29 Nisan 2008 Salı

Nihayet tekrar bilgisayarımın başına oturabildim!!
Birkaç gündür iyi değildim pek ama şimdi, az önce annemle yaptığımız bir buçuk saatlik hoşsohbet kahvaltının yüklediği enerji var üzerimde.. İyi geldi valla..

Önce nereden başlasam olanları anlatmaya bilmiyorum.. En iyisi önce merak edilen haberden bahsetmek..

Geçen hafta aniden taşınmamaız gerektiği çıktı ortaya..Çünkü artık evdeki kişi sayısı artacak, bu haliyle bize ancak yeten evimiz küçük gelmeye başlayacaktı..Yavaş yavaş ev aramaya başladık..

Hi hiii... Hamileyim zannettiniz di mi.. Değilim :))

Evdeki kişi sayısı artacak çünkü uzun bir süre ( en azından biz yurtdışına gidene kadar, yani bir sene gibi) Ozan'ın annesini ve kardeşini bizde misafir edeceğiz.. Onur Ankara'da çalışmaya başlayacak ve kayınvalidem de köyde yanlız kalamayacağı için ( daha doğrusu biz kalmasını istemediğimiz için) onu da alacağız yanımıza..

Taşınmaktan da vazgeçtik bu arada.. Bir sene için değmeyeceğini düşündük.. Onur abisiyle sabah gidip akşam gelecek zaten.. Gündüz evde tesettür problemim olmayacak.. Haftasonundan haftasonuna da çok sıkılmayacağımı düşünüyorum.. Yaz da geldi zaten, dağ taş dolaşırız ailece :P

Artık kayınvalidem evde olacağı için benim yarı zamanlı bir işte çalışmam da gündeme gelebilir tabii.. Uygun bir iş olursa değerlendirmeyi düşünüyorum.. Tam gün bırakamam Yusufcuğu ama yarım gün orada, sonra evde devam etmek üzere bir iş ayarlayabilirim inşaallah..

Demiştim ya, hakkımızda hayırlısı..


......................



Zaten canım çok sıkkındı, dün de çok üzüldüm bunun üstüne..

Çoook uzaklardan bir misafirimiz gelecekti dün.. "Görüşelim inşaallah" diye kararlaştırmıştık ama bir yanlış anlaşılma oldu son mailde.. Sonra o arkadaşın internete girme imkanı olmamış, düzeltemedik durumu.. Benim yazmayı unuttuğum bir cümleye çok kırılmış olmasından korkuyorum.. Gelmediler bize..

Hazırladığım sofra boynu bükük kaldı.. Aradım aradım cevap alamadım :((
Hala haber bekliyorum ama yok.. Evlerine çoktan dönmüş olmalılar..


.........................



Neyse ki dün annem geldi..
Moralim düzeldi biraz..

Geçen hafta sünnet için gün almaya hastaneye gittiğimizde bu hafta içine gün vereceklerini söylemişti sekreter kız.. Ben de annemi aradım ve çağırdım.. Ama ne oldu? Dün sonuçları kontrol etmiş ve "23 Mayıs.." demiş doktor!! Yani neredeyse bir ay sonra.. Anneciğim boş yere gelmiş oldu :(( O zaman kadar kalması pek mümkün görünmüyor.. Evde babam ve erkek kardeşim yanlız.. Ama ben sünnette yanımda olmasını da çok istiyordum.. Sekreterin sözüne güvenip çağırdım, keşke belli olunca haber verseymişim..

Şartları biraz zorlayıp babamı ve kardeşimi ikna etmeyi düşünüyoruz..
Ya da başka bir yerden daha erkene randevu almaya çalışacağız artık..

Şimdi anneanneli günlerin tadını çıkaralım biz :))


..........................



Uzun süredir sık sık yazamadığımdan ve yazınca da olan biteni anlattığımdan, Yusufcukla ilgili gelişmeler hep birikti, farkındayım..

Benim küçücüğüm konuşma işini iyice ilerletmeye başladı maşaallah.. Cümlelerini sadece iki fiille kursa da ( bitti ve gitti, sadece bunları biliyor) kelime taklidi çok ilerledi.. Bugünlerde bizi gülmekten kırıp geçiren bir kelimesi var ki yazmazsam olmaz.. Geçenlerde "Hurdaciiiiii" diye bağırarak bir adam geçti bizim sokaktan.. Herzamanki gibi Yusufcuk uyandı tabii.. Ben de Ozan'a anlatıyordum bunu, adam "Hurdaciiii" diye bağırdı, benim oğlum uyandı diye.. Bizim bebiş durdu durdu, "Hurdadiiii" diye bağırmaya başladı :)) O günden beri de ne zaman "Hurdacı geçti mi?" diye sorsam hemen hurdacının taklidini yapıyor..

Başka kelimeler de öğrendi tabii.. İlki, onca hastane, muayene ve iğne deneyiminden sonra tabii ki "Adıdii" yani acıdı :(( O öyle deyince, benim de içim acıyor tabii..

Babih: balık
Ebbeh: ekmek
Bopo: evet, tahmin ettiğiniz şey :))
Bibap: kitap
Eldadili: yemekten sonra, "elhamdulillah"

Bunlar da diğerleri..

Bazı şeyleri de kelimelerle değil, hareket ya da farklı seslerle ifade ediyor..
Örneğin tavuk.. Turkcell'in tavuğu gibi bayıldığından beri, Yusuf için tavuk demek "Hiiyyğğğ" deyip başını arkaya atmak demek.. "Ben tavuk pişirdim oğlumaaa.." dediğimde hemen "hiiyğğğ" diyor bana :))

Sonraaa... Müzik, başını sallaya sallaya "Ağğğ eğğğğ iiiii" diye sesler çıkarmak.. Şarkı kelimesini de böyle ifade ediyor..

Kediye benzeyen hayvanlar "Pita", diğerleri "App".. Kuşlar "buh" ama örneğin penguen yine "app".. Nasıl bir kategorizasyon yapıyor çözemedim :))

Yaramazlık yaptığında, gelip aynı benim yaptığım gibi "Hiğğhh" diyerek haber veriyor bana görmemişsem.. Geçen gün geldi "hiiğğh" dedi, etrafa baktım birşey göremedim.. Az sonra tekrar gelip yaptı aynı şeyi ve mutfağı gösterdi.. Gidip baktım, meğer fırını yakmış!! Allahtan ki yaramazlığını haber veren bir yaramaz bebişim var :P Yoksa kimbilir ne zaman görürdüm ben o fırını!!


.......................


Son olarak sizi "küçük ağa"mın fotoğrafıyla baş başa bırakıyorum..

Ellerini öyle arkadan bağlamayı ben öğretmedim valla, tamamen içgüdüsel :P


Bu lastik çizmeleri Sümeyye Amerika'dan getirmiş Yusufcuğa..
Öğrenci değşim programıyla gittiği bölge fazla yağış alan biryermiş
ve orada anne babalar bebişlerine hep bunlardan giydiriyormuş
ıslak yerlerde rahat dolaşsınlar diye..
Yusufcuk bayıldı hediyelerine.. Ben de tabii..
Hem oyuncak oldu bize hem de yazın köydeki tatilimizde giymesi için harika bir ayakkabı :))


Şimdilik hoşçakalın.. Yorumlara cevap yazamadığım için gerçekten çok üzgünüm, lütfen beni affedin.. Hepsini okuduğumda çok mutlu oluyorum gerçekten.. Ama yeni yazmakla cevap yazmak arasında kalınca tercihim tabii ki yeni yazı oluyor :)) Kendim için değil yani, sizin için :P

26 Nisan 2008 Cumartesi




Özlediniz mi bakalım bizi?

- Eveeeeetttttttttt...
( Uydurmuyorumdur umarım :p )

Tamam o zaman, özlediğinize özleyeceğinize pişman olacağınız kadar uzun bir yazıya hazır olun dostlar..


Ah ahhh..
Bir internete bağlanabilmek uğruna geçen hafta neler geldi başıma :P

İstanbuldan gelirken getiremediğim eşyalar arasında kendi laptopumuz da vardı.. Çantası, adaptörü, şarj aleti ve ıvır zıvırıyla yaklaşık 6 kilo olduğundan ve bu ağırlığın uçaktaki karşılığı neredeyse bilete verdiğim ücret kadar olduğundan bırakmıştım onu.. Ah ne büyük hata yapmışım!! Evde olan ve Ozan'ın şirketinin verdiği laptopa güvenmiştim ben.. Nereden bilebilirdim ki onun benim için fazla karmaşık ve üst seviyeden bir bilgisayar olduğunu.. XP değil de Vista yüklendiği için kullanımın farklılaşacağını.. O bir şirket bilgisayarı olduğu için farklı bir ağ ve güvenlik sistemine sahip olduğıunu..vs vs..

Evdeki modemi yükledim ve ilk başta internete de bağlandım aslında.. Uçuş sonrası yazıyı o gece yazmıştım.. Ama ne olduysa ondan sonra oldu.. Bilgisayar kendi otomatik güncelleştirmelerini yaptı, ben antivirüs programlarını yükledim vee.. İnternet bağlantısı gitti.. Bilgisayar modemi tanımadı ondan sonra! Neredeyse dörde kadar oturdum o gece ama cıkk.. Ertesi gün Telekom'u arayıp defalarca taciz ettim :P Sorunun bağlantıdan değil benden kaynaklandığını söylediler ve "Bilgisayar modemi görmüyor, değiştirin.." dediler..

Tamam değiştirelim..

Cumartesi günü Yusufcuğu kucakladığım gibi Kızılay'da aldım soluğu.. Babamızın akşama kadar işi vardı, "Siz oyalanın ben dönüşte alırım." dedi.. Çok da iyi oldu çünkü hava harikaydı o gün ve evde kalsak patlardık Yusufcukla sıkıntıdan, eminim..

Kızılay'a varır varmaz ilk işim bir modem almak oldu tabii.. Sorunumu anlatınca mağazadaki görevli bana çevirmeli bağlantı sağlayan modemlerin son sürüm Vista yüklü bilgisayarlarda çalışmadığını, wireless ( kablosuz) bir modem almam gerektiğini söyledi. Beğendim, aldım bir tane eli mahkum :(( Neyse, akşama internetime kavuşmuş olacağım sevinciyle oğlumla günün tadını çıkarmaya başladık..

Gezdik, dolaştık, kuşları kedileri sevdik.. Yusufcuk herkese cilveler yaptı.. Bu kadar enerji kaybedince de hemen karnımızı doyurmamız gerekti tabii :)) Yakındaki bir fast fooda girdik, bir çocuk menüsü aldım.. Uzun süre fix bunu yiyeceğim sanırım..

Yemeğimizi yedik, gezebileceğimiz heryeri gezdik ama hem akşama daha çok vakit vardı
hem de Yusufcuk sabahın sekizinden beri uyumamıştı!! Hem Meşrutiyeti hem de Ziya Gökalp Caddesini baştan aşağı turladım iki kere.. En sonunda sızdı kaldı pusetinde elinde balonuyla :))

İşte bu, tam da hayalini kurduğum şeydi..
Hemen Mado'ya girdim.. Köşede bir yere geçtim ve Yusufcuk uyurken
bir yandan dondurmamı yedim bir yandan da ilk uçuştan aklımda kalan notları kağıda geçirdim..


Bir saat kadar sonra Ozan bizi aldı ve eve döndük ama beni bir sürpriz bekliyordu.. Bu son model ve diğerlerine göre oldukça pahalı olan modem de bir türlü kurulmuyordu bilgisayara! İki gün de onunla uğraştım.. Kendi kendime ayarlarını değiştirdim bilgisayarın ama beceremedim.. Hatta daha da karmaşıklaştırdım işleri!!

Neyse ki ertesi günü Ozan'ın zoruyla (!) dışarda geçirdik ve ben bütün gün bilgisayar başında oturmadım..

Pazar günü neredeyse tüm gün Ozan'ın deyimiyle dağları taşları gezdik, terimsel deyimiyle tracking yaptık :)) Yusufcuk kuruldu babasının kucağına tahta oturur gibi, rahatı gayet yerindeydi..





Yusufcuk önde koşarken biz arkada onu kovalarken cidden dağları taşları dolaştık..
Ben Ozan'a "Ölüyoruummmm" dediğimde, Ankara çoooook gerilerde kalmıştı!!



Manzara enfesti ama..
Burada oturup hem dinlendik hem de birşeyler yedik..
Tertemiz havayı içimize çektikçe yorulduğumuza değdi sanki..


Az ilerde de bir pınar vardı..
Oradan da buz gibi su içtik..




Yusufcuk cuppik cuppik o sularla oynamak için çok ağladı ama bırakmadım :((
Yanımda sadece bir takım yedek kıyafet vardı çünkü ve daha uzuuuun bir dönüş yolu bizi bekliyordu..


Her otu, böceği, dalı, taşı, toprağı, kum zerresini kurcalayıp keşfeden Yusufcuk :))
Yusufcuk ceketinin kapşonunu başına örttürmeyince ben de yanımdaki küçük bir tülbenti bağladım başına.. Güneş çok yakıyordu çünkü..



Çok sever umuduyla yanına götürdüğüm ama çok korktuğu kaplumbağa..



Ormancı amcaların odun ateşinde çayı..



Bir bardakcık bile içemedim, aklımda kaldı valla..
Bir daha karşılaşırsak hiç utanmadan isteyeceğim yemin ederim..


Sabah bizimle kalkıp akşama kadar hiç uyumayan Yusufcuğun,
günün sonundaki hali..


Ama hiç dalga geçmeyeyim çocukla, eve geldiğimde ben de salonda oturduğum yerde geçmişim kendimden!! Saatlerce yürüdük resmen.. Düz yoldan da değil, bir in bir çık küçücük patikaları.. Gezerken güzel de sonrası çok acı verici olabiliyor :P

Ozan biz oğlumla uyurken alışverişe gitmiş o akşam.. Sabah Yusufcuğun hayvan sevgisinden bahsederken balık almaktan falan bahsetmiştik.. Dayanamamış iki küçük balığı kapmış gelmiş hemen oğluşuna :)) Artık bizim de balıklarımız var, duyurulur.. Gerçi ömürleri ne kadar olur bilemem.. Öyle ecelleriyle rahat rahat ölebileceklerini de sanmıyorum Yusufcuk dolayısıyla.. Daha şimdiden iki büyük tehlike atlattılar zaten.. Vitrinin üstündeki yeni yerlerinde tepeden tepeden bakıyorlar bize :))



Ozan verdiğim tatlı tombiş balık siparişlerini es geçip neden bu iki solucan kılıklı balığı aldı bilmiyorum :P

Dişi olanın adını "solly" erkek olanın adını da "solly can" koydum ben de..

Akvaryumumuz da içinde iki su bitkisi bulunan bir vazodan oluşuyor.. Nasıl ama, farklı olsun biraz di mi?



Neyse... Gelelim bizim modeme..


Pazartesi sabah gözümü açar açmaz yine oturdum bilgisayar başına.. Deneyip deneyip kurmayı başaramayınca laptopu, modemi, Yusufcuğu ve kocaman çantamızı yüklenip gittim modemi aldığım yere.. Orada baktılar, gerçekten de tanımıyor bilgisayar modemi.. Ethetnet kablosu bağlı ama görmüyor işte! Beni bir bilgisayarcıya yönlendirdiler ama sorun olursa yine gelmemi söylediler.. Servise gittim, baktılar ama evden internete bağlandığım telefon hattına bağlanamadıkları için tam olarak kurulumu yapamadılar yine.. Tarif ettiler bana ve çaresiz geri döndüm :(( Deneyip deneyip Telekomu aradım, telefonda kardeşimin teknik bilgilerini sömürdüm dakiklarca ama nafile.. Modemi parçalamamak için zor tuttum kendimi..

Salı günü hala internete bağlanamamış ve artık krize girmiş halimle modemi aldığım yere gittim ve geri verdim wireless modemi.. Anneciki beklemeye ve kendi laptopum gelince evdeki modemle bağlanmaya karar verdim..

Ama kardeşim sağolsun, diğer modemi kurmaya çalışırken bir tüyo vermişti bana.. Yüklediğim antivirüs programlarının modemi bloke edebileceğini, onları silip denememi söylemişti.. Öyle yaptığım halde kablosuz olanı yine de kuramadım ama bu gece aklıma eski modemi tekrar denemek geldi.. Veeee ollleeyyyyyyyy.. En sonunda bağlanmayı başardım işte :)) Emektar modemim kurtardı yine beni.. Ne demişler, ne varsa eskilerde var işte :P

Yanlız bu süreçte şunu farkettim.. Ben gerçekten bağımlısı olmuşum bu internetin!!

Kendimi internet olmadan eksik hissetmem, olmasa sanki yaşayamayacak gibi olmam hiç normal değil di mi?


................................




Gelelim Çarşambaya..


23 Nisan'ı babamızın şirketten arkadaşları ve eşleriyle Mavi Göl'e giderek kutlamaya karar vermiştik biz.. Bebelere bayram pikniği yaptık yani :))

Mavi Göl..
Ama gittiğimiz gün hava çok kapalıydı ve maviden ziyade griydi koca göl..


Sabah evden çıkmadan Yusufcuk hafif ateşli gibi ve keyifsizdi aslında ama hava iyi olduğu için ve belki de koşup oynarken kendini daha iyi hisseder diye gitmeye karar verdik.. Kendisinden on ay büyük Ahmet Aydınla doyasıya oynadı Yusufcuk.. Parktaki tüm oyuncakları eskittiler birlikte.. Ne kendileri yemek yediler ne bize yedirdiler.. Onları zaptetmeye çalışmaktan iki lafın belini kıramadık hanımlarla :P

Günün sonuna kadar birşeyi yoktu aslında Yusufcuğun ama ikindiye doğru yorgunluğun da etkisiyle iyice keyifsizleşmeye ve halsizleşmeye başladı.. Biz eve dönmek istediğimiz söyledik ve Yusufcuk yolda sızdı kucağımda herzamanki gibi.. Artık huyu bu.. Sabah kaçta kalkmış olursa olsun, ne kadar uykusu gelirse gelsin eğer dışardaysak geri dönene kadar tutuyor kendini.. Gözleri baygınlaşıyor, yine de direniyor uyumamak için..

Eve gelince yatağına yatırdığımda uyanır normalde ama o gün uyanmadı.. Sadece arada bir kere emerek tam iki buçuk saat uyudu!! En sonunda Ozan'a "Ben gidip uyandıracağım bu çocuğu.." dedim.. Hiç normal gelmedi bana çünkü o kadar uzun uyuması.. Ve uyandığında da haksız olmadığımı gördüm.. Ateşi çok yükselmiş ve emmek istemesine rağmen yine rahat nefes alamadığı için ememiyordu Yusufcuk.. Babiş bizi arabayla acile götürdü hemen.. Biz ciğerlerinde mi birşey var yine diye korktuk ama değilmiş elhamdülillah.. Ağır bir grip geçiriyormuş sadece.. Burnu ve genzi tamamen tıkandığı için de rahat nefes alamıyormuş..

Ertesi gün -yani dün- hem kendi doktoru görmek istediği için hastaneye götürdük Yusufcuğu hem de gitmişken sünnet için gün alalım dedik.. Önce muayene oldu ve bir gece önce acilde olduğu gibi yine çığlık çığlığa hastaneyi ayağa kaldırdı Yusufcuk.. Artık o kadar iyi tanıyor ki doktor kıyafetini ve o kadar iyi anlıyor ki muayene olacağını, daha yanına yaklaşırlarken ağlamaya başlıyor.. Yapılan da sadece kulak, boğaz kontrolü ve ciğer dinleme.. Acı verici hiçbir şey yok! Korkuyor sanırım..

Neyse, Neşe hanım da "Ciğeri temiz, gribi ağır geçiriyor." deyince ben ona bunun yaklaşık beş haftada Yusufcuğun üçüncü ağır hastalığının olduğunu söyledim, normal olup olmadığını sordum.. Bünyesi mi zayıf acaba, yapabileceğim birşey var mı şeklinde sorular var kafamda çünkü.. Gayet normal olduğunu, geçiş mevsimlerinde özellikle de parkta, oyun alanlarında oynayan, yabancılarla temas eden çocukların bundan etkilenmemesinin mümkün olmadığını söyledi.. İçim rahatladı biraz..

Sonra yandaki hastaneye geçtik (çocuk hastanesi) ve sünnet için gün almak istediğmizi söyledik.. Önce muayene ettiler Yusufcuğu ve sonra daha da kötüsü kan aldılar!! Sünnet genel anesteziyle yapılacak çünkü ve bazı testler istedi doktor.. Kan alma sahnesini bir cümleyle özetlemek gerekirse.. Babası, annesi, bir hastabakıcı ve bir de hemşire tarafından sıkı sıkı tutulmasına rağmen yine de balık gibi çırpınan ve kanı tüpün dışına akıtmayı başaran bir bebek !!

Çıkışta Ozan bana aynen şöyle dedi: "İyi ki genel ansteziyle yapılacak sünnet.. Yoksa Yusufcuğu sünnet etmek asla mümkün olmazdı.."

Şimdilik bizde durumlar böyle teyzelerimiz..

Melek kuşum hala hasta biraz.. Testler Pazartesi belli olacak ve büyük ihtimalle de haftaya sünnet için gün verecekler.. Annem gelecek inşaallah Pazartesi günü ve Yusufcuğa bir de sünnet kyafeti almayı düşünüyorum o gün.. Düğün vs. yapmayacağız ama yine de giysin, hatıra olarak saklansın istiyorum inşaallah.. Tabii size de fotoğraflarımızı koyarız şöyle şapkalı şapkalı :))

Saat üçe geldiğinden ben artık yatmalıyım!!
Ama anlatacaklarım bitti sanmayın.. Esas haberi sakladım.. Uzun uzun yazmam lazım çünkü..

Rabbim hepimize hakkımızda hayırlı olan şeyleri yaşamayı nasip etsin diyorum ve yatmaya gidiyorum, tamam mı :))

21 Nisan 2008 Pazartesi

Arkadaşlar, teknik bir problemim var ve maalesef evden internete bağlanamıyorum..
Wireless bir modem aldım ama kurmayı başaramadım :((
En kısa zamanda geri dönmeyi umuyorum..

Ama bendeki engin teknik bilgiyle ne kadar kısa sürer, onu hiiiiç bilmiyorum..

Şimdilik hoşçakalın..

17 Nisan 2008 Perşembe

Hep ama hep uçmak istiyorum!!

Şaka değil, gayet ciddiyim.. Uçaktan indiğimden beri en yoğun hissettiğim duygu bu :)) Bir de tabii Yusufcukla şimdiye kadar gerçekleştirdiğimiz ve hepsinde de anamdan doğduğuma bin pişman olduğum otobüs yolculukları için hayıflanma..

Salı günü sağ salim, düşmeden, korkmadan, "Lost" olmadan evimize vardık çok şükür.. "Lost" olma deyimi anneme ait :)) Yola çıkmadan iki gece önce tevafuken Lost'un ilk bölümüne rastladım televizyonda ve annemle izledik geceyarısı!! Ben biraz fazla dehşete kapılmış olmalıyım ki annem bir ara "Her uçağa binen Lost olacak değil ya kızım, korkma.." dedi.. Gülmekten kaç sahne kaçırdım :)) Oysa ben korktuğumdan değil, şimdiye kadar izlemediğim bu muhteşem dizi çok hoşuma gittiğinden kıpırdamadan izliyordum.. Düzenimi bir oturtayım, hemen geçmiş sezonları izleyeceğim inşaallah.. Oh bee, sonunda izlemeye değer bir dizi buldum :))

Pazartesi akşamını bir yanımda valiz, bir yanımda kabine alacağım kol çantam -daha doğrusu küçük çaplı valizim :P- bir yanda da dijital tartıyla geçirdim.. Uçakta taşınabilecek eşya ağırlığı sınırlı olduğundan valizi yerleştirmek çok zor oldu benim için.. Eşyaları yerleştir, tart, fazla oldu, çıkart, birazını ele, bir daha tart, yine olmadı tekrar boşalt, başka bir kombinasyon dene.. derken kafayı yedim!! Annem dakikalarca güldü bana.. Nasıl olsa yine otobüsle dönerim zannıyla bizim evin yaklaşık yarısını İstanbul'a taşıdığımdan bazı eşyalarımızı getiremedim! Bunlara Minel teyzesinin Yusufcuğun alerjisi için gitmeden bir gün önce bize verdiği halis zeytinyağı da dahil.. Neyse ki annemler bir ay sonra bize gelecek ( Yusufcuk sünnet olacak inşaallah ) ve orada bıraktığım eşyalarla dolu bir poşetin yanısıra yağımızı da getirecekler.. Çok teşekkürler Minelcim, çok düşüncelisin..

Gece ikibuçukta yatmama rağmen, uçacağımız sabah sekize çeyrek kala uyandım, daha alarm çalmadan! Yusufcuğu da uyandırdım ki, biraz oynasın, yorulsun, havaalanında ya da uçakta uyusun.. Çok kötüyüm biliyorum, hi hiii :))

Uçağın kalkmasına birbuçuk saat kala havaalanındaydık.. Bu acemiliğime geldi, bir daha asla o kadar erken gitmeyeceğim.. "Chekc-in"den bagaj vermeye, beklemeden uçağa binmeye kadar herşeyi ilk defa yapacağım için oldukça erken gitmeyi tercih ettim.. Babam beni bıraktığında bir valiz (Allahtan ki tekerlekli ve çekmeliydi), bir koca kol çantası ve bir de Yusufcuk vardı kontrol etmem gereken!! Neyse ki gişede uçuş kartımı verip valizi aldılar hemen.. "Şimdi ne yapacağım?" dedim, "Sadece bekleyeceksiniz.." dediler.. Ve bunu duyduğumda geleli daha beş dakika olmuştu..

Yusufcukla birbuçuk saat.. Havaalanında ve yanlız!!

Ama çok eğlendik.. Hiç de tahmin ettiğim gibi zor ve ters gitmedi işler.. Rabbim çok yardım etti.. Ne korktum ne de heyecanlandım.. Oğlumla geze geze, oynaya oynaya uçağı bekledik, sonra da kuşlar gibi uçup evimize geldik çok şükür..




Havaalanından Yusufcuk manzaraları..








Bekleme süresi çok uzun olunca, bir ara kafeye oturmaya yeltendim ama Yusufcuk buna asla razı değildi.. Daha havaalanını arkasındaki koridoru görmemiş ve oradaki yer döşemelerini ellememişti :P Yeniden keşfe çıktık.. Tüm koridor ve bölümleri dolaştık.. Bu arada da bir anons yapılıyor, "Saat 11:40 Erzurum uçağına binecek yolcular güvenlik kontrolüne gitsin.. vs" diye, ben hiç oralı olmuyorum.. Meğer o bizim uçakmış! Ankara aktarmalı Erzurum uçağı.. Neyse ki uçuş tablosunda uçağın koduna baktım ve gişeye sormayı akıl ettim.. Koştura koştura bekleme salonuna gittik.. Aksi halde, havaalanına bir buçuk saat önce gelip de uçağı kaçırmayı başaran ilk kişi ben olabilirdim :P

Biz koştuk koşmasına da saat daha onbirdi.. Bekleme salonuna neden o kadar erken aldılar, anlamadım.. Yirmi dakika kadar da orada bekledik.. Tabii boş durmadı Yusufcuk.. Beş altı yaşlarındaki bir çocukla oyuncak kavgasına yeltendi, sonra da üç kızı gözüne kestirip "abyaaa" hitaplarıyla onları kendinden geçirdi :)) Severken az daha bitirecekti o ablalar çocuğumu..

Biraz daha bekledikten sonra nihayet uçağa biniş anonsu yapıldı..
Uçağa binince ilk anda hayal kırıklığı yaşadım biraz.. Ben daha büyük birşey bekliyordum :P Hostes yerimizi gösterdi ve oturduk.. Çok şükür ki cam kenarındaydım.. İzleyerek uçmak bambaşka, koridor tarafında olsam korkabilirdim belki.. Ben hayretten korkmaya fırsat bulamadım çünkü dışarıyı izlerken..

Yusufcuk, uçağa biniş anında, merdivenlerde motorun sesinden biraz tedirgin olsa da onun haricinde pek birşey anlamadı sanırım.. Onun derdi daha çok "Bu koltuğun kenarına nasıl tırmanırım?, Öne doğru geçmeye çalışsam annem bırakır mı? Peki acaba bu tavandaki kutuların içinde ne var?" şeklindeydi :)) Ben kemerimi bağladım, hostes minik bir kemerle oğluşumu da bana bağladı ve heyecanla kalkışı beklemeye başladım..

Yusufcuk hastalığını yeni atlattığı için ve uçağa binmenin bebeklerde orta kulak iltihabını tetiklediğini bildiğim için yola çıkmadan doktorumuzu aramıştım.. "Kalkış ve inişte mutlaka emzirmenizi tavsiye ederim.." dedi bana.. Böylece basınç değişikliğinden pek etkilenmiyorlarmış.. Ben de kulağımda problem olmasın diye uçuş boyunca sakız çiğnedim zaten :))

Sabah çok erken kalkan ve tüm enerjisini havaalanı keşfine harcayan Yusufcuk uçağın kalkmasını bile beklemeden "memeeeğğ" diye tutturunca hemen emzirmek zorunda kaldım ama uzun süre emdiği için kalkışta da emmiş oldu çok şükür.. Emerken de kucağımda uyudu kaldı zaten.. İyi ki uyudu ama.. Yoksa onunla uğraşmaktan ilk uçuşun keyfini çıkaramayacak, az önce beni havaalanına getiren yolların benden uzaklaşa uzaklaşa incecik bir ipe dönüşmesini izleyemeyecek, ardımda bıraktığım şehrin koca bir krokiye dönüşmesine tanık olamayacaktım..



İstanbul'u bu şekilde görmek kesinlikle muhteşemdi..




Ama daha da heyecan verici olan, bulutların bile üzerinde olduğumuz andı..




Kendimi bir ara, uzaktan küçük buzulların göründüğü kocaman bir okyanusta hissettim..
O eşsiz maviliğin içinde, bambaşka bir boyutta gibiydim..




Uçağa binmeyen herkese, en azından bir kere bu benzersiz hissi yaşamalarını tavsiye diyorum.. Harikaymış gerçekten.. İnsan zamanı bile farklı algılıyor sanki uçarken..


.................................





Gelelim İstanbuldaki son iki günümüze..


O kadar yoğun geçti ki son iki günümüz, Yusufcuk da ben de bugün ancak kendimize gelebildik o temponun ardından.. Yusufcuk bugün iki kere öğlen uykusu uyudu hatta, düşünün artık :)) Tabii ben de onunla uyudum, olllleeyyyy... Dün dinlenememiştim çünkü hiç.. Ev harika ötesi bir haldeydi!! On iki gündür süpürülmemiş "tozhane"mi süpürdüm önce.. Sonra birikmiş çamaşırları hallettim sırayla.. Ve sonra da Ozan tarafından arkasını bile göstermeyecek şekilde tezgaha istiflenmiş bulaşıklara giriştim!! Bulaşık makinası var evde ama Ozan bunun sadece benim kullanımıma açık olduğunu zannediyor galiba :)) Bir ara konuşalım bu meseleyi :P


Neyse, konu saptı..


Pazar günü karşıya geçtik ve tüm günü kardeşimin evinde geçirdik.. Tombiş yanaklı "Miğtaa"mı doya doya öptüm, biraz da depolama yaptım.. Özledikçe hatırlayıp gülümsemek için :))


Pazartesi ise sabah erkenden kalkıp hazırlandık Yusufcukla.. İki büyük randevumuz vardı çünkü :)) İlk olarak üniversiteden arkadaşlarımla buluştum.. Her ikisi de benden bir sonraki dönemden aslında ama çok severdik birbirimizi.. 3-4 sene sonra ilk yüzyüze görüşmemizdi bu.. Hilal hamile olduğu için dışarda görüşmek yerine onun evine gittik Nur Sümeyye'yle beraber..


Giderken Hilal'e götürdüğüm hediyelerden biri, benim şu meşhur bez kitaplardan birtanesiydi. Doğacak kızı için almıştım.. Kitabın adı "Küçük Ayşe Evde"ydi.. Gidince, onların da kızları için Ayşe ismini düşündüklerini öğrendim.. Çok güzel bir tevafuk oldu ve Hilal çok duygulandı..



Yusufcuk o gün tam performanstı yine maşaallah.. "Burası yeni gelin evi, yazıktır, günahtır, dağıtmayalım.." demedi hiç.. Altını üstüne getirdi ortalığın! Vitrini açmasın diye önüne çektiğimiz berjeri bile ittire ittire çekip karıştırabildiği kadar karıştırdı heryeri..



Hilallerden ayrıldıktan sonra eski işyerime gittik oğluşumla.. Fetiş teyzemizle (nam-ı asıl, Fethiye) buluşup karşıya geçecektik çünkü.. Sabriş abla (nam-ı asıl Sabriye) bizi bekliyordu orada.. Köprü trafiğine kalmadan hemen yola çıktık ve Cevahir'de Sabriye ablayla buluştuk.. Oraya hiç gitmemiştim, iyi oldu benim için ama bir kere daha anladım ki çocuklarla dışarda buluşmak çok zor oluyor!! Ben Sabriye ablaya zahmet olmasın, ona gidersek hazırlık yapar diye dışarda buluşma konusunda ısrar etmiştim ama sonuçta yine onun evine gitmek zorunda kaldık yemekten sonra.. Neremize gittiğini anlamadığımız yemeklerimiz bile zor bitirdik çünkü Yusufcuk ve Atike sayesinde!!

En rahat olduğumuz anlar, namaz kılmak için mescide indiğimiz anlardı..
Bebeler istediği gibi koşturdu, biz de biraz kafa dinledik :))

Yusufcuk ne kendi yemek yedi ne de bana yedirdi o akşam.. Fethiyecim de acıdı halime, oradaki uğur böceği şeklindeki küçük trene bindirdi Yusufcuğu.. Ben de rahat rahat yemeğimi yedim.. Yanlız bir kereyle doymadı Yusufcuk, tekrar tekrar binmek istedi.. Fetişimin bütün parası da bu böcük treni işletenlere gitti :))

Sabriş ablanın evine geçip içtiğimiz çayın ardından eve doğru yola koyulduk.. Daha sonra benim için gece, yukarıda anlattığım ölçme tartma eylemleriyle geçti zaten :))

Elhamdülillah çok güzel bir tatildi.. En kısa zamanda yine uçmak istiyorum, İstanbul'a uçmak istiyorum :))

12 Nisan 2008 Cumartesi

Ne gündü ama..

Bol karmaşalı, biraz ağlamalı, çok keyifli bir gün geçireceğimizi az çok tahmin ediyordum ama daha da fazlası çıktı :))

Blog dünyası blog dünyası olalı böyle buluşma görmedi :P

Aslında uyumam lazım ama biliyorum şimdi yazmazsam bir daha yazamam belki.. Yarın kardeşime gideceğiz, tüm gün orada geçecek ve Pazartesi günü de üç randevum daha var :P Salı günü ise, uçma - ya da uçamama- macerası :))


Sevgili Sühendan'a teşekkür ediyorum öncelikle.. Çok güzel ağırladı bizi..Hem misafirperverliğin için hem de yüreğinin güzelliği için teşekkürler canım.. Çok güzel bir gün geçirdik hepberaber.. Ben çok mutlu oldum gelebildiğime..


Peki kadroda kimler vardı?


-Öncelikle evin büyük ve bence çok akıllı oğlu Enes..


-Evin küçük kuşu Emin.. Çok güleç ve çooook tatlı bir bebek maşaallah..


-Aysun'un tombiş motorcu bebeği Berk :)) Daha masa hazırlanmadan mutfakta bir poğaçayı mideye indirdi maşaallah.. Ondan sonra da annesi ne verdiyse.. Bir ara Aysun'un "Ama oğlum bugün çok yedin yaa, hayır.." dediğini duydum!!


-Zeynep'in tatlış oğlu Ahmet Melih..
Bir de kardeşi vardı aramızda ama o daha anneciğinin karnında beş aylık bir bebiş :))


-Minel teyzenin sarı civcivi Orhan Kerem,


-Hacer'in kuzucuğu,


-Günün tek prensesi Erva..
Kıvır kıvır saçlarına hepimiz bayıldık, maşaallah..


-Küçük panter Talha.. Niye mi küçük panter? O bir sır :P


-Veee... Emine teyzesinin yaptığı renk renk kurabiyeleri bayıla bayıla yiyen Yusufcuk.. Sanırım üç taneyi bitirdi, sonra paketi sakladım! Gıda boyası vardı kurabiyelerde ve Yusufcuğun alerjisi olabileceği için yaptım bunu maalesef.. Bıraksam en az üç tane daha yerdi galiba..


Bebişi yok daha ama kendisi aramızdaydı.. Seda teyzemizi unutmayalım :))


Herkese teşekkürler.. Çok mutlu olduk hepinizi tanıdığımıza..
Biz de Ankara'ya bekleriz :))
İyi geceleeerrrrrr..



11 Nisan 2008 Cuma

Dua eden herkese çoooooook teşekkürler diyerek başlayalım önce..

Yusufcuk biraz daha iyi.. En azından solunum problemi kalmadı.. Hala çok derinden öksürse ve bu benim içimi acıtsa da afacanlık performansı yerine gelmeye başladı.. Bu sanırım iyileştiğine işaret :)) Ama hala buluşmaya gidip gitmeme konusunda kararsızım.. Diğer bebeklere bulaşma ihtimali var mı acaba? Beni tek düşündüren mesele bu..

Ayrıca ben de tam anlamıyla facia durumdayım.. Zaten ağır alerjik bir bünyeye sahip olan ben, henüz polen ve ot-böcek meselesini halledememişken bir de kedi sebebiyle darbe yedim :P Hayvandan köşe bucak kaçsam ve aynı odada bile durmasam da o tüyler bana yapacağını yapıyor her gelişte.. Önceden kullandığım alerji ilacını da şimdi emzirdiğim için içemiyorum.. Silmekten kenarları aşınan ve kızaran burnum cayır cayır yanıyor! Genzim ve kulaklarım kaşınıyor.. Gözlerim yaşarıp duruyor! Dün gece hiç uyumadım.. Yusufcuk öksürdükçe uyandı ve uyandıkça emdi.. O uyuduğu sırada da ben hapşırık krizimi atlatmakla meşguldüm! ( Ard arda 20-30 kere hapşırma kapasitesi olan bir insan tanıdınız mı hiç :P ) Yusufcuk hastaneye yattığında dudağımda çıkan kocaman uçuk da buna eklenince.. Ara ara ağlama isteği geliyor içime!

İnşaallah Yusufcuk yarın daha iyi olur ve ben de biraz normalleşirim :P
Doktoru arayıp bulaşma meselesini soracağım ve bir sakınca yoksa otobüste uyuya uyuya Üsküdar'a gitmeye düşünüyorum Yusufcukla.. Sevgili Sühendan bir haftadır hazırlık yapıyor bizi ağırlamak için, eminim..

9 Nisan 2008 Çarşamba

Yusufcuk hastanede geçirdiği bir günün ardından, vurulduğu iğneye, aldığı buhara rağmen sabahtan beri rahatlamayan nefesi için belki de duaya ihtiyaç duyuyordur değil mi?

.............


Gece, sabaha karşı acaip bir hırıltıyla uyandı Yusufcuk.. Cayır cayır da yanıyordu yine.. Oysa daha bir iki saat kadar önce kalkıp emdiğinde bile hiçbir belirti yoktu.. Tıpkı gece yatmadan önce olmadığı gibi..

Solunum sıkıntısı olduğunu farkettiğimde hemen annemin yanına koştum.. Yusufcuk korktuğu için ağlıyor, ağladıkça da daha çok tıkanıyordu nefesi.. Elimiz ayağımıza dolandı.. Sakinleştirmeye çalıştık ama pek beceremedik galiba! En sonunda kedi geldi aklımıza, hemen yattığı yerden kaldırdık hayvanı.. Onu severken biraz sakinleşti ve nefesi düzelmeye başladı.. Üç kere ağlatmadan ateş düşürücü içirmeye çalıştık ama nafile.. En sonunda yine tıkanana kadar ağladı :((

Biraz kedi, biraz anne şefkati katılmış süt, derken uyudu kaldı kucağımda halsiz halsiz.. O uyanınca babamla hazırlandık ve hemen yakınımızdaki bir hastaneye götürdük Yusufcuğu..

Doktor ciğerlerinde fazla hırıltı olduğunu söyledi ve "Önce kan aldıralım sonra da ciğer filmi çektirin.. Bunlar bitince de acile inin, iğnesini vursunlar ve hemen buhar verilmeye başlansın, nefesi açılsın biraz!" dedi..

Kan aldırma ve sonra da "yine benzer birşey yapacaklar" korkusuyla Yusufcuğun asla masaya yatmak istemediği akciğer filmi çekme detaylarını anlatmak istemiyorum.. Fazla "ıslak" ve sesi kısılmış bir bebenin "yetmeyen" çığlıklarıyla doluydu..
Sonradan okuyup tekrar hatırlamak istemiyorum :((

İşlemler tamamlandıktan ve Yusufcuk biraz emip sakinleştikten sonra buhar odasına indik.. Yusufcuk buhar almayı önce reddetse ve buharı solumamak için ağzını sıkı sıkı kapatsa da sonra "bir sana bir bana" oyununu keşfettik.. Ben de nasiplendim soğuk buhardan..

Solunum güçlüğü çeken bebeklere yoğun soğuk buhar verildiğini de bugün öğrenmiş olduk, yaşayarak :(( Bir süre buhar veriliyor, sonra bir süre beklenip tekrar başlanıyor.. Biz üç kere aldık ve arada bir de iğne yediğimiz için oldukça zor geçti aslında.. Çok kısa bir süre uyudu Yusufcuk ama onun dışında hep yataktan kaçmaya çalışmakla meşguldu o halsiz canıyla! Elimizde buhar makinesinin hortumu, buharı ağzına denk getirmeye çalışıp durduk biz de..

İkindiye doğru, buhar verme işlemi bitince, kan ve grafi sonuçlarını alıp doktorun yanına çıktım..
Benim zannettiğim gibi alerjik bir durum olmadığını - ben kedi alerjisi zannettim bir anda başlayınca- Yusufcuğun ağır bir larenjit ( ses telleri iltihaplanması) geçirdiğini ve bunun da göğsüne indiğini söyledi doktor.. Şişe şişe ilaç yazdı ve bir hafta sonra ciğerlerinin mutlaka tekrar dinlenmesi gerektiğini söyleyip bizi eve gönderdi..

Şimdi uyuyor meleğim.. Dayısına nazlanıp "çorba içmicem, illa ilaç içicem!" eyleminden sonra emerken uyudu kaldı yine.. Hastanede kan alınırken de hep "dedeee, dedeee" diye ağladı miniğim.. Kulağımda çınlıyor..
Ama şimdi ağlasa da ağlar gibi görünüyor, ses çıkmıyor Yusufcuktan.. Tamamen kısıldı sesi.. Birşeyler yiyip ilaçları düzenli içmeyi başarırsa belki iyileşir çabucak ama bunu yapabilir miyiz tam emin değilim..

( Hayat bu işte.. Oysa bugün üniversiteden arkadaşım Elif'e gidecektik biz anne-oğul.. Gülüp eğlenecektik! "Plan yapmaaa..." diye uyarılar geliyor yine, anlaşıldı..
Tamam yapmıyorum..)



8 Nisan 2008 Salı

Hayatımın en radikal kararlarından birini aldım ve
kendim için inanılmaz birşey yaptım bu haftasonu!

Dönüş için uçak bileti aldım!!!!

Beni tanıyanlar, daha önceden okuyanlar ne demek istediğimi anlamışlardır..

Bu, ilk uçak maceram olacak.. Uçak fobisi olan bir insan için oldukça korkutucu!
Son anda fenalaşmaz ya da havaalanından kaçmazsam, uçakla döneceğim Ankara'ya inşaallah..
Yusufcukla 5.5 saat otobüs yolculuğundansa 55 dakika uçuş fikri bir anda aklımı çeldi..
Hala yaptığıma inanamıyorum ve bilete bakıp duruyorum!
Uçağa binip binmeyeceğimden emin değilim :P
O gün karar vericem!!


( Bu arada, bileti bu havayolu şirketinden aldım.. Yeni ve inanılmaz bir kampanya başlatmışlar.. Biletler "0" lira.. Yani bilete hiç ücret almıyorlar, yolcular sadece vergi ve hizmet ücreti ödüyor.. Bu da toplamda otobüs biletinden bile daha ucuza geldi!! ( 31 YTL) İnanamadım başta ama gerçek.. Satışlar sadece haftasonu yapılıyor ve kampanya Ekim'e kadar sürecekmiş.. Eğer kesinleşmiş bir iş geziniz veya tatil planınız varsa kaçırmayın derim ben.. Ben bileti alırken bile, başta dört olan sefer saati seçeneği ikiye düştü.. O sırada biletler tükendi yani! Sonradan bilet tarihi ya da saatinde değişim yapılmıyor ama.. Ücretin çoğunu ödemiyorlar bu durumda.. O yüzden kesinleşmiş bir yolculuk için uygun bu biletler..

Ankara'ya bir döneyim, baktım uçağa binebiliyorum ve korkudan ölmedim (:P) hemen İzmir için bir bilet ayarlayacağım inşaallah.. Rahatsızlandığından beri aklım dedişimde ama Yusufcukla 9 saatlik bir yolculuğu göze alıp da gidemedim şimdiye kadar.. )


....................


Hava muhalefeti nedeniyle evdeyiz iki gündür :((
Özellikle dün resmen fırtınalar koptu buralarda.. İri iri yağmur damlaları camları dövdü.. Bize de sadece, içerden o damlalarla oynamak kaldı Yusufcukla..

Eminönü planım suya düştü galiba.. Balık ekmekler, takı malzemeleri başka bahara kaldı anlaşılan.. Başka bir yer daha çıkmasa bari listeden.. Ayın onbeşinde döneceğim inşaallah ve o güne kadar hergün dolu görünüyor şimdilik.. Ama Yusufcuk da benimle birlikte olacağından hava durumuna göre davranmak zorundayım.. İnşaallah düzelir..


.......................


Yusufcuk dayısına ısrarla "Abiğğ" diyor, çok komik :))

En küçük dayısı iki hafta önce bize geldiğinde ona "dadi" diyordu oysa.. Bu dayı niye "abiğğ" oldu onu anlamadım..

Küçük bir yörünge gibi dayısının etrafında dolaşıyor, türlü türlü şirinlikler yapıp dikkatini çekiyor :)) Hatta annem yanlarına gittiğinde "gih, gihh" diyerek onu ittiriyor ve dayısıyla arasına kimseyi sokmak istemiyor!! Hop hop, zıp zıp dans edip duruyorlar birlikte..


.....................


Küçücüğüm "tehş" ve "öpdi" demeyi öğrendi bugün.. "Ters" ve "öptü" kelimeleridir bunlar, açıklayayım ben :)) Dedesi onu öpmüş de onu anlatıyor bana miniğim :))

Ah bebeğim, keşke yakın olsak dedemize..
Keşke tüm bebekler yakın olsa tüm sevdiklerine..

( Beni şimdiden ayrılık hüznü sardı anlaşılan.. Tamam, kapatıyorum bilgisayarı! )

6 Nisan 2008 Pazar

Bu satırlar, Yusufcuk uyuduktan sonra, gözlerimden uyku akmasına rağmen ayrıntılar unutulmasın, sevenler merakta kalmasın diye yazılmış satırlardır.. Çok kıymetlidir, biline :P

İstanbul'a sağ salim vardık çok şükür ve anneanne-dede-dayı ilgisiyle pek bir memnunuz halimizden.. Bir de evdeki "pitta pitta" var tabii ama o hain kediyi bu akşam zor kurtardılar elimden.. En son anlatırım neden olduğunu..

Yusufum çok mutlu elhamdulillah.. Geldiğimiz ilk sabahtan beri geziyor ya da evimizde sevdiklerimizi ağırlayarak vakit geçiriyoruz.. Hem farklı bir ortamda olmak hem de sürekli ilgilenilmek çok mutlu etti onu.. Tabii ben de onun peşinden daha az koştuğum için mutluyum :)) Yüküm biraz hafifledi sanki.. Yaramazlıklar hız kesmedi, son gaz devam ama en azından dadı sayısı arttı :P

............................

İlk akşam, en büyük dayımız geldi ailesiyle.. Hala kuzusu büyümüş, kocaman olmuş maşaallah.. Annemle babamın sevincine diyecek yoktu o akşam.. İki torun bir arada, hangisini öpeceklerini şaşırdılar :)) Annem, birine "gel anneannem" ötekine "uyu babaannem" diyor.. Kardeşim birini "gel dayım" ötekini "ağlama amcam" diye seviyor.. Durumu değişmeyen sadece babamdı galiba :))

Yusufcuk başta çok mutlu olsa da Mirza'yı gördüğüne, sonradan çok kıskandı.. Geçen sefer ben defalarca kucaklamama rağmen hiç tepki göstermemişti ama bu sefer hiç kucaklatmadı bana "poğaçamı".. Biz "Mirza" dedikçe o da "Miğtaa" dedi durdu ama iş sevmeme gelince ona müsade etmedi küçük paşam :)) Bu aralar çok sık olduğu gibi, bir kez daha Yusufcuğun iyice büyüdüğüne karar verdim.. Annesini kıskanmayı biliyor artık..

Bu kıskanma meselesi yemek yeme konusunda işe yaramasa da ( Mirza -maşaallah- ağzına doğru yaklaştırılan herşeyi lüplettikçe Yusufcuğu da oturttuk karşısına belki yer diye ama olmadı ) uyku konusunda yaradı galiba.. Dün Mirzayla beraber uyuttuğum ve aynı odaya yatırdığım Yusufcuk onunla beraber tam ikibuçuk saat uyudu!! "Miğtaa uyudu, ben de uyuycam işte.." dedi galiba :)) Bu bir ilk diyebilirim herhalde gündüz uykusu için.. Gerçi yola çıktığımız gün ve ilk gece saat bire doğru uyuduğunu düşünürsek ve gündüz de oynamak için uykularını ektiğini buna eklersek, sebep pek de kıskançlık olmuyor sanırım :))

Şimdi aklıma geldi.. Sadece beni değil, annemlerde duran ve torunlar gelince otursun diye alınan ama şimdiye kadar hep Yusufcuğun oturduğu ( Mirza altıncı ayını yeni dolduruyor çünkü) mama sandalyesini de kıskandı benim küçücüğüm.. Ona oturup masum masum muhallebisini yiyen Mirza'yı görünce önce ayaklarından çekti sonra da neresi denk gelirse orasından! Çığlık çığlığa da ağlayınca olayı yatıştırmak için annesi Mirza'yı kucağına aldı ve Yusufcuk kuruldu tahta! Oysa tam on dakika önce oturtmuştum onu o sandalyeye ve kahvaltı yedirmeye çalışmıştım ama kaçmıştı.. Hatta inmek için ağlamıştı ama Miraz oturunca kıymete bindi.. Kahvaltı bştene kadar da kalkmadı sandalyeden kıskanç böcü :P

Ama onun dışında gayet iyi anlaştılar iki kuzen.. Yusufcuk gitti gitti öptü kardeşini.. Hatta bazen işi abartıp kafasını falan sıkmaya kalktı! Kendine hakim olamıyor benim oğlum çok coştuğu zaman yaa.. Sevmek isterken benim de yüzümü gözümü çizdiği, bazen canımı çok yaktığı oluyor.. Hatta bazen vuruyor severken, çünkü hızını alamıyor..

- Bu arada, Rabbim herkese Mirza gibi bir bebek versin diye dua etmeden geçemeyeceğim.. "Maşaallah" diye diye bir hal oldum iki gün.. O gece bizde kaldıkları için birlikte uyuduk iki anne iki bebiş.. Yani birlikte uyuduk derken, Ece Mirza'yı yatırdı, kendi kendine battaniyesini yüzüne süre süre uyudu tombiğim, ondan sonra biz uzun süre daha oturduk.. Sonra Yusufcuğu uyutma çalışmalarına başladık, en son çarşafla salladık, yine uyumayınca Ece de gidip yattı.. Biz Yusufla biraz daha oturduk, sonra ben emzirip uyuttum ve biz de yattık.. Gece Yusuf uyaıp uyanıp emiyor, Mirza'da ses yok.. Kalkıyorum bakıyorum, uyuyor bebiş.. Bizim uyanmalar yedi sekizi buldu heralde sabaha kadar.. Mirza bir kere kalkmış, sessizce sütünü mideye indirip uyumuş hemen! "Maşaallah" dedim.. Demek ki böyle bebeler de varmış.. Kahvaltıda da Yusufcuktan fazla yediğine eminim her iki gün de.. İnşaallah hep böyle devam eder halasının poğaçası..

...........................


Bugünümüz de çok güzel geçti elhamdülillah..
Dün Nes aradı beni.. İşyeri annemelere çok yakın olduğundan, ilk geldiğimiz gün ayaküstü görmüştük onu iş çıkışı.. İkimize de yetmedi tabii :)) "Cumartesi görüşelim.." dedik.. O, MP ile de görüşmüş ve MP de Sabahnur'a haber vermiş.. Bir anda dört kişilik bir grup olduk :)) MP hamile olduğu için ve gruptaki bebe sayısı fazla olduğu için dışarda buluşmak yerine evde buluşmaya karar verdik ve MP'nin davetini reddedemedik tabii :)) Birlikte geçirdiğimiz harika gün için hepsine teşekkür ediyorum..

MPcim, hamile haliyle hazırlık yapmış ve çok güzel ağırladı bizi.. Kızcağızın evi savaş alanına döndü günün sonunda, gıkını bile çıkartmadı :)) En son vazodaki çiçekler bile savruluyordu havada! Affet bizi MPcim.. Adam bebekciğimi de unutmayalım tabii.. Arkadaşlarına çok iyi davrandı, oyuncaklarıyla oynamalarına izin verdi ve bizi "kapaga"larıyla (su kaplumbağaları) tanıştırdı.. Teşekkürler küçük adamım :))

Neslihan da emek vermiş, harika bir brownili cheesecake ve muffinler yapmış bize.. Senin de ellerine sağlık canım..

Bebişler günü genelde "parellel playing" le geçirdiler :)) Her biri ayrı oyuncaklarla kendi kendine oynadı.. Amaaa.. O kadar oyuncak arasında, nasıl oldu da bazen hepsi aynı oyuncakla "illa" oynamak istedi, onu hiçbirimiz çözemedik :P

Yusufcuk çok huzursuzdu bugün.. Ya sabah çok erken kalkıp uyumadığı için ya da oyuncakları kendi sahibiyle bile paylaşmak istemediği için, bilemiyorum.. Çok fazla ağladı, hatta bir ara "katılacak" diye beni korkutacak kadar.. İşin kötüsü o ağladıkça Zeynep Erva da ağladı :(( Özellikle büyük turuncu kamyon, sallanan oyuncak ve küçük araba hiç paylaşılamadı.. Biri hangisine binerse, diğer ikisi de onun başına koşuyor.. Alıp her birini farklı oyuncağa bindiriyoruz, birbirininkini gösterip ağlıyorlar.. Ne entrikalar döndü o oyuncakların başında anlatamam :P

Ama itiraf etmem gerek, en yaramaz benim bebişimdi :((

.....................

Gelelim kedi meselesine..

MPlerden geldikten sonra akşam yemeği yedik annemlerle..
( Evet MPcim, o kadar şeyin üstüne bir de akşam yemeği yedim ben!)
Tam ben yemeğimi bitimek üzereyim, Yusufcuk salona gitti yine "pitta pitta"sını yakalamaya.. Arkasından gittim kedi ona birşey yapmasın diye.. Çünkü çoşup bağıra bağıra koşuyor hayvanın üstüne ve yakaladı mı sıkıştırıyor.. Dün tahta kaşığı gözüne sokmaya çalışıyordu..

Annem "Gel sen ye, benimki bitti, ben bakayım Yusuf'a.." dedi.. Ben mutfağa, annem de salona doğru giderken.. O arada bir çığlık geldi Yusuftan.. Arkamı döner dönmez yaa.. Kedi yüzünü çizmiş ! Burnunun üstünden alt dudağına kadar.. O mu çok yaklaştı, kedi mi atladı üstüne anlayamadım.. İkisinin de hızına yetişilmiyor çünkü..

Yine dakikalarca ağladı miniğim.. Allahtan ki hala emiyor ve bu eylem aynı zamanda "susturucu" görevi görüyor.. Yoksa saatlerce ağlardı eminim.. Yatana kadar burnundaki çiziği elledi elledi durdu.. Yüzünü buruşturup "Adiiyoo" diyor bana..

Yine ucuz atlattık Allah'a şükür.. Gözüne birşey olabilirdi..

Artık evdeki herkes kedi nöbeti tutuyor Yusufcuğun başında.. "Ayrı oda" uygulamasına yeniden başlayacağız galiba.. Bütün akşamı, kapısı kapalı salonda geçirdik biz, kedi girmesin diye :)) Çünkü Yusufcuğu bu olaya rağmen kedinin ona zarar verebileceğine ikna edemedik.. Uyumadan önce bile "pitta pitta" diye ağladı.. Koridorlarda kediyi aradı..

Bu kedi sevdası nereden geliyor, anlamıyorum yaa..
Ama az daha başımıza büyük bir iş açıyordu, orası kesin!

........................

Yorumlarınız için teşekkür ederim.. Tek tek cevaplamaya fırsat bulamadım ama çok mutlu oldum.. Bu yazıya ekleyemesem de bundan sora fotoğraf da ekleyeceğim inşaallah sık sık..

İstanbul'dan Yusufcuk manzaraları..
Azzz sonraaaa :P

2 Nisan 2008 Çarşamba

Sayfayı taşıdım, değiştirdim değiştirmesine de zamanlamam yanlış olmuş anlaşılan!

Daha önceden haberim olmayan bir planın azizliğine uğradım.. Ben sayfayı düzenleme, arşivi taşıma, yeni bölümler ekleme düşüncesindeyken bunun ancak iki hafta içinde olabileceğini öğrendim..

Sebebini yazmadan önce, özetle haftasonumuz..



Neşeli ayaklar..

Daha doğrusu annesini neşelendiren ayaklar :))





Sabaha karşı yanımdan firar ederek, komidinin üzerinde uyumayı tercih eden Yusufcuk..




Yatakodasında, yatakla ayna arasındaki ufacık aralıkta oynamaya bayılan Yusufcuk ve levazımatı :))




Kamera çantasına doldurulmuş makarnalar..




Annesinin ona alıp kendi boyunda biryere astığı aslanlı aynaya bayılan Yusufcuk..
Bu sevgiyi karşılıksız bırakmayan küçük aslan :P

Yoksa Yusufcuk onunla konuşurken niye çığlık atıp dursun di mi?
Duyuyor çocuk birşeyler :))




Veee..
Üç gündür bayıla bayıla yediğimiz pilavımız..





Hayır hayır.. Üç gündür aynı pilavı yemiyoruz.. Her defasında yeniden pişiriyorum :))


Bu hafta piknik maceramız yok, ne acaip di mi :P

Babişin sınavları başlıyor haftaya ve bu haftasonunu kitapları arasında geçirdi maalesef.. Biz de Yusufcukla kendi halimizde takıldık.. Arada ufak yürüyüş ve alışverişlere gittik..


Cumartesi akşamı, benim canım fena halde Özbek pilavı, sebzeli pilav vb. birşey isteyince buzdolabında ufak bir araştırmaya giriştim.. Şükür ki havuç vardı.. Yeşillik de vardı.. Malzeme olduğunu görünce başladım uydurmaya :))


Önce, ikindide tavuk kızarttığım yağda, rendelediğim havuçları kavurdum. İçine sarmısak ekledim ve iyice pişirdim.. Yıkayıp süzdüğüm pirinçleri de atmıştım ki Ozan geldi.. "Kuş üzümü olsaydı çok yakışırdı bunun içine .." dedi. Evde kuşüzümü yoktu ama kuru üzümümüz vardı.. Denemekten zarar gelmez diyerek onu da ekledim :)) Suyunu koyduktan sonra kıydığım dereotlarını da ilave edip pişirdim..


Ozan bir kaşık aldı, iki, üç, dört.. derken baktım yemekten konuşmaya fırsat bulamıyor, ben de giriştim :)) Çok harika olmuştu cidden.. Farklı tatları denemeyi severim ben.. Uydurmayı da severim.. Hepsi başarılı olmasa da, bu pilavı "başarılılar" listeme ekledim..


Fotoğrafını koyduğum, bu akşam pişirdiğim son pilav.. Bugün et de ekledim içine ve et suyuyla pişirdim.. Yine harika oldu.. Tarifimi Özbek Çadırı'na satmayı düşünüyorum :P
Yusufcuk başta yemeye hevesli görünmedi ama sonra "Üdüüü" diye içindeki üzümleri göstere göstere yedi miniğim.. Eh, ben daha ne isterim?




..................



Gelelim sayfanın neden azizliğe uğradığına..


Yarın yapmam gereken çooooook şey var..
İki makine çamaşır yıkamam lazım..
Küçük "ütü dağı"mı eritmem lazım..
Evi baştan aşağı temzilemem lazım..
Hediyeliklerimi ayarlamam lazım..


Vee..
Bavulumuzu hazırlamaya başlamam lazım..


Çünküüüü...
Bu haftasonu İstanbul'da olacağız inşaallah :))


Şimdilik bana müsade..
İşler beni bekler..


Bu aralar, yazı ekleme aralığım uzayabilir, sizleri tıklama sıklığım azalabilir.. Mazur görünüz efendim.. Annem, babam, kardeşim.. Üsküdar, Eminönü, Kapalıçarşı.. Denize karşı bir çay keyfi, belki sahilde ufak bir piknik.. Beni bekler hepsi.. Bir haftaya sığdırmam lazım :))


Dönüşte görüşürüz..

Herkese sevgiler..

1 Nisan 2008 Salı

Buyrun, buyrun.. Hoşgeldiniz :))
Demek sayfayı değiştirmemin vakti geldi de geçiyor haa!

Siz istediniz, ben yaptım..

Yanlız işi biraz abarttım galiba!

Vur deyince öldürmem lazım ya..
Öyleyse buraya buyrun, artık orada görüşelim :))
Şimdilik biraz boş ama geceler ne için di mi :P
Hem ara sıra fotoğraf da ekleyeceğim, söz..

Hoşçakalın..
Saçlarınız ipek gibi, kokunuz bebek gibi olsun :))

31 Mart 2008 Pazartesi

Bu Pazartesi bir değişiklik yaptım ve piknik maceralarını yazmak yerine iki yeni anket koydum size..

Hadi kolay gelsin..
Bakın, fikirlerinizi çok önemsiyorum, ona göre :))


PollPub.com Vote"Güzel yazı köşesi"ni okuyor musunuz? Sık sık güncellenmesini ister misiniz?
Güzel yazı köşesi mi? O ne ki?
Evet okuyorum, güncelle lütfen..
Hayır okumuyorum, kaldırsan bile olur..
Blog senin kardeşim, ne istersen onu yap :P



View Results

Poll powered by PollPub.com Free Polls



PollPub.com VoteSizce de artık şablonu değiştirmenin zamanı gelmedi mi?
Geldi de geçiyor bile Kuaybeee..
Hayır gelmedi daha, bu güzel, "Yusufcuk"lu "Yusufcuk"lu :))
İkide bir şu şablonu değiştirmek zorunda mısın?
Blog senin kardeşim, ne istersen onu yap : ( Tekrar oldu farkındayım :P )



View Results

Poll powered by PollPub.com Free Polls

29 Mart 2008 Cumartesi

Bugünlerde günün en sevdiğim anları, öğleden sonralar..

Yusufcuğa yemeğini yediriyorum, altını değiştiriyorum ve biraz oynaması için bırakıyorum.. Sonra bakıyorum hafiften hafiften esnemeye başlıyor.. Biraz duruluyor, düşüyor sanki temposu.. Anlıyorum uykusunun geldiğini.. Az sonra da yanıma gelip serçe parmağımdan yatakodasına çekiyor beni ve şirin şirin "Nenniğğğğ" demeye başlıyor!

Şimdiye kadar hep hayalini kurduğum bir manzara bu.. Uykusu geliyor ve kendi rızasıyla uyumak istiyor bebişim :)) Gerçi hala kendi kendine uyumayı öğrenebilmiş değil, süte bağımlı ama olsun.. Bu da bir gelişme..

Yavruşu emzirirken genelde ben de uyuyup kalıyorum yanında.. İşte bu kısım, günü şekerlendiren, ballandıran kısım :)) Nasıl tatlı geliyor o uyku anlatamam.. Kendimi şarj edilmiş pil gibi hissediyorum uyandığımda :))

Ama daha da güzeli, uyandığımız ilk dakikalar..

Hafif terli, biraz mahmur ama inadına şirin oluyor Yusufcuk.. Ben o ne yapacak diye gözümü kısıp uyuyor numarası yaparak bakıyorum, uyandırmak için üst üste heyecanlı heyecanlı "anniğğ, anniğğ, anniğğ" diye diye öpüyor beni.. Uyanıyorum, sarılışıp koklaşıyoruz.. Yatağın içinde doğrulup sevgi seansımızı gerçekleştiriyoruz :)) Sonra sıra ayna faslına geliyor.. Bizim dolabımız yatağımızın tam karşısında olduğu için ve kapakları ayna olduğu için çok eğlenceli oluyor bu iş.. Birlikte yastıklara sırtımız dayayıp oturuyoruz ve Yusufcuk başlıyor bana "beğbee" yi göstermeye.. Arada sarılıyor, aynaya bakıp kendisinin bana sarılımş görüntüsünü görünce "Ayyyy" diyor :))

Her saniyesini hafızama kazımak istercesine,
iyice keyfini çıkartıyorum bu dakikaların..
Tadı başka hiçbirşeyde yok çünkü bunun..
Hele o yeni uyanmış bebe kokusu!
Vargücümle içime çeksem de
doyamıyorum...


......................


Gelelim yeni kelimelerimize..

Farkındayım, bugünlerde konuşma çalışmalarını hızlandırdı Yusufcuk.. Bana sadece kaydetmek kalıyor.. Bu tatlış kelimeleri unutmak istemiyorum.. Annemle babam hala anlatırlar mesela benim daha 11 aylıkken "günek batti" ( güneş battı) ya da "Kuabene hu vey kıcına" ( Kuaybene su ver, kızına) deyişimi.. Ben de ileride oğluma kendi kelimelerini anlatmak istiyorum inşaallah taklidini yapa yapa :))


Ovüdah: Oyuncak

Ceyti: Zeytin ( Ama illa yeşil zeytin, siyahları zeytinden saymıyor bizim bebe )

Üh: "Düştü" anlamında.. Söylenişini taklit ediyor :))

Huyyuuğğğ: Yine aynı şekilde söyleyiş taklidi, "uyuyor" anlamında.. Ağzını da yuvarlacık yapıyor :))

Değn: Tren

Ağl: Al

Ağya: Ayna

Mih: Muz

Ayi: Ayı

Duğdu: Turşu.. Acaip ama bayıla bayıla turşu yiyor :)) Aslında çok da acaip değil, bana çekmiş..

Birkaç tane daha var ama hatırlayamadım şimdi..
Sonra yazarım ..


....................



Dün Yusufcuk tam bir kalsiyum yüklemesi yaptı :))

Akşam yemeğinde bir kase yoğurt çorbası içti ki maşaallah demem lazım hemen.. Sonra yatmadan önce de yaptığım fırında sütlaçtan yedi.. Gözlerime inanamadım! Ozan bana baktı, ben Ozan'a baktım, "hayret" dedik :)) Ee, zaten bütün gün de beni emiyor.. Kalsiyum bombası gibi tamamladı galiba dün geceyi :P

Perşembe günü de pazardan dönerken pusetinde tam üç tane muz yedi.. Hani var ya küçük "parmak muz"lar, onlardan.. Ama bu Yusufcuk için büyük gelişme.. Arada da -üstelik benden isteyerek- kuru üzüm atıyor ağzına, bitiriyor, geliyor yine tırtıklıyor torbadan :)) Kuru kayısıyı da sevdiğini farkettim ama çok yediğinde ishal yapıyor, çok veremiyorum istemesine rağmen..

Farkettim ki ben alışık değilim Yusufcuğun birşeyler yemesine.. Yediği zaman "olay" oluyor bana :)) "Maşaallah" deyip şükredeyim, Rabbim arttırsın inşaallah.. Çok mutlu oluyorum Yusufcuk birşey yediğinde.. Yavru hamsi balığı gibi geziyor ya ortalıkta, kendimi kötü hissediyorum işte..


...........................



İki de tarif verelim bitirelim yazımızı.. Pazar sabahı için yaparsınız belki :))

Bu sefer gerçek tarifler ama.. Öyle oyuncak yahnisi, lego çorbası falan değil.. Bizzat anne mamülü :))

İlki, farklı bir çay demleme şekli aslında.. Geçen hafta yaptım ilk defa - ve tamamen uydurmasyon :P- ama kardeşim de ben de çok beğendik.. Babamızın çayla arası pek yok ama o da severek içti..

Su kaynayınca, normal çaydan (siyah) biraz koydum demlik süzgecine.. İçine biraz da yeşil çay ekledim ve kaynar suyu şöyle bir gezdirdim üstünde.. Hem yıkanmış hem de acısı gitmiş oluyor böylece.. Sonra üstüne bir çay kaşığı toz zencefil ekledim ve öyle demledim çayı.. İçerken de biraz limonla daha harika oluyor..

İkincisi ise yine çok basit bir tarif.. Yulaflı omlet..
Çukur bir kaba, üç yumurtayı kırıp üstüne göz kararı süt ekliyorum.. Sonra da içine yulaf ezmesi döküyorum bolca.. ( Benimki "Eti Lif-a-lif Yulaf Ezmesi", hani şu diet yaparken yenilenlerden) Tuz ve karabiber ekliyorum, iyice çırpıyorum.. Biraz bekletiyorum, yulaflar tamamen yumuşuyor böylece.. Sonra tavaya döküp iki tarafını da pişiriyorum.. Yusufcuk bile severek yiyor :)) Bu sabah yaptığıma dereotu da ekledim hatta, çok yakıştı..

Bu tarif bir taşla üç kuş vurmaca aslında.. İçinde hem yumurta hem yulaf hem de süt olduğu için Yusufcuğun yemesi beni çok mutlu ediyor.. Bazen yulaf yerine peynir ekliyorum, bazen de didiklenmiş tavuk etleri.. Yumurtanın içinde farketmeden yiyor..

( Evet Yusufcum, itiraf ediyorum, çok kandırdım seni bebişken çooookkk :) )

Herkese iyi haftasonları..

28 Mart 2008 Cuma

Henüz ilkokula bile başlamadan başladı benim gözlük maceram..


Altı yaşındaydım gözlük takmaya başladığımda.. Baba tarafında, neredeyse tüm fertlerin gözlüklü olduğu bir aileden geliyordum ne de olsa.. ( Yanlız sadece bende pörtledi bu bozukluk mevzuu, kardeşlerde birşey yok :p )

Yıllarca bir uzuv gibi benimsedim gözlüğümü.. Kocaman çerçeveli olanını bile :P ( Baba, hadi ayakkabı büyük alınır "seneye de giysin" diye de o çerçeve niye o kadar büyüktü çözemedim inan ki.. Yüz, ayak gibi her sene üç beş numara büyümüyor ya, o bakımdan :P ) Bazı geceler onunla uyuyakaldım.. Sabah uyanınca gözümü açmadan elimle yoklaya yoklaya bulup hemen iliştiriverdim burnumun üstüne.. 3.75 miyop-astigmattım!

Okula başlayınca, hele de okumayı öğrenince annemle aramızda okuma savaşları başladı.. "Kavanoz dibi kadar olcak o gözlüklerin, bak demedi demeee.." diyordu bana her kitap okuyuşumda.. Başka anneler "Çocuğum kitap okumuyor.." diye yakınırdı, annemse "Çok kouyorsun, kör olacaksın.. " diye.. O izin vermedikçe ben de gece gizli gizli okurdum, koridorda gece lambasının altında falan :))

O zamanlar seviyordum gözlüğümü.. Okumama yardımcı oluyordu :))
O ve ben harika bir ikiliydik.. Birlikte ne klasikler devirdik, ne şiirler çiziktirdik biyoloji defterinin yaprakları arasına.. Gerçi hem okuldaki gıcık tipler ( az dövmedim yemin ederim ) hem de evdeki iki küçük kardeş "döööğğğğrrrtttt gööööz" diye dalga geçiyordu benimle ama olsun..

Liseye başladım, estetik kaygılar da başladı.. Gözlükle güzel (!) görünmüyorum..Yağmur yağıyor işkence.. Kışın dışarıdan içeriye giriyorsun, buharla kaplanıyor camlar.. Buğulu bir perdenin arkasından bakıyorum görmeden selam verdiklerime.. Fotoğraflarda gözlerimin yerine tüm flaş ışığını emmiş iki parıltı çıkıyor, tam cinnetlik.. Bir de başörtümü falan bozmaya başlayınca.. Tamam dedim, lens zamanı gelmiştir..

Ozan'la tanışmamız ve nişanlanmamız gözlüklü versiyonumun son demlerindeydi.. Lise bitince bir sene kadar lens kullandım.. Ama ne yalan söyleyeyim, çerçevemi atmaya kıyamadım.. Aylarca burnumun üstündeki iz geçmemiş olsa da gözlük çıkmıştı hayatımdan ve ben çok mutluydum..

Anneciğimin hep ahdı vardı, "Birgün imkan olursa seni bu gözlükten kurtaracağım." diye.. Evlendiğim ve aynı zamanda üniversiteye başladığım sene, çok iyi bir hastanede ve çok iyi bir doktor tarafından yaklaşık 4 numara olan gözlerim "çizildi".. Çıkışta korkudan bayıldım ama onu saymazsak hiç de fena değildi.. ( Gerçi ameliyattan sonra bir sağlık belgeselinde lazerle göz ameliyatını izledim en ince ayrıntısına kadar ve "İyi ki olmadan önce izlememişim.." dedim.. Kesinlikle cesaret edemezdim! Ozan'ın doktor olan amcasının oğlu var mesela, -Polat abimiz- o hala güvenip de yaptıramıyor.. Benimki cahil cesaretiydi sanırım.. )

Benden önce ameliyata giren kadının kocası, o çıkınca gözlüklerini ezdi ayağıyla, onu hiç unutamıyorum.. Yeminleri varmış :))

Bir de Ozan'ın "Ama ben seni gözlüklü daha çok beğeniyordum kii.." deyişini..


Pekii, şimdi bunları niye yazdım ben?
Çünkü gözlük yeniden girdi hayatıma!

Pazartesi Yusufcukla hastaneye gittiğimde ben de göz muayenesi oldum ve sonuç: Yine bozulmuş gözlerim, miyop başlamış, 1 dereceye yaklaşmış ama 0.50 gözlükle yırttık başlangıç için.. "İlk anda 1 numara verirsem, okumada problem başlar.." dedi doktor.. Sürekli bilgisayar başında olduğumu, okuyup yazdığımı söyledim de :P


Düşündüm de, 7-8 yıl olmuş ameliyat olalı.. Eee, gözlerimin yeniden yavaş yavaş bozulmaya hakkı var di mi? Hele de bu kadar bilgisayar karşısında oturunca..

Ama prespit başlayana kadar başka gözlük istemiyorum mümkünse :P

Dün akşam taktım biraz yeni gözlüğümü, Ozan çok mutlu oldu! Neyse ki beni böyle beğenen bir kocam var.. Ya o da bana gözlük takınca "döööğğğğrrttttt göööözzz" deseydi? Ankara'da köprü falan da yok kendimi atacak :P

( "Öykücü"cüm, ben sana demiştim di mi yorumdan kopyalayıp post yapıciim diye.. Çok "sözünün eri"yimdir :P )

27 Mart 2008 Perşembe

Yusufcuğun ilklerine bir yenisi eklendi bu hafta..

İlk cümlesi : Baba diğttiii..

Babası bizi hastaneye bıraktığında söylemişti arabanın arkasından bakarak.. Pazartesi günü yazmayı unutmuşum.. Babası biryere gittiğinde ya da odadan çıktığında bu cümleyi hep söylüyor artık.. Bugün de gazetedeki araba resmine baktı uzun uzun, sonra da gazete ters çevrilince arabanın kaybolduğunu görüp "Ann ann diğttii" dedi :)) Tabağımızdaki yemek ya da bardaktaki içecek bitince de "Biiiiğğtttiii" diyor hemen.. "Ne bitti?" diyorum, ağzıyla yutkunma hareketi yapıyor önce, sonra da ellerini birbirine sürüyor hemen "bitti gitti" der gibi..

Maşaallah benim bebişime.. Artık bir "Yusufcuktan cümleler" kategorisi açmanın zamanı geldi :))


........................


Bugün kütüphanenin üstünde duran atını gördü Yusufcuk.. İşaret etti vermem için.. Anladım ama o anda birşey yaptığım için anlamamış gibi yaptım.. "İyyyy haa haa haaağğğ" demeye başladı! Atı aynı öyle kişniyor.. Baktım derdini anlatmaya niyetli, "Ne istiyorsun annecim, adını söylersen vericem.." dedim.. Masadaydı o sırada, aşağı indi hemen, emekler gibi eğildi, dört ayak ilerlemeye başladı.. Yani böyle yürüyen ve "iyy ha haa haa" diye bağıran atını isityormuş :))

Isırdım ısırdım, sonra verdim atını :))

Ata da "ad" veya "ap" diyor bu arada.. Niye söylememekte ısrar etti bugün anlamadım.. Ama böyle anlatması kesinlikle daha şirindi..


......................


Özellikle babaannesi buradayken, Yusufcuk her kaka yaptığında altını beraber değiştiriyorduk ki işi çabuk ve kolay halledelim.. Babaannesi onu oyalarken ben de olabilecek en hızlı alt değiştirme metotlarını uyguluyordum :)) Her seferinde de babaannesi bez açıldığında "Öff kokmuş bu bez yaa.. Kokutmuş Yusuf, öff.." diyordu, eliyle kötü kokuyu savar gibi bir hareket yaparak..

Birkaç gündür her bezini açışımda suratını buruşturup aynı hareketi yapıyor Yusufcuk.. Eliyle kendi kokusunu kovalıyor :P Eğer becerebilirsem kamerayla çekmeye çalışacağım yarın.. O kadar komik oluyor ki..

Acaba gerçekten iğrendiği için mi yapıyor yoksa sadece o hareketi hatırladığı için mi, bilmiyorum..

Bu arada, tecrübeli arkadaş ve yakınların tavsiyesine uyarak tuvalet eğitimini yaza ertelemeye karar verdim.. Aksi takdirde hem benim için hem de Yusufcuk için oldukça zorlayıcı olabilecek çünkü bu konu..


....................


Son madde Yusufcukla ilgili değil ama yazmazsam olmaz :P

Doğadan'ın Nar-Çilek çayını keşfettim.. Çok oldu aslında keşfedeli ama bu aralar daha çok içiyorum sanki, hatta hergün! Böğürtleni de çok güzel ama nar-çileğin kokusu harika.. Denemeyenlere tavsiye ederim..

( Marka vererek ürün tavsiye etmek ne kadar doğru bilmiyorum ama ben beğendiğim, sevdiğim şeyleri paylaşmaktan çok hoşlanıyorum.. Umarım yanlış birşey yapmıyorumdur.. )

25 Mart 2008 Salı

"Çok ama çok yorgunum sevgili günlük.."
diye başlayıp yazacaktım birşeyler dün gece ama uyumuş kalmışım :))


Çok yorgundum gerçekten..
Yoğun bir haftasonu, ardından Yusufcukla önce bir doktor sonra da aşı macerası!
Daha ne olsun?


Aslında bu yazıyı İstanbul'dan yazıyor olacaktım bugün ben.. Ama yine nasip olmadı gitmek.. Birlikte gideceğim arkadaşlar gitti de döndü bile.. Ben hala buradayım :((


Ama olsun, bizim de "dadi"miz geldi haftasonu.. En azından kardeşlerimin birini görmüş oldum.. Annelerle de MSN'de konuştuk, hasret dindi biraz..

Haftasonumuz çok güzeldi yine elhamdülillah.. Yusufcuk "dadiiğğ" diye diye dayısıyla oynadı doyasıya.. Birlikte yeni oyunlar keşfettiler.. Mesela, elektrik çarpmış adam taklidi yapmaca, koltuk minderlerini yere serip bodoslama üstüne atlamaca, gittiğimiz piknikte köstebek gibi çukur kazmaca.. Daha neler neler.. Fethi, seni hayırla yadediyorum ablaciim bilesin :P

Cumartesi uzun bir park keyfi, pazar da pikniğin ardından, pazartesi güneşin ilk ışıklarıyla Eskişehir'e döndü dayımız.. Biz de Yusufcukla biraz daha uyuduktan sonra, babamızın aldığı göz doktoru randevusuna yetişebilmek için kalkıp hazırlandık.. ( Gerçi yine geç kalıp babadan fırçayı yedik ama o ayrı :P )


Yusufcuğun sol gözünde hafif kayma var.. Yorulduğu zaman bu hafif kayma oldukça bariz hale geliyor hatta.. Bazen iki gözü farklı noktaya bakıyor gibi oluyor, korkuyorum !! Son hastane kontrolünde Neşe hanım bir göz doktoruna gitmemizi önerdi tekrar.. Babiş de randevu aldı bize.. Oğluşumla birlikte gittik dün.. Hastanenin girişindeki kocaman akvaryumdaki tüm balıkları sevdikten, tüm personel ve bazı hasta yakınlarıyla cilveleştikten ve bizimle ilgili ilgisiz tüm odaların kapısını yokladıktan sonra sıra bize geldi.. Aslında çok beklemedik ama Yusufcuk kısa bir süreye, bu saydıklarımın hepsini sığdırdı :))

İçeri girdik, doktor amca başladı Yusufcuğu muayene etmeye.. Işıklı kalem gibi birşey tutuyor yüzüne ( ışığa tepki hızını ölçmek için), "Işığa bak.." diyor, Yusuf inatla kalemi almaya çalışıyor :)) Doktor çekiyor, "Beh, beeehh.." diye kızıyor bizim bebe.. Yusufcuğun eline başka bir kalem vermek suretiyle durumu kurtardık zannediyorduk ki, bu sefer de o kalemle oynamaktan doktora bakmadı afacan..


Neyse doktor biraz uğraştıktan sonra sıra makineyle ölçüme geldi.. Ben kendi yüzümü dayadım, oyun gibi lanse ettik, içinde "pisi pisi" var dedik ama nafile.. Yusufcuk asla ama asla yanaşmadı makineye.. Biraz ısrar edince ağlamaya başladı :(( Baktık olmayacak, danışmadan bir görevli çağırdık, ben Yusufcuğu kucakladım, elini kolunu tuttum, o kız da başını sabitlemeye çalıştı ama cıkk.. Çığlık çığlığa bağıran Yusufcuk aynı zamanda çırpındığı için doktor birtürlü görüntüyü sabitleyip de ölçüm yapamadı.. Bekleyip bekleyip denedik ama sonuçta muayene olamadı Yusufcuk.. Ve ölçüm yapamadığı için de kesin birşey söyleyemedi, damla falan vermedi doktor.. "Altı ay falan sonra tekrar deneyelim, biraz büyümüş olur.." dedi..


Odadan çıktık, koridorda herkes bizi işaret ediyor! Taa koridorun sonundaki danışmaya bile gitmiş sesi cırcır böceğinin :)) "Niye ağladın bakiim?" diyor oradaki kızlar, "Aeee buuuyiii ğii deeebbii geee.." diye anlatıyor başına gelenleri :)) Tabii bu sırada ben terden sırılsıklam vaziyetteydim, o ayrı.. Ondan çok ben uğraştım ne de olsa..


Tıp merkezinin karşısındaki büfeden fix yolculuk mamamız "çıbık kraker" aldık ve otobüsümüze binip eve geldik.. Yolda, eğer yanımda çubuk kraker varsa ve huysuz olmasını gerektiren extra bir durum yoksa sessiz sakin duruyor Yusufcuk.. Krakerini kemire kemire etrafı, insanları, arabaları inceliyor.. Krakeri bittikçe bana dönüp tekrar istiyor.. Yere düşürürse üzülüyor, ben alana kadar işaret ediyor.. Yere düşen çubuğumuzu alıyoruz, "el çabukluğu marifet" hesabı yenisiyle değiştirip veriyorum eline, onu yediğini zannedip mutlu oluyor :)) Gerçi dün eve birkaç durak kala "memeee" diye söylenmeye başlayıp yakamı açmaya çalıştı ama kimseciklere çaktırmadan oyaladım onu :P Rezil oluciktim otobüste, amaniiinnn..

Artık emmek istediğinde "memeee" diyerek gayet açık bir şeklide talebini iletiyor Yusufcuk ve ben eğer biraz gecikirsem süt kaynağını kendisi açmaya, ortaya çıkarmaya çalışıyor!! Evde hadi neyse de dışarıda hiç uygun olmuyor bu manzara.. Sırf bu yüzden, 16 aylıkken oğlunu sütten kesmişti bir arkadaşım.. Bir süre sonra düğme açmayı da beceriyorlarmış çünkü!!


......................


"Memeee" deyince aklıma Yusufcuğun birkaç yeni kelimesi geldi..
Onları araya sıkıştırıyoruz hemen :))


Meğme: Meyve

Apu: Simpsonslardaki Hint Apu değil, karıştırmayalım lütfen.. Bu Yusufcuk dilinde "portakal" demek :))

Dadi: Dayı

Tağta: Önceden "bayta" dediği tavşana artık tağta diyor..

Tışş: Cıss

Buğuh: Soğuk

Gih: Git

........................


Devam edelim..

Doktordan dönünce yaklaşık iki saat uyumuşuz bebişimle, ki biliyorsunuz bu büyük nimet benim için.. Sabah erken kalkıp hastanede de yorulunca iyi uyudu Yusufcuk.. Ben de nasiplendim tabii.. Uyanınca yemek yedik ve aklıma Yusufcuğun geçen Cuma yayınevine gittiğim ve çok geç geldiğim için yaptıramadığım ve bugüne kalan aşısı geldi..


Karma aşının son dozunun birbuçuk yaşını doldurunca yapılması gerekiyor.. Biz şimdiye kadar iki dozumuzu satın alıp vurdurmuştuk çünkü sağlık ocaklarının vurduğu karma aşı üçlü.. Ama piyasada beşli karma aşılar var, menenjit aşısını da içeren.. O yüzden ondan olsun demiştik ama geçen gün bir blogda beşli aşının artık sağlık ocaklarında rutine alındığını ve ücretsiz vurulduğunu okumuştum.. Yusufcuğu giydirip sağlık ocağına gittim.. Amacım sadece bunun doğru olup olmadığını sormak, eğer doğru değilse ertesi sabah aşının siparişini verip onu aldıktan sonra sağlık ocağına gitmekti.. İki kere dolaşmayayım diye.. Çünkü aşı eczanelerde hazır bulunmuyor, depodan getirtiyorlar buz torbasıyla birlikte ve ısınmadan hemen vurulması gerekiyor bebişe.. Ama hemşire aşının vurulduğunu ve istersem hemen vurabileceğini söyledi..

Yusufcuğu soydum, oradaki bir bebişin oyuncağını da gaspettik (!) ve aşımızı olduk.. Ama yazıldığı kadar kolay gerçekleşmedi tabii.. Küçücük bebenin bacağını hemşireyle ikimiz zor tuttuk.. Ne mor saçlı bebeği gördü Yusufcuk aşı olurken ne de hemşirenin ona verdiği kaplanı.. Son perdeden ağlarken bir de ağzına çocuk felci aşısını damlattı hemşire, daha çok sinirlendi!!

Ama Allah'a şükür şimdilik bitti aşı maceramız.. Daha doğrusu rutin aşılar bitti, gelecek ay suçiçeği yaptıracağız belki.. Doktora sormamız lazım..

Aşıdan sonra uzun uzun yürüttüm Yusufcuğu.. Hem bacağı açılsın hem de aşı dağılsın diye.. Kendini çok sıktı çünkü.. Sokakta kedilere bakarken acısını da unuttu zaten :)) Eve gelince tekrar uyuması da bana bonus oldu :))

Gerçi bu bonusun acısını gece daha da geç uyuyarak çıkardı ama olsun, Ozan'a rahat rahat yemek hazırladım o arada.. Ortalığı topla, yemek ye, Yusufcukla oyna derken.. Yatağa yattığım anı hayal meyal hatırlıyorum :P


Bizden haberler böyle.. Şimdi gidiyorum..Sabahtan beri bölük bölük de olsa bilgisayar başındayım.. Birisinin yemek yapması lazım :))

22 Mart 2008 Cumartesi

Yusufum, minik meleğim..


İkinci yaşını da yarıladın annecim..
Birbuçuk yaşındasın artık.. Kucak kucağa, seni koklaya koklaya geçirdiğim kocaman bir "bir buçuk yıl" kaldı geride..


Ve ben, hala inanamasam da yüzlerce anı biriktiriyorum seninle ilgili.. Hatırladıkça yüzümü güldürecek, bazen de gözlerimi dolduracak yüzlerce anı..


Hiçbirini unutmak istemiyorum..
Hele bazılarını asla ama asla unutmak istemiyorum..


Şikayet etsem de gece defalarca uyanıyorsun diye, bir gece uyanıp "emmek istiyorum" diye mızmızlanmadan önce yavaşca yanağıma eğilip beni usulca öpüşünü mesela.. Hem de defalarca öpüşünü..

Seni her sevişimde senin de kendini tutamayarak kucağıma atlayıp tırmanmanı, sonra hızını alamayarak dişlerini sıka sıka beni sevişini, yanağıma "didiğğ, ciciğğ" yapışını..

Dün sabaha karşı uyanıp yatağın içinde doğruluşunu ve sanki karşında gerçekten bir kedi varmış gibi ısrarla "pitti pittiğğğ" yapışını.. Dakikalarca gülüşümü..

Baban İstanbul'a gittiği gece patlattığımız bir koca tabak dolusu mısırı önce çakıl taşları gibi savura savura etrafa dağıtışını, sonra da senin bana, benim sana yedirişimi.. Canın yemek istediğinde bana uzattığını bile geri çekip kendi ağzına atışını ve sanki bana nispet yaparcasına kikir kikir gülüşünü..

Yatağımızı uyumak için değil, üstünde zıplamak için kullanışını :)) Zıplayıp zıplayıp kendini geriye, popişinin üstüne atıp yaylanışını.. Seni tutabilmek için yatağın etrafında ışık hızıyla turlayışımı..

Ondan sıkılınca aynanın karşısına geçip dakikalarca kendinle oynayışını, konuşmanı.. "Ebbe" diyerek "aynadaki bebeği" bana gösterişini, ona el sallamanı, öpücük atmanı, kötü bakmanı :)) "Hadi sev.." deyince elinle kendi görüntünü okşamanı..

Bana, olabilecek en tatlı şekilde "Anniiyyğğ" deyişini.. Her defasında içime ılık ılık birşeyler akışını.. Her defasında, şimdiye kadarki ömrümün bunu duymak için geçtiğini farkedişimi, hayatımın anlamlanmasını.. Kendimi en özel insan hissedişimi..


Yorulduğum zamanlarda, "Hani benim enerji öpücüğüm?" sorumu, yanağıma kondurduğun küçük ıslak dokunuşlarla cevaplandırmanı..

Sevdiğin dizi ve reklamlar bittiğinde yüzüme üzgünlükle karışık bir muzurlukla bakıp ellerini birbirine hızlı hızlı sürerek "Bittiğğ" deyişini..

Canın yandığında, kucağıma alıp seni öptüğümüde "acının geçişini".. Kendini bana acını unutacak kadar yakın hissedişini.. "Anne öpünce geçeceğine" inanışını, kucağımda huzur buluşunu..

Her gece uyuduğunda sanki bir melekle yatıyormuş gibi mutlu oluşumu.. Sıkı sıkı sarılıp seni koklaya koklaya uyuyuşumu..

Sevecenliğini.. Tanıdığın tanımadığın herkese yanaşıp şirin gülüşünle dikkat çekişini.. Küçücük kalbine nasıl sığdığını anlamadığım kocaman sevginin herkese yetişini.. Sevmekten mutlu oluşunu..

Her sabah uyanıp o boncuk boncuk gözlerini açtığında, bana kendimi dünyanın en mutlu insanı olduğumu hisettirmeni..

Asla ama asla unutmak istemiyorum..



Seni seviyorum meleğim..
Gözlerin hep ışığım olsun..

20 Mart 2008 Perşembe

Biz biraz üzgünüz teyzelerimiz :((

Hatta dün bile üzerimizden bu etkiyi atamadığımız için oturup bir kandil mesajı bile yazamadık size..

Üzgünüz çünkü benim oğluşum yine düştü.. Ama öyle basit, hasarsız değil, gözünü çok tehlikeli bir şekilde metal bir köşeye vurarak düştü..

Ona yemeğini yedirmiştim, kendime yemek almaya gittim mutfağa.. O sırada bir gümbürtü ve çığlık koptu içerden! Toplasan bir dakika bile etmeyen bir zaman dilii içinde.. Elimde ne varsa fırlatıp koştum içeri.. Yusufcuk eliyle gözünü kapatmış, hafif de kan var kenarda.. O an işte aklımı kaybedebilirdim korkudan.. "Allah'ım.. Ne olur birşey olmasın, Allah'ım.." diye bağıra bağıra kucakladım Yusuf'u.. Gözü çıktı diye elim ayağım titriyor.. Yusufcuk da ben korktukça daha da ağlıyor, sıkı sıkı kapatıyor gözünü.. Önce kendim sakinleşip Yusufcuğu teselli ettim, sonra da elini kaldırdım yavaşca.. Elhamdülillah gözünde birşey yoktu.. Ama altı ve yanları hem mosmor hem de şişmişti.. Altı da hafif çizilmiş, kan da oradan geliyormuş!


Hani bahsetmiştim ya geçenlerde, kalorifere çıkıp dışarıyı seyrediyor, pencereleri bağladım falan diye.. İşte ben mutfağa çıkınca yine kalorifere çıkmış ve tam köşesine gözü gelecek şekilde düşmüş oradan!

Allah korudu yavrumu bir kez daha..


Dün Kandil gecemi sürekli oğlumu hayırla, sağ salim ve kolaylıkla büyütebilmek için dua ederek geçirdim.. Rabbimin küçücük emaneti o bana .. Başına her birşey gelişte daha da kötü hissediyorum kendimi.. Çok yetersiz, çok aciz..


Dün markete gittiğimde herkes bana Yusufcuğun gözüne ne olduğunu sordu yolda.. Bugün daha iyi ama elhamdülillah.. Şişliği indi, morluğu da epey azaldı.. İlk düştüğünde sürekli buz kompresi yaptım zaten, yoksa daha kötü olabilirdi..


................


Bir önceki gece Yusufcuk düşünce, dün bütün günümü salonun şeklini değiştirmekle geçirdim.. Üçlü koltuğu kaloriferin önüne çekmek zorundayım çünkü başka türlü kapanmıyordu o uzun petek! Sonra onun karşısına şunu koy, geri çek, olmadı tekrar vitrinin yerini değiştir derken.. saatler geçmiş.. Sonunda salona kendimce olabilecek en estetik şekli verdim - hatta verememişim, bu akşam yine değiştirdim iki vitrinin yerini- ve içim rahat etti ama tam ikibuçuk saat uğraşmışım.. Ozan eve gelince inanamadı gördüklerine.. Tek başıma nasıl yaptığımı anlamadı.. Gerçi ilk değil bu, ben canım sıkıldıkça lego aynar gibi mobilyaların yerini değiştiririm evde!! Bu, geçen seneden beri salonun dördüncü farklı şekli.. Ama bu son galiba.. Yusufcuk büyüyene kadar kapalı tutmam lazım o peteğin önünü!

O kadar eşya değiştirmenin üstüne bir de bugün yağmura rağmen pazara gidince Yusufcukla, şu anda kollarmı kaldıracak halim yok.. Kaldırınca da ağrıyor zaten! Ben ne yaptım kendime yaa..


............


Bir duayla bitirelim..


Rabbim sağsalim büyüsün, hayırlı insanlar olsun yavrularımız.. Bize yardım et.. Hem onları büyütürken hem de eğitirken..

Emanetlerine en güzel şekilde sahip çıkabilmeyi nasip et bize..

Amin..

18 Mart 2008 Salı

Bombiş gibiyim sevgili günlük, bombişşşş :))

Bu kadar güzel bir haftasonundan sonra ancak böyle hissedebilirdim zaten kendimi.. Elhamdülillah..

Cumartesi günü, bazı cin hafiye arkadaşların da hemen tahmin ettiği gibi Özlemlerdeydik.. Aslında İrem ve karakuzusu da gelecekti ama ektiler bizi :P Ah İrem ah, neler kaçırdın neler!! Çok eğlendik biz..

Tek kişi olmama rağmen sevgili Özlem öyle şeyler hazırlamış ki, çok mahcup oldum görünce.. Ellerine sağlık canım ama çok zahmet etmişsin gerçekten.. ( Artık nasıl bir imaj oluşturduysam kızcağızın gözünde, donatmış sofrayı.. Korktum kendimden.. Çok mu oburum :P )

Uzuuuuun bir sofra başı muhabbeti yaptık Özlemle.. Başlarda akıllı bıdık Bera ve beni hanımefendiliğiyle bir kez daha kendine hayran bırakan Sena da bize eşlik etti tabi.. Maşaallah gerçekten o kadar terbiyeli ve tatlı çocuklar ki, Allah herkese evlatlarını aynen Özlem gibi güzel ahlaklı, edebli ve seviyeli yetiştirebilmeyi nasip etsin..

Uzun sohbetimize Bera'nın oyuncaklarını salona yığmakla oluşturduğumuz "oyun alanı"nın çok katkısı oldu tabii :))

Bera abisi Yusufcukla saatlerce sıkılmadan oynadı.. Maç yaptılar (!), saklanbaç oynadılar, "cee" oynadılar, araba oynadılar... Oynadılar da oynadılar.. Gerçi bir araba Yusufcuk Bera abisinin özel bir oyuncağını zorla elinden aldı ve onu çok üzdü ama abisi onu affetti sağolsun..

Küçük cadıma bir kere daha hayret ettim o gün.. İstediği birşey olmayınca nasıl da ortalığı birbirine katıyor iki dakikada.. Bir de inatçı anlatamam.. Almak mümkün olmadı elinden o oyuncağı.. Unutup bir kenara koydu da öyle sakladık.. Yoksa güme gidecekti Beracığın ik karne hediyesi :))

Yusufcukla oynayan sadece Bera abisi değildi tabii.. Özlem teyzesi de çok güzel oynadı onunla..
Yusufcuğun ne kadar mutlu olduğunu anlatamam.. Gülücüklere boğdu bizi ödül olarak :))

Özlemcim bir kez daha teşekkürler canım..
Harika bir gün geçirdik.. Hemen yine gelmek istiyoruz :P

.........................


Pazar günü ise, yine yalancı bahara inanıp attık kendimizi dışarı.. Süleyman abi ve Havva ablayla harika bir gün geçirdik..

Bundan sonra hazırlıklı ol tamam mı günlükcüm, her haftasonu bir piknik bekler bizi :)) Sezon açıldı, kimse Ozan'ı tutamaz artık..

Öğlenki güzel havaya itimat edip oldukça uzak biryere pikniğe gittik ama orası oldukça serin ve rüzgarlıydı.. Yusufcuk tam oraya varacakken uyudu ve tam biz sofraya oturunca uyandı! Arabada üstünü değiştirip bir de sıkı sıkı giydirdim bebişimi.. Allahtan mont ve beremizi almıştık yanımıza, çok işe yaradı..

Biz hanımlar olarak sadece yeme kısmına katıldık olayın.. Tüm hazırlık ve pişirme işlemlerini beyler halletti.. Çok güzel oluyormuş böyle ya, hep yapalım bunu :))

Bir ara çevremizi koyunlar daha doğrusu Yusufcuğun deyimiyle "ap app"lar bastı! Onlarca koyunun arasında kaldık, Yusufcuk çıldırdı sevinçten.. Hele "pisi pisi" yaparak koca kangalın peşinden koşması harikaydı.. Ozan çekiyor, o inatlaşıyor köpeği yanına gideceğim diye..

Erkekler mangal başında, biz de Havva ablayla küçük soframızda yedik yemeğimizi.. Güya is kokmayacaktık! Ama güneş de geçince resmen donduk oturduğumuz yerde.. "Hadi gidelim.." diyoruz, "Yok yok, iyi burası, akşama çok var daha.." diyor Ozan.. Yanımda küçücük bir hırkam vardı, giydim ama cıkk.. İşe yaramıyor! Sonra bir ara Ozan yanıma geldi, elime dokunuca çok üşüdüğümüzü anladı.. Meğer onlar havanın soğuk olduğunu bile farketmemişler mangal başında! Kendileri üşümeyince bizi de iyi zannetmişler.. Hemen toparlanıp biz de gittik mangalın başına.. İliğimiz kemiğimiz ısındı :))

Mangal başında içtiğimiz çayın tadı damağımda kaldı.. Hep hatırlamak istiyorum..

Herşey için teşekkürler babiş :))

.........................


Bu arada, aramıza hoşgeldin yeni diş :))

Ah ne çok bekledik seni bir bilsen.. Nohut gibi kabarmış, Yusufcuğuma çok acı veriyordu çıkacağın yer.. Hem tam karşındaki azı da yanlız hissediyordu kendini.. İyi ki geldin de sol altta bir azımız oldu bizim de.. Bundan sonra uslu dur tamam mı :P

..........................


Yusufcuk geçen hafta yine biryerlere saklanıp kakişini yaptı ve sonra gelip babasıyla bana haber verdi "ıhh"layarak.. Sonra da döne döne birşeyler aramaya başladı etrafta.. Meğer kağıt havluyu arıyormuş.. İşaret etti verdim, başladı pijamanın üstünden popişini silmeye :))

Zamanı gelmiştir..
Tiz bir oturak alına, Yusufcuk tuvalet eğitimine başlayaaa!

Allah da Kuaybe'ye kolaylıklar vereee...