Tasarım pörtlettim :P etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tasarım pörtlettim :P etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2008 Cuma

Merhaba günlükcüm..

Tamam biliyorum daha dün gece döktürdüm uzun uzun ama yine yazmak geldi içimden n'apiim :))

Anne-oğul gezmeklere gittik biz bugün.. Babamız 3-4 gün yok evde, sıkılmayalım dedik.. Komşumuzun oğlu evlendi, biz de diğer komşularla yeni gelinin evinde okunan mevlide katıldık.. Ama eve gelince bir daha böyle bir olaya girişmemeye karar verdik!!

Neden?

Peki anlatayım..

Mevlide gelenlerin neredeyse hepsi yaşlı teyzeciklerdi. Çocuğu olan iki üç bayan vardı ama hepsinin çocukları büyüktü ve okuldaydı.. Ortamdaki tek çocuklu-bebekli kişilik bendim.. Ve böyle olacağını da bilmiyordum maalesef :((

Daha mevlid başlamadan teyzeciklerden biri tansiyon hastası olduğundan, çocuklu ortamlarda çok başının ağrıdığından, tansiyonunun fırladığından falan dem vurmaya başladı :( Moralim bozuldu benim.. Atılan taşları paylaşacağım bir kişicik daha yok ki odada.. Hayır ev de yakın değil ki bir bahane uydurup kaçayım.. Zaten komşularla beraber gittik, onlardan ayrı dönmem de ayıp olurdu..

Tanışma faslının ardından Kur'anı-ı Kerimler açılmaya başlanınca ben okuyacak kişilere Yusuf ses yaparsa rahatsız olmamalarını, hemen dışarı çıkacağımızı belirttim.. Daha genç olan bu bayanlar "Ayy olur mu öyle şey, çocuk bu, ağlar tabii.." dese de ben gardımı aldım :)) Kur'an okunmaya başladı ve telefonla oynamaktan bıkan Yusufcuk biraz "Amin" yaptıktan sonra faaliyete geçti!! Biz hemen mutfağa yollandık tabii.. Biraz orada, biraz oturma odasında oyaladım Yusufcuğu.. Ama bir yandan da kendime nasıl söyleniyorum anlatamam.. "Hani söz vermiştim ben kendime.. Hani gitmeyecektim hiçbir yere.. Hani oturacaktım evimde, ağlarsa da sadece bana ağlayacaktı Yusufcuk.." diye.. Neyse bir saate yakın böyle oynadık.. Ben ara ara kapıya gidip okunan Kur'an-ı Kerim'i dinliyorum kucağımda Yusufla, sonra benim kurtcuk kıvranmaya başlayınca yine elektrikli süpürgenin başına çöküyoruz.. Sonra bir ara baktım gözlerini ovuşturuyor Yusufcuk, hemen mutfağa gidip karnını doyurdum, sonra da ayakta, kucağımda sallaya sallaya emzirerek uyuttum.. O an nasıl şükrettiğimi anlatamam..

Hemen içeri geçip mevlidin sonuna yetiştim.. Dua çok güzeldi gerçekten.. O cümlelere el açan, "Amin" diyen insanların arasında olmaktan çok mutlu oldum.. Az önceki pişmanlığım bile geçti hatta orada bulunduğum için..

Dua bitince ikram sofrası hazırlanmaya başladı.. Ben geline yardım ediyorum, çayları dolduruyorum mutfakta.. Kapı çaldı.. Ama nasıl bir zil takmışlar daireye anlatamam.. Hani orada çalıyor ama hem alt hem üst komşu koşar kapıya "Kim o?" diye.. Tabii benim tilki uyandı hemen :(( Az önce söylenen tansiyon hastası teyze bile acıdı halime :P Yusufcuğun gözlerinin yarı kapalı olduğunu görünce hemen tekrar emzirdim ve Allah'a şükür daldı.. Ben de rahat rahat içebildim çayımı..

Yusufcuk uyanınca da eve döndük.. Ve ben bir daha asla çoğunluğu yaşlı teyzeciklerden oluşan bir gruba dahil olmamaya karar verdim.. İnsan aradan yıllar geçince unutuyor demek ki bir bebeğin nasıl büyüdüğünü ve tahammül edemiyor ağlamalarına, oradan oraya koşturmalarına.. Bir süre daha sadece bize tahammül edebilecek insanlarla görüşsem iyi olacak galiba..


....................

Kırmızı eteğimi kestim, biçtim, teğelledim. Komşum Şerife abla da makineyle dikti sağolsun.. Bugün de dayanamadım onu giyip gittim mevlide..

Gri ve kahve tonlarından oluşan teyzecikler grubu bunun için de kızmıştır bana kesin.. "Bu renk de giyilir mi canım mevlide.. Cık cık cık.." diye..




Eteği nasıl diktiğime gelirsek..

Kesimini beğendiğim bir eteği ters çevirip yere serdiğim kumaşın üstüne koydum ve dikiş payı bırakacak şekilde kenarları çizip teğelledim.. Boyunu ayarladıktan sonra kumaşı kestim ve bel kısmını açtım.. Daha sonra yanda görüldüğü gibi, kumaşın kenarlarından eteğin altına iki kat fırfır yaptım.. Şansıma kenarı hafifi kıvrımlı bir kumaşım vardı.. Dikine çizgili eteğe, bu yatay fırfır hoş durdu bence.. Aslında cep de yapacaktım iki tane, şöyle hafif yan duran ve birbirine bakan ama kumaş kaldırmadı, hoş durmadığı için vazgeçtim..

Bu ilk dikiş denemem ama Şerife abla çok başarılı olduğunu söyledi.. Onlar kalıpla falan ölçüp dikiyorlarmış. Benim tekniği çok pratik buldu :))

Yayınevi ödemenin geri kalanını yaptığında kendimi hemen bir dikiş makinesiyle ödüllendirmeyi düşünüyorum.. Böylece biraz acemiliğimi atar sonra da liseden beri kendim için çizdiğim kıyafetleri hayata geçirebilirim :))


.....................



Gelelim Yusufcuğa..

Sabahnurcum, bez bağlamanın sorun olduğu tek bebek senin fındık değil merak etme :)) Yusufcuk da kök söktürüyor bana.. O bezi bağlayana kadar neler çekiyorum anlatamam.. En son bu sabah Yusufcuğun külotlu çorabını kafama geçirmiş acaip bir şarkı söylerken hatırlıyorum kendimi!! Bazen kurt gibi kıvranıyor bazen oraya buraya bulaştırıyor pişik kremini bazen de kaçıveriyor elimin altından.. Cıva gibi bu çocuk yaa.. Tutamıyorum!

Aşağıda, bez bağlatmaya razı olsa bile kesinlikle üstünü giyinmemek için annesinin elinden kaçan Yusufcuğu görüyorsunuz..

( Oğlum, senin bu külotlu çoraplı "küçük solucan" haline bayılıyorum yaa.. )



Bu da transa geçmiş halde "Gece Bahçesi"ni seyreden Yusufcuk..

( Archicim, acaba dediğin gibi bizim farkına varamadığımız birşeyler mi ekliyorlar bu programa? Neden bütün bebişler hastası bu programın?
Bizde olmayan ne var bu Maka Paka'da? )


14 Aralık 2007 Cuma

Dün akşam S. Bey'in sekreterine son bir not bıraktım artık aramalarını beklemediğime ve kitabı başka bir yayınevine satacağıma dair.. Buna rağmen hala arayan olmadı!! Demek ki adamlar çoktan vazgeçmiş benim haberim yok..

Akşam Elife Hoca'yla konuştuk telefonda.. Kendisi bu piyasanın ustalarındandır, sayısını bilmediğim kadar çok kitabı var emek emek yazdığı.. Elimdeki kitabı yazmamı da bir nevi ona borçluyum aslında.. Onun kütüphanesinden üç-dört poşet dolusu kitap taşımıştım eve yazmaya başlamadan önce.. Türkçe kitabı yazarken en önemli ve en çok zaman alan mesele temalara uygun metinler bulabilmek.. Bunu halledince olay nispeten hafifliyor, metinlere uygun etkinlikler tasarlamak ve testler yazmak kalıyor geriye.. Bana çok yardımcı olmuştu Allah razı olsun.. Sadece kitaplarla değil, motive edici konuşmalarıyla göndermişti beni eve ve sonra hızla yazmaya başladım zaten.. Akşam olayı anlatınca "Sen buna üzüldün mü yoksa? "dedi bana.. Öyle bir tavırla söyledi ki o an boş yere üzüldüğümü bir kez daha anladım.. Baştan bu olayın içinden sıyrılmak şükretmem gereken birşey belki de.. Çok daha ciddi boyutta mağdur olabilirdim.. İhtimalleri düşündükçe "Çok şükür.." diyorum şimdi..

Bayramdan sonra ilk işim birkaç yayıneviyle görüşmek olacak inşaallah.. Eminim seneye hazırlık olarak etkinlik kitabı yazdırmak isteyen yayınevleri vardır.. Piyasada bu alanda açık çok çünkü.. "Hakkımızda hayırlısı.." diyerek bu konuyu kapatmak istiyorum artık.. Düşünmek ve boş yere kendimi üzmek istemiyorum..

..................

Boleromuz nihayet bitti arkadaşlar..

Ama son halinden önce, dün kaldığımız yerden devam edelim yapım aşamalarına..
Kalan iki çiçeğimizi de ana parçanın diğer tarafına ekliyoruz.



Daha sonra yapraklı olan sırt kısmına değil, ön tarafa gelecek parçanın iki yanına düz zincir çekerek iki bağ yapıyoruz.. Bunların ucuna da çiçeklerimizle aynı renkte iki küçük çiçek daha ekliyoruz..
Bağların uzunluğunu siz ayarlayabilirsiniz.. Fiyonk yapacak kadar olması lazım..


Böylece boleromuz tamamlanmış oluyor...

Benim için işin zor kısmı bundan sonra başladı.. Tahmin ettiğim gibi Yusufcuk asla ama asla böyle bir meselenin içinde yer almak istemedi ve bir kare bile fotoğraf çekemedim..
"Ne yapsam?" diye düşündüm ve minnoşumun düz bir bodysini manken olarak kullanmaya karar verdim..


Ama hem çok sönük kaldı bu sunum hem de bana boynu olan bir manken lazım ki nasıl giyildiğini gösterebileyim.. Body üzerinde olmadı..

Ben de hemen bazanın altında, karanlıkta uyumakta olan bebeğimizi çıkardım :))
Hani bir zamanlar bizde misafir kalan ve Yusufcuğun hışmına uğrayan Salih bebişi kurtarmak için aldığımız bebeği.. Ama Yusufcuk onun canlı olmadığını anlayıp, orasını burasını sıkıştırdığında hiçbir tepki alamayınca önce kafasını gövdesinden ayırmış, sonra da bir kenara atıvermişti! O günden beri uslu uslu - ve haline şükrederek - bazanın altında bekliyordu bu bebek..

Neyse..

Gelelim boleronun nasıl giyildiğine..

Önce bebişin iki kolunu geçiriyoruz..
Yeşilli arka kısmı üstte olacak şekilde tutmamız lazım tabii..


Sonra tüm parçayı bebeğin sırtına doğru geçiriyoruz..
Önde sadece çiçekli bağcıklar kalacak.


Arkada kalan yaka kısmını kendi içine doğru yuvarlayıp istediğimiz ölçüye gelince öndeki bağcıkları da bağlıyoruz ve işteee.... Boleromuz hazır :))


Bir de yandan görelim..
Arkası da böyle duruyor..


Yanlız bu bebek üzerindeki sunum da hoş görünmedi gözüme ve tekrar "Ne yapsam?" diye dolanmaya başladım evin içinde.. Aklıma Yusufcuğun daha önce darmadağan ettiği yün yumağı geldi :)) Ucundan ip koparıp koparıp çiçek yaptığım bu çilekeş yumak, bu sefer de peruk oldu bize :))
Böylece bebişimiz de konsepte uyumlu hale geldi..


Bolero bebişe göre biraz büyük olduğundan yandaki çiçekler falan tam açık durmadı ama sanırım nasıl birşey olduğu belli olmuştur..

Beğenenler hemen bebişlerine örmeye başlasın bakalım..

Ben bunu tatlış Atikeme ördüm.. Şimdi sırada Rana bebişiminki var.. Ama onu daha farklı süsleyeceğim inşaallah.. Zaten süsleme tamamen kişiye kalmış.. Benim gördüğüm model böyle değil aşağıdaki gibiydi..


Bu benim kendi bolerom.. Kayınvalide-gelin ortak yapımı :)) (Benim katkım sadece ortadaki çiçek ama farklı bir görünüm verdim fena mı :P) Biz kenarları çiçekle değil de altı tane düz zincirle zikzak yaparak birleştirdik.. Süslemeden düz dikenler de var.. Tercih size kalmış..


..................


Biraz da ev dekorasyonuyla ilgili önerilerde bulunalım :p

Eğer sizin de tekli koltuklarınız beybişiniz tarafından atlama sahası olarak kullanılıyorsa,
onları yan yatırabilirsiniz..

Tamam belki böyle yaparak geleceğin "potansiyel" bir bungee jumpingcisinin gelişimine ket vurmuş olabilirim ama böyle yapmasaydım ben geleceğin "kesin" kalp hastası olacaktım..
Bütün gün "Hiiiğğğ..", "Ayyyhh.." diye diye Yusufcuğu havada yakalamktan, ben daha sakinleşmeden, kalbimin çarpıntısı geçmeden aynı sahneleri tekrar tekrar yaşamaktan iyice paranoyak oldum..



Neyse ki Yusufcuk bu yeni koltuk modelimizi çok sevdi.. Aralara girip girip çıkıyor.. Aslında sırtı yaslamak için tasarlanmış bölgede zıp zıp zıplıyor.. Hatta böyle daha kolay sürükleyebildiği için oyun alanını istediği yere taşıyabiliyor :)) Ben de karşıdan bakıp rahat rahat çiçek işleyebiliyorm :P

Yanlız evde görünümü altüst olan tek yer salon değil.. Yatakodamız da estetik planını kaybetmiş durumda.. Sebebi mi? Yusufcuk anne ve babasının yanında yatmaya geri döndü.. Gece defalarca kalkıp kalkıp onun odasına gitmek işkenceye dönüştüğü için yatağın ve komidinlerin yerini değiştirip kocaman bir yer yatağı yaptım bebişime.. Kendi yatağı odasında duruyor ve gündüzleri orada uyutuyorum, geceleri bizimle yatıyor yine.. Böylesi daha kolay yaa..

.................


Dün Ozan gelince "Nasıl yazdın o kadar şeyi?" dedi bana sayfaya bakıp.. Bugün yine döktürmüşüm.. Boşluk başıma vurdu galiba :P Benim hemen yeni kitap projelerine açılmam lazım :)) Hayır ben yazarken zevk alıyorum da, size yazık di mi?

13 Aralık 2007 Perşembe

Sanırım büyük bir "Seviye"sizlikle karşı karşıyayım!!

Haftasonu yayıneviyle görüştüğümde kitabın ana bölümünün bittiğini ve testleri yazdığımı söylemiştim.. Bayramda İstanbul'a gideceğimiz için, yola çıkmadan ödeme yapılmasını rica ettim - ki sözleşmede ilk ödemenin Ekim'de olacağıyla ilgili madde vardı ama ben o zaman kitabı tamamlamadığım için bunu talep etmemiştim, hakkım yok, bitince alırım diye.. Neyse.. Muhatabım S. Bey, "Siz yazdıklarınızı teslim edin bize.." dedi ama ben ücreti almadan kitabı teslim etmeyeceğimi söyledim.. Bunun pek mümkün olmadığını, bu kitabın seneye okutulmak için yazdırıldığını ve kitap basılıp satılmadan, yani kendileri para kazanmadan bana ödeme yapmalarının çok zor olacağını falan anlattı!! Ödeme yapılmadan kitabı teslim etmeyeceğimi tekrar ettim ve bana muhasebeyle görüşüp bana döneceklerini söyledi..

Beş gündür bu adamdan haber bekliyorum onlarla çalıştığım için kendime kahrede kahrede.. Defalarca aradım, sekreterine not bıraktım, defalarca "Tamam arayacak.." dediler ama hala arayan yok.. Akıllarınca beni oyalıyorlar sanırım.. Oysa artık ödeme için değil, kitabı kesinlikle ama kesinlikle onlara teslim etmeyeceğimi söylemek için aramalarını bekliyorum.. Bayram dönüşü kalan birkaç testi de tamamlayıp başka bir yayınevine satacağım inşaallah.. Ama bunu bile söyleyebileceğim bir muhatap yok karşımda..

Ben mi hep böyle sahtekar insanlarla karşılaşıp imtihan oluyorum yoksa hepsi böyle de karşıma çıkacak başka alternatif mi kalmıyor çözemedim gitti..

....................


Bu sıkıcı iş meselesini bir kenara bırakıp cicik yünlerimize dönersek..

İşte karşınızda meşhur bolero :))

"Bu da ne?" demeyin.. Şimdilik atkıdan bozma birşey gibi görünebilir ama sonucu beğeneceğinizden eminim..

Eni sırt uzunluğunda, boyu giyecek kişinin dört karışı yüksekliğinde olan bu parçayı ördükten sonra sıra çiçekleri yapmaya geliyor..

Biliyorsunuz çiçek olmadan olmaz :))
Heryer çipçiçek olmalı ki gözümüz gönlümüz açılsın..

Dört tane çiçek yapıyoruz boleronun kenarları için..
Sonra onları aşağıdaki gibi ana parçayı ikiye katlayıp iki kenarı birleştierecek şekilde ekliyoruz. ( İsterseniz dikerek, isterseniz tek zincirle birleştirerek )


Benim bolerom bir bebek için olduğundan iki çiçek yetti.. Burada ölçü, kenarı yarısına kadar kapatmak.. Yani üstte sadece kol girecek kadar boşluk kalacak.. Yetişkinler için dört çiçek gerekir sanırım..


Sonra ana parçanın sırta gelecek kısmına - örgüyü kestiğimiz tarafa, orası daha güzel duruyor çünkü - yaprak benzeri birşey yapıyoruz..


Aynı ilmeğe üçlü trabzanla üç kere batıp dolduruyor, dört zincir çekip batıyor ve sonra yine battığımız ilmeği üçlü trabzanla üç kere dolduruyoruz..





Sırt kısmı tamamlandıktan sonra diğer kenara iki çiçek eklemeye geliyor sıra..

Ama benim bolerom bu aşamada kaldı..

Tamamlanmış ve Yusufcuğa giydirilmek suretiyle sunulmuş halini yarın eklerim inşaallah..
Çok ilginç bir giyim şekli var çünkü..

Yanlız dua edin Yusufcuk uslu dursun da güzel fotoğraflayabileyim.. Bere de değil ki bu Sabahnur gibi topa geçireyim :)) Mecbur canlı bir konu mankeni lazım.. Ama en olmadı bir body üzerinde göstermeye çalşırım..


( Aysuncum, senin için bir de çiçek yapıp fotoğraflayacağım merak etme.. )

Şimdilik bu kadar.. Benim biraz oğlumla oynayıp sakinleşmem lazım zira şu dakika itibariyle uyandı kendisi.. Mıkır mıkır sesler geliyor yatağından :))

8 Aralık 2007 Cumartesi

Bunaldımm..


Yoruldummm..


Patlamak üzereyimmm....


Şu kitap bittiği an üzerimden bir dağ kalkacak sanki..

Yoğunluk, yazacak zaman bırakmasa da güzel günler yaşıyoruz çok şükür.. Yusufcuk hem büyüyor hem de gittikçe daha da hareketleniyor.. Ben her defasında daha fazlası nasıl olabilir diye düşünüyorum ama oluyor..

Artık sadece kulaklarını değil -kırparak- gözlerini, -çekerek- burnunu, -kocaman açarak- ağzını ve -kafasına vurarak- aklını (:P) gösteriyor benim oğlum :)) Bestesi ve güftesi kendisine ait şarkılar mırıldanıyor, aktğında kendi burnunu kendi siliyor, "çak bi beşlik" oynamayı biliyor.. Yürümüyor.. Dur duraksız koşuyor.. Koştukça düşüyor.. Düşünce hemen acıyan yerini göstere göstere bana geliyor ağlamaklı.. "Anne öpmüş geçmiiişş.." yapıyoruz, kanıyor :))

Bense çoğu zaman masanın başında, orada değilsem de yünlerimin arasında kaçamaktayım..
Son stres mamülüm aşağıdaki saat.. Konu mankenimiz yine renksiz İKEA saat :)) Çevresini lastik ördüm ( bir düz bir ters ) ve birkaç çiçekle de süsledim.. Oturma odam daha güzel artık.. Sırada yatakodası için başladığım kırmızılıyı bitirmek var :)) Bir de tabii bolero.. Örüp aşama aşama fotoğraflayacağım inşaallah.. Çok güzel ve çok ilginç çünkü.. Ama ne zaman? Allah bilir..



( Özlemcim, bir sonraki yazım soben için olacak inşaallah, şimdi yetiştiremedim.. )

26 Ekim 2007 Cuma

Tam üç gündür birşeyler yazabilmek için oturuyorum bilgisayar başına ama ne mümkün.. Yusuf paşa asla izin vermiyor.. Bir de benim "çalışmaya çalışmam", ev ve el işlerine dalmam sebebiyle ya birkaç kişiyi okuyup çıkıyorum ya da yorumlara onay verip kapatıyorum sadece :(( Şimdi uyuyor küçük bey, hemen gelişmeleri aktaralım bari :))

Geçen hafta dolu dolu geçti.. Yusufcuk Allah'a şükür kabakulağı atlattı ama zirve noktasında bir huysuzluk hakim kendisinde.. Üst dişlere baktım, kabarıklık falan yok.. Sebebi nedir anlayamadım..

Eksik olmayan bomba haberlerimizden biri daha.. Haftasonu Yusufcuk kayboldu!


"Nasıl yaniii ?..."

Şöyle ki, öğlen yemeğinden sonra babası ellerini yıkamak için banyoya gitti.. Ben Yusufcuğu onun peşinden giderken gördüm en son.. Nasıl olsa bakan var diye rahat rahat yemeğimi yemeye başladım.. Babası da masada, benim yanımda zannediyormuş.. Ben yemeğimi yedim, Ozan da birşeylerle uğraşıyormuş, bir ara yanıma geldi, ortalığa bakınıp da Yusufcuğu göremeyince "Aaa çocuk nerede?" dedi.. O an elim ayağım dondu sanki.. "Senin yanındaydı.." dedim, "Yemekten beri hiç gelmedi ki yanıma.." dedi.. İkimiz de deliler gibi oda oda Yusufcuğu aramaya başladık.. Ses yok, çıt bile yok evin içinde.. Normalde kendi kendine oynarken bile "Aooooaaaa, liilliiiii, ekkeeee.." diye söylenir bücürüm.. Her yere baktım, tam mutfağın önünden geçerken "Hah buldumm!!" ampülü yandı kafamda.. Beyefendiyi şu pozisyonda bulduk..



Bizim küçük hafiye sürekli kapalı tuttuğumuz balkon kapısının aralık olduğunu farketmiş ve atmış kendini özgürlüğün kollarına.. Hava soğuk, taşlar buz gibi.. Ama Yusufcuğun umurunda değil, deliler gibi aşağıda oynayan çocuklara bağırıyor, elini kolunu oynatıp taktikler veriyor :)) Allah'ım Allah'ım.. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim.. Boyu şimdilik yüksek balkon demirine tırmanacak kadar uzun değil ama yaza doğru tel kapılardan alıp monte ettirmek şart kapı açık olduğunda çıkamasın diye.. Kabus teorilerime bir de "Ayy, Yusufcuk balkona tırmanıp düşerse.." cümlesini eklemek istemiyorum..

Bugünlerde düşmeler arttı yine zaten.. Yeni bir döneme girdik çünkü, koltuklara kendi başına çıkabiliyor artık.. Çıkma kısmı başarılı da inme olayı biraz karışık.. İki kere koltuktan direkt yürüyerek aşağı inmeye çalıştı ve oldukça acı dolu deneyimler yaşadı.. Ya yüksekliği algılayamıyor ya da aceleciliğinden dolayı yatıp ayaklarını sarkıtarak inecek fırsatı olmuyor :)) Aynı yatağa çıktığında yaptığı gibi koltuklarda da zıplıyor ve tabii dengesini çabucak kaybedip labut gibi devriliyor :)) Bir de eğilip arkada ne varmış diye bakması yok mu öldürüyor beni.. Artık Yusufcuğu 2 saniye ( tam tamına 2 saniye ) yanlız bırakmam bile -Allah korusun- büyük bir tehlikeye sebep olabilir.. Düşmeden inmeyi öğrenene kadar kuyruk vaziyetinde gezmeye devam edeceğim!!


........................

Slinge bir türlü alıştıramadığımız Yusufcuk için yeni bir yöntem geliştirdi babası..
Sırt çantasında bebe :))

Babası sırtına taktığı çantanın içine koyuyordu Yusuu tüm uyarılarıma rağmen.. Sonuncusunda, koyduktan takriben iki dakika sonra benim tiz çığlıklarım eşliğinde baş aşağı yere çakılmaktan döndürdük kendisini.. Ozan'a demiştim ama ben.. "Yusufcuk arkanı dönebileceğin bir bebek değil.." diye.. Bir kez daha tecrübe ettik.. Gözümüzün önünde bile düşüp duran, tehlikenin hudutlarında gezen bir bebeği, sırtta taşımak hayal gibi..


......................


Haftasonu YATAŞ'a iade edeceğimiz yatakodamızın yerine yeni bir takım bakmaya gittik.. Bir tane de beğendik ama bilin bakalım ne oldu? Biz iade işlemi başlatıp, yatakodasını sökmeleri için YATAŞ ekibini çağırınca adamlar bizim eksik şifonyer ve dolap kapağıyla çıkageldiler.. Ellerinde olmayan, fabrikanın yeniden üretmesi için bekledikleri şifonyer nasıl olduysa ellerine geçmiş.. Anlamadım ben bu işi.. Bu takımı gerçekten çok beğenerek aldığımız ve yeni bir kriz dönemi daha yaşamak istemediğimiz için kabul ettik.. O odayı bir kez daha kurup yerleştirecek vaktim yok!! Yaptıkları terbiyesizlik yanlarına kar mı kaldı bilmiyorum ama mecburdum :((


.......................


Yusufcuk artık mutfak tezgahına rahatça uzanıp ucu kenara yakın birşey varsa alabiliyor.. Çok daha fazla dikkat etmemiz lazım.. Hatta kapanmayan mutfak kapımızı tamir ettirip kilitlememiz lazım.. İki gün önce bulaşık makinasını açmaya çalışırken parmaklarını sıkıştırdı.. Ondan önce de yine mutfakta duran çamaşır makinasını kapatmış.. Saatler oldu ben çamaşırı atalı, bekliyorum yıkansın da asayım, bir baktım ses yok makinede, çalışmıyor.. Düğmelere basmayı, ocak düğmelerini çevirmeyi çok seviyor.. Allah'tan çocuk kilidi var ocağın, sabitliyorum düğmeleri, yoksa havaya da uçururdu bizi bu bücür :))


........................


Şimdilik bu kadar.. Aslında daha yazacak çok şey vardı, başlarken aklımdaydı hepsi ama unuttum.. Çok ara verince böyle oluyor.. Hazırlanmam lazım ayrıca, komşumda toplanacağız bugün, apartmanımıza yeni taşınanlarla ( üç aile ) tanışacağız.. Giyinip süsleneyim, akşama görüşürüz :))

15 Eylül 2007 Cumartesi

Saat onikiye yirmi var.. Ama bunun konumuzla ilgisi yok :)) Zannettiğiniz gibi dün gece yattığımız zamanı falan da göstermiyor, çünkü o daha geçti!!

Günlerdir kafayı takmıştım bu saate.. Tamam beğenerek aldım ( hem de İKEA'dan :P ) ama biraz fazla "silik" kaldı duvarda - ki bu benim gibi cici-bici seven bir kişilik için yeterince rahatsız edici bir durum :))

Ben de ufak bir değişiklik yaptım kendisi üzerinde..

Böylece pembiş salonuma gayet uyumlu hale geldi :))

Yapımı gayet basit.. Öyle pahalı, özellikli boyalara ihtiyaç yok.. Ben Ozan'ın suluboyalarını kullandım :)) Saatin arkasını ik-üç kat boyadım. Çiçekler için de evde bulunan eski bir ev dekorasyon dergisini değerlendirdim.. Oradaki düz renk yatak örtüsü ve pike kısımlarına tersten çiçek çizip kestim ve saate yapıştırdım..

El işi demişken..

Bu da annemin işleyip çeyizime koyduğu bir minder..
Küçük gibi görünüyor ama değil.. Yusufcuk boylu boyunca uzandığında gayet rahat sığıyor üzerine.. Hiç kullanmamıştım şimdiye kadar ama artık çok işimi görüyor.. Yusufcuk ( nadiren de olsa ) oturup oyuncaklaryla oynadığında altına koyuyorum.. Havalar iyice soğudu burada çünkü, kış yakın sanırım..

...............

Gelelim bebişten haberlere..

Meleğim artık "Ben koca adam oldum.." havalarında dolaşıyor evin içinde :))

Önceden pat küt vurarak çalıştırdığı müzikli oyuncaklarını artık daha "narin" kullanıyor :)) Küçücük parmaklarıyla basıyor düğmelerine..


Sonra da neşeyle, el çırpa çırpa dinliyor çalan müziği :))


................

Hala kütüphanenin sol alt gözünde "takılmaya" devam ediyor..

İçeri girip oraya sığamadıkça sinir oluyor :))



Yamuk yumuk oturuyor..
Bazen de rafların tadına bakıyor :))



.............


"Cee ee" oyununa fena takmış durumda.. Bulduğu her kumaş parçasını ( etek, havlu, seccade, çarşaf, hatta altını değiştirirken kendi pijaması.. ) yüzüne kapatıp "cee" yapıyor.. Yüzünü kapatıp açtı ve biz farketmediysek bıdı bıdı söylenip dikkatimizi çekiyor..


En çok perde "ce ee"si alkışlıyoruz bu aralar..



...............


- Yusufcuk artık kelimelerle kavramları çok güzel eşleştiriyor maşaallah.. "Tavşanın nerede?" diye sorduğumda tavşanına dönüyor, göster dediğimde küçük sosis tipi parmağıyla işaret ediyor.. "Suyunu iç hadi.." deyince de gidip biberonunu alıyor ve dikiyor kafaya :))

- Numaradan ağlaması çok komiiiikkkk..
İstediği birşey olmayınca kendini zorlaya zorlaya "güya" ağlıyor.. Ses de mimikler de acayip :)) İstediğini verirsek ya da dikkatini başka şeye çekersek bıçak gibi kesiliyor numara hıçkırıklar..

- Nasıl becerdi bilmiyorum ama vitrin camını çatlatmış Yusufcuk.. Hem de bağlı olduğu halde.. Açıp çarpmasına imkan yok yani.. Oyuncaklarıyla vurdu galiba afacan bücür..

- Babasıyla ben ne zaman yan yana otursak veya gülerek sohbet etsek, ne yaparsa yapsın hemen bırakıp yanımızda bitiyor.. O da yetmiyor, kucak istiyor.. Hemen muhabbete dahil olup o da gülüyor kendince :))

- "Amin" yapmayı öğrendi.. Ama ellerini yüzüne sürmüyor da kafasını önden arkaya doğru sıvazlıyor biz "Amin" dedikçe :))

- Önceden düştüğünde ya da biryeri acıdığında sedece ağlıyordu, şimdi acıyan yerini göstererek ağlıyor.. Parmağı sıkıştıysa ağlayarak uzatıyor ileri :)) "Anne öptü, geçtiii" şarkısı eşliğinde öpüyorum ben de..

- Geceleri odasında uyuyor artık..
Tabii yanında minik bir yer yatağına yatmış annesiyle birlikte :))


..................

Ozan'ın annesi geliyor yarın.. Doom günüsünde Yusufcuğu görmek istemiş..
O minnoşu oyalarken ben de temizlik, menü vs.yi hallederim artık.. Beş gün kaldı doom günümüze.. Geri sayıyoruz, yuppiiii :))