31 Ağustos 2009 Pazartesi

Bir demet Ramazan aktivitesi..



Altınpark Ramazan Fuarı
Babamız ebru tezgahının başında..














Kocatepe Kitap Fuarı





Veee son olarak,
koluna saat yapmaya çalışan Yusufcuk :))

Her "Saat kaç?" diye soruşumuzda bu hareketi yapar oldu!!



Babamızla geçirdiğimiz ve birlikte iftar edebildiğimiz birkaç günün ardından yine klasik Ramazan rutinimize döndük.. Ozan fuarda, Yusufcukla ben evdeyiz.. Arada işyerine gidiyorum, arada arkadaşlarla iftar ediyoruz ama yine "bir Köroğlu, bir Ayvaz" kaldık oğlumla..


Şimdi bu Köroğlu-Ayvaz deyimini yazınca aklıma geçen yaz bunula ilgili duyduğum çok hoş birşey geldi.. Sizinle de paylaşayım.. Kızı gelin olan, oğlu da üniversiteyi başka bir şehirde okuyacak olan bir çift durumlarını anlatırken laf arasında söylemişti bu sözü.. Dinleyen kişi de şu yanıtı vermişti onlara: "Buna şükretsenize.. Ya sadece Köroğlu ya da sadece Ayvaz olarak kalsaydınız? En azından birinizin yanında diğeri var.." O günden beri ne zaman bu lafı duysam, bu cevap gelir aklıma.. Yapayanlız olmadığıma binlerce şükrederim..


..........................



Yusufcuğun yeni tribi :

- Bi daha gelmicem bu eve ben.. Bu oyuncakları da oynamıcam işte, annesiz kağcam!! Sen bana çiğkin çiğkin davyandın!!


Aman en ufak bir laf söylemeyelim beyefendiye, hemen tehdit başlıyor.. Gelmeyecekmiş eve, bak bakkkkk!!!!


Bir de bana işine gelmediği zaman "Kusuya bakma anne, kavga etces bak!!" demesi yok mu, ölüyorum..


Bu diyaloglardan yanlış bir profil doğmasın aman!! Tabii ki tatlış tatlış şeyler de söylüyor benim oğlum.. Mesela büyüyünce "fuçubolcu" olmak istediği gibi :)) "Futbolcu" diyorum, "hayır" diyor, "fuçubolcu" :))


İki gün önce çorabını giydirecektim Yusufcuğun.. "Annecim şu timsahlı çorabını verir misin bana?" dedim.. Çoraba baktı baktı, "Timşah diil ki bu.." dedi.. "Ne peki?" dedim.. Ne dese beğenirsiniz? "Kuybaa bu ya, bildiyin kuybaa.."
!!!!!!!!

Sanırım yaşlanıyorum :P


Bir de bu aralar elinde geçen yaz aldığımız davul, bütün gün "İnsanlay, sahuya kalkııııınnnn..." diye gümbürdeyerek geziyor evin içinde.. Mahallemizin davulcusu sağolsun, her gece saat üçte yataktan zıplattığı için Yusufcuğu, çoocuum sahur kavramına aşina olmuş durumda.. Hay bileğine kuvvet abi, bir öğün daha ekledin Yusufcuğun beslenme programına :P


Bizimle oruç tutuyormuş güya Yusufcuk.. Sahurdan kahvaltıya, kahvaltıdan öğle yemeğine, ondan ikindi atıştırmasına ve ondan da iftara kadar :P Arada içilip atıştırılanlar da.. Ne desem, ne desem? Tutulan orucu güçlendirmek babından canım :P


Sahurdan sonra benim gibi su içip ağzını çalkalıyor bu arada.. Ama nasıl?

Suyu ağzına alıyor, sonra kafasını sağa sola sallıyor :))))))))))))))))

Diğer sistemi keşfedemedi hala :P


.............................



Davulcu geçiyor şu anda penceremin altından.. Gitme zamanı geldi.. Sahur hazırlamam lazım.. Bu arada bir ikili önereyim sahur için.. Tavuklu pilav ve üzüm hoşafı.. Ne yakıyor susatıyor ne de rahatsız ediyor tekrar yatınca.. Canım dedemin yıllardır fix sahur menüsüdür, ben de ondan çaldım.. Tok da tutuyor valla :))


Hadi hayırlı oruçlar herkese...



27 Ağustos 2009 Perşembe

"Oruç ibadeti bütün organların iştiraki ile gerçekleşir. Mide yemek içmekten korunduğu gibi; dili yalandan, kötü sözden, boş laftan uzak tutmalıdır. Göz harama, yanlış yerlere bakmamalı, kusur aramamalıdır. Kulak, dedikodu, gıybet ve abes şeyler dinlememelidir. En önemlisi de gönül ve zihin güzel şeyler düşünmelidir. Gönül ehli kişiler, yalan söylemenin ve başkasını çekiştirmenin orucu bozacağını belirtirler. Gerçekten organlarının tamamını oruca iştirak ettirmeyi başaramayan kimse, şeklen oruç tutmuşsa da orucun özünü yakalayamamış demektir. Hz Peygamber'in "Nice oruç tutanlar vardır ki, oruçtan onlara kalan sadece açlık ve susuzluktur." sözü de bu gerçeği vurgular. "

30 Ramazan, Kırk Tavsiye - 10. Tavsiye, Bütün Organlara Oruç Tutturmak


Rabbim, bizi tuttuğu oruçtan kendisine kalanın sadece açlık ve susuzluk olduğu bahtsızlardan eyleme..
Amin..

25 Ağustos 2009 Salı

Kim demiş iftar illa evde olur diye ?






Dün akşam topladık hurmamızı, yemeğimizi, attık yine kendimizi Ankara'yı çevreleyen bir tepenin eteğine.. Bu işin fikir babasının Ozan olduğunu söylememe gerek yok herhalde :P


Akşam yavaş yavaş teslim alırken şehri simsiyah askerleriyle, serin bir iftar yaptık Yusufcuğun yüzlerce soru cümlesi eşliğinde!!


Geri döndüğümüzde çoktannn teslim olmuştu şehir karanlığa..



.........................




Ramazan bu sene güzel gidiyor elhamdulillah.. Oruca alıştı sanki bünyem.. Akşama doğru susuzluk iyice başıma vurduğunda ayakta sallansam ve gözümün önünde bardak bardak sular, şişe şişe buzlu meyveli sodalar uçuşsa da iyi gidiyor sayılırım..

Geçen sene dört günün sonunda hastanelik olmuştum, iki serumla ancak ayağa kalkmıştım ama demek ki emzirdiğim içinmiş.. Ozan demişti aslında "tutma" diye ama ben nasıl olsa sadece gece emziriyorum diye kendime güvenip tutmuştum, hataymış.. Buradan bir kere daha hatırlatmak isterim, Allah bu konuda ruhsat vermiş.. Emziren anneler, hamileler ve oruç tutmanın sağlığını ciddi derecede etkileyeceği kişiler oruç tutmakla mükellef değil.. İslamiyet bu konuda çeşitli kolaylıklar sağlamış.. Gerek daha sonra oruç borcunu ödeyerek gerekse bir fakirin yemeğini sağlayarak bu ibadeti karşılamak mümkün.. Hem Rabbim demiyor mu ayet mealinde "Allah sizin için zorluk istemez." Bence biz de kendimize zorlaştırmamalıyız hükümleri..



..........................




Dün koridorda kendi kendine oynayan Yusufcuğun şirin hali öyle hoşuma gitti ki, kucaklamak için yanına koştum ve bir çırpıda alıverdim kucağıma.. O da aynı hızla aşağı kaydı hemen ve yüzündeki önemli bir iş yapıyor olma ciddiyetini taşıyan bir ifadeyle haykırdı bana:


- Anne, napiyoşunnn!! Deteycanlı elleyim, duvaylayı siliyoyum, göymüyo muşun?




............................





Yusufum durup durup değişik versiyonlarıyla şu soruyu soruyor bana bugünlerde:

- Bu insanlayı buyutüy mü? Bunu yeysem buyuy muyüm?


Süt için, bal için ya da ne bileyim sebze-meyve için sorduğunda ben olumlu cevap verdiğim için çok mutlu oluyor tabii... Ama ne zaman ki iş sakız gibi, jelibon gibi ıvır zıvıra geliyor, verdiğim "Hayır, büyütmez, pek faydalı değil.." cevabım pek sinirlendiriyor beyefendiyi!!


- Hayiy, buyutüüüüüyyy, diye bağırıyor bana :))


.........................





- Kapyimi giydiyyy.. ( Ne şort ne pantalon, illa kapri giyecek hem de kemerli :P )



- Piykisağayı kapat da gel oynayalım.. ( Vicdan sızlatıcı, vurucu bir cümle!! )



- Yost izleyken misiy patlatin da yiyelim.. ( Burada bahsi geçen dizi Lost'tur.. Baktım ciddi manada bağımlılık yaptı, ikinci sezonu bitirince bıraktım izlemeyi.. Aslında bir diğer sebep de iki haftadır hayatımda şimdiye kadar görmediğim kadar kabus görmüş olmam ve artık "Ya others gelirse?" endişesiyle pikniğe bile gitmeye korkar hale gelmem :P Ama lütfen biri bana o adada gerçekten neler olup bittiğini anlatsın..)



- Annanemleye gidelim.. Oydaki kediyi öpcem bi de yalıycam.. Aazıma tüy giyeyse de yıkayim geçey.. ( Iyy diyebiliyorum sadece !! )



Şimdilik bu kadar bizden haberler.. Aslında bir de haftasonu Bera abimizin sünnet yemeğinde - daha doğrusu iftarında - çektiğim bir iki kareyi ekleyecektim ama vakit kalmadı, müdürüm aradı az önce, hemen evden çıkmam lazım.. Küçük erkeği bir kez de buradan tebrik ediyorum, tatlı annesi Özlem'e de daveti için teşekkür ediyorum..


Daha terziye uğrayacağım, hüffffff !!!


( Meraktan ölüyorsunuz di mi ne diktirdim diye :P Ama söylemicem işte !! Onun yerine daha da güzeli, fotoğrafını eklerim ben size.. )

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Rabbim,
biliyorum ki sadece senin rızan için akşama kadar susuzluktan kurumuş, çatlamış dudaklarımıza, iftar vakti ilişitirdiğimiz kırık dökük dualarımızı, aciz ve yetersiz olsa da geri çevirmeyeceksin bu kutlu ayda..

Merhametin yine sağanak sağanak yağacak üzerimize..

Bizi yeniden Ramazan'a eriştirdiğin için şükürler olsun..

Onu geride bıraktığımızda, öncesinden daha iyi halde olmayı nasip et..

Bizi razı olacağın hale getir, o halde yaşat ve huzuruna da o halde al..

Amin..


..........................
Herkese hayırlı Ramazanlar..

İftar için bu tarifi deneyeceğim ben.. Tadını az çok tahmin edebildiğim için şimdiden tavsiye edebilirim sanırım..

Hoşçakalın..

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Haftasonumu iki kelime özetliyor galiba..
"Aşk" ve Lost" !!



Sizi bilmem ama ben, okuduğu kitabın, izlediği herhangi birşeyin insanın hayatını - ya da düşünce yapısını diyelim- tümüyle değiştirebileceğine inananlardanım.. "Aşk"ın da böyle bir etkisi oldu bende.. Henüz tamamını bitiremesem de - bitmesinde korkarak yavaş yavaş okuyorum çünkü- o kadar çok yerin altını çizdim ki.. Birkısmını buraya aktarmayı düşünüyorum hatta.. Kimbilir belki oğlum da ilerde kapağı pembiş diye okumaz bu kitabı -öyle yapan erkekler varmış :P - en azından annesinin altını çizdiği bölümlerden yararlansın :))

Bu arada evet, kitapla pek bi uyumlu olmuşum :P


........................



Aşağıda görmüş olduğunuz kek..



tam dokuz dakikada mikrodalga fırında pişmiştir!!

Tarifi çok basit, halihazırda yaptığınız kakaolu bir kek tarifini yarım ölçü yapıp çukur bir kaba döküyor ve fırını dokuz dakikaya ayarlıyorsunuz.. Ben pişince ters çevirip üzerine kaşıkla süt gezdirdim yavaş yavaş, yumuşacık puf gibi bir kek oldu.. ( Yanlız burada yine devreye mikrodalga fırın zararlı mı değil mi sorusu giriyor. Ben kullanıyorum ama hiçbir şekilde zararlı ya da zararsız olduğunu iddia etmiyorum.. Denemek isteyenler denesin ama sonra kimse, zararlıymış, niye bize önerdin bu keki demesin.. )


Tadı nasıl mıydı?
Enfesti :))

Aynı normal fırın keki gibi miydi?
Evet, aynen öyleydi :))

......................



Ne zaman ki akşamları artık ince de olsa bir hırka giyme ihtiyacı hissediyorum, biliyorum ki sonbahar geliyor.. Ne zaman ki market raflarına dizilmiş sıra sıra güllaçları görüyorum, biliyorum ki Ramazan geliyor..



............................



Çok imrendiğim şeyler var hayatta..



Onlardan birisi de böyle şirin, çiçeklerle bezeli pencereler..

............................



Geçen gece saat on ikiyi geçmesine rağmen hala uyumamak için direnen ve buna bahane olarak da patlamış mısırları ard arda ağzına götüren Yusufcuğa çıkıştım biraz:


- Ama olmaz ki annecim, her gece her gece aynı şey.. Uyumuyorsun, bir de üstüne yarım saattir şu mısırları yiyorsun, yeter artık dokunur bak..
- Ama anneeeeeğğğ, buyümek için yiyom ben onları..


Ay ne kötüyüm yaa.. Ben de çocuk uykudan kaçmak için beni oyalıyor zannetmiştim.. Meğer yüce bir amaç peşindeymiş :P



...........................



Bugünlerde yeni bir alışkanlığı var Yusufcuğun.. Durup durup aklına gelen kelimelerin ingilizcesini soruyor bize.. "Anne, masanın inkyiscesi ne?", "Babacim, ekmeyin inkyiscesi ne?"


Arada söylediklerimi soruyorum, biliyor bazılarını.. Demek ki sadece laf olsun diye sormuyormuş :P


Zaten bu sorular, dün sorduğu şu soruya göre cevaplanması daha basit olan sorular.. "Baba bu niye teleferik?"


Babasının verdiği "Sen niye Yusufsan, onlar da o yüzden teleferik.." cevabına verdiği "Hımm" tepkisi de cevabını aldığını gösteriyor zannımca :P


.........................



İki şeyi çok merak ediyorum:


Sümüklücüm doğum yaptı mı acaba?

Erikcim, sana nasıl ulaşabilirim?


Hoşçakalın, kendinize iyi bakın..


8 Ağustos 2009 Cumartesi

Bizi mutsuz eden, sahip olamadıklarımızdan çok sahip olduklarımız mı yoksa?

Ulaştığımız her bir hayalle, gerçekleşen her bir rüyamızla, sahip olduğumuz her yeni şeyle daha da sağlam bir perçin mi atıyoruz yüreğimizle dünya arasına? Aslında ait olmadığımız bu yere kök saldıkça, daha mı derinleşiyor içimizdeki boşluk?

Ruh, ötelere uçmak için çırpınan bir kuş değil mi?
Öyleyse çabamız neden onu buraya hapsetmek?

Özür dilerim ruhum..

5 Ağustos 2009 Çarşamba

"İman edenlerin kalplerinin, Allahı ve Cenab-ı Hak tarafından indirilen hakikatleri hatırlayarak yumuşayıp saygı ile dirilme vakti gelmedi mi? Sakın onlar daha önce kitap verilen ümmetler gibi olmasınlar..Zira kitabı tanımalarının üzerinden kendilerince uzun zaman geçmesi sebebiyle -onu- kanıksamışlar, neticede kalpleri katılaşmıştı. Hatta onların çoğu büsbütün yoldan çıkmışlardır.. "
-Hadid Suresi, 16. ayet-

"İyi düşünün ki Allah, bütün yeryüzünü bile ölümünden sonra diriltiyor; gevşeyen ve uyuklayan gönülleri de böyle diriltebilir. Zaten aklını çalıştıran, zihnini işleten kimseler için bu canlanmayı gerçekleştirecek ayetlerimizi iyice açıklamış bulunuyoruz.. "
- Hadid Suresi, 17. ayet -


Hayatımın şimdiye kadarki her safhasını tek tek hatırlayıp aklıma gelen her isme tek tek dua etmek istiyorum bu gece.. İnşaallah ben de geçerim birilerinin zihinlerinden.. Ben de anılırım ismen dualarda..

Hayırlı Kandiller..

4 Ağustos 2009 Salı

- Ya annecim oturdum kitap okumaya çalışıyorum şurda, neden tepikleyip duruyorsun sırtımı?
- Tepiklemiyooom..
- N'apıyorsun peki?
- Maçaş yapiyom, maçaş..
( Böyle masaj da ancak bizim evde görülür :P )



- Ya niye beni zehiy ediyonuz yaa!!
( Yapmak istediği birşeyi engellediğimizde, niye bunu bana zehir ediyorsunuz anlamında :P )




- Anne bak, bunu veymeşşen seni yemek yapay yeyim, top yapay oynayım..
- !!!!



- Okulumuşda basgekgol oğsağdı ne güşel oynaydım ben..
( Basketbola çok meraklıyız bu aralar, bir gece yanından geçtiğimiz okulun bahçesindeki koca demir potayı söküp eve götürmem için dakikalarca yalvardı bana!! )



- Anna bana gayeta veyşene.. Bala bandiyip bandiyip yicem..
( Bala bandırıp bandırıp galeta yemek en sevdiği şeylerden biri artık )



- Tityiyo bacakyayım, ağyiyooo.. Ova anne, ova luplen..
( Her gece yatmadan önce tekrarlanan diyaloglarımızdan biri.. Gün içindeki o kadar koşmaya, atlamaya, zıplamaya dayanamayan bacaklar gece ağrıyor tabii.. Her gece uyumadan önce ayaklarını, bacaklarını ovuyoruz bir de paşanın.. )



- Bişey oğmaş, kuyuy geçey..
( Üstüne başına ya da evin herhangi bir yerine su dökünce beni yumuşatmak için kullandığı cümle.. )



- Doktoylay iyi insanlaydıy.. Yaydım edeyley çocuklaya.. Koykmuyom ben doktoylaydan.. Gidince söylüyom, doktoy iyne iştemiyom diyom, bu da bana iyne yapmiyo!
( Nasıl motive etmişsem çocuğu.. Durup durup bu telkinleri tekrarlıyor :P )

3 Ağustos 2009 Pazartesi

İnsan, hiperaktif bir koca ve hiperaktif bir oğulla yaşayıp giderken, kendini gerçekten çok yavaş, enerjisiz ve yaşlı hissedebiliyor bazen !!


( Ozan'ın askerlik durumu henüz belli değil.. Haftaya netleşecek ama en azından kanuni hakkından yararlanıp erteletebileceğini öğrendik.. Desteğiniz için teşekkürler.. Sizi seviyorum.. )

30 Temmuz 2009 Perşembe

İçimden sadece şöyle bağırmak geliyor:

"Hayaaaaaaaaat, beni neden yoruyosuuunn?"

Ben tam bugün merak edenler için şu yurtdışı meselesiyle ilgili birşeyler yazacaktım ki aldığımız bir haber alt-üst etti herşeyi.. Şimdi sadece sakinleşmeye ve iyice düşünmeye ihtiyacım var..

Kışın yurtdışında bir sözleşme imzalamıştım biliyorsunuz.. Vize için başvurdum ve herşey öyle başladı zaten.. Dersler, yoğunluk, hazırlanma ve heyecanla bekleyiş.. Tam iş oldu, gidiyoruz derken, Emerikan hökümeti vizelere kota uygulamaya ve sadece belli sayıda kişiye vize vermeye karar verdi!! Ek belgeler istediler, sınavlara girip tamamladım. Oldukça uzayan sıkıntılı bir süreç geçirdik - sadece "beklemek" kastettiğim, yoksa bir problem yoktu Allah'a şükür - tam sonuna yaklaştık, sözleşmem Ekim'de başlıyor, yakında orada oluruz derken..

Bugün birkaç inzibat,
Ozan'ı alıp askere götürmek için kayınvalidemin evine gitmiş !!

Tam da sona geldik derken.. Tam da gidiyoruz artık derken..

Ozan okula 2000 yılı girişli.. Yedi senelik kanuni öğrencilik hakkı 2007'de dolmuş yani.. Ama ara verip sonra afla geri döndüğü için normalde bu süre 2009'a uzuyor.. Fekat sevgili okulu, afla döndüğünü ve mezuniyet süresinin uzadığını şubeye bildirmediği için iki yıldır asker kaçağı olarak görünüyormuş!!!

İşin garip ve acı olan tarafı ise bizim şimdiye kadar bundan hiç haberdar olmayışımız.. Geçen ay bir belge istediler ve onu göndermiştik ama işe yaramamış.. Yani babamız şu anda hazır asker..

Ozan bugün gelen astsubaya durumu anlatmış, daha yeni mezun olduğunu ve hatta diplomasını dün aldığını ve yarın tecil işlemi yaptıracağını söylemiş ama yapılabilecek hiçbir şey yokmuş.. Hatta eğer bugün nüfus cüzdanını benim çantamda unuttuğu için işlem yaptıramadan askerlik şubesinden dönmeseymiş, hemen orada alıkoyabilirlermiş!!

Yarın bu işten anlayan bir iki kişiye daha danışıp ne yapılması gerekiyorsa yapacağız ama şimdilik durum bu!! Her an inzibatlar tarafından yakalanıp askere alınabilecek bir babiş :P

Zaten belirsiz olan ufuk, daha da bulandı gözümde.. Ozan askere giderse ne yaparım, şimdi onları maddeliyorum kalem kalem.. Ev ne olur? İstanbul'da mı çalışırım? Yurtdışına gidişimiz rafa kalkarsa? vs. vs..

En çok merak ettiğim konu da bu arada vizeyi alırsam ne yapacağım meselesi.. Umarım ülkeye girişimi erteleme şansım vardır yoksa yine yanlız gitme durumu doğacak benim için...

Off...

Hayaaaaaaattt, beni neden yoruyorsun?

29 Temmuz 2009 Çarşamba

O kadar havalı havalı yazdım yeni blog kuralımı ama gerek kalmadı uygulamaya.. Yabancı bir siteden sağ tuşu fonksiyon dışı bırakmak için - yani sayfadan yazı ya da fotoğraf kopyalanmasını engellemek için - bir HTML buldum ve yükledim.. Umarım güvenebileceğim birşeydir.. Yoksa bunu da bir şekilde etkisiz bırakıp kopyalamaya devam ediliyor mu? Sonradan şoka girmeyeyim!! Bilginiz varsa paylaşın lütfen..

Ayrıca isteyen arkadaş olursa, o kodu ve nasıl uygulandığını da yazabilirim.. Yorum kısmına mailinizi bırakmanız yeterli..

İnsanın bir yazısını ya da fotoğrafını, başka bir sayfada sanki oraya aitmiş gibi görmesi hiç hoş bir durum değil!!


....................

Bu diyaloğu yazıp yazmamayı çok düşündüm ama sonuçta "çocuk bu" deyip yazmaya karar verdim.. Ayrıca bugünlerde Yusufcuğun kreşteki büyük çocuklardan öğrendiği ve ağzına dolanan iki "çiğkin" kelimeyi hesaba katarsak bu diyalog biraz masum kalıyor :P


Köye gittiğimizde, Yusufcuğun bezden kurtulup artık tuvalete gitmesi babaannesinin çok hoşuna gitmiş olacak ki birgün ben Yusufcuğu tuvaletten getirip de onun yanında üstünü giydirirken, babaannesi eğildi ve Yusufcuğun popişini öptü "Aman da benim koca oğluma, büyümüş de tuvalete gidermiş artık.." diyerek.. Yusufcuk sinirle geri çekti kendini, kaşlarını çattı ve en sinirli yüz ifadesiyle "Popodan öpüğmeş!!" dedi babaannesine.. Açıklamayı da şu şekilde yaptı: " Kaka yapiyom ben onunla, iyyenç bu! "



Yani, ne diyeyim?

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Sayın okur..
Blog yazarın yeni sayfa kurallarını açıklıyor, dikkatine :P

Bundan sonra sayfada sadece bir yazı görünüyor olacak ve yenisi eklendiğinde eski yazı hemen arşive kaldırılacaktır, bilginize.. Ondan sonra, "Ben görmedim.. Aaa okuyamamışım.. Tekrar ekler misin?" demek yok.. En azından bir süre böyle devam edecek..

Niye mi?
Ne demiş atalarımız, "Yapıyorsam sebebi çok.." :P

Yeni yazı eklediğimi nereden mi bileceksiniz?
Eee, "izleme" diye birşey var :P


Artııı.. En önemli kuralımız da cevaplayamadığım yorumlar olduğunda kırılmaca gücenmece yok.. Yaz döneminde hazır dersler ve işler hafiflemişken blogcuğuma yeniden el atmaya karar verdim ama her ne kadar bir yazıyı güzelleştirenin, yazara daha çok yazma hevesi verenin yorumlar olduğunu bilsem de sadece yazı yazacak kadar vaktim olduğunda elbette yorumlara dönemeyebilirim.. Beni lütfen mazur görünüz, desteğinizi eksik etmeyiniz..

Hadi hayırlı uğurlu olsun vatana millete..
Kesiyorum kurdelayı.. Kestiiiimmmmmmmmmm :))
Yazamadığım uzuuuuun dönemde, birok değişiklik oldu aslında hayatımızda.. Ve ben herbirinin ardından ayrı ayrı üzüldüm yazamadım diye..

Neden yazmak istiyorum, yazamayınca neden üzülüyorum, neden birşeyler eksik kalmış gibi geliyor bana? Bu konuyu sonra irdelemek üzere bir kenara kaldırmak ve neler olup bittiğine dönmek daha iyi olacak galiba..

Neler olmadı ki bu uzun arada?

Meselaaaaa.... Ozan okulunu bitirdi çok şükür.. O da artık bir üniversite mezunu, o da artık bir nişantaşı çocuğu :P

Sonraa... Yusufcuk artık "tam kocaman abi oldu çünkü bebekley gibi bez yok altında".. Gözümde en çok büyüyen şeyi, tuvalet eğitimi meselemizi bu sene köye gidişimizde hallettik.. Daha doğrusu Ozan'ın dedesi halletti desem iyi olur.. Biraz uzun ve korku öğeleri de içeren bir hikaye bu, isteyen olursa anlatırım sonra :))

Sonra.. Birçok şehir, birçok ilçe, birçok köy gezdik bu sene.. Ozan'ın sayesinde ne kadar çok şeyi fotoğrafladım, ne kadar çok şey biriktirdim zihnimde.. Ah bir de paylaşabilseydim onları :((

Sonra.. Yusufcuk kreşini başarıyla tamamladı, karnesini aldı, yılsonu gecesinde "paytak paytak yüyüyen" ama daha çok herkesten fazla dans eden, hatta müzik bittikten sonra bile sahnede dans etmeye devam eden, kendisini indirmeye çalışan öğretmenine direnip oynamaya devam etmek isteyen bir ördek oldu :)) Şimdi de yaz okuluna gidiyor..

Sonraa... Sekizinci yılı devirip dokuzuncuya adım attığımız evililik yıldönümümüzü kutladık bu ay.. Ve ben farkettim ki arada kızsak da birbirimize, anlayamasak da birbirimizin ne demek istediğini, küssek, barışsak ve kırılsak da.. Ben değil dokuz, doksan sene daha yaşamak istiyorum Ozanla..

Sonraaa.. Bir roman yazmaya başladım ben.. Ama zihnimde.. Henüz tamamlayamadığım bir kurgunun orasından burasından fısıldayıp duruyor kahramanları.. Henüz onlarla ilgilenecek yeterli vaktim yok ama en azından zihnimde örüp duruyorum sahneleri.. Fotoğrafçılık kursu, dikiş kursu, eğitim uzmanlığı masterı ve diğer sırada bekleyen hayallerin -daha doğrusu planların- arasında ne zaman fırsat bulup da kağıda geçirebileceğim, hiç bilmiyorum..


Sonraa.. Ben bir asker ablasıyım artık.. Kardeşimi havaalanından Ağrı'ya yolcu ettiğimiz anı hala unutamıyorum mesela.. Mirza'nın, sanki uzun bir süre babasını göremeyeceğini anlamış gibi boynuna sarılıp sarılıp burnunu gömmesini, almak istediklerinde sıkı sıkı babasına sarılıp koca adamı orada hüngür hüngür ağlatışını hala unutamıyorum.. Rabbim hayırlı tezkereler versin inşaallah, şafak 50..

Sonraaa.. Yusufcuk üç yaşını tamamlamasına az bir sürenin kaldığı şu günlerde tam bir birey oldu maşaallah.. Bazen seçimleri ve kararları beni çok zorlasa da onu böyle kendine güvenli, işini bilen ve tercih yapabilen bir çocuk olarak görmek çok hoşuma gidiyor.. Artık yemeklerini tamamen kendisi yiyip kıyafetlerini ve ayakkabısını kendisi giyebiliyor.. Hatta ne giyeceğini de kesinlikle kendisi seçiyor.. İstersem aksini yapmaya çalışayım, vallahi mümkün değil!! Maalesef en bariz huylarından birisi inat.. Bu yaş çocuklarında normal olduğunu biliyorum ama bizimkinin dozajı biraz daha fazla! Ağlama krizlerimiz ve sinirden ne yapacağını bilmediği nöbetlerimiz hala bitmiş değil ve özellikle istediği şey olmadığında had safhaya ulaşıyor.. Konuşmalarına ya da hareketlerine bakarak çok büyük zannetsem de onu hala ufacık bir bebek aslında.. Bunu unutuyorum ve çok kızıyorum bazen.. Beyefendinin "Luplen bana kizma!" uyarısıyla kendime geliyorum :)) "Sen de luplen yapma dediğimi yapma.." cevabıma karşılık duyduğum cümle ise aynen şu: "Hağyiy, yapicammm"


Çocuk büyütmek zor iş vesselam..
Şimdi gece gece bu işin de felsefesine hiç dalmayayım ben.. En iyisi burada bitsin bu yazı.. Aklıma geldikçe yine eklerim birşeyler eskilerden yavaş yavaş..

Hep yazmak olmaz di mi, hazır fırsat bulmuşken bir gezineyim bakalım konu komşuda neler olup bitmiş bu aralar..
- Yusufummm, kuzum benim..
- Hağyiy, kuzu falan deme bana..
- Niye annecim, küçük kuzumsun sen benim..
- Hağyiy, ben hayvan diilim!
- !!!



- Yusufcum, ne olacaksın sen büyüyünce bakalım?
- Kepçeci oğcam, asfayta su dökmeci oğcam ( belediyenin sulama tankerlerinin şoförleridir efendim kastedilen ), finçle kumlayi kaldiycam, tankeyli kamyoncu oğcam, ayaba çekmeci oğcam..
- Başka?
- Abi oğcam, soyna da baba oğcam.. Ama kiz ( yani kız ) olmiğcam!!



- Peygambeyimişin adı Hazyeti Muhammed. Babası Abdillah, süt annesi Hayime.. Peygambeyimiş hastalayı ziyayet edeymiş, yemeğni bitiyiymiş..



- Temişlik imanın yayısıdıy.. ( Bu yüzden paket paket ıslak mendil bitiyor bizim evde, Yusufcuk kamyonlarını, iş makinalarını, arabalarını defalarca sildikçe!! )



- Ama ditme yanimdan.. Benim başka annem yok ki! Annesiz kağdıııımmm.. Böhüüü.. Anneleyi yanında yatmazken uyuyamaş ki bebekler!! ( Her gece aynı seramoni, bir türlü alışamadı hala yanlız uyumaya )



- Seni seğğğmiyom.. Sen pis!! ( Genelde belli bir yaş üstü her nevi kadın cinsine söylenen klişe cümlemiz.. Anneanne-babaanne dahil, kadınlarla pek işi olmuyor Yusufcuğun.. Ama nerede bir abi, amca, dayı, dede var, hemen yapışıyor paçasına.. "Çok seviyoyum seni.." )



- Ya heğgün bişeyley oluyoy bana!! ( Ard arda birkaç gün düşüp dizini, mizini kanatınca, son düşüşünde dayanamadı artık, isyan etti çocuk :)) )



- Luplen anne!! ( Lütfen demek istedik :) )


- Şunu yapmazsan/veymezsen ağlayım bak cayıy cayıy!! ( Allahım Allahım, büyüdü de beni tehdit ediyor artık.. Cayıy cayıy ağlamak da bizzat kendi deyimimiz :P Ayrıca sakızı "cabur cabur" çiğneyip, "hopiş hopiş" yerine "kakpiş kakpiş" uyuyoruz biz.. )



- Hadi baba dağa/hayvanlaya gidelim!! ( Birtaneyken iki oldular başıma :P )



- Allahım şifa veydi, geçti.. ( Ben hastayken bana dua etmiştik beraber, ertesi gün baktı ki ben ayaktayım, hemen yapıştırdı cümleyi! )



- Annecim, boşluk ne demek?
- Annecim, bu ne iş yayay? Bunla napayış?
- Annecim, bu nasıy ses çıkayiy? ( Cevaplanması kolay bir soru gibi görünse de Yusufcuğun elindeki nesnenin kağıt ya da ne bileyim minder falan olduğu durumlarda oldukça zorlanıyorum :)) )



- Ağş-veyiş meğkezine gitmek istiyom ben.. Oyda tyene bincem.. Topcuk sakız da alın bana.. ( En büyük keyiflerinden biri alışveriş merkezlerinde benimle trene binip orayı gezmek - ay ben de ne yakışıyorum o trenin içine, ama bensiz binmiyor ki!- ve para atılıp sakız alınan makinalardaki top sakızları, parasını da kendi atmak ve elini hemen altına koyup yakalamak suretiyle çiğnemek.. )



- Anne şu böcek adamım sözümü dinlemiyo, kız buna!! Abinin sözünü dinle de!! ( Sabahnurun bal bebeği gibi Yusufcuk da böcek adam diyor örümcek adama.. Köye gittiğimizde bir baloncudan dilenmek suretiyle sahip olmuş bu böcek adama.. Babaannesi arkadan yetişip parasını ödemiş ama "Yalvararak alıp da arkasına bakmadan kaçışını görmeliydiniz.." diyor )



- Baba "kay" ayaba demek, affeyim de bana..
- Anne "fiş" balik demek, affeyin de bana..
( Fazlaca "aferinci" bir oğlum var benim.. Özellikle babasından aferin duymak için yapmadığı numara yok! )


Şimdilik aklıma gelen cümle ve diyaloglarımız bunlar.. Sonra gelirse yine yaparız bir derleme.. Ah kimbilir kreşte neler söylüyor, bir de onları duyabilsem :((

26 Temmuz 2009 Pazar

Cik ciiik..

Hoşgeldiniz..

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Tadilat yerine "tatil"at yazmalıymışım aslında!!

Yukarıdaki kaydı girer girmez Yusufcuk ve Ozan'la yine yollara düştük biz.. Dört günlük bir Konya kaçamağı yaptık. Beyşehir ve Tuz Gölü'nü de hesaba katarsak yine dünya kadar yer dolaştık.. Bu arada ben sayfama yine elimi bile süremedim tabii..

Ama sıkı durun.. Büyük açılışa hazır olun :P

Sayfa yine herkese açık olacak ama, bana yüklediğim fotoğrafların kopyalanmasını ya da başka bir şekilde başka bir bilgisayara aktarılmasını engelleyebileceğim bir yol öğreten birisi çıkana kadar fotoğraf yüklemeyi düşünmüyorum..

Ah neler kaybedeceksiniz bir bilseniz :P


Şimdilik kaçıyorum ama uzaklara değil, kendime şöyle pembişli morlu güzel bir şablon aramaya.. Hadi bana kolay gelsin..

( Fotoğraf koruma yöntemleriyle ilgili gerçekten yardım bekliyorum.. Bilgisi olan arkadaşlar paylaşırsa çok sevinirim.. )

22 Temmuz 2009 Çarşamba

TADİLAT DOLAYISIYLA KAPALIYIZ !!

1 Haziran 2009 Pazartesi




- Anneciiim, bu abinin yengi neden kaya olmuş?

- Allah öyle yaratmış annem.. Bizi beyaz renkte yaratmış, onu da siyah ama bu onun kötü veya çirkin olduğunu göstermez..

- Hii.. Ama anne, çok çukatala yemiş, ondan öyle olmuş bu.. Çukatala kaya yapmiş onu..



Ben bu noktada koptum.. Dakikalarca güldüm.. Hele Yusufcuğun Kenyalı çocuğa dönüp de "Abi yüzünü yıkaysan geçey.." dediği an, resmen gülmemin krize döndüğü andı :))



Dört gündür bu sene yine muhteşem geçen Türkçe Olimpiyatıyla hemhal durumdayım.. Geçen sene televizyondan final gecesini izlerken en büyük duam, o heyecanı ve coşkuyu canlı canlı yerinde yaşamaktı.. Bu sene duam kabul oldu çok şükür.. Perşembe ve Cuma günü Kızılcahamam'daydık. Hem olimpiyatın açılışına katıldık hem de gün boyunca dünyanın dört bir yanından gelen ve Türkçe konuşan, Türkçenin ve Türk kültürünün çeşitli alanlarında yarışan öğrencilerle sohbet etme, onları daha yakından tanıma fırsatı bulduk..


O gün Şili'den gelen bir öğrencinin, kendisine sorduğum "Neden Türkçe öğreniyorsun?" sorusuna verdiği cevap hala kulaklarımda.. "Türk arkadaşım çok iyi.. En iyi arkadaşım Türk, ondan.."


Cumartesi ve Pazarı da Altınpark'ta, olimpiyatın Kültür Şöleni kısmında değerlendirdik.. Katılımcı 115 ülke ayrı ayrı stand açmıştı orada, kültürlerini, ülkelerinden getirdikleri güzellikleri sergiliyorlardı orada.. Mahşeri bir kalabalık vardı.. İlk gün sabah giremedik, öğlen tekrar gittiğimizde girebildik ancak içeri.. Yine de pek çok standa önündeki kalabalıktan dolayı uğrayamadık bile..


Türk halkının bu olimpiyatı bu kadar sahiplenmesi, bu kadar önemsemesi ne kadar hoşuma gitti anlatamam.. Mersin'den, Isparta'dan, Kastamonu'dan ve daha birçok ilden otobüsler dolusu insan gelmişti fuar alanına.. Kimbilir benim şahit olmadığım daha neler vardı..


Hala güzellikleri "güzellik" olarak görebilen insanların var olması ne güzel..
Böyle göremeyenlere de Allah iz'an ve sağduyu versin, ne diyeyim..


Şimdi sırada çektiğim onca fotoğrafı düzenlemek ve birazını da buraya eklemek var tabii.. Bir de final gecesini beklemek.. Bakalım bu seneki favorilerim derece alacak mı?


Haa, unutmadan.. Kırgız grubunun oynadığı Kolbastı'yı izlemeyen varsa çok şey kaybetmiştir, biline :))

10 Mayıs 2009 Pazar

Minik meleğim..

Şöyle bir baktım da geriye, neredeyse dört yıl olacak sen bana "emanet", ben sana "anne" olalı..

Biliyorum, iki buçuk yaşındasın daha, büyümedin o kadar ama nasıl saymam ki o birbirimize "yakından da öte" olduğumuz, canıma-kanıma ortak olduğun dokuz ayı da ? Hem biliyor musun, hamilelikte tadı bir başka oluyor anneliğin.. Kocaman umutlar, heyecanlı bir bekleyiş ve seninle benden başka kimsenin tadamayacağı bir bağ eşlik etmişti bana o zamanlar.. Sen orada, dünyanın en güvenli taşıyıcısında gününü gün edip büyümeye çalışırken, ben de bal tadında günler yaşadım bebeğim, emin ol.. Sonuna kadar tadını çıkarıyordum "anne" olmanın henüz sen bana "anne" diyemiyorken bile..

Eminim duymuştun ya da en azından hissetmiştin babanın "Allaaaahhhhhh.. Baba oluyorum babaaaa!!" diyen naralarını senden ilk haberimiz olduğunda.. İşte o anda hissettiğim tek birşey vardı benim : Artık asla eski ben değildim, olamayacaktım..

Annelik demek, sorumluluk demekti en başta.. Sadece kendim için yaşamayacaktım artık.. Yaptıklarım da hep senin için olacaktı, yapamayacaklarım da.. Örneğin, tam üç ay bekleyecektim domates yiyebilmek için.. "Asla mevsimi olmayan sebze-meyve yeme.." demişti ya doktorumuz, vallahi yememiştim..

Aylar birbirini kovalayıp da seni kollarıma aldığım gün geldiğinde, ben "hissetmenin" de "hissetmemenin" ne demek olduğunu gerçekten öğrendim.. Yeniden doğmayı, bir mucizeye şahit olmayı hissettim.. Ağrıyı, acıyı, korkuyu ve ümitsizliği hissetmemenin, senden başka hiçbir şey hissetmemenin ne demek olduğunu öğrendim.. Yoğun bakımdaki diğer hastalar inlerken, ben içimden naralar atıyor, sevinç gözyaşları döküyordum "İşte oğlun.." dediklerinde..

"İşte oğlum.."

Ameliyathaneye girerken onun canından da kendi canımdan da ümidimi kesmiş olduğum oğlum.. Bana "Bebeği kaybedebiliriz, durum çok riskli.." dediklerinde "Allah'ım, ömrümü ona ver, yavruma Sana hayırlı bir kul olma fırsatı ver.." diye dua dua yalvardığım oğlum.. Aylarca hayal ettiğim yüzünü artık okşayabildiğim, minik yanağına, ellerine dokunurken "Acaba incitir miyim?" diye korktuğum minik, beyaz meleğim..

Şimdi bakıyorum da iki buçuk yıl geçmiş aradan.. Sen mi daha çok büyüdün bu sürede yoksa ben mi, hala karar veremiyorum.. Derinliklerimde biryerlerde kaybolmuş nice güzellikleri sen tek tek çıkardıkça ortaya.. Bana "samimi" olmanın, "masum" olmanın, teklifsiz, detaysız, net olmanın, gerçekten sevmenin tanımını yaptırırken bir kez daha.. Kolayca affedip tatlı bir gülücükle değiştirirken boncuk boncuk gözyaşlarını.. Varlığımı, varlığının en büyük gereksinimi hissederek yasladıkça kucağıma başını.. Ve bana "Şeni çok şeviyoyum annecim, şen benim düdel annemşin, melek annemşin.." dedikçe ben daha bir anlamlı oluyorum.. Gerçekten "anne" oluyorum..

Günümü, gecemi.. Yeri geldiğinde hüznümü, neşemi.. Odama dolan ışığı, soframdaki kaşığı.. Ne varsa bana dair hayatta, içtenlikle hepsini benimle paylaşan küçük arkadaşım.. Ömrümü aydınlatan güzel gözlerin herkese aydınlık olsun.. Bana kır çiçekleri toplayan o minik ellerin hep hayırlar dersin.. O bal dudaklarından ne seni incitecek bir kelime dökülsün ne de başkalarını.. Ve şimdilik en büyük yeri bana ayırdığın o güzel yüreğin, Esas Sahibini bulsun, hep O'na meftun olsun..

Senin için en büyük dileğim Rabbimden, senin de en az senin kadar güzel yavruların olsun..

Beni sana anne olmakla şereflendiren Rabbime binler hamd ile..
Seni seviyorum minik meleğim..

1 Nisan 2009 Çarşamba

Boşuna dememiş atalarım "En iyi, iyinin düşmanıdır." diye..

Neredeyse iki haftadır Yusufcuğun fotoğraflarını bilgisayara yükleyebilmeyi, bunun için uygun bir vakit bulabilmeyi, uygun vakti bulabilmek için bir dersi ekmeyi :p, dersi ekmek için uygun bir fırsat bulabilmeyi :P vs. bekliyorum.. Bu arada Yusufumun onlarca tatlış cümlesini unuttum gitti maalesef..

Ama unutmadıklarım, artık boynu bükük kalmış bu sayfaya mutlaka kaydetmek istediklerim de var tabii.. Örneğin, dün gece babasına söylediği, duyduğumda beni gülmekten öldüren bir diyalog..

Yusufcuk, babasıyla okul hayatının ilk gösterisinden çıkmıştı dün gece.. Çanakkale Şehitlerini Anma Programında "küçük asker" oldu benim oğlum.. "KüçükAyşe" olan kız arkadaşları bebeklerini sallayıp mama verirken oYusufcuk da bir haftadır evde çalıştığımız asker selamını hazır ol vaziyette değil, çalan şarkının ritmine uygun, özgün bir dans eşliğinde verdi :P

Neyse, ben programın geri kalanını izlerken babası Yusufcuğu almış öğretmeninden.. Tabii sahnede görevini en iyi şekilde yapmış olmanın ödülü olan "şüypiş yumiyta"sı Toto eşliğinde.. Yusufcuk hemen açmış yumurtayı, çikolatasını yemiş, oyuncak yapılacak parçaları da babasına vermiş "Yap" komutu eşliğinde.. Bir kolunda çantası ve Yusufcuğu, diğer elinde de herbiri minnak minnak oyuncak parçalarını taşıyan Ozan, işi geçiştirmek için "Oğlum ben şimdi yapamam ki bunu.. Yapmayı bilmiyorum ben zaten.." demiş ona..

Yusufcuk ne cevap vermiş dersiniz?
- Kağadina bak babacim, kağadina bak, oyda yajay..


.....................



Geçen gün "Sen bizim bal bebeğimizsin.." dedik Yusufa, "Lütfen bana bal demeyin.." dedi bize..


Bir de bugünlerde baba bir laf var ağzında: "Adamin canini sikmaaaaa.." Değişik durumlarda değişik türevlerini de üretiyor tabii bu repliğin.. "Baba sana kisdim, annemin canini sıktin.."



Geçenlerde yemeğini bitirdikçe "Anna bak, öynek tabak yaptim.." diyor bana.. Sütünü falan bitirince de "öynek baydak" oluyormuş bardağı.. Anlamadım başta.. Meğer kreşte yemek bitince tabağın "örnek tabak" olacağını öğretmişler, onu anlatmaya çalışıyormuş bana..



Kreşten öğrendikleri sadece bununla sınırlı değil tabii.. Daha önce birisi bana gün gelip de Yusufcuğun saat on olmadan uyuyacağını söyleseydi, kesinlikle inanmazdım ama şimdi en geç saat kollarını açınca - yani tam dokuzu çeyrek geçe- yatağa giriyor Yusuf itiraz etmeden.. Öğretmeni kural koymuş çünkü.. Bir de şirin bir saat yapmışlar ona.. Saate bakıyoruz, seve seve yatıyor maşaalah..


Uyku demişken son günlerde bizim evde gerçekleşen en büyük devrimi de not düşeyim hemen.. Yusufcuk artık kendi yatağında uyumaya alıştı.. Bazen yanımda uyuytup yatağına taşıyorum, sabaha karşı geliyor.. Bazen de yatağında dalabiliyor uykuya.. İnanılır gibi değil.. Belki birçok anne anlamaz neden bahsettiğimi ama ben iki buçuk yıldır mahrum olduğum uyku hayatıma geri dönmeye başladığıma hala inanamıyorum.. Yusufun bizim yatağın dışında biryerlerde uyuma ihtimalinden iyice umudumu kesmiştim çünkü..


Gerçi bu bize biraz pahalıya patladı :P Eee, kolay değil tabii her sabah her sabah "o gece yatağında uyuyan çocuğun yastığının altına sürpriz yumurta" gelmesi.. Baktık bütçe çökmeye başladı, hediyeyi yavaş yavaş şekere, ondan sonra da bildiğiniz şekerşiz sakıza kadar düşürdük.. Neyse ki onu da çok seviyor.. Cikidik cikidik çiğniyor..


........................



Yusufcuk İngilizce de öğreniyor kreşte.. Tabii ki grameriyle, kurallarıyla değil sadece kelime kelime.. Ama bu bile o kadar hoşuma gidiyor ki anlatamam.. Eee, ne de olsa geleceğe yatırım :P


Geçen gün ona ayakkabı almaya gittik bir alışveriş merkezine.. Fil şeklinde bir koltuk vardı orada çocuklar için.. Beni elimden koltuğa kadar çekti ve "Anne bak elifınt.." dedi Yusufcuk.. O kadar şaşırdım ki.. Hayvan isimlerini öğrendiğini bilmiyordum.. Sordukça bildiği diğer İngilizce hayvan isimlerini de saymaya başladı.. Ben alışverişi bıraktım, dakikalarca miniğimi dinledim, sevdim orada.. Sahip olduğumuz, yaşadığımız tüm güzelliklere ardı ardına şükrede şükrede..


Bir de benim kurstan arkadaşım Amerikan hocaya "Hayy Cenii, Av lav yuğğğ" deyişi var ki duyulmaya değer.. Onu görünce "May neym iş Yusuf.." diye söze başlaması, onunla İngilizce konuşması gerektiğini bilmesi de çok ilginç geliyor bana ayrıca..



............................



Yazmayı özlemişim, yazdıkça yazasım geliyor ama yukarıda beni bekliyor arkadaşlar.. Bir dahaki sefere hem küçük padişa hem de küçük asker fotoğraflarını yüklemeden gelmeyeceğim söz..