermektedir.. Bunları "nötr"leyecek pozitif enerjiniz yoksa lütfen okumayınız..
Aksi halde çevreye verdiğimiz zarardan sorumlu olmayacağız..

..................


Çok sinirliyim çoookkkk..

Yaklaşık on gün önce "iyi" bir firmadan bir yatak odası takımı aldık.. Siparişini verdik daha doğrusu ve en kısa zamanda teslim edeceklerini söylediler.. Ayın 20'sinde büyük bir misafir grubu ağırlayacağımı ve hemen teslimat istediğimi anlattım, "Tamam" dediler.. On gün oldu ben bekliyorum.. Telefon telefon üstüne neyse ki bugün yatak odası geldi..

Ama tam değil.. Şifonyeri yok!

"Ne zaman gelir abi?"
"Valla fabrika ne zaman gönderirse abla.."

Dördüncü telefonda sevkiyat müdürüne ulaştım, durumu anlattım.. Fabrikayla konuşup yarın göndereceklerini söylediler..

Bu arada montaj için gelecek arkadaşları bekliyorum..
-Nakliyeyi farklı, montajı farklı ekip yapıyormuş -
Onlar gelip yatak odasını kuracak, ben yerleştireceğim ve alışverişe gideceğim.. Yusufcuğun bezi bitmek üzere, kesin gitmem lazım..

İftar oldu olacak hala gelen giden yok.. Bir telefon daha..

"Aaa gelmediler mi? İftardan sonraya kaldınız galiba, gelirler gelirler.."

Az önce montaj ekibi gitti! -Lütfen yazı saatine bakınız!-

Ama terslikler bizi terketmedi..

Boydan boya ayna olan üç kapıdan birisi nakliyede çatlamış! Onu monte etmediler.. Dolaplardan birisinin menteşesi yok -kutudan çıkmamış- ve ufak bir bölüm de gelmemiş!!

Tek kelimeyle delirmek üzereyim..

Benim yatak odasındaki tüm muhteviyatım da salon ve oturma odasına paylaştırılmış durumda bu arada.. Yemek masamın üstü bile nevresim takımları, Yusuf'un kıyafetleri ve havlularla dolu!!

Sabırsızlıkla yarın sabahı bekliyorum ve bu "iyi" firmaya en fazla üç saat veriyorum..

Ben telefon ettikten sonra hemen gelmezse eksikler ve ben akşama kadar yerleştiremezsem o odayı, kocaman harflerle yazacağım isimlerini buraya.. Nasıl en iyi reklam müşteri memnuniyetiyle oluyorsa en kötü reklam da müşteri memnuniyetsizliğiyle olur herhalde..

Offfff...

Perşembeye iki gün var..

Yatak odası yerleştirilip temizlenecek..

İki odanın perdesi kaldı, onlar yıkanacak..

Koltukların yıkanan kılıfları geçirilecek..

Yusufcuğun dolapları yerleştirilecek..

Ev süpürülecek, silinecek, toz alınacak..

Mutfak dolapları silinecek..

Sarma sarılacak, kek börek yapılacak..

Son gün yemekler pişirilecek..

Yusufcuk yıkanacak, paklanacak, "doom günü şekeri" haline getirilecek..

Ya da ben bu gece kafayı yiyeceğim ve perşembe günü gelen misafirler oturabilmek için koltukların üstündeki kazakları ufaktan ufaktan kenara itip "Vah vah, çok da gençti zavallı.. Derdi neydi ki acaba?" diyecekler..

Siz biliyorsunuz artık, onlara anlatırsınız olur mu?