31 Ekim 2008 Cuma

Aşağıdaki yazıyı yazarken de dün ve bugün başıma geleceklerden habersizdim!!

Yorumlarınız için çok teşekkürler ama kimin nazarı değdiyse parmak kaldırsın bakiim :P Ve lütfen bir "maşaallah" eklesin ardından..

Dün ben aşağıdaki yazıyı yazdıktan sonra bordür almaya gittik Yusufcukla.. Dönüşte ben salonda onunla uğraşırken -rengi tutmadı, sinir oldum!!- Yusufcuk nereden bulduysa koyu mavi bir boya kalemi almış gelmiş salona ve yeni boyanan iki yere kocaman kocaman daireler çizmiş, şöyle kıvrıla kıvrıla içine doğru derinleşen modellerden!!!!

Görünce delirdim.. Resmen delirdim... Bağrındım bağrındım durdum evin içinde.. Korktu, çok ağladı Yusufcuk :((

Önce lekeyi sildim, sonra da bir kat daha boya geçtim üstünden..

Sonra ne oldu?

Kutusuna geri doldurduğum boyanın rengi -sanırım dibindeki birkaç gram beyaz boyadan dolayı- bir ton açılmış.. Duvar yama yama oldu!!

Allahım, Allahııııımmmmmmm..

Yusufcuğu uyuttum ve biraz sakinleşmek için ben de onunla uyudum.. Sonra kalkıp bordürü geri vermeye gittik.. Eve geldim, salonun çizik duvarını tekrar baştan aşağı boyadım.. Hiç olmazsa kendi içinde aynı ton olsun diye :(( Ortalığı toparladım, temizledim derken gece oldu zaten..

Ama esas bomba bugüneymiş!!

Sabah başka bir yere bordür almaya gittik Yusufcukla.. Yine istediğim gibi birşey bulamasam da bu iş fazlasıyla canımı sıkmaya başladığından idare eder birşey aldım ve kasaya ödemeye gittim.. Ta taaaaammmm... Kredi kartım yok!!! Dün en son geri verdiğim bordürü almıştım kendisiyle, ondan sonra hiç görmedim..

Kasada çantayı döktüm, ne var ne yoksa boşalttım ama yok.. Kaybetmişim kartı.. Dün dükkandan çıktığımızda bir yandan eşyaları yerleştirmeye bir yandan da tepişen, yerlere yatmaya çalışan Yusufcuğu zaptetmeye çalışırken düşürdüm demek ki :((

Neyse ödedim, çıktım, eve geldik.. İkindiye doğru işimi bitirip bordürü yapıştırmaya başladım.. Bir duvar bitti, diğerini yarıladım ki yapıştırıcı bitti.. Evde yarım birtane verdı, onu buldum.. Ama kurumuş olduğu için kapağı açılmıyordu ben de dibini kestim.. Hay kesmez olaymışım!!

Ben bordürü yapıştırırken Yusufcuk saniyeler içinde onu eline aldı ve sıkmasıyla yarım tüp yapıştırıcının koltuktan süzülerek haliya akması bir oldu!!!

Yine çok sinirlendim, bağırdım, bağırdım!! Yine çok üzüldü Yusufcuk :((


Of yaaa.. Şaka mı bu diyeceğim ama değil..
N'oluyor?


Hiç iyi değilim ben yine galiba.. Kendimi kötü hissettikçe de kötü şeyler gelip gelip beni buluyor.. Yusuf da çok ters ve zor bir çocuk oldu bugünlerde.. Bu beni geriyor geriyor, acısı yine ondan çıkıyor istemesem de.. Kesinlikle iyilikten anlamayan, dediğimi anladığı halde benimle inatlaşan bir çocuğa dönüştü.. Yaklaşık bir aydır sebepsiz ağlama krizleri geçiriyor, sokağa çıktığımızda yerlere yatmaya, eve gelince oyuncaklarını, kitaplarını oradan oraya fırlatmaya başlıyor..

Bebişime ne oluyor?
İki yaş sendromu dedikleri bu mu?
Buysa, inşaallah çabuk geçer.. Ve hasarsız tabii..

Ona nasıl davranacğımı bilememek çok geriyor beni.. Bununla ilgili okuyorum birkaç gündür ama hala çözebilmiş değilim.. İstediği şeyleri yapmam bile onu sakinleştirmiyor çünkü.. Canı istediği sürece ağlıyor, canı istediği sürece inatlaşıyor!!

En korktuğum şey buydu hayatta.. Birşeyi güzelce söylediğimde anlamayan, illa kızınca denileni yapan bir evladımın olması.. Gerçekten çok kötü, çok iç acıtıcı.. Ne kadar şefkatli olursa olsun her insanın bir tahammülü var ve sonuçta çocuğa kızmak da çözmüyor meseleyi.. O üzülünce yine anne üzülüyor, yine anne yıpranıyor..

Bir insan yetiştirmek ne zormuş!!!

30 Ekim 2008 Perşembe

"Yarın ard arda beş yazı yazmayan ne olsun?"


Yukarıdaki cümleyi yazarken, dün başıma geleceklerden habersizdim :P



Dün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı olduğunu unutmuşum ben!! Resmî tatil olduğu için Ozan tüm gün evdeydi tabii ve bir önceki akşam da bir ev-yapı marketinden ne zamandır istediğim boyaları ve saksıları almıştık.. Üç tane de sümbül ekledik listeye ve ben evin alacağı yeni hali hayal ede ede planlar yaptım..



Sabah Ozan "Ben hayatta karışmam boya işine.." diye yineledi bir kez daha.. Ben de ona daha zor olan işi yani Yusufcuğu oyalama görevini devrettim :)) Yedek kıyafet,su ve atıştırmalıklardan oluşan gezi kitini yanlarına verip onları dağa bayıra gönderdim :)) Arkalarından el sallarken de bilmiş bilmiş seslendim: "İki saatte kalmaz biter benim işim, çok geç kalmayın haa, Yusufcuk üşür bak!!"

Sonra bilin bakalım ne oldu?

Ben önce mobilyaları odanın ortasına topladım, duvarları ölçtüm biçtim, bordür yüksekliğini ayarladım.. Baktım bir saate yakın uğraşmışım!! Sonra sıra boyayı ayarlamaya geldi.. İlk önce rengi tutturamadım, gittim hemen bir renk tüpü daha aldım yakın bir nalburdan.. Sonra o da hayalimdeki gibi olmayınca kafadan uydurma bir renk oluşturdum :P Biraz magenta, biraz beyaz, parlaklığı kırmak için biraz da oksit sarı.. (Evde vardı Allahtan ) Eh, idare eder birşey çıktı ortaya..


Tam ben boyaya başladım, kapı çaldı!!!

Bizim dağ ekibi ben daha işe başlamadan döndü geldi.. Hadi bakalım, Yusufcukla boya evi boyayabilirsen..

Çok acıkmış kuşum, "Mamaaa" diye tutturdu önce.. Sabah kahvaltı niyetine sadece biraz ekmek kemirmişti çünkü.. Babiş hemen bir tencere süper makarnayla kurtardı durumu çünkü ben duvarlarla boğuşuyordum salonda!!



Yusufcukla oynayıp onu uyutana kadar çok vakit kaybettim ondan sonra.. Babasıyla yapıp ettiklerini anlattı bana.. "Buğ doyduyduk, öcüğğ döğdük, munik dinyedik.." Ben daha salonun yarısına ilk katı atmıştım ancak, ikindide o uyuyunca diğer yarıyı da boyadım ve kurumaya bıraktım.. Mutfağı toparladım, kendime sıcacık bir çay yaptım, dinlendim. (Şimdi siz zannettiniz ki oturdum çay demledim, yooookk.. Hani şu suya atınca eriyen çaylar var ya, ipi sapı çöpü olmayan, onlardan :P ) Akşam namazını kıldıktan sonra da ikinci katı attım, babası -nasıl olduysa bağırmadan,uslu uslu uyanan ve odasında onunla kalmaya razı olan, yanıma gelmeye çalışmayan- Yusufcuğu oyalarken..

Hasılı ben dün, bütün gün boyalarla boğuştum.. Ozan'ın hevesle aldığı "120" filmini bile seyredemedik. (Kurtuluş Savaşı başladığında Van'da artık cepheye gidecek hiç erkek kalmadığı bir dönemde, cephane taşımak için görevlendirilen 120 çocuğun inanılmaz dramını anlatıyormuş, çok merak ediyorum ) Boya bitti ama içim rahat etmedi, gece yatmadan önce bile gidip gelip kontrol ettim.. Tam kurumamıştı çünkü ve hala dalga dalga görünen yerler vardı!! Açık renkte bu sorun olmuyor ama koyu renk rulo veya fırça izini çok belli ediyor yaa.. Neyse ki bu sabah kalktığımda korktuğum şeyle karşılaşmadım.. Boya kurmuştu ve süper görünüyordu :))

Artık ne olur ne olmaz diye ortada bıraktığım boyayı kaldırabilir ve güzel bir temizlikten sonra mobilyaları yerleştirebilirim.. Zor olsa da harika bu boya işi.. Ev yepyeni gibi görünüyor :)) Bugün bir delilik daha yapıp yatakodayı daha doğrusu sadece yatağın baş tarafındaki duvarı da boyayasım var!!

Şimdi sıra güzel bir bordür bulmakta.. İki yere baktım, bulamadım istediğim gibi birşey.. Bugün yine bakmam lazım..


Evi bi toparlayayım, hemen buradayım tamam mı :))
Beş yazı konusunda sözüm söz..


NOT: Sonnur, hayatta olmaz!! Şahap olcek benim yigenimin adı :P

28 Ekim 2008 Salı

İnsanın kendi evi gibisi yok :))

Yaşasın Blogger!!

Bu yasağı koyarak sadece cümle alemi kendine güldürenleri de bir kez daha şiddetle kınıyorum.. Acun abi ona buna ayda dokuz doksana Digitürk kurmak yerine bu toplumsal meseleye el atsın bence :P

Açılışı yarın ard arda beş yazıyla kutlamayan ne olsun!!

Niye mi şimdi yazmıyorum? Ee, o kadar fotoğrafı yüklemek ve yazıyı yazmak biraz zaman alacak.. Malum, birikti gündem :))


Bir kez daha, oley oley oleeeeyyyyyyy...

27 Ekim 2008 Pazartesi

"www.ktunnel.com"dan girip bloga erişebiliyorum, yazı yayınlayıp güncellenen linkleri okuyabiliyorum ama fotoğraf ekleyemiyorum ve bazı işlevleri kullanamıyorum..

Sanırım Blogger açılana kadar Wordpress'te yazacağım, buraya sadece fotoğafsız olarak yazıları yedekleyeceğim.. Açılırsa buradan devam ederiz..

Hala çok kızgınım çoookkk..

25 Ekim 2008 Cumartesi

Yassah hemşerim, yassah.. Çünkü Türkiye burası.. Blogger da yasak, youtube da.. Düşünmek de yasak, istediğin kıyafetle okumak da.. Türkiye burası, başka sebebe gerek yok!!

Bir deli bir taş atar kuyuya, bulanır bütün su..

Akıllı deli farketmez ondan sonra, taşla doldurulur kuyu!!

N’apalım, "www.kuaybenindunyasi.wordpress.com"dayız bundan sonra.. Orası da kapanana kadar!!
Yassah hemşerim, yassah.. Çünkü Türkiye burası.. Blogger da yasak, youtube da.. Düşünmek de yasak, istediğin kıyafetle okumak da.. Türkiye burası, başka sebebe gerek yok!!

Bir deli bir taş atar kuyuya, bulanır bütün su..

Akıllı deli farketmez ondan sonra, taşla doldurulur kuyu!!

N’apalım, "www.kuaybenindunyasi.wordpress.com"dayız bundan sonra.. Orası da kapanana kadar!!
Yassah hemşerim, yassah.. Çünkü Türkiye burası.. Blogger da yasak, youtube da.. Düşünmek de yasak, istediğin kıyafetle okumak da.. Türkiye burası, başka sebebe gerek yok!!

Bir deli bir taş atar kuyuya, bulanır bütün su..

Akıllı deli farketmez ondan sonra, taşla doldurulur kuyu!!

N’apalım, "www.kuaybenindunyasi.wordpress.com"dayız bundan sonra.. Orası da kapanana kadar!!

24 Ekim 2008 Cuma

"Sana anne olmanın mutluluğu olmasaydı, olur muydu seni kaybetme ihtimalinin korkusu/acısı?"

Bu harika cümlenin sahibi olan sabır timsali anneyi Yusufcuk çok küçükken tanımıştım ben.. Küçük cennet kuşu İmran'ın annesiydi o.. Zor günler geçiriyordu o zaman.. Rabbinden ona gelen küçük emaneti, geri göndermenin zorlaştırdığı günler..

Çok dua etmiştim ona, hala ediyorum..

Ama bugünlerde biraz daha fazla duaya ihtiyacı var galiba.. Belki siz de sayfasını ziyaret etmek ve biraz rahatsız olan diğer kuzusuna dua etmek istersiniz..

22 Ekim 2008 Çarşamba

Ben dün gece düşündüm düşündüm, bu tatlı, kelebekli blog arkadaşlığı ödülünü bir de aylardır istisnasız her yazımı güzel yorumlarıyla süsleyen, onlar yetmeyince mail atan, birkaç gün yazmasam hemen merakla "Nerelerdesin?" diye soran tatlı ve vefakâr arkadaşım Ayşe Şule'ye de göndermeye karar verdim..

Kremalimizin annesi, senin de sayfana konsun bu kelebekler :))

21 Ekim 2008 Salı

Kelebek etkisi..

Butterfly effect :))


Haftasonu kelebekler kondu salon perdelerime..

Biliyorum, mevsim "ilk" değil "son"bahar ama El Sanatları Fuarı'ndan aldığım bu güzellikler ilkbahara kadar bekleyemzlerdi o poşetin içinde!!

Ben onları astım, onlar da söz verdiler bana.. İlkbahara kadar uslu uslu uyuyacaklar astığım yerde.. Sonra yaramaz güneş ışıkları yine vuracak camlara, çiçekler açacak ve ben uyandıracağım onları.. Hafifçe aralayacağım penceremi ve uçacaklar istedikleri yere...



.................



Sadece evime değil, sayfama da kelebekler kondu bu hafta..
Birbirinden habersiz ama eşzamanlı :))



Sevgili Sümüklüböceğim ve Kelebek Gibi bu tatlı "blog arkadaşlığı ödülü"nü hediye etmişler bana.. Çok mutlu oldum, teşekkürler..

Şimdi ben de birilerine hediye etmek zorundayım bu ödülü ama sayfanın her iki yanında, taa aşağılara kadar uzanan link listelerinden de anlayacağınız gibi seçim yapmak çok zor.. Birinizi seçsem diğeriniz güceneceksiniz, hiç saklamayın :P

Ben de şöyle bir çözüm buldum.. Madem bu bir blog arkadaşlığı ödülü, öyleyse ben de bu ödülü, blog vesilesiyle tanışıp gerçek birer arkadaşa dönüştüğümüz bloggerlara vereyim :))

Canım Özlemcim, İremcim, Minik Patiklercim, Hamarat Annecim, Sühendancım, Eminecim, Minelcim, Zeynepcim, Aysuncum, Sedacım, Hacercim, Ayşecim, Esracım, Tubacım, Neslihancım, Rabiacım ve canım Sabriş ablam..

Sizin de sayfanıza konsun bu kelebekler!!
Ben var ya, sizi kıracağıma dişimi kırarım daha iyi :P

Tamam o zaman şöyle yapalım.. Ben dediğim gibi burayı günlük olarak iptal edeceğim ve "kuaybebasturk.blogspot.com"da yazmaya devam edeceğim.. Vakit buldukça da ( artık ayda bir mi olur haftada bir mi bilemem, Allah Kerim ) buraya Yusufcuğun şirin ve güncel fotoğraflarını eklerim inşaallah..

Anlaştık di mi?
Sonbahar..







Şehirlerin tekdüze grisine inat, en güzel turuncularıyla, en tatlı kırmızılarıyla gelmiş doğaya sonbahar.. Ve ben iyi ki Ozan'ı dinlemişim yine.. Onunla beraber dağa yürüyüşe gitmiş ve o güzelim vişne bahçesini, o tatlı kızıl yaprakları görmüşüm.. İyi ki..




..........................



Mikrodalga fırınım geldi.. Hem de sipariş verdiğimin ertesi günü!! Bu süper hızlı gönderi ve kaliteli hizmet için "hepsiburada.com"a teşekkür ediyorum.. Ben fırını, sitedeki yorumlara güvenerek ve küçük çaplı bir piyasa araştırmasının ardından aldım zaten.. Fiyatı gerçekten çok uygundu..

Biriniz sormuştunuz ne aldığımı, şu modeli aldım.. İki gündür kullanıyorum ve çok memnunum açıkcası.. Yarım dakikada sütü ısıtıyor, ısıttığım bardakla içiriyorum Yusufcuğa.. Cezve çıkar, başında bekle derdi yok :P Pazar sabahı da hem bir gece önce yaptığım börekleri hem de ekmekleri ısıttım, ikisi de yeni pişmiş gibiydi, süper :)) En son bu akşam buzluktaki dolmaları çıkardım ve 20 dakikada hazırdı!! O buzu çözüp ısıtana kadar ben diğer şeyleri hazırlayamadım bile!! Yani kısacası, iyi ki almışım..

Gelelim mikrodalga fırınların zararlarıyla ilgili yorumlarınıza.. Gayet paranoyak bir kişilik olarak, böyle şüpheli bir aleti evime sokmadan önce derin bir araştırmaya giriştim merak etmeyin :)) İnternette onlarca yazı okudum ve en son da sevgili kocacığımın "Ya biz bu konuyu derste bile işledik.. Bu fırınlar, yiyeceklerin içindeki su moleküllerinin yüksek hızda titremesini sağlayarak ısıtıp pişiriyor, zararlı ışınlarla falan değil.." diye teminat verince almaya karar verdim.. Mikrodalga fırınların nasıl çalıştığıyla ilgili bu yazıya göz atabilirsiniz.. Lütfen okuyunuz, çok güzel ve açıklayıcı.. Rica ediciim, bilmeden etmeden "zararlı" diye kalplerini kırmayın bu hamarat fırıncıkların :P Dikkat etmeniz gereken tek şey çalışırken önünde durmamak ve kapağını açmamak..


"Zararlı" kategorisi altında da şu yazıyı buldum ama okuyunca göreceksiniz zaten, bahsedilen zarar mikrodalga fırının kendisinden değil de gıdaların uygun pişirilmemesinden meydana geliyormuş.. Bir diğer yazıda da birkaç çocuğun mikrodalgadan aldıkları bardak ya da tabaktan yandığı yazıyordu ama burada da suç fırında değil zaten.. "Zararlı" başlığı altındaki yazılar genelde bu haberlerden oluşuyor.. Tamam da ben şunu anlamıyorum, o zaman ilk önce kullandığımız ocak ve büyük fırınları atmamız lazım evden.. Ya da su ısıtıcıları ve elektrikli sobaları.. Onlarla yaralanan çocuk sayısı eminim ki çok daha fazladır.. Ama olmaz!! Bunlar kullanmaya "alışkın" olduğumuz şeyler.. Alışkın olmadıklarımıza da hep şüphe duymalı ve başkalarının da bizim bu zayıf noktamızı "zararlı" kelimeleriyle bir kara deliğe çevirmesine izin vermeliyiz..


Bu meseleyi bir sitede okuduğum şu tespitle bitirmek istiyorum, zira bilimsel bir yazıya dönüşmekte bu bölüm :P


Eğer yaydığı radyasyondan dolayı mikrodalga fırın almak istemiyorsanız bilin ki sürekli kulağınıza dadayıp konuştuğunuz cep telefonları, saatlerinizi karşısında harcadığınız bilgisayarlar ondan kat kat daha zararlı bu konuda.. Başarabiliyorsanız önce onları çıkarın hayatınızdan..





....................



Yusufcukla ben "en tatlı uyuma şekli"ni icat etme konusunda büyük bir gayret sarfetmekteyiz.. Şarkı söyleye söyleye ve "öbe öbe" uyumadan sonra sıra şimdi de "yüz eller arasında" modeline geldi :))

Uyumak için yattığımızda Yusufcuk önce tepişiyor tepişiyor, sonra da iyice uykusu gelince bana yanaşıp koluma yatıyor.. Minik ellerinden birini yanağımın altına diğerini de öbür yanağımın üstüne koyuyor ve "yağki loğle" diyor bana.. Ben şarkı söylerken o elleri yüzümde, ben yüzüm onun ellerinin arasında belki de dünyanın en tatlı uykusuna dalıyoruz..

Gerçi bu aralar bu tatlı uykularımız kabarıp kocaman şişen ve artık gün ışığına kavuşmak isteyen (:P) azı diş yüzünden sık sık ağlamalarla bölünüyor ama olsun.. Bünye alışkın ne de olsa :))



....................



Dün dağa yürüyüşe gittiğimizde Yusufcuk yine öldürdü beni gülmekten.. Öğle uykusu saati çoktan geçmişti ve uzun uzun koşup oynadığından iyice yorulmuştu artık.. Dönüş yolunda, yürürken birden yere oturdu ve ne kadar seslensek de kalkmadı.. En son babası "E hadi ama oğlum, arabaya gidiyoruz bak, gel.." diye ısrar edince şöyle cevap verdi bize..

- Yoyuydum, otuyyom adidik..

Bu "azıcık oturma" kavramını ne zaman, kimden öğrendi inanın hiç bilmiyorum :))


Ondan önceki akşam da "El Sanatları Fuarı"na gitmiştik hepberaber.. Bir ara ben bir incik-boncuk standına daldım, Ozan da sıkıldı ve Yusufcuğu alıp başka bir standa gitti.. Orada ahşap model bir motor görmüşler ve Yusuf tutturmuş babasına motoru al diye.. Ozan da "Paramız yok ama, alamam ki.. Sende var mı para?" demiş.. Tatlışım eğilip pantalonunun ceplerini karıştırmış iyice ve üzgün üzgün "Yok!" demiş babasına.. Sonra da avazının çıktığı kadar bağırmaya başlamış, "Anne deeeelllll, anne paya detiy, motoy ağcaş, deellll.." Alışverişe babasıyla değil sürekli onunla birlikte gittiğimiz için sadece bende para olduğunu zannediyor yavrucak :))

Tekrar buluştuğumuzda Yusufcuk pek bir sevindi beni gördüğüne, meğer sebebi oymuş.. Motorcunun önünden tekrar geçmeden hemen çıktık fuardan :)) Arabada bozuk paraları bulunca çok sevindi "Motoy ağcaş.." diye ama kandırdık bir şekilde.. Çünkü annesi paraları çok tatlı başka şeylere harcadı :))



........................



Bir duayla bitirmek istiyorum bugün..

Rabbim üzerimizdeki nimetleri idrak edebilmeyi nasip eyle.. Onları arttır ve şükrünü hakkıyla eda edebilmeyi nasip eyle..

Amin..

17 Ekim 2008 Cuma

Yerçekimine inat..


Makinedeki fotoğrafları hala bilgisayara atıp düzenleyemediğim için arşivden bir tane ekledim size.. Bugünlük bununla idare ediyoruz tamam mı :))


..................



Dün gece işten gelen babası soruyor Yusufcuğa:


-Napıyorsun oğlum?
-Annemi üjüyom!!!!

Gerçekten de üzüyordu valla :)) Koltuğun arkasından parkeye sarkıp kafaüstü yere çakılmaya çalışıyordu!!


...................



Sonra oturdular, kitap okuyorlar birlikte baba-oğul.. Daha doğrusu resimlerine bakıp onları anlatıyorlar birbirlerine ben ütü yaparken.. Babası anlatıyor, Yusufcuk ısrarla "Ağaba bul, tağvon bul, demi bul, dğen bul" diye yalvarıyor.. Çünkü küçük beye göre, her kitapta mutlaka bir araba, kamyon, gem, ya da tren resmi olacak.. O olmazsa uçak olacak, o olmazsa bisiklet olacak.. Tekerlekli, motorlu birşeyler olacak yani :P

Babası "Yok oğlum yok, bak bütün kitaba baktık, kamyon resmi yapmamışlar.." dedi.. İç çeken Yusufcuğun fısıltı şeklindeki cevabı şöyleydi:

-Aceba tağvon yeğdeee?


Yok annem yok, kamyon dağa kaçmış dağa :)))



....................



İki gün önce markete gittik Yusufcukla.. Dönüşte, bizim sokakta maytap patlattı çocuklar.. Yusufcuk bana döndü ve şöyle dedi:

-Anne ödüm patyadi!!


Ya bu çocuğun içine ne kaçtı, bi fikri olan var mı?



...................



Nihayet yazlıkları kaldırıp kışlıkları çıkartabildim bu hafta.. Verilecekleri ayırıp yavruşun küçülenlerini kaldırdım bazanın altına.. Taa ilk doğduğunda giydiği tulumlar çarptı gözüme hurcu karışıtırırken.. El kadar!! Ne kadar da minikmiş meleğim, unutmuşum..


..................



Dün gece, saatin ikiye yirmi kalasında, bir mikrodalga fırın satın aldım internetten!!

Şimdiye kadar neden almamışım, hayret ettim kendime.. Bayramda, annemlerde keşfettim ne kadar harika birşey olduğunu.. Saniyeler içinde ısıtması, buz çözmesi bir yana, bir de öyle harika patates ve sebze yemekleri pişirdik ki tadına inanamazsınız.. Ne kızartma ne haşlama.. Ama çok lezzetli.. Tam da mide ağrıları sebebiyle sağlıklı beslenmeye çalıştığım bir dönemde harika oldu bu keşif.. Bir de blog buldum ayrıca mikrodalga yemekleri tarifi veren.. Biraz inceleyeyim ve pişireyim birkaç şey, sizin de payınıza düşecek tabii haberleri :))



.............



Şimdilik bu kadar.. Akşamdan kalan ütüleri bitirmem ve bu gece bize gelme ihtimali olan kardeşime güzel birşeyler pişirmem lazım.. Yusufcuk en küçük dayısını sabırsızlıkla bekliyor :)) Gelince "puk" diye öpecekmiş, öyle diyor valla..

15 Ekim 2008 Çarşamba

Başsağlığı için kucağımda hasta Yusufcukla, zor bir gece yolculuğuyla, sadece bir buçuk gün için tekrar yeni döndüğüm İstanbul'a gidip de reddedilmemin, kat kat ellerin bile kabul edildiği cenaze evine başsağlığı için kabul edilmememin tek iyi yanı:

"Üstüme düşeni yapmış olma"nın rahatlığı..

İyi ki cenazeye katılmamışım demek ki.. Orada da kardeşimi çok üzmüşler, defin için mezarlığa gelmesine bile izin vermemişler..



Önemli değil..

Herzamanki gibi yine diyorum, bir zalim bir mazlum olacaksa daima karşı karşıya, ben hep mazlum olan olmayı tercih ederim..

Rabbim zalimlerden eylemesin hiçbir zaman..


...................




Yazacak ne çok şey birikti!!
Unutmak istemediğim ne çok şey!!


Yusufcuk harika ötesi cümleler kuruyor artık.. Her çocuk bunu yapıyor, hepsi bu kadar tatlı konuşuyor biliyorum ama yine de bunu not düşmeden edemedim..

Her sabah yataktan kalkınca bana önce "Annem, uyandim, dünaydin.." diyor ve öpüyor mesela.. İstersem depresyonun en dibine vurmuş olayım, bu cümle hem gözlerimi yaşartıyor hem de yataktan zıplatıyor beni.. Sonra hemen "Tazat, dodap diydiy.." diyor bana.. Çünkü yataktan kalkınca üşüneceğini, kazak, çorap giymeden odadan çıkılmayacağını öğrendi minik adamım :))

Kahvaltı edileceğini duyunca siparişini veriyor hemen: "Anne maylebi yap.. Huduytam şıcak yap.." Maylebi, bugünlerdeki favori yiyeceği muhallebi oluyor.. Süt, irmik, şeker ve içine hergün farklı bir meyvenin rendesi.. Bayılarak yiyior.. "Huduytam şıcak" ise, bildiğimiz yumurta :)) Tavukların "Gıt gıt gıdak, yumurtam sıcak" diye bir şarkı söylediklerini anlatmıştım da birgün kendisine :))

Kahvaltıdan sonra sıra uzun bir oyun faslına geliyor tabii.. Allah'a şükür artık legolarıyla, arabalarıyla benim bile hayret ettiğim sürelerle, uzun uzun oynuyor.. ( Esracım sana bahsettiğim müjdelerden biri buydu ) Canı sıkılınca defterini, boya kalemini alıp yanıma geliyor, aklına gelen her nesneyi çizdiriyor bana.. "Anne tağvon çij, ücüm yap, didek çij, demi yap, ağaba yap, motoy yap, udak yap...." Ben fenalık geçirene kadar ne çizdirebilirse artık!!

Arada kuruyemiş yiyor küçük kuş.. Maşaallah ne çok seviyor.. "Vindik" ve "ücüm" favorisi.. Fındıkları, kuru üzümleri lüpletiyor, sonra da annesi "Bu çocuğun enerjisi nereden geliyor?" diyor :P O enerjiyi harcatmak için oğlunu oraya buraya yürümeye götürüyor..

Sonra biraz -İstanbuldayken resmen sayıkladığı- bisikletine biniyor, biraz kendi kendine oyuncak ilan ettiği ev eşyalarıyla oynuyor Yusufcuk ve sonra sıra öğle yemeğine geliyor.. Yine sipariş veriliyor anneye: "Manağna, pilal" Hergün, her öğün makarna, pilav yese bıkmayacak galiba!! Çorbalara biraz pirinç atıp "İçinde pilav var.." diyerek, makarnalara sebze ve yeşillik ilave ederek bu tek tip beslenme isteği sorununu çözüyoruz..

Yemediği zamanlarda bazı rüşvet önerileri de işe yarıyor tabii :P " "Yemeğini bitirirsen sırada gofret var" ya da "Bu tabak biterse sana kocaman bir çocuk çizerim" cümleleri çoğu zaman işe yarıyor.. Artık yemediği zaman kesinlikle peşinden de gitmiyorum.. Tabağı mutfağa götürürken yiyecekse o peşimden koşuyor, hi hii :))

Dikkat ederseniz buraya kadar hiç "anne sütü seansı"ndan bahsetmedim..

Çünkü biz hallettik o meseleyi!!


Yazmadığım dönemin bombası bu aslında.. Yusufcuk artık bir "bağımlı" değil :)) "Beyaz kriz"lerimiz sona erdi :))

Yazıldığı kadar kolay olmadı tabii bu.. İlk bir hafta-on günü nasıl geçirdiğimi bir Allah bir ben biliyorum.. Tabii bir de gece bizimle beraber en az dört-beş kere uyanan ve sonu gelmeyen ağlama krizlerimize ortak olan annem ve babam :P

Üç yaşına girdiği hafta, bayrama ramak kala sütten kestim Yusufcuğu.. Gündüzleri emmediği için aslında pek de yadırgamadı "Artık emmeyeceksin" cümlesini.. Zaten ağladığı sürede de niye ememiyorum diye ağladı, emmek istiyorum diye değil..

O hafta resmen tanıyamadık Yusufcuğu.. Agresiflik ve şiddet tavan yaptı.. Büyük bir stres belirtisi olarak, tırnaklarının yanındaki etleri yolmaya başladı.. İki yaşındaki çocuk!! Resmen yoksunluk belirtileri gösterdi yaa.. Geceleri uyanıp uyanıp ağladı saatlerce.. Ne dersek "Hayiyyy" diye bağırarak.. Ne yanında yatmamı istedi ne yanından kalkmamı.. Ne süt içmek istedi ne de içmemek!!

Sonra yavaş yavaş durumu kabullenmeye başladı afacanım.. Sürekli iki yaşını bitirdiğini, artık büyüyüp abi olduğunu anlatıyorum ona.. Sadece küçük bebeklerin emdiğini söylüyorum.. Zor kabullense de anlıyor galiba.. Şimdi arada sırada geliyor, "Emiyomm" diyor, sonra da hemen ekliyor "Yaka yaptim anne yaka"

Ahh, senin şakanı yiyim ben yiyimmmmm :))

Parmağının kenarını yolma huyu hala düzelmedi yanlız.. Yer etti orası, sürekli uğraşıp uğraşıp duruyor.. "Yapma" deyip üstüne gitmiyorum, sadece o anda dikkatini dağıtıp eline birşey vermeye çalışıyorum ki üstüne gittikçe daha da arttırmasın.. İnşaallah onu da bırakır küçük stres topum..



Neyse, dönelim günlük rutinimize ve cümlelerimize..

Öğlen yemeğinden sonra sıra tabii ki uykuya geliyor :)) Sadece Yusufcuk için değil, benim için de :P

Sütten kesilmesi pek birşey değiştirmedi.. Yusufcuk hala geceleri çok uyanıyor ama işin en iyi yanı, çoğunda bir iki saniye içinde hemen geri dalması.. Emmekten umudu kesince daha kolay uyumaya başladı, bu bir gerçek.. Bir de yatağın içinde savaşır gibi uymasa, yattığı yerde durmayı becerebilse o aradaki uyanmalar da bitecek ama bakalım ne zaman? Tepişirken ister istemez uyanıyor ve beni de uyandırıyor..

Sütten kestiğimden beri yanına yatıp şarkı söyleye söyleye uyutuyorum Yusufcuğu.. Başını, sırtını okşuyorum yavaş yavaş.. Bazen "Bam bam yöğle" diyor bazen" tüçüt ağaba" Hangisini isterse o şarkıyı icra ediyoruz beyefendiye.. Repertuarımız geniş Allah'a şükür :P

Uyku deyince hemen bir de yeni dahil olduğumuz "öcü kültürü"yle ilgili not düşelim buraya.. Yusufcuğu uyutmak neredeyse bir saat sürüyordu ilk başlarda.. Bayram sonrası eve döndüğümüz gece de tavan yapmıştı huysuzluğu.. Kendi sesinden beni bile duymayacak şekilde ağlıyordu yine.. O sırada aklıma şöyle bir çözüm geldi.. Yavaşça yatağın yanındaki komidine vurdum kapı çalar gibi ve "Kim o?" diye seslendim.. Sonra da şöyle cevapladım kendi sorumu, "Nee!! Ağlayan ve uyumayan çocuklara kızan adam mı geldi.. Yok yok, git adam sen, hemen uyuyacak benim oğlum!!"

Bu cümleden sonra Yusufcuğun koluma yatıp uyuması sadece beş saniye sürdü!!!

İyyenç pi anneyim kaliba :P


O günden beri her yatağa yatışta önce "Adam deliyoo" diyor, sonra da huysuzlanmadan hemen uyuyor.. Gece gündüz farketmiyor.. Gündüz bazen siniri tutup da kendini yere çarpacak kadar çok ağladığında ya da çok tehlikeli birşey yaptığında "adam" yine hemen çalıyor bizim kapıyı.. "Adam diğtt evine, yapmiyom, şuştummm" diye bağırıyor o da :))

Büyüklerin engin tecrübesine gerçekten de güvenmek lazım demek ki.. Öcüler, torbasını sarkıtıp yaramaz çocukları toplayan Markutlar boşuna icad olunmamış zannımca :P



Doğru birşey yapıp yapmadığımdan emin değildim ama İstanbul'a ikinci gidişimde görüştüğüm Meltem Hoca -çocuk gelişimi uzmanı ve bu alanda sayılı iyi yazarlardan biridir-, şimdilerde bu "adam"ın pek bir zararı olmayacağını ama yaklaşık bir iki ay içinde başlayacak olan "somutlaştırma" döneminde bu "adam"ı hayatımızdan çıkarmamız gerektiğini söyledi.. Bu hafta pek bahsetmedik adamdan.. Hatta bugün hiç bahsetmedik sanırım.. Zaten uyumaya alıştıkça buna ihtiyacı olmayacak Yusufcuğun.. Kendi kendine de sakinleşebilecek yatınca..

Gündüz uyku süresi de oldukça uzadı Yusufcuğun.. Birbuçuk hatta iki saati buluyor bazen.. Bunun benim için ne kadar büyük bir nimet olduğunu, ancak uykusuz bebiş anneleri anlar!! Bu da mı "adam"ın korkusundan acaba :P

Uyanınca yine hemen öpücük-sevicik faslımızı gerçekleştiriyoruz ve kazak ve çoraplarımızı giyiyoruz :)) Sabah gitmediysek o günkü alışverişimiz yapıyoruz karnımızı doyurduktan sonra.. Yusufcuğun deyimiyle "Mannege didiğn, ebbet ağyoş, pakka ağyoş, ağaba ağyoş, meğme ağyoş, aci bibey ağyoş, vs. vs.." Yani markete gidip ekmek, pasta, araba, meyve, acı biber.. -aklımıza ne gelirse artık- almak istiyoruz :)) Yolda gördüğü arabalara "Hadi hadi, geç geç"diyor Yusufcuk, başını okşayıp seven teyzelere "iki" yaşında olduğunu söylüyor iki küçük parmağını göstere göstere.. "Anne bu ni?" diye soruyor bana bilmediği birşey görünce, şaşırdığı birşey görünce "A aaa" diyor hemen ellerini iki yana aça aça..


Gözlerimin önünde büyüyor, küçük bir adama dönüşüyor meleğim..

Zannettiğimden çok daha fazla şeyi anladığı, algıladığı kesin.. Umarım yetebiliyorumdur ona, umarım iyi bir anne olur iyi bir evlat yetiştiririm.. Bazen hayretler içinde kalıyorum çünkü söyledikleri, yaptıkları karşısında..


Az önce öpmek istedim mesela, "Yaa hayiy" dedi bana.. Oyununu bozmak istemiyormuş da.. Ben de "Tamam o zaman, ben de üzülüp ağlayayım bari.." dedim. Bana ne dese beğenirsiniz? "Şuş anne şuş, adam deliyo bizim evine, dıziyo, ağlama!!"

Neyse efendim, akşam oldu ya şimdi.. Sırada yemek ve sonraki aktivitelerimiz var.. En önemlisi de "İze ditti, mama paya detiyiyo" yani işe gidip mama parası getiren babayı beklemek..

Yanlız şunu da mutlaka not düşmem lazım.. Yusufcuğun babası kadar heyecanla beklediği bir şey daha var: Çöp kamyonu!!

Her akşam saat dokuz gibi çöp kamyonu geliyor bizim apartmanın önüne ve biriken çöpleri alıyor.. Yusufcuk hangi odada olursa olsun, ne yapıyor olursa olsun sesini duyar duymaz anında ışınlanıyor salondaki pencerenin önüne ve gidene kadar heyecanla, coşa coşa izliyor adamları.. Zıp zıp zıplıyor olduğu yerde.. Kamyon gidince de her akşam bıkmadan aynı şeyleri anlatıyor bana.. "Anne tağvon deldii, adam pağğt atti ee pişi, işik yaniyoo boğle.." Ozan diyor ki, "Galiba üstünde yanan ışıklarıyla, inip kalkan bölümleriyle falan uzay mekiği gibi geliyor bu kamyon çocuğa.." :))

Baba gelince bir "bin nesne çizdirme" faslı da ona uygulanıyor..Kucağa atlama oyunu olan "biğğ, ikki, üğğçççç" oynanıyor, güreşiliyor, tepişiliyor, tüm enerji tüketiliyor.. Ve sıra, artık uykusu gelmeye başlayan Yusufcuğu kendi deyimiyle "öbe öbe uyut"maya geliyor.. İki gündür "Anne öp beni.." deyip, öpe öpe uyutuyor kendini minik sevgi bebeğim :))

Bana bunu yaşatan Rabbime binlerce şükürler olsun..

Yüreğimi sıkan, beni bunaltan onca şeyin arasına sıkışan bu güzellikler, hepsini gölgede bırakıyor.. Hepsini..



.................




"Yetmez " diyenler.. Devam :))

Sırada teşekkürlerim var..

Merak ettiği için teşekkür edilir mi insanlara? Bence edilir.. Çünkü merak edilmek, kendini çok iyi hissettiriyor insana.. Sevildiğini, değerli olduğunu anlatıyor açık açık..

O yüzden beni merak eden, arayan, yorum yazan, mail atan, dua eden herkese çok ama çooook teşekkürler..

Benim için iyi şeyler dileyen herkes için, ben kat kat fazlasını diliyorum..

İyi ki varsınız.. Sizi seviyorum..



.................



Bir sonraki post, bol bol fotoğraftan oluşacak inşaallah.. Kocaman bir bayram tatili ve İstanbul anıları var arşivde.. Hatırladıklarımı da not düşerim altlarına, aradaki açığı kapatırız :))


Hadi bakalım, siz serin sonbahar havasını içinize çekin bol bol, tatlı turuncu yaprakların vedasını dinleyin ve bekleyin bizi..

Bu sefer çok geç kalmayacağım inşaallah..

6 Ekim 2008 Pazartesi

Şimdiye kadar,
hiçbir bayramda amcamın elini öpmedim ben..

Ona hiç gitmedik çünkü, hiç paylaşmadık bayramı..

Yengemi bir kere bile görmedim hayatımda.. Çok yabancı bana..

Her ikisi de benden büyük olan amcaoğullarımın, sadece 12-13 yaşlarındaki kamera görüntüleri var hafızamda.. Biryerde karşılaşsak tanımam, tanıyamam..


Kırgın iki kardeşin çocuklarıyız biz..
Uzak büyüdük birbirimizden.. Uzak kaldık hep..


İlk karşılaşmamız, Çarşamba günü onlara yapacağım başsağlığı ziyaretinde olacak galiba..

Bugün ikindide aldım amcamın vefat haberini..
Hissettiğim şeyi adlandıramıyorum bile..
İçim çok buruk sadece..


Bir de kocaman bir "keşke" büyüyor içimde.. Keşke gitseydim bayramda hastaneye.. "Aramama, görüşmek istememe ama oğlundan aldığım "red" cevabına rağmen gitseydim.. Karşılaşmaktan korktuğum herşeyi göze alıp gitseydim..

Keşke..

Nasip olsa görürdüm biliyorum ama yine de kendimi ikna edemiyorum..

Allah rahmet eylesin..
Kanser sebebiyle çok uzun süredir çektiği büyük acılar, günahlarına keffaret olsun inşaallah..
Biraz enerji, biraz zaman..

Yazmak için acilen bunlara ihtiyacım var..

Evimize döndük çok şükür.. En güzelinden en kötüsüne kadar birçok anı biriktirerek..


Bir veda yazısı yazdım dün, sayfayı kapatmadan önce sizlere haber vermek için .. Uzun uzun düşündüm, sonra sildim.. Baktım ki, ben buraya yazarken mutluyum.. Unutmak istediklerimi unutup, beni üzenleri saklayıp yine "polyyanna" olmaya karar verdim..

Hiçkimsenin hayatı "zannedildiği" kadar kolay ve güzel değil.. Ama çıkış noktası da bu zaten.. Madem başarabilenler var, ben de "herşeye rağmen" devam edenlerden olabilirim.. Küçük mutluluklar damıtıp onları paylaşabilirim.. Katsayıyı onlara, yüzlere, binlere çıkarabilirim..

O yüzden yazacağım.. Gidebildiği yere kadar gitsin bakalım..

Umarım bir sonraki yazı bu kadar can sıkıcı olmaz.. Yusufcuğun şirin birkaç pozu ve artık dörtlü kombinasyonlarla kurduğu şirin cümleleri sayfamı yeniden renklendirir diye umuyorum..

Ve son olarak da hepinizden, gecikmiş bayram tebriğimizi kabul etmenizi rica ediyorum..

20 Eylül 2008 Cumartesi


Canım meleğim, iyi ki doğdun..


İki kişilik hayatımızı
kocaman bir şenliğe..

Sessiz yuvamızı,
tatlı bir nağmeye..

Beni, bir anneye..
Babanı, dünyanın en mutlu erkeğine dönüştürdün..


İkinci yaşın hayırlı olsun..
Ömrün bereketli olsun..


Anne seni hep böyle gülerken görsün inşaalah..
Bu mutluluk ona yeter..

18 Eylül 2008 Perşembe

Merakta bıraktığım için çok üzgünüm
ama yazma fırsatım olmadı bu hafta..

İstanbul'dayız bebişimle..

Tahlillere başladım.. Şimdilik hipoglisemi gibi görünüyor durum ama hala yaptırmam gereken tahliller var.. Anemi de olduğu için kandaki vitamin düzeylerine baktırmam lazım..

Tüp tüp kan vermek çok bunaltıcı ve kötü bir durum -özellikle benim gibi her enjektör gördüğünde fenalaşan biri için- ama buna da şükür.. Rabbim başka dert vermesin.. İnşaallah iyi çıkar tüm tahlillerin sonuçları.. Hormonlarla ilgili çok şüphem vardı mesela ama iyi çıktı maşaallah, bir sorun yok..İstanbul'a gelmeden bir gün öncesini hastanede geçirmeme sebep olan korkunç mide ağrılarından da eser kalmadı.. Sanırım gerginliğe bağlıydı o da.. "Acaba neyim var?" sorusu beni çok geriyor bugünlerde..

Neyse, daha fazla uzatmak istemiyorum bu sıkıcı mevzuuyu.. Farkettim ki sevmiyorum buraya böyle şeyler yazmayı.. Hep çok mutlu olduğum için değil ama buraya genelde mutlu olduğum zamanlarda yazdığım için şimdi bunları yazıyor olmak sıktı beni..

Konuyu değiştirelim hemen :))
Yusufcuk çok mutlu.. Genelde evdeyiz ve kedinin başında nöbet bekliyoruz.. Yusufcuk kuyruğuyla oynamak için ben de kedi ona birşey yaparsa engellemek için!! Gerçi bu sefer akıllandı, "koğkuom" deyip yanına yaklaşmıyor pek ama kendini tutamadığı zamanlar da oluyor tabii :P Onun haricinde hepimizin enerjisini sıfırlamakla meşgul.. Dayımız şimdiden iflas etti, annemle ben kaldık :P Halim oldukça annemle dolaşıyoruz, burada olmanın tadını çıkarıyoruz..

Haftasonunu kardeşimin evinde geçireceğiz inşaallah.. Hem Yusufcuğun doom günüsünü orada kutlayacağız, hem de ben Mirza tombikimi mıncıklayacağım bol bol..

"İgki" yaşına basmak üzere olan şımarık minik adamımdan hepinize sevgiler.. Yolu düşenleri pastamızdan yemeye bekleriz :))

11 Eylül 2008 Perşembe

Birgün birisi bana, gün gelip de oruç bile tutamayacak şekilde sağlığımı kaybedeceğimi söylese inanmazdım sanırım..


Ama oldu işte..

Salı gününden beri oruç tutamıyorum.. Tuttuğum son günün gecesi evde fenalaştım çünkü.. Ozan daha gelmemişti ve Allah'a yalvardım o an bana birşey olmasın diye.. Hem kimseye haber verecek durumda değildim hem de Yusufcuk bir başına ne yapar ne eder diye ödüm koptu.. Biraz yatarak, biraz şekerli biraz tuzlu birşeyler içerek kendime gelmeye çalıştım ama Ozan geldiğinde ondan bi ton fırça yemekten kurtulamadım.. "Ben sana tutma dememiş miydim, dayanmaz bünyen, emziriyorsun hala.." mealinde bir güzel haşladı beni.. Ama denemeden tutup tutamayacağımı bilemezdim ki :((

Çok bozuktu o gün moralim.. Allahtan Banucum iftara geldi de biraz keyfim yerine geldi.. Hakan abi üniversitenin iftarına gitmiş, Ozan da yoktu zaten.. Biz de kız kıza+Yusufcuk takıldık işte :))

Yusufcuk "Bu ne? Buğğğ?" sorularıyla zaten susuzluktan baygınlık derecesine gelmiş kızcağızı hepten bunalttı :)) İftar sofrasındaki kaşıktan tuza, peçeteden çiçeğe herşey ama herşey defalarca soruldu ve cevaplandı.. Ben sofrayı hazırlamak bahanesiyle hızla uzaklaştım olay yerinden :P

"Bağnnu"su olmadan kendi odasında oynamaya da yüreği el vermedi bebemin.. Sonunda ikimiz de onun odasına taşındık haliyle.. Bu sefer de tüm oyuncaklar elden geçmeye başladı.. Arada ne konuşabildiysek onu kâr saydık artık..

"Hakkan" amcası gelince o da nasibini aldı "oda" işkencesinden.. Gerçi o bunu işkence olarak adlandırmaz eminim, çok seviyor Yusufcuğu..


O gecenin unutamadığım, hala aklıma geldikçe beni güldüren diyaloğu ise şu:

-Yusufcum aç ağzını, bak Hakan amcan dondurma almış sana, gel vereyim..
-Donnobaaa :))

Ağzına aldıktan sonra..

-Beğendin mi annem?
-I ııı..
-Neden?
-Voğuk!!


Hakan amcası, lütfen bir daha soğuk dondurma alma çocuğuma :))



.........................



Ramazan'ın başında anne oğul parka gitmiştik..
Orada bir Yusufcuk buldum ben yine :))


Kırmızı kırmızı, çok şirindi..



..........................





- Yusuf nerdesiiin?

Her neredeyse oradan sesleniyor bana:

- Buydaaa..


Sesin geliş yönü ve şiddetine göre yer tayini yapıyorum ben de :))



..........................



Yusufcuk öğlenleri salıncağında uyumaya iyice alıştı çok şükür..
Ama bu küçük dedecik illa elinde olacak :))
Onsuz uyumuyor..




........................




Yusufcuğa birşeyi yapıp yapmayacağını sorduğunuzda alacağınız cevap:

Olumluysa : Yappin
Olumsuzsa : Yapbican

Olacaktır, bilginize :))


..........................


Yusufcuk bebekliğinden beri bizim yatağın üstünde oynamaya bayılır ama bugünlerde bunu iyice arttırdı.. Karşısında ayna da olduğu için biraz oynuyor, biraz kendini seyrediyor, biraz şımarıklık yapıyor.. Ama farkediyorum ki orada çok keyifli vakit geçiriyor :)) Bugün bisikletini bile yatakodasına taşımış, yatağın yanına parketmiş.. Canı isteyince biraz da ona bindi :))


Legolardan mama yaparken..




.............................





Yusufcuğun gece uyanma saatlerine bir de "sahur vakti" eklendi!! Bizim sesimizi duyar duymaz emzirsem de bir daha dalmıyor ve biz yatana kadar bizimle oturuyor..

Geçen gece uyandı, yalpalaya yalpalaya yataktan kalktı ve koridora koştu.. Bisikletini gördü. Hemen üstüne bindi ve ayaklarını iki yana açıp, yumurtadan çıkıp vargücüyle denize koşan caretta carettalar gibi hızlı hızlı salona doğru ilerlemeye başladı!! Gece gece öldüm gülmekten.. Gözleri bile tam açık değildi daha..

"Rüyanda mı gördün oğlum?" demedim, çünkü eminim artık rüyasında gördüğüne.. Bir gece kalkıp "mağmunum" diye ağlıyor, ertesi gece "Anne dök, lego dök.." diye.. Dün gece de "Benim ağabamm.." diye sayıklıyordu!!

Doyamıyor yavrucuk oyuna, oyuncaklarına..


............................



Ziya amca bize iftara geldiğinde "Allah bir" ve "La İlahe İllallah" demeyi öğretmişti Yusufcuğa.. O günden beri kendi kendine tekrarlıyor bebeğim "Allah biyy", "Lağ yağ yee"..

Ozan evde okuduğunda sürekli sesli okur Kur'an-ı Kerim'i.. Yusufcuk da ne zaman Kur'an'ı eline alsa ya da Arapça yazılı bir kitap görse başlıyor hemen babasını taklit etmeye.. Başını iki yana yavaşca sallaya sallaya sesli sesli okuyor :))

Canım meleğim, Ku'an-ı Kerim hep en büyük rehberin olsun inşaallah..


..........................



Yusufcuk evdeki ayak işlerini yapmaya bayılıyor.. Yemeği yerde yiyeceğimiz zaman örtüyü, ekmeği ve su şişesini götürmek onun görevi mesela.. Benim söylememe bile fırsat bırakmıyor.. Gidip koyunca da hemen gelip "Anne alkiişşşş" diyor bana.. Çok büyük iş başardı ya, alkışlamamız lazım haliyle :)) Biraz "aferincilik" var anladığım kadarıyla kanında :P


........................



İstanbul'a gitmemize dört, ikinci doom günümüze ise dokuz gün kaldı..
Çok ama çok heyecanlıyım..


.........................



Yarın benden haber beklemeyin.. Bu ve bu ciciş hanımlarla iftar ediyor olacağız Allah'ın izniyle.. Yusufcuk abileri ve Sena ablası geleceği için çok mutlu.. Ben de öyle :))

8 Eylül 2008 Pazartesi

Bu gece büyük bir hata yaptım ben..

İftara kadar burnumda tüten demli demli, karanfilli çayı - iki büyük fincan - içtiğimde saat on sularıydı!!

Sonuç: Sahur vakti bloguna yeni bir imaj yapan Kuaybe :))

Altyapı çalışmalarımız devam edecek.. Özellikle linkler ve fotoğraflar..


Beğendiniz mi bakiim?

5 Eylül 2008 Cuma

Ramazan'ın ilk üç günü güzel misafirlerle iftar edince, dün Ozan'la başbaşa yaptığımız iftar pek bir mahzun, pek bir yanlız geldi bana.. Rabbim gurbettekilere yardım etsin..

Gerçi ona bile şükretmem lazımmış.. Bugün Ozan da olmayacak galiba.. Fuar sezonu başladı.. Artık sahurdan sahura görüşeceğiz kendisiyle :P



........................




Salı günü Nezahat teyzeler bizdeydi iftara.. Nezahat teyze benim lise arkadaşım Sümeyranın ( nam-ı diğer Süme'nin ) annesi.. Ankara'ya ev tutumak için geldiğimde bana kucak açmışlardı hemen.. Evi tutana kadar üç gün onlarda kaldım ve ilk defa geldiğim bu şehirde kendimi hiç yanlız hissetmedim.. O günden beri annelik yapar bana sağolsun.. Ben de Süme iki sene önce Aydın'a gelin gittiğinden beri ona evlatlık etmeye çalışıyorum..


Eşi Ziya amca böbrek hastası yıllardır.. Nakil gerekiyordu ve Yusufcuk yeni doğduğunda Antalya'ya gittiler beraber.. Nezahat teyze, böbreğinin birini verdi eşine.. Yanlız ikisi için de zor ve geç bir iyileşme süreci geçirdiklerinden yaklaşık birbuçuk sene orada kaldılar.. Dört ay oldu onlar Ankara'ya döneli.. Ziya amca yine çok rahatsız.. O gün iftarda bile bir tabak çorbayı zor içti ve salonda ona hazırladığımız yerde istirahat etti gidene kadar..

O gün bir kere daha anladım ki, sağlıktan daha büyük zenginlik yok hayatta.. Yeri hiçbirşeyle doldurulamayacak bir boşluk sağlığı kaybetmek..



Rabbim en kısa zamanda hayırlı ve tam şifa versin inşaallah..



........................




O gece çok da büyük bir tehlike atlattık ayrıca.. Yusufcuk güzel güzel oynuyordu odasında.. Bir beni çekiştirip götürüyordu yanına, bir misafirlerimizi.. Ben çayları ikram ederken sesi kesildi bir ara.. Gidip baktım odasında yok.. Ama miyk miyk sesi de geliyor biryerlerden.. Hemen yandaki oturma odasına baktım ama orada da yok.. Ses oralardan biryerden geliyor!! Resmen bir şimşek çaktı beynimde ve odasındaki perdeyi araladım yavaşça.. Tahmin ettiğim gibi Yusufcuk açık pencereye tırmanmıştı ve bacağının biri pervazın içinde biri dışında öylece oturuyordu!!!

Dizlerimin bağı çözüldü resmen.. Sessizce yaklaşıp yavaşça kucakladım ve sonra Ozan'ı çağırdım.. O anda yaşadığım korkuyu anlatamam.. Pencere balkona açılıyor yani aşağı düşme riski yok ama ya balkona inip oradan düşseydi!! Allah'ım, ne senaryolar geçti aklımdan ard arda..

Hemen o pencerenin kolunu söktük ve cıvıl cıvıl koşup oynayan Yusufcuğun sayesinde biraz sakinleştim ama hala aklıma geldikçe ürperiyorum.. Evde bağlı ya da kilitli olmayan tek pencere orasıydı.. Önü boş ve tırmanmasına imkan vermemiştim şimdiye kadar çünkü çok yüksek.. Ama afacan fare ne yapmış yapmış, çıkmış işte!!


Rabbim bir kez daha korudu emanetini, şükürler olsun..



.........................




Çarşamba günü ise iki tatlı hanım misafirimdi.. Üniversite arkadaşım Esra ve dünyalar tatlısı minişi Leyla..

Eşlerimiz sağolsun genelde çocuk odasında bebişlerin yanında geçirdiler akşamı.. Yusufcuk, Leyla yatağına ttutunup sıralıyor diye bile arıza çıkardı çünkü :P Ama genel anlamda iyi anlaştılar.. Gelen bebek ondan küçükse, Yusufcuk daha sakin oluyor sanki :)) Büyükse rekabet de büyüyor çünkü..

Esralar Amerika'dan kesin dönüş yaptılar ve Ankara'ya yerleştiler bu yaz.. Daha ben ona bir "Hoşgeldin"e gidemeden - malumunuz pek gezdim ben bu yaz :)) - Ramazan geldi.. Biz de davet ettik onları ve çok güzel bir akşam geçirdik beraber.. Leyla'ya doyamadım ama.. Bayram dönüşü, ertesi gün onlardayım :P

Tam ben gideceğim, arkadaşlarım Ankara'ya gelip gelip yerleşiyor yaa.. Kızlar daha önce neredeydiniz bakiim :P Şimdi daha zor olacak buradan ayrılmak..



.........................




Yusufcuk içimi çok acıtan birşey yapıyor bugünlerde.. Ona kızdığımda "Ödüğ dii anne, ödüğ diii.." diye özür dileyerek ağlıyor!!

O zaman neden biraz daha tahammüllü olmadım diye kendimden nefret ediyorum işte..



........................




Rabbim Ramazan'ı hayırla ve kolaylıkla tamamlayabilmeyi nasip etsin inşaallah.. Biraz zorlanıyorum.. Bugünü tamamen yatarak geçirdim.. Yusufcuk "Anne kalk, kalk.." diye dolandı başımda.. Evi birbirine kattı hazır fırsat bulmuşken.. Gece de canıma okudu zaten.. Sahurda kalkıp "bikikkem" diye tutturdu, bisiklet turu yaptı gece gece.. Uyuduğumuzda saat yediye geliyordu!! Kaç defa emdiğini de saymadım tabii..

İmdaaaattttttttt!!!!

Artık bu gece emzirmelerini de kesmemiz lazım ama nasıl ????

2 Eylül 2008 Salı

Bu seneki Ramazanımızın ilk iftarını, ilk misafirlerimizle birlikte geçirdik çok şükür.. Yarın da misafirlerimiz olacak.. Ben İstanbul'a gitmeden ve Ozan'ın fuar mesaisi başlamadan olabildiğince çok misafir ağırlamak istiyoruz..

Kalabalık iftar sofraları kadar sevdiğim birşey yok..
( Hımm, aslında var.. Kalabalık bayram sofraları, çay sohbetleri, tandır başı, çiğdem çitlemeler, piknikler.. Ooo, bu böyle uzar gider.. )

Ozan'ın halasının oğlu, eşi ve beş yaşındaki oğullarıydı misafirlerimiz.. Aslında Antalya'da oturuyorlar ama bir süre A. abi burada kalacak. Eşi, oğulları çok özledi diye onu ziyarete gelmiş.. Biz de duyunca davet ettik.. Ben iftar için hazırlık yapmaya başladığımda saat dördü geçiyordu ve ortaya birbiriyle hiç uyumlu olmayan acaip bir menü çıktı ama Allah'a şükür yetişti herşey..

Yusufcuk ve Kaan sağolsun, pek bir diken üstünde oturttular bizi.. Abisi bisiklete biner, Yusufcuk "bikiğkeeemmm" diye ağlar, legoları paylaşamazlar, biri hangi kitabı okuyursa diğerinin canı da illa onu okumak ister!! Yine de onları birbirinden uzak tutarak idare ediyorduk ortamı.. Taa ki tam gitmelerine yakın Kaan mutfağa kusana ve ben tam ona koşarken Yusufcuk çayların durduğu sehpayı üzerine devirecek şekilde koltuktan düşene kadar!! O an dördümüz de hangisine koşacağımızı şaşırdık!! Ozan Yusufcuğu hemen soğuk suyun altına tuttu, ben kucaklayıp sakinleştirdim ve misafirimiz de benim mutfağımı temizledi!! Sonra da oturup buz gibi olan çaylarımızı içtik :P

( Yusufcuk iyi, yanmamış.. Sadece yerden bacağına biraz çay sıçramış, o kadar.. "Dayy, badağğk day, uff.." diye naz yapıyor. )

Onları kaldıkları yere bıraktıktan sonra, Ozan arabayı durdurup bir paket çıkarttı bagajdan.. Çok güzel bir hediye almış bana.. Ama ben o kıyafeti daha önce denemiştim ve olmamıştı.. Gece gece mağazaya gidip farklı birşeylerle değiştirdik.. Çok ciciş elbisem, eteğim ve gömleğim için çooooooooook teşekkür ederim canım.. Beni yine çoooook mutlu etmeyi başardın :))




............................




Biliyorum Ramazan ayındayız, hertürlü yiyecek içecek fotoğrafı sakıncalı ama haftasonu yaptığım turşu-sosu anlatmak zorunda hissediyorum kendimi :P

Ben öğrendiğimden beri her sene bolca yapıyorum bu sostan.. İster turşu gibi yemeklerin ya da kahvaltıların yanına koyabilirsiniz, isterseniz de benim gibi fırında balık ya da farklı bir yemek yaparken harç olarak üzerine bunu dökebilirsiniz.. İnanılmaz lezetli oluyor.. Şimdi hem domatesin hem de turşuluk küçük acı biberlerin tam mevsimi olduğundan anlatmak istedim.. Belki yapmak isteyen olur ve yiyip yandıkça beni hatırlar :))

Gelelim yapımına.. Domates ve biberlerimizi yıkadıktan sonra domateslerimizi rondodan geçirip ( isterseniz rendeleyebilirsiniz, aslı öyle ama çok uzun sürüyor ) büyükçe bir kapta biriktirmeye başlıyoruz.. Onlar bitince, saplarını kesip ikiye böldüğümüz minik biberleri üzerine ekliyoruz.. Yeterince tuz atıyoruz.. ( En sonunda tadarak bakabilirsiniz yeterli mi diye, hafif tuzlu olacak.) İstediğimiz kadar sarmısak soyup küçük parçalara bölüyor ve ekliyoruz.. Sıvıyağ ve sirke de ekledikten sonra ( Ben beş kilo domates için bir su bardağı yağ ve yarım litre sirke ekledim. ) iyice karıştırıp cam bir kavanoza dolduruyoruz.. Yaklaşık iki-üç hafta sonra açıp "Hımmm" diye diye yiyoruz :))


..............................


Evet yanlış görmediniz, Yusufcuk çamaşır makinesinin içinde!!
Tamamen kendi çabalarıyla :P




...........................




Bu sabah Yusufcuk "ağappabiiiii" diye ağlayarak uyandı.. Saat henüz sekiz bile değildi ve ben sadece dört saatçik uyumuştum henüz.. Bir gözüm açık bir gözüm kapalı, ayakkabıların altını sildim çamaşır suyuyla ve pijamanın altına giydirdim.. Sonra biraz sakinleşti!!

Evde giydiği ayakkabısını gösteriyorum, hayır.. İlla istediği ayakkabı olacak..
Bu çocuğun inadı kime çekti acaba :P


Bahsi geçen ayakkabı bu ayakkabıdır efendim..Bizzat Yusufcuk seçmiştir ve almıştır kendisini ve o günden beri takıntı haline gelmiştir onu giyip dolaşmak, uyurken bile çıkarmamak




.........................





"Anne eğv eğv.." :))

Minik oğluşum, günler süren itinalı çalışmaların ardından küçük arsamıza yapacağımız evin modelini çıkarttı.. Önüne bir de araba kondurdu.. Eh bana da "İnşaallah.." demekten başka birşey kalmadı :))



Minik mimarımız atölyesinde, yeni modeller üzerinde çalışırken..




Tabii kendisini herzaman orada zannetmek yanlış olur..
Arada böyle muzur işlerle de uğraşıyor!!



.............................



Şimdi gidip baktım, halıdaki çay lekesi çıkmamış ya, offfffff !!!
Ben en iyisi bir daha sileyim şunu..


1 Eylül 2008 Pazartesi

Bir Ramazan yazısı yazmak için oturdum aslında bilgisayarımın başına ama baktım ki yazacaklarım -daha doğrusu içimden geçenler- geçen senekiyle aynı, en iyisi o yazıyı buraya kopyalayayım dedim.. Hem bu sayfayı daha sonradan oluşturduğum için o yazı arşivde yok, bulunursa iyi olur :))


13 Eylül 2007


" Ne az önce geçen ve "Üç taynesi onn yeğğtele.." diye bağırmak suretiyle bücür cadımı uyandıran pijamacı ne de 3. kattaki Emine teyzenin aşağı döktüğü bir kova suyla nokta nokta lekelenen camlarım.. Hiçbirşey moralimi bozamaz bugün..

Ramazan'a kavuştuk çok şükür..

Sabahtan beri çocukluk oruçlarım var zihnimde.. O günlerdeki gibi kıpır kıpır içim..

Herkesin vardır bir ilk oruç hikayesi.. Çoğu benzer belki birbirine ama hepsi çok özeldir ilk oruçların.. Kimi parayla satın alınır ( Ama babam bizim oruçları hiç satın almadı, baktı ki üç bücür var, alsa pahalıya patlayacak kendisine, başka bir taktik kullandı ), kimi "dikişli" olur, kimi tastamam.. Ama hiç çıkmaz insanın içinden o ilk orucun tadı..

İlkokula yeni başlamıştım sanırım ilk orucumu tuttuğumda.. Annemleri, yalvara yakara beni de sahura kaldırmaları için ikna etmiştim.. Kardeşlerime hava atmayı da ihmal etmemiştim tabii " Ben artık büyüdüm, sahura kalkıp oruç tutacağım.." diye.. Canım annem, bizim evde bir sahur klasiği olan yumurtalı ekmek yapmıştı galiba.. Yedim, yedimmmm.. Midem su dolu balona dönene kadar da su içtim, annem "İyi iç bak, susarsın.." dedikçe..

Sabah kalktığımda kardeşlerim kahvaltı yaparken ben sabırla öğle ezanını bekliyordum.. Çünkü annemin anlattığına göre çocukların orucu "dikişli" olurdu ve öğle ezanı iftar edilirdi.. Bu iftar aynı zamanda sahur da olurdu ve akşam ezanına kadar orucun kalan kısmı tutulurdu :))

Öğle vakti iftarımı yedim bir güzel :)) Yine göbişim şişene kadar su içtim ve akşama kadar sokaklarda koşup oynadım.. Vaktin nasıl geçtiğini anlamadım bile ama akşam iftar sofrasına oturduğumda o kadar büyümüş, o kadar güçlü hissediyordum ki kendimi, hep oruç tutmak istedim.. Bu sefer babam girdi devreye.. Çocukların bir Ramazan'ın başında, bir ortasında, bir de sonunda oruç tuttuklarını, anne-babaların bu 3'ün yanına bir "0" koyduklarını ve böylece 30 gün oruç tutmuş olduklarını anlattı :)) Ben de razı oldum tabii, n'apalım kurallar öyleydi :))

Sonraki senelerde kardeşlerim de eklendi iftar ve sahur sofralarına.. Artık dikişsiz olmaya başladı benim oruçlarım.. Babamın her sahur sonrası mutlaka okuduğu ve bizim o zamanlar yarı uykulu gözlerle dinlediğimiz "üç hadis" ışıttı sabahlarımızı.. Hep canımız ne çektiyse onunla süsledi iftar sofralarımızı annem..

Şimdi bunları hatırladıkça gözlerim doluyor ve ben de oğlumun ilk orucunun hayalini kuruyorum.. Onunla yapacağım sahurları iple çekiyorum.. O da benim gibi, sırf Allah istedi diye aç kalmanın ve sonra iftarda içilen bir bardak suyla ferahlamanın tadını yaşasın istiyorum.. Dikişli oruçlarının ardından bizimle iftar sofrasına oturup ellerini Yaradan'a açtığında, onun küçücük avuçlarına sağanak sağanak yağacak rahmetten biz de nasipdar olalım istiyorum..

Bugün Ramazan..
"İlk oruç" kuşları uçuyor miniklerin..

Bugün Ramazan..
Ruhları, açlıkla arınıyor büyüklerin..

Mübarek olsun.. "




İçim yine o günkü gibi kıpır kıpır.. Bu yıl -inşaallah- oruç da tutacağım için daha da heyecanlıyım.. Gündüz emzirmelerini tamamen kestik artık.. Sadece gece uyuturken ve sabaha kadar kalktıkça dört-beş kere emziriyorum.. Ramazan'da sahurdan sonra da emzirmeyeceğim için kolayca oruç tutabileceğimi düşünüyorum.. İnşaallah zorlanmam..

Herkese hayırlı Ramazanlar..


.................................



Dün sezonun son pikniği diyerek gittiğimiz piknik, yeni bir dönemin başlangıcı olacak gibi.. Ozan ve Hakan abi, bir dağda iftar ve bir de gece çadırda konaklama planı yaptılar bile ayaküstü!! Banuyla bana da "Bizi eve bırakın da siz ne isterseniz onu yapın.." demekten başka çare kalmadı :P

Bazı kişilerin canı çektiği için (:P) bu sefer güveç fotoğrafı falan yok size.. Sadece birkaç güzel kare var.. Oysa ben uyarı yazısı da yazmıştım di mi ama.. Hem bilerek bakın, hem sonra "Canım çekti, çok fenasın.." deyin.. Olmaz ki ama cicim :P


İlk konuştuğumuzda, okuldaki işi bitmediği için gelemeyeceklerini söyleyen ama güveç lafını duyunca tüm işlerini jet hızıyla halleden Banucum ve eşi Hakan abi

O gün elinden biberonunu düşürmeyen Yusufcuk..
Yürüyüşe bile biberonuyla katıldı kendisi :P
Yeni bir "bağımlılık dönemi" mi başlıyor ne?



Akşamüstü, kırda muhabbet keyfi..



Yemek sonrası, odun ateşinde çay hazırlıkları..




Sanatsal bir çalışma :P



Pikniğe gitmekte geciktiğimiz için mecburen karanlığa kaldık ama bu mecburiyet ateş başında güzel bir çay keyfi ve muhabbete dönüşünce hiçbirimiz şikayetçi olmadık.. Tadı damağımızda kaldı bu pikniğin..

Havalar güzel olursa, Ramazan'dan sonra bir daha deneyebiliriz.. Tabii Ozanların dağda iftar planı bir şakadan ibaret değilse.. Yoksa eminim bu haftasonu yine orada olacağız :))


Tekrar herkese hayırlı Ramazanlar..
Dua ederken bizi de hatırlayın olur mu..


30 Ağustos 2008 Cumartesi

İki piknik arası, bir hastane yazısı :))

Şimdiii, Uragan ablamız geçen hafta anlatmış ya hani Ayaş'taki o meşhur güveççiyi.. Kuaybe de bunu okumuş ve canı istemiş ya hani.. Eee, Ayaş'a gidemeyeceğine göre ve evde de "Ah yaz bitiyor, ahh Ramazan da geliyor, kapandı bizim piknik sezonu.." diye hayıflanan bir koca olunca sorunu birinci elden halletmeye karar verdik..

Ozanım dün acil bir piknik planı yaptı ve kendi elleriyle hazırladı güvecimizi.. Tencere ve kapak arasını da böyle hamurla sıvadı ki buhar kaçmasın, lezzet tam olsun..

Bu bakacağınız son güveç fotoğrafı olsun, aşağıdakilere bakmayın, canınız çeker..
Ben onları kendim için koydum :P



Arabaya binip kendimizi adını bilmediğimiz ama özellikle benim çok beğendiğim bir gölün kenarına attık.. Yanımda yedek kıyafet de vardı, Yusufcuğu yüzdürürüm diye çok heveslendim ama aramızda şöyle bir diyalog geçti:

- Aaa, anne buğğ, bak buğğğ..
-Evet annem su.. Hadi soyayım seni de yüzdürelim biraz..
- I ıı, hayiy..
-Girmeyecek misin suya?
- I ııı anne, ı ııı.....


Arabadaki kova kürek setini alıp gölden uzak bir köşeye konuşlandı ve taş toprakla oynadı minik :))

Yusufcuğu görebiliyor musunuz?




Bu sırada güvecimiz de pişme hazırlığındaydı..
Hişşt, siz bakmayın!!


Baktım ki bana yapacak iş yok, ben de makineyi alıp fotoğraf çektim.. Sahile oturup gölü seyrettim..


Aşağıdaki manzara karşısında insanlığımdan utanarak tabii..

Hadi çevreyi korumayı, doğaya saygıyı geçtim.. İnsan en azından "Ya buraya tekrar gelirsem, ya evlatlarımın yolu düşerse.." diye düşünmez mi?


Bir süre sonra Ozan seslendi..
Güvecimiz pişmişti ve dumanı tüte tüte beni bekliyordu..



Çok acıkmış olan bazı afacanlar da servis yapmak için sabırsızlanıyordu..

Keşke o mükemmel lezzetin kokusunu da aktarma, hepinize bu yemekten bir tabak ikram etme imkanım olsaydı.. Nefisti..




Baba-oğul yemek sonrası göl kenarında hasbihal ederken..


.................................



Gelelim bugüne..

Bu kısım biraz tatsız maalesef.. Karmakarışıktı hayat bugün benim için.. Tansiyonum 8'e 4 civarındaydı hastaneye gittiğimde ve acile giriş yaptırdım.. Ben sadece kan aldırıp çıkmayı hayal ederken bir enjeksiyon ve bir şişe de serum girdi devreye.. Yusufcuk ağlıyordu bir yandan, soluk beyaz ışık daha da karartıyordu içimi.. O yatakta, kolumda serumla yatarken sanki ölüme iyice yaklaşmış kadar acıydı hayat.. Oradan çıkarken sanki ondan olabildiğince uzaklaşmış gibi tatlı..

Kapıdan çıkarken tek duam, yavrum için, onu büyütüp yetiştirebilmek için yeterince uzun bir mühlet vermesiydi bana Rabbimin..

O benim için ağlarken ben onun için yandım.. İçim yandı..
Bensiz kaldığını düşündüm bir an.. "Annee" dediğinde cevapsız kaldığını düşündüm çağrısının.. Sonrası.. Yanaklarımı ıslatan yaşlardı..

En kısa zamanda çok ayrıntılı tahliller yaptırmam gerekiyor.. Tahmin ettiğim gibi kansızlık var ama daha da ötesini araştırmaları lazım.. İstanbul'a gidince bu işi hallettirmeyi düşünüyorum.. Anneme bırakırsam Yusufcuğu içim çok rahat edecek.. Bugün Seraplar bakmış sağolsun, , hastanede durmayınca oraya götürmüş Ozan, Ahmet Aydınla çok güzel oynamış ama sürekli bunu yapamam.. Zaten fuar da başlayacak ve Ozan'ın beni götürüp getirmesi asla mümkün değil.. En iyisi İstanbul'da halletmek..

Kötü, aklıma geldikçe içimi karartan bir vesvese var içimde.. Rabbime sığınıyorum..
Dört sene öncesi geliyor aklıma, korkuyorum..


...........................



İki piknik arası derken, yarınki muhtemel pikniğimizi kastediyordum.. Galiba bu sezonun son pikniği olacak ve inşaallah arkadaşım Banucuk ve eşi Hakan abi de bize eşlik edecek.. Bir güveç ziyafeti de onlara sunacak Ozan usta.. Bana da moral depolayacak..

Gelmek isteyen olursa bekleriz.. Ankara'ya yakın bir köyün üst taraflarında, yukarıdaki çeşme ve ineklerin yakınında olacağız.. Eh, bu kadar ipucu yeter di mi :P

26 Ağustos 2008 Salı

Dikkat.. Acans son haberleri geçmekte :P




- Hastaneye gidemedim ama kendimi o günkü kadar kötü hissetmiyorum.. Yine de bu haftasonuna kadar tahlil meselesini halletmek istiyorum..



- Yusufcuk yeni duruma biraz ayak uydurmaya başladı galiba.. Bugün ilk defa öğle uykusundan uyanınca emmek istemedi, daha doğrusu sormayı unuttu.. Artık gündüz ememeyeceğinin farkında.. Arada bir gelip şansını denese de "Sen artık iki yaşındasın annecim, emme bitti, hem uff olmuş, ben sana dolaptaki sütten vereyim.." deyince artık daha kolay ikna oluyor.. İlk günlerdeki gibi ağlama krizine girmiyor..

Bu beni çok rahatlattı.. O gerilmeyince ben de gerilmiyorum..

Ayrıca iki yaşında olmak da hoşuna gidiyor sanırım küçük beyin.. Yaş meselesi açılınca "üki" diyor hemen parmağıyla göstere göstere ve şirin şirin sırıta sırıta :))



- Harıl harıl dergi için yazı derlemeye çalışıyorum.. O kadar tatilin üstüne fena kastı bu beni :P Yine ard arda üç sayı lazım ve Yusufcuk beni hiç rahat bırakmıyor.. Bir de şu anda kullandığım internet bağlantısı wireless olduğu için ve bunun normal bağlantılara göre bebekler için çok çok zararlı olduğunu duyduğum için onun yanında bilgisayar kullanamıyorum.. Ne çalışabiliyorum ne blog yazabiliyorum, hoff..



- Aramızda geçen birkaç diyalog:


- Yusufcuk, sen nesin?
- Bebiğğğşşşşşş..
- :))))



- Anne yap, yağtak yap..
- Tamam annecim, uyuyacak mısın?
- Hı hıı, uyağğ..
- Tamam o zaman gel salıncağında sallayayım seni..
- Hayiy, memeğğ..
- :)))



- Yusuf hadi gel bana şu hayvanlar kitabını bi oku bakiimm.. Bunlar ne annem?
- Kokek, miavv, vil, öğgek, kuğğka, dodun, tuş, iğhaaa, vağye, ögüüüü..
( Yani köpek, kedi, fil, ördek, kurbağa, koyun, kuş, at, fare ve böcek :) )



- Eğer bugün daha önce yayınlama şansım olsaydı, "Bugün Yusufcuğun lazımlığına çiş yaptığı ilk gün.. Galiba hiç ummadığım bir anda tuvalet eğitimine de başlıyoruz.." yazacaktım ama sonraki gelişmeler bunun sadece Yusufcuk açısından bir zamanlama hatası olduğunu gösterdi.. Aslında o sefer de sonrakiler gibi pantalonuna yapacakmış ama annesi yanlışlıkla farkedip lazımlığa oturtuvermiş hemencecik işte :P

Yine bağladık bezimizi haliyle..



- Geçen hafta bugün Esra teyzemiz geldi bize taa Konyalardan.. Bir gece misafir etme şansımız oldu ve Yusufcuk da ben de sevinçten havalara uçtuk.. Uzun uzun yazayım, güzelce anlatayım derken, bizim gündeme ve benim fırsatsızlığıma kurban gitti o gün.. Esra da sitem etmiş bana bahsetmedin diye ama n'apiim tatlım yaa.. Bir akşam yemeğini bile dört seferde ve toplamda iki odada yediğime sen de şahit oldun!!

Esram, düğünüme gelen yegane lise arkadaşımdır, yeri çok özeldir bende.. Taa yedi sene önceyi konuştuk onunla.. Düğüne gelirken bana aldığı hediyeyi gösterdim ona, o da ben de çok duygulandık yeniden.. Onun sayesinde neler neler hatırladım bir bilse..

Yusufcuk bütün gece esir aldı zavallımı resmen.. "Abyaa, geh geh.." diye diye sürekli odasına çekiştirdi durdu Esra'yı.. Bütün oyuncaklarını ayrıntılarıyla tanıttı, onların legoları defalarca toplayıp toplayıp boşaltırken bana fenalık geldi!! Allahtan Ozan imdada yetişip Yusufcuğu gittiği çay ziyaretine götürdü de biz de üç saat kafa dinleyip muhabbetin dibine vurduk :))

Ama Esra'nın bugün telefonda dediğine göre durum vahimmiş.. Başucuna koymuş Yusufcuğun fotoğrafını, özleyip duruyormuş.. "Keşke hiç görmeseydim yakından.." dedi!

Esra, yine gelllllll.....



- Yusufcuk artık "kendi odam" kavramına alışmaya başladı.. Geçen hafta tatil dönüşü büyük temizliği yaparken salonu baştan düzenledim ve şimdiye kadar dolaplara kaldırılmış bekleyen tüm aksesuarlarımı yeniden yerlerine yerleştirdim.. Yusufcuğun oyuncaklarını odasına topladım ve ona şirin bir oyun alanı yaptım.. Bir dolabı da tamamen oyuncaklara tahsis ettim :)) Öğle uykularını da odasında uyuyor artık bebiş.. Uyuyunca oraya taşıyorum, orada uyanmaya alışsın diye..

Şimdi artık her büfeye çıkmaya çalıştığında ya da fotoğraf çerçevelerinden birini kaçırmaya kalktığında müdahale ediyorum ve onların oyuncak olmadığını, burada oyun oynayamayacağını söylüyorum.. "Odanda oynayabilirsin.." dediğimde gidiyor ve güzelce orada oynuyor.. Tabii her beş dakikada bir beni de elimden çekiştirip yanına sürüklüyor, o ayrı..

Her adımda ayağıma bir oyuncağın köşesinin batmasından kurtulmuş oldum böylece :))



- Bu kaçamak fazla uzadı! Ben acilen güzel bir mesel bulmaya gidiyorum..

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Yusufcuk depresyonda..
Sanırım ben de :((

Anne sütüne veda çalışmalarına başladık.. Üç gündür, gündüzleri hiç em(e)miyor bebiş..

Gündüz iyi hoş, bir şekilde oyalayıp kandırıyor, bir yolunu bulup unutturuyorum da geceleri tam uyku vakti kriz geldi mi ne sirke dinliyor ne sürme ne salça.. "İkaaaa" diye ağlayıp duruyor.. Yıkanınca çıkacağını biliyor yani afacan!! Baktı annneden fayda yok, öyle emiyor!

Geceleri emzirmeye devam ediyorum yani..

Dün, son üç günün acısını çıkarmak istercesine defalarca kalkıp kalkıp emdi!!

Hala doğru yapıp yapmadığımı sorguluyorum.. Acaba gece de kesmem gerekir mi? Bunu nasıl başarabilirim? Bir emip bir emmemek onu daha çok üzer mi?

Offf...

Benim planım en azından bir ay daha böyle, sadece gece emzirip sonra onu da kesmekti -annem yardımıyla- ama dedim ya, acaba kafası daha mı çok karışıyor böyle?

Hımm, şimdi siz bana diyeceksiniz ki madem bir ay daha emzireceksin, gündüz niye kesiyorsun, emsin çocuk..

Ama mazeretim var :P

Bir süredir aşırı halsizlik, kendimi çok kötü hissetme, hatta evde otururken bile fenalaşmaya başlama gibi şeyler olmaya başladı bende yine.. Zaten geçmişim pek temiz değil bu konuda.. Kronik anemiğim.. Mütemadiyen hipotansiyon durumundayım.. Otobüslerde bile fenalaşmışlığım var üniversite yıllarında..

Kendimi bu kadar kötü hissederken, bir de emzirme bana daha fazla zarar versin istemedim.. Yarın inşaallah Ozan'la hastaneye gidip ayrınıtlı kan, hormon ve vitamin tahlillleri yaptıracağım..

Annem "B12 sendromu" hastası ve o da aşırı anemik.. Teyzelerimden birisi de öyle.. Hem annemde hem de halamda tiroid problemleri var..

Korkuyorum!!
Uzun süredir ihmal ediyorum kendimi, belki de o yüzdendir..

Lütfen her iki konuda da bana dua edin olur mu..

21 Ağustos 2008 Perşembe

Dün gece oturdum, bilgisayara aktardığım İzmir fotoğraflarımızı düzenlemeye ve bloggera yüklemeye çalıştım.. Sonra baktım ki altından kalkamayacağım kadar çoklar, aşağıdaki yardım çağrısını yapıp kaçtım :))

Şimdi komşumun küçük tatlış kızı Yusufcukla oynamaya geldi ve ben yine fotoğraflarla boğuşmaya başladım!! Karar verdim, bir daha bu kadar çok fotoğraf çekmeyeceğim.. Seçmek de zor elemek de..

Hepsini yine yüklemeyemeyeceğim için bölüm bölüm anlatacağım sanırım aklımda kalanları.. Urla'ya gittiğimiz günden başlayabilirim aslında ama önce genel bir girizgah yapalım :))


Bildiğiniz üzere ben artık uçak korkusunu yenmiş, "Lost"un üstüne bile uçağa binebilen bir insanım :P İzmir'e de uçakla gittik Yusufcukla.. Ama bir gece önce, saat ikide acilden eve gelmiş, Yusufcuğun kanını aldırmış, karnının filmini çektirmiş ve sabaha da başka çare kalmadığı için lavman yapmak zorunda kalmış bir şekilde.. Beş günlük ishalin ardından üç gün de kabız olmuştu çünkü Yusufcuk.. ( Anlaşılan mükemmel ötesi bir ishal diyeti uygulamışım çocuğa :P ) Yola çıkmadan bir önceki gün, ikindiden geceye kadar ağlayınca ve karnı da davul gibi şişince, daha eşyaları bile hazırlyamadan yine acil yolu göründü bize.. Doktor karnına bakarak birşey yutmuş olabileceğinden korktu ama Allahtan ki değilmiş.. Filmi temiz çıktı.. Sabahki lavmandan sonra üç kere de bezini iyice doldurup banyo yaptıktan sonra koşa koşa uçağa yetiştik.. Kalkış iyiydi de zaten uykusuz halimin üstüne bir de inişte yayık ayranı gibi çalkalanınca perişan oldum.. Demek ki bu iniş ve kalkışların kalitesi pilota göre değişebiliyormuş.. Zamanla öğreniyoruz işte :P

Eniştemler beni karşıladı ve hemen dedemlere doğru yola çıktık.. Yetmişbeşlik delikanlımı görmek için can atıyordum çünkü.. Kapıda beni herzamanki çocuk ruhuyla, verdiği kilolara rağmen toparlanmış görüntüsüyle karşıladı dedem.. Maşaallah, umduğumdan çok çok iyi gördüm onu.. Göğsünü boydan boya geçen uzun dikiş izini görünce içim sızlasa da onu yeniden bize bağışladığı için Allah'a şükrettim..

Annaneciğim o yaşına rağmen bizi en güzel şekilde ağırlamak için elinden geleni yaptı.. Canlarım benim, ikisinin de hakkını ödeyemem.. Üst katta oturan teyzemin bir Yusufcuk delisi oğlu, bir de "Çocuk Gelişimi" bölümünde okuyan kızı olunca, benim tatil tam tatil oldu..

Köyü de çok seviyorum, orada da çok güzel vakit geçiriyorum ama anladım ki insanın kendi akrabalarının yanına gitmesi, çocukluğunun geçtiği yerlerde olması bambaşka..
İyi ki gitmişim İzmir'e..


Gerçi oradayken pek öyle diyemedim.. İzmir sıcak, sıcaaaakkkk, çoooook sıcaktı.. İnsanı uyutmayacak, nefes alsa bile nemden dolayı alamıyormuş hissi verecek kadar sıcak!!

Gittiğimizin ertesi günü, Yusufcuk başta kafası olmak üzere isilik döktü.. Yavruşun saçlarını uzun seven, "Erkek çocuğunu uzun saç sıkar, hem kız gibi oluyor, kestir şunları.." diyenlere panter gibi atlayan ben, o gün koştura koştura berbere gittim ve dört numaraya vurdurdum bebişin kafasını :)) Çocuk bunaldıkça saçlarını çekmeye başlamıştı çünkü.. Allahtan önleri biraz uzun bıraktırdık da suyla şöyle yukarı yukarı dikince "kirpi model" oluyor :))

Saçları kesilince artık tam anlamıyla çocuk oldu Yusufcuk gözümde.. Topuz kafası ortaya çıktı iyice.. Alt taraf ince uzun, kafa yuvarlak olunca haliyle lolipopa benzedi :)) Topuzunu da çok seviyor.. "Nerde annecim topuzun?" deyince eliyle kafasının arkasını tutup "topuuuş" diyor :))



Neyse..
Yusufcuk isilik dökünce ve biz sıcaktan çok bunalınca dedişim attı bizi minik "bis"ine,
aşağıdaki harika yoldan geçip Urla'ya gittik..

Görünen yer aslında bir adaymış ve üzerinde bir kemik hastanesi varmış..
Daha sonra aradaki kısmı doldurup yol yapmışlar..
Fotoğrafta o kadar güzel görünmüyor sanırım ama manzara harikaydı..
Denizin içinden geçmek harikaydı..
Sonrasında yüzmek için bulduğumuz tenha yer de harikaydı..



Yusufcuk oldukça tedirgin yaklaştı denize..
Biz onun için gitmiştik aslında ama o bundan pek memnun olmadı :(
Genelde kenarda taşlarla ya da sopalarla oynamayı tercih etti..



Baştürk kreasyon, 2008 yaz dönemi, Urla çekimleri :P




Yüzmeyen sadece Yusufcuk değildi, ben de yüzmedim..
Daha doğrusu yüzemedim.. Su korkusu yine ağır bastı çünkü..
Şimdiye kadar hem Ozan hem de bir arkadaşım yüzme öğretmeye çalıştılar bana ama nafile..
Su, bana göre değil..
Ağzıma burnuma dolunca, eğlenmekten çok eziyet çekiyorum resmen..
Sahilde gezip ayaklarımı sokmak daha eğlenceli :))



Genelde kenarda gezinse de..


Birkaç kez suya sokmayı başardık Yusufu..
Teyzemin oğlu yüzdürdü biraz ama sonuç hüsran oldu..
Ağlaya ağlaya bizi pişman etti Yusufcuk..
Biz de çıkardık sudan hemen..



Böylece deniz maceramız erkenden sona ermiş oldu.. Dedem de biraz yüzdükten sonra karpuzumuzu yiyip eve döndük.. Seneye şansımızı bir kere daha deneyeceğiz inşaallah :))


........................



Bugünlük bu kadar.. Serimiz, "Yusufcuk Kemeraltı'nda, Yusufcuk Saat Kulesi'nde, Yusufcuk Eve Dönüyor" gibi bölümlerle devam edecek.. Bizden ayrılmayınız :P
Sefkili tecrübeli anneler, yardımınıza ihtiyacım var..

Acilen etkili "anne sütüne veda" yöntemlerinizi öğrenmem lazım.. Zira bugün itibariyle 24. ayına girmiş olan ve günlük emme sayısını da bu rakamla yarıştırmaya çalışan bir bebe var evde!!

Çıldırmak üzereyim..
Gerçekten..

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Nihayet evimize döndük :))

Ama öyle uzun süreliğine zannetmeyin :P Bir ay sonra da büyük İstanbul çıkartmamızı yapacağız inşaallah oğlumla.. Ramazan'ın sonunu İstanbul'da geçirmek istiyorum.. Sultanahmet'te iftar etmek, Eminönü'nde, Kapalıçarşı'da yine ayaklarım şişene kadar dolaşmak istiyorum.. Biletimi aldım şimdiden.. Belki de bu, Türkiyedeki son Ramazanımızdır diye.. Kim bilir..


Evimize çok da mutlu döndük ayrıca..

Köye gitmeden önceki gece bir rüya görmüştüm ben.. Kısaca, iki ev arasındaki çok minik bir daireyi, çok uygun bir fiyata satıyorlardı bana ve çok güzel, içimi huzurla dolduran bir evim oluyordu, önünde bahçesi falan vardı.. Beyazdı.. Giderken Ozan'a anlatmıştım rüyamı yolda, sonra unutmuşum tamamen..

Eve dönmeden iki gün önce, köyün çıkışına doğru bir yerde, çok uygun bir fiyata bir arsa satılacağı konuşuldu evde.. Fiyatını öğrendim, gerçekten çok uygundu.. Hatta yazsam inanmazsınız, o yüzden yazmıyorum :P Almak istediğimi söyleyip oraya bakmaya gittim Ozan'ın ninesiyle.. Tam da hayalimdeki kadar bir yerdi.. İçine küçücük evimi, önüne meyve ağaçlarıyla çevireceğim bahçemi yapabileceğim kadar bir yer.. Satıcıyla görüşüp hemen işlemleri hallettik ve hiç hesapta yokken, gördüğüm rüyanın tabirini bizzat yaşadım..

Yani anlayacağınız, köydekilerin deyimiyle "tarla takka sahabı", annemin deyimiyle "toprak ağası" biriyim ben artık :P

( Yani duyan da dönüm dönüm arsa aldım sanacak!)

Şimdi Kurban Bayramını iple çekiyorum.. Önce ölçümünü yaptırıp etrafının duvarını ördüreceğiz sonra da baharda meyve fidelerini dikeceğiz küçük bahçemizin inşaallah.. Eğer benim vize görüşmelerim başlar ve olumlu sonuçlanırsa da en acilinden ufak bir prefabrik ev yaptırıp bütün eşyamızı oraya taşıyacağız.. Böylece evimi dağıtmadan gideceğim yurtdışına ve sanırım biraz daha rahat olacak içim.. Uzaklarda beni bekleyen minik bir evim olduğunu bileceğim..

Düşünüyorum da, Allah yaşatacağı her duruma yavaş yavaş hazırlıyor aslında bizi.. Şimdiye kadar hiç yoktu böyle bir düşüncem.. Birisi bana, "Bir gün köyden bir arsa alacaksın, oraya bir ev yapacaksınız ve senin yerin artık orası olacak.." dese inanmazdım, asla inanmazdım.. Ama oldu.. Demek ki nasipmiş ve tam da uzaklara gitme ihtimalimizin olduğu bir dönemde çok da iyi oldu..

Rabbim hakkımızda hayırlı kılsın inşaallah bu mülkü.. Amin..


......................



Ne İzmir'den ne de köyden tek kare fotoğraf yükleyemediğimin farkındayım.. Ama yükleyeceğim inşaallah.. Onlarsız olmaz :))

Ayrıca köyde katıldığımız düğünde, "gelin inmesi"ne de gittim bu sefer.. Yeni adetler öğrendim, kına fotoğrafları çektim.. Onları da ekleyeceğim inşaallah..


......................



Ozan da ben de köyün havasının Yusufcuğa yaramadığına karar verdik.. Minnoş yine hasta.. Ama bu sefer ishal değil Allahtan, burnu tıkalı ve ateşlenip duruyor.. Dün gece yirmi kere emzirdim desem abartmış olmam herhalde!! İnşaallah hemen atlatır..


.....................



Minnoş Yusufumla ilgili yazacak o kadar çok şey var ki.. Gezmekten fırsat bulamadım hiçbirine :(( İyice dillendi yavyu, kendi çapında cümleler bile kuruyor artık..

Örneğin, "Anne tafa tumm"
Yani tum diye kafasını vurmuş minişim :))

Gece ışığı kapatınca "Anne yamba" (lambayı aç), ayağına diken batınca "Anne ayah dikın", arabayla bir yerden dönünce "Deldiğğğ" (geldik), namaz kılan birisini görünce "Teppik" (tespih çek), alternatifi olan birşey gösterince seçmek için "Onu" ya da "Bunu bunuğğğ" demesine bayılıyorum..

Ayrıca soru dönemimiz de başladı.. Dün defalarca farklı şeyleri gösterip "bu niğğ?" diye sordu babasına.. Sonra ben ona öğrendiği şeylerin ne olduğunu sorunca güzel güzel cevap verdi bebeğim maşallah.. "Anne diğen" (tren)

Dün gece de uyumadan önce, "Anne yap, tuş yap.." deyip durdu bana.. Ne olduğunu bir türlü anlayamadım ama sonra Yusufcuk biraz şarkı mırıldanınca ne demek istediğini anladım.. "Küçük bir kuş varmış.." şarkısını söylememi istiyormuş meğer.. Dinleye dinleye uyudu tatlı meleğim..

Babası istemediği birşey yaptığı zaman, "Babağğğ, yapbaaa.." demesi de ayrıca kayda değer..
Normal "baba" deyişinden o kadar farklı ki o uyarı tonu anlatamam :))


.....................


Neyse, ben şimdi hepinizin kandilini kutlayıp kaçayım..
Zavallı evimi toparlayıp temizleyeyim, güzel bir tarif bulup çıtır çıtır bir kandil simidi pişireyim..
Hoşçakalın..

10 Ağustos 2008 Pazar

Küçüğüm,
zannettiğimden çok daha küçücük..

Binlerce hane birbirine karışıyor aşağıda.. Bulanıyor fotoğraf..
Seçemiyorum yolları, köprüleri, ağaçları..

İnsanları arıyor gözlerim, zerreye dönmüş hepsi..

Kilometrelerce yukarıdan bakıyorum cismime..
Yok gibi..

Uçaktayım sadece, biraz yükselmiş..
Bu kadar yüksekten bakınca bile "zerre"yse cismim,
Rabbin gördüğü şekliyle nasıl adlandırırım kendimi?

O "eşref-i mahlukat" (varlıkların en şereflisi) olarak yarattı beni.. Üstün kıldı tüm var ettiklerine.. Dualarıma icabet etti, "Rabbim!" dediğimde beni kendine muhatab kabul etti..

Bu kadar küçük olmama rağmen.. Bir "zerre"ye misal olmama rağmen..

Ne şeref, ne şeref!!


.......................



Erimeden evimize ulaştık çok şükür.. Hatta evimize ulaşmakla kalmadık, ertesi gün köye doğru yola bile çıktık!! Şimdi köydeyiz oğlumla.. Ozan katılmak için geldiğimiz düğün bitince döndü, biz bir hafta buradayız..

Leyleği havada görmüş olamam ben.. Olsa olsa koca bir leylek sürüsünü görmüş olabilirim :)) Bir leylek bu kadar gezmeye yetmez :P

Yusufcuğa gönüllü bakacak birçok akraba var burada.. Umarım artık daha sık yazabilir, aradaki açığı kapatabilirim :))

Özlemişim sayfamı yaa!!

3 Ağustos 2008 Pazar

İzmir'deyim..
Tatildeyim..
Dönüşte görüşürüz :))


Tabii bu kadar sıcaktan sonra, erimeden eve dönmeyi başarabilirsek :P