Peki senin için mutluluğun resmi nedir sevgili k.i.s.d. ?
23 Eylül 2007 Pazar
Peki senin için mutluluğun resmi nedir sevgili k.i.s.d. ?
21 Eylül 2007 Cuma
Yayın akışımızda teknik (!) aksaklıklar sebebiyle meydana gelen gecikmeden dolayı özür diliyor, hemen ayrıntılara geçiyorum..
Veee
işte karşınızda
"doom günü şekeri"m..
Yukarıdaki fotoğraflar iftar sonrası ufak pasta seramonimizden :)) Asıl soframız bu değildi yani..
Doğum günümüz Ramazan'a denk geldiği için sadece ufak bir kutlamayla geçiştirmek istemedik ve tanıdıklarımızla, sevdiklerimizle kocamaaan bir iftar sofrasının etrafında toplanmaya karar verdik.. "Verdik" derken, kararı Ozan'la vermiştik aslında ama babamızın yoğun Ramazan mesaisi başladığı için maalesef o katılamadı doğumgününe :( Biz de "bütün kızlar toplandık" modunda bir iftar tertipledik :))
Herşey çok ama çok güzeldi elhamdülillah.. Misafirlerimin memnun kalması beni çok mutlu etti, çektiğim tüm sıkıntıya değdiğini düşünüdüm..
Yemek yiyemeyeceğim, oğlumun fotoğrafını bile çekemeyeceğim kadar yoğun bir akşamdı benim için.. 15 yetişkin, beş çocuk ve üç bebekten oluşan güzel beraberliğimiz gece 11:30'a kadar sürdü.. Fırsat bulduğum bir ara oturup aldım kucağıma Yusufcuğu, bugünü daha da unutulmaz kılsın diye bu ufak bir kareye sığdık meleğimle :))
Aşağıdakiler, bunlardan sadece ikisi..
Güzel bir iftar, pasta bidibidisi ve gülüşe gülüşe içilen çaylardan sonra gecemiz yerini Ayet-i Kerimelere ve misafirlerimizin oğlum için ettikleri güzel dualara bıraktı..
...........
İftar menümüzü merak edenler için de fotoğraf çektim bol bol :)) O karmaşada masayı bir bütün olarak çekme fırsatım olmadı ama..
Peynirli ve patlıcanlı börekler..
Közlenmiş kırmızı biber salatası ve Havva ablamın enfes sarmaları..
Kırmızı biberlerimiz bu kez de taze fasülye salatamıza eşlik etmekte..
Diğer salatalarımız..
İsitsinasız herkesin tarifini istediği çorbamız..
Ana yemeğimiz.. Patates püresi üzerinde kaşarlı saç kavurma..
El emeği göz nuru erik, çağla ve tombik biber turşularım :))
Tatlı olarak da lezzet toplarımız..
Ve yine herkesin tarifini istediği helva - Ozan'ın annesi yaptı -
Hediyelerimizi dizdim masanın üstüne ama fotoğraf aşaması bitmedi daha :)) Onlar da yarına inşaallah..
Özellikle teşekkür etmek istediğim bazı kişiler de var tabii..
İftara katılamasa da gündüz gelip meleğime çok güzel bir hediye getiren İrem teyzeye..
Güzel bir hediye paketiyle ve özellikle üzerindeki kartla bizi çok duygulandıran Nes teyzeye..
Telefon numaramızı 118'den bularak bizi arayan ve meleğimin ilk yaşını kutlayan Ayşe teyzeye..
Sıcacık sesiyle içimi ısıtan Fetişime..
Sayfalarında doom günümüse yer veren ve kutlayan tüm blogger teyzelerimize,
..................
YATAŞ'tan aldığım ve aldığıma bin pişman olduğum eksik yatak odası takımımın şifonyeri ve dolap kapağı hala gelmedi.. Bir daha yanından bile geçmem herhalde mağazanın.. Ayrıca şikayet edebileceğim heryere de şikayetimi iletmeye karar verdim.. Özellikle internet ortamındaki şikayet köşeleri daha çok yankı uyandırıyormuş firma adına.. Oralara da yazacağım bana yaşattıkları rezilliği.. Yatağımın üstüne ve yanına yığdığım giysi ve ıvır zıvırlarla ağırladım misafirlerimi..
..................
Son not: Keşke anneciğim de yanımda olabilseydi, dedesi de doom günü şekerini öpebilseydi, dayıları "yigiş, yigişşşş" diye peşinde dolanabilseydi..
20 Eylül 2007 Perşembe
Erkek bebek..
Doğum tarihi: 20 Eylül 2006
Doğum saati : 10:35
Doğum ağırlığı: 2935 gr
Boy: 49 cm
Doğum şekli: Acil sezaryen..
................
Resmi belgelere göre, geçen yıl bu saatlerde "iç içe" pozisyondan "kucak kucağa" pozisyona terfi ettik oğlumla :)) Dokuz ay merakla beklediğim, kucağıma almak için delirdiğim bebişim hayatıma girdi ve baştan başa anlam kazandım ben..
Daha dün kucağıma verdikleri bembeyaz, fındık kadar bebiş, bugün ilk yaşını kutlayacak inşaallah, ekstradan iki dişi ve yampiri yumpiri adımlarıyla.. Ve ben geceden beri olduğu gibi ona baktıkça bakmaya doyamayacak, ağlamamak için dudağımı ısıracağım yine..
Rabbim hayırlı, uzun bir ömür ver yavruma..
Onun acısını, yokluğunu gösterme bana..
Hayırlı bir kul, hayırlı bir evlat olmasını nasip et..
Rızana ulaştıracak bir hayat yaşat ona..
Hem kendine hem de çevresine faydalı, hayırlı bir insan olmasına yardım et..
İki cihanda da rızkını, azığını bol eyle..
Seni seven ve senin sevdiğin kullarından olmasını nasip et..
Yardımını, merhametini ve esirgemeni üzerinden eksik etme..
Tüm şer ve kötülüklerden muhafaza et evladımı..
Yüzü gibi gönlünü yüreğini de güzelleştir, güzel ahlak ver..
Ve en önemlisi bana bu güzel nimetin hakkını verebilmeyi, onu en güzel şekilde yetiştirip ahirette yolumu aydınlatacak bir evlat olarak büyütmeyi nasip et..
Şükürler olsun sana Allah'ım..
İlk yaşın kutlu olsun bebeğim..
Sanki daha bir büyüdün bugün, bir bebek değil de bir çocuk oldun gözümüzde.. Seni seviyorum.. Ölesiye seviyorum.. Bir anım bile kokunu duymadan, gülüşünü görmeden geçmesin istiyorum..
İyi ki doğdun..
..............
Not : Doğum hikayemizi okumak isteyenler bu yazımıza bakabilir..
18 Eylül 2007 Salı
..................
Çok sinirliyim çoookkkk..
Yaklaşık on gün önce "iyi" bir firmadan bir yatak odası takımı aldık.. Siparişini verdik daha doğrusu ve en kısa zamanda teslim edeceklerini söylediler.. Ayın 20'sinde büyük bir misafir grubu ağırlayacağımı ve hemen teslimat istediğimi anlattım, "Tamam" dediler.. On gün oldu ben bekliyorum.. Telefon telefon üstüne neyse ki bugün yatak odası geldi..
Ama tam değil.. Şifonyeri yok!
"Ne zaman gelir abi?"
Dördüncü telefonda sevkiyat müdürüne ulaştım, durumu anlattım.. Fabrikayla konuşup yarın göndereceklerini söylediler..
Bu arada montaj için gelecek arkadaşları bekliyorum..
İftar oldu olacak hala gelen giden yok.. Bir telefon daha..
"Aaa gelmediler mi? İftardan sonraya kaldınız galiba, gelirler gelirler.."
Az önce montaj ekibi gitti! -Lütfen yazı saatine bakınız!-
Ama terslikler bizi terketmedi..
Boydan boya ayna olan üç kapıdan birisi nakliyede çatlamış! Onu monte etmediler.. Dolaplardan birisinin menteşesi yok -kutudan çıkmamış- ve ufak bir bölüm de gelmemiş!!
Tek kelimeyle delirmek üzereyim..
Benim yatak odasındaki tüm muhteviyatım da salon ve oturma odasına paylaştırılmış durumda bu arada.. Yemek masamın üstü bile nevresim takımları, Yusuf'un kıyafetleri ve havlularla dolu!!
Sabırsızlıkla yarın sabahı bekliyorum ve bu "iyi" firmaya en fazla üç saat veriyorum..
Ben telefon ettikten sonra hemen gelmezse eksikler ve ben akşama kadar yerleştiremezsem o odayı, kocaman harflerle yazacağım isimlerini buraya.. Nasıl en iyi reklam müşteri memnuniyetiyle oluyorsa en kötü reklam da müşteri memnuniyetsizliğiyle olur herhalde..
Offfff...
Perşembeye iki gün var..
Yatak odası yerleştirilip temizlenecek..
İki odanın perdesi kaldı, onlar yıkanacak..
Koltukların yıkanan kılıfları geçirilecek..
Yusufcuğun dolapları yerleştirilecek..
Ev süpürülecek, silinecek, toz alınacak..
Mutfak dolapları silinecek..
Sarma sarılacak, kek börek yapılacak..
Son gün yemekler pişirilecek..
Yusufcuk yıkanacak, paklanacak, "doom günü şekeri" haline getirilecek..
Ya da ben bu gece kafayı yiyeceğim ve perşembe günü gelen misafirler oturabilmek için koltukların üstündeki kazakları ufaktan ufaktan kenara itip "Vah vah, çok da gençti zavallı.. Derdi neydi ki acaba?" diyecekler..
Siz biliyorsunuz artık, onlara anlatırsınız olur mu?
16 Eylül 2007 Pazar
Taa ortaokul yıllarımda bile sabahladığım, gece gece şiirler yazdığım, en sevdiğim radyo programları bitene kadar gözümü yummadığım çok olmuştur..
( Yusufcuk bu sırrımı çözmüş olmalı.. "Annem alışkındır, mahrum kalmasın gecelerden.." diye şimdi de o uyutmuyor sağolsun :) )
Çayı severim.. Ama muhakkak güzel bir sohbet, özenilerek hazırlanmış bir pazar kahvaltısı ya da sıcacık bir börek olacak yanında.. Yoksa bir anlamı kalmaz benim için..
Şiirleri çok severim.. Kimi ağlatır beni, kimi en çocuksu yanıma dokunur.. Kimini okuduğuma pişman olurum, kiminin de her dizesi kazınır hafızama, bir bakarım tekrar tekrar okumuşum..
Mevsimlerin hepsini ayrı ayrı severim..
İlkbaharın coşkusunu başka hiçbirşey yaşatamaz mesela bana.. Kıpır kıpır olur içim.. Sanki ağaçlarla, çiçeklerle beraber ben de yeşeririm.. Rengarenk olur yüreğim..
Yazın, susuzluğumu bitiren bir bardak soğuk suyu severim en çok.. Külah külah dondurmaları da unutmayalım tabii.. Bir de sabah perdeleri açar açmaz içeri dolan yaramaz güneş ışıklarını.. Kışın en çok onları özlerim..
Sonbahar hep ölümü ve ayrılığı çağrıştırsa da bana sararan yaprakların büyüsü dağıtır hüznümü.. Çok severim o görüntüyü ben.. Üzerlerinde yürüdükçe çıkan minik çıtırtıları da çok severim..
Kışın karın yağdığı şehirlerde oldum hep.. Artık çocukluğumdaki gibi çıkıp saatlerce yuvarlanmasam da içinde, pencereden seyretmeyi severim şehrin bembeyaz bir duvağa bürünmesini.. Sıcak birşeyler içerim mutlaka ama bir türlü ısınmaz içim fakir çocukları düşündükçe.. Sokak sokak dolaşıp hepsine eldiven dağıtmak isterim, kartopu yaparken moraran minicik elleri ısınsın diye..
Küçücük şeylerle mutlu olmayı severim.. Ve bunu başarabildiğim için de hep şükrederim..
Evim için, kendim için güzel birşeyler yapmak, bir arkadaşımdan bana dua ettiğini duymak, ne zamandır aradığım renkte bir eşarp bulmak, Ozan'ın yaptığım bir yemeği çooook beğenmesi ve "Daha var mı?" diye tencereye bakması, çalışma masamdaki küçük renkli vazolarım, okuduğum güzel bir hikaye ya da yeni bir atkı örmeye başlamak yaklaşan kış için.. Bunların hepsi tek başına yeter beni mutlu etmeye..
Ama itiraf etmeliyim, Yusufcuğun gülüşü gibisi yok.. Oynarken bir ara duraksayıp hızla bana emeklemesi ve kendini kucağıma bırakması, kikir kikir gülüşmemiz, boynunu, yanacıklarını, ellerini öpmem.. O saçlarımı çekerken benim onu gıdıklamam.. Herşeyden daha çok mutlu ediyor beni..
Dua etmeyi çok severim.. Kudreti herşeyin üzerinde olan Rabbime sığınmak ve dilediğim herşeyi ancak onun gerçekleştireceğini bilmek beni çok mutlu eder..
Sonra sonra... Yaşadıklarımı hatırlatacak küçük şeyler biriktirmeyi severim.. Bazen onları saklayacak yer bulamadığımda "Atsam mı acaba artık, belediye çöp ev diye kapıyı mühürleyecek yakında.." diye söylensem de, sararmış ortaokul mektuplarımı okumak, bitmesin diye kullanmaya kıyamadığım bir keçeli kalemi tekrar özenle kutusuna koymak mutlu eder beni..
Kitap okumayı çok ama çok severim.. Bu aralar en çok özlediğim şey bu belki de.. Vazgeçemediğim kitaplarım vardır, döner döner okurum bazı bölümlerini.. Ve bir kitabın bana birşeyler öğretmesini değil, birşeyler hissettirmesini severim..
Bir şehre çoook yukarılardan bakmayı severim..
Evlere baktıkça neler neler geçer aklımdan.. Sıra sıra binaların içinde saklanmış hayatları merak ederim..
Birisini ya da birşeyleri özlemeyi severim..
O bekleyişin, kavuşmadan daha heyecanlı, daha gizemli olduğunu bilirim..
Papatyaları çok severim.. En sıcak çiçek onlarmış gibi gelir bana..
Küçükken taç yapmak için zavallıların çoğunu telef ettiğim için hala pişmanım..
Hayal kurmayı, bütün ailenin çevresinde toplandığı sofraları, bayram sabahlarını, çocukluğumu hatırlamayı, küçük de olsa bir iltifat almayı, bazen kendimle baş başa kalmayı, beni anneme kavuşturan yolculukları ve artık en çok "anne" olmayı.. Severim, severim , severim..
...............
Canım Arzucum.. Beni sobelediğin için çok teşekkür ederim.. Sevdiğim birçok şey canlandı gözümde, güzel şeyler hatırladım..
Ben de Sümüklüböceğimin ve fındık prensesin annesi Sabahnurun neleri sevdiğini merak ettim..
Hanımlar sobeee...
15 Eylül 2007 Cumartesi
Günlerdir kafayı takmıştım bu saate.. Tamam beğenerek aldım ( hem de İKEA'dan :P ) ama biraz fazla "silik" kaldı duvarda - ki bu benim gibi cici-bici seven bir kişilik için yeterince rahatsız edici bir durum :))
Ben de ufak bir değişiklik yaptım kendisi üzerinde..
Bu da annemin işleyip çeyizime koyduğu bir minder..
...............
Gelelim bebişten haberlere..
Meleğim artık "Ben koca adam oldum.." havalarında dolaşıyor evin içinde :))
Önceden pat küt vurarak çalıştırdığı müzikli oyuncaklarını artık daha "narin" kullanıyor :)) Küçücük parmaklarıyla basıyor düğmelerine..
Sonra da neşeyle, el çırpa çırpa dinliyor çalan müziği :))
................
Hala kütüphanenin sol alt gözünde "takılmaya" devam ediyor..
İçeri girip oraya sığamadıkça sinir oluyor :))
Yamuk yumuk oturuyor..
Bazen de rafların tadına bakıyor :))
.............
"Cee ee" oyununa fena takmış durumda.. Bulduğu her kumaş parçasını ( etek, havlu, seccade, çarşaf, hatta altını değiştirirken kendi pijaması.. ) yüzüne kapatıp "cee" yapıyor.. Yüzünü kapatıp açtı ve biz farketmediysek bıdı bıdı söylenip dikkatimizi çekiyor..
En çok perde "ce ee"si alkışlıyoruz bu aralar..
...............
- Yusufcuk artık kelimelerle kavramları çok güzel eşleştiriyor maşaallah.. "Tavşanın nerede?" diye sorduğumda tavşanına dönüyor, göster dediğimde küçük sosis tipi parmağıyla işaret ediyor.. "Suyunu iç hadi.." deyince de gidip biberonunu alıyor ve dikiyor kafaya :))
- Numaradan ağlaması çok komiiiikkkk..
- Nasıl becerdi bilmiyorum ama vitrin camını çatlatmış Yusufcuk.. Hem de bağlı olduğu halde.. Açıp çarpmasına imkan yok yani.. Oyuncaklarıyla vurdu galiba afacan bücür..
- Babasıyla ben ne zaman yan yana otursak veya gülerek sohbet etsek, ne yaparsa yapsın hemen bırakıp yanımızda bitiyor.. O da yetmiyor, kucak istiyor.. Hemen muhabbete dahil olup o da gülüyor kendince :))
- "Amin" yapmayı öğrendi.. Ama ellerini yüzüne sürmüyor da kafasını önden arkaya doğru sıvazlıyor biz "Amin" dedikçe :))
- Önceden düştüğünde ya da biryeri acıdığında sedece ağlıyordu, şimdi acıyan yerini göstererek ağlıyor.. Parmağı sıkıştıysa ağlayarak uzatıyor ileri :)) "Anne öptü, geçtiii" şarkısı eşliğinde öpüyorum ben de..
- Geceleri odasında uyuyor artık..
..................
Ozan'ın annesi geliyor yarın.. Doom günüsünde Yusufcuğu görmek istemiş..
13 Eylül 2007 Perşembe
Ramazan'a kavuştuk çok şükür..
Sabahtan beri çocukluk oruçlarım var zihnimde.. O günlerdeki gibi kıpır kıpır içim..
Herkesin vardır bir ilk oruç hikayesi.. Çoğu benzer belki birbirine ama hepsi çok özeldir ilk oruçların.. Kimi parayla satın alınır ( Ama babam bizim oruçları hiç satın almadı, baktı ki üç bücür var, alsa pahalıya patlayacak kendisine, başka bir taktik kullandı ), kimi "dikişli" olur, kimi tastamam.. Ama hiç çıkmaz insanın içinden o ilk orucun tadı..
İlkoula yeni başlamıştım galiba ilk orucumu tuttuğumda.. Annemleri yalvara yakara beni de sahura kaldırmaları için ikna etmiştim.. Kardeşlerime hava atmayı da ihmal etmemiştim tabii " Ben artık büyüdüm, sahura kalkıp oruç tutacağım.." diye.. Canım annem, bizim evde bir sahur klasiği olan yumurtalı ekmek yapmıştı galiba.. Yedim, yedimmmm.. Midem su dolu balona dönene kadar da su içtim, annem "İyi iç bak, susarsın.." dedikçe..
Sabah kalktığımda kardeşlerim kahvaltı yaparken ben sabırla öğle ezanını bekliyordum.. Çünkü annemin anlattığına göre çocukların orucu "dikişli" olurdu ve öğle ezanı iftar edilirdi.. Bu iftar aynı zamanda sahur da olurdu ve akşam ezanına kadar orucun kalan kısmı tutulurdu :))
Öğle vakti iftarımı yedim bir güzel :)) Yine göbişim şişene kadar su içtim ve akşama kadar sokaklarda koşup oynadım.. Vaktin nasıl geçtiğini anlamadım bile ama akşam iftar sofrasına oturduğumda o kadar büyümüş, o kadar güçlü hissediyordum ki kendimi, hep oruç tutmak istedim.. Bu sefer babam girdi devreye.. Çocukların bir Ramazan'ın başında, bir ortasında, bir de sonunda oruç tuttuklarını, anne-babaların bu 3'ün yanına bir "0" koyduklarını ve böylece 30 gün oruç tutmuş olduklarını anlattı :)) Ben de razı oldum tabii, n'apalım kurallar öyleydi :))
Sonraki senelerde kardeşlerim de eklendi iftar ve sahur sofralarına.. Artık dikişsiz olmaya başladı benim oruçlarım.. Babamın her sahur sonrası mutlaka okuduğu ve bizim o zamanlar yarı uykulu gözlerle dinlediğimiz "üç hadis" ışıttı sabahlarımızı.. Hep canımız ne çektiyse onunla süsledi iftar sofralarımızı annem..
Şimdi bunları hatırladıkça gözlerim doluyor ve ben de oğlumun ilk orucunun hayalini kuruyorum.. Onunla yapacağım sahurları iple çekiyorum.. O da benim gibi, sırf Allah istedi diye aç kalmanın ve sonra iftarda içilen bir bardak suyla ferahlamanın tadını yaşasın istiyorum.. Dikişli oruçlarının ardından bizimle iftar sofrasına oturup ellerini Yaradan'a açtığında, onun küçücük avuçlarına sağanak sağanak yağacak rahmetten biz de nasipdar olalım istiyorum..
Bugün Ramazan..
"İlk oruç" kuşları uçuyor miniklerin..
Bugün Ramazan..
Ruhları, açlıkla arınıyor büyüklerin..
Mübarek olsun..
12 Eylül 2007 Çarşamba
( Babası artık "küçük mantar" diyor oğluma, benim eserim olan muhteşem saç modelinden dolayı )
Boğazı hala tam iyileşmemiş.. Sesten belli zaten, orada ağlarken hepten kısıldı ama Allah'a şükür ciğerlere inmemiş.. İlaçlara devam :((
Boyu ve baş çevresi normal olsa da kilosu tahmin ettiğimiz gibi çok düşük :(( 10. persantile düşmüşüz!! Neşe hanım elinden geldiğince beni rahatlatmaya çalıştı, onlar için esas olanın boy gelişimi olduğunu, boyda problem olursa tahlillere başladıklarını ama diş çıkarma döneminde bu kilo probleminin olağan olduğunu söyledi. İçim rahatlasın diye multivitamin yazdı ama sağlığı yerinde olduğu sürece kilosunu önemsemememi söyledi..
Uykusu hakkında konuştuk uzun uzun.. Anne sütü alma + diş + kolik sonucunda başka birşey beklememizin doğru olmadığını söyledi.. Emzirmeye devam ettiğim sürece kısa kısa uyuması normalmiş.. Bazı bebeklerde tüm dişler çıkana kadar bu süreç düzelmezmiş !! ( Yusufcum lütfen o bebeklerden olma annem, yalvarırım yaa.. )
Yeme problemi biraz daha devam ederse gündüzleri emzirmeyi kesmemi önerdi Neşe hanım.. "Sadece gece emse bile ihtiyacı olan anne sütünü alır ve gündüz de ek gıdalarla beslenir." dedi.. Böyle devam ederse son çare olarak onu deneyeceğiz galiba..
Yusufcuğun sünneti hakkında da konuştuk biraz.. İki yaşından önce yaptırmamızın iyi olduğunu söyledi Neşe hanım.. Sanırım bayramdan sonra bir de sünnet telaşı saracak bizi.. Ne kadar erken olursa o kadar çabuk iyileşiyormuş çünkü.. Zaten ben çok pişmanım doğar doğmaz sünnet ettirmediğimize.. Kıskaç yöntemi ile ilgili bir broşür verdi.. Araştırmam lazım bu meseleyi de uzun uzun..
Bir de artık rutine alınmaya çalışılan 6. ay sonrası göz muayenesini önerdi doktorumuz.. Bu dönemde gözlük kullanımı mümkün olmasa da çeşitli kırma kusurları için kapatma tedavileri varmış ve kesin çözüm sağlayabiliyormuş..
Eve dönünce Yusufcuk da ben de uyumuşuz yarım saat.. Onu bilemem ama bana ilaç gibi geldi :)) Bunu daha sık yapalım oldu mu yavru kuşcum :))
Yusufcuk ve babası yeni bir oyun keşfettiler bugünlerde.. "Sevgi aktarımı"..
Uzaktan bakıp kıskanmakla meşgul olan anne de oyuna dahil olmazsa olmaz ama :))
........................
Bu gece ilk sahurumuza kalkacağız inşaallah.. Az önce kaynattım Ozan'ın vazgeçilmezi erik hoşafını.. İçimi bir heyecan sardı resmen.. Bir Ramazan'a daha erişmeyi nasip eden Rabbime şükürler olsun.. İnşaallah dolu dolu geçirmek de nasip olur..
Hayırlı Ramazanlar herkese..
10 Eylül 2007 Pazartesi
Bu da zavallı anahtarları kurtarma operasyonu..
Şimdi ikinci soru..
Bu anahtarlar kimin?
İrem çoook ama çok tatlı bir arkadaş.. Hani olur ya bazı insanlar, bir güler, içindeki enerji taa size ulaşır, işte öyle.. Bütün çakralarımı açıp oturdum yanında, içinin güzelliği, pozitif enerjisi bana da dolsun diye..
Canım arkadaşım gelip evden aldı bizi.. Gerçi kapıda büyük bir hayal kırıklığı yaşadım çünkü İrem karakuzusunu getirmemişti ama sonra üç saat boyunca ikimiz Yusufcuğu ancak oyalamayı başarınca "Böyle de fena olmadı" dedik.. Karakuzuyu sıkıştıramadım, içimde kaldı ama :((
Birlikte şu meşhur Özbek çadırına gittik :)) Dışarıdaki sedirlerden birine oturduk ve başladık doyasıya sohbet etmeye.. Yusufcuk teyzesini çok sevdi.. Ona güldü, iki küçük dişini gösterdi, oynadı, oynadı, oynadı... Hatta yürüyerek kucağına gitmeye çalıştı.. İrem de öptü, öptü sıkıştırdı oğlumu..
Bir süre sonra Yusufcuk sıkılmaya başlayınca İrem'in anahtarlarından masadaki tuzluğa, parmak kuklamızdan kafeslerdeki kuşlara kadar herşeyi kullanıp onu oyalamya çalıştık.. Bu arada yemekler geldi ve bir yandan da yemek yemeyi başardık.. Yaklaşık iki saat sürdü ama olsun :)) İrem, "Çok beğendim buranın yemeklerini.." dese de bizim yüzümüzden yiyemedi aslında, gördüm :(( Pilavı soğumuş, etleri donmuştu resmen.. Hadi ben alışkınım da o unutmuştur bu "soğuk" yeme tarzını.. Karakuzumuz dört yaşında ne de olsa..
Bir yandan gülerek, bir yandan Yusufcuğun sedirden sarkmak suretiyle yere inmesini engellemeye çalışarak, bir yandan da ilginç kareleri fotoğraflayarak yemek yemeye çalışırken yan masamıza küçük kızları olan bir aile geldi.. Ay Yusufcuk nasıl sevindi, nasıl sevdi ablasını anlatamam.. Onu seyrederken ben de kaç lokma mamiş attım ağzına, yuttu ferketmeden :)) -fırsatçı anne iş başında-
Yusufcuk ve küçük abla -Elifmiş adı-
Minişim İrem teyzesinin yardımıyla "Ce eee" yaptı ablasına :))
Nihayet yemeklerimizi bitirmeyi başarıp masayı boşalttığımızda -gerçi bu arada gıcık bir garson çok sinirimi bozdu ama neyse, yazmayayım şimdi uzun uzun- Yusufcuk masanın üstüne çıktı.. O sırada başlayan müziğe dayanabilir mi? Asla... Dakikalarca oynadı oynadı durdu.. İremcim öldü gülmekten "Bu küçücük boyuyla mı yapıyor bunları.." diye :)) Sonra meyve geldi.. Bizim üzüm delisi Yusufcuk atıyor ağzına bir üzüm, oynuyor.. Üzüm bitince duruyor, veriyoruz ağzına, bir daha oynuyor -çok harika bir ritim duygusu var maşaallah- Bu böyle sürüp giderken arka masadaki amcanın çok hoşuna gitmiş, Yusufcuğa seslendi.. O da çırpına çırpına gitti dedenin yanına :)) Amca alkışladı, miniğim oynadı, amca alkışladı, miniğim oynadı :)) İrem de ben de öldük gülmekten..
Neyse, bir ara saate bir baktım, üç saat olmuş geleli.. Vakit nasıl geçmiş anlamadım.. Böyle arkadaşlıkları çok seviyorum işte.. "Bitse de gitsem.." dediğim sohbetler öldürür beni.. Üç saat boyunca kudurukluğun zirvesinde dolaşan Yusufcuk sonunda yoruldu ve uykusu geldi.. Ama bu bizi rahatlatmadı tabii.. Uyuyamadıkça daha da sinirlendi, huysuzlaşmaya başladı.. Artık fotoğraf çekmemiz bile batmaya başladı minnoşa :))
O karmaşada ne sofranın fotoğrafını çekebilmişiz ne de İremcimle ikimizin yan yana bir fotoğrafı var.. Eve gelince hatırladım, naneli ayranın tarifini de almayı unutmuşum yaa.. Hem de konuşmuştuk İremle yemek yerken.. Öff öff..
Bu da tatlı günümüzün tatlı hatırası.. Teşekkürler İremcim..
.....................
Aslında bu yazıyı cumartesi akşamı yazacaktım ben ama İrem bizi eve bırakıp Yusufcuk da uyuyup uyandıktan sonra Siteler'e götürdü Ozan bizi.. Hala bazı mobilya eksiklerimiz var da :(( Saatlerce mağaza mağaza dolaşmaktan eve geldiğimde kulaklarım bile uğulduyordu.. Yusufcuğu uyutup zor attım kendimi yatağa..
Dün de bizim müteahhitlik dehasının doruğuna ulaşmış müteahhit yüzünden yine oradan oraya taşıdık eşyaları !! Yusufcuğun yatağını oturma odasına almıştık önce, sonra orası soğuk diye iki odanın yerini değiştirdik ve yatak odamızı en sıcak yere taşıyıp Yusufcuğun yatağını da yanımıza aldık.. Ama bir senedir boş duran yan dairemiz kiralanınca işler yine karıştı.. Bizim yatak odamız, diğer dairenin mutfağıyla bitişikmiş!! Daha önce hiç rastlamadım böyle birşeye yaa.. Tam Yusufcuğu yatırıyorum, yan taraf başlıyor bulaşık yıkamaya, "Ğoorrr" musluk sesi.. Tencereler yıkanıyor, dambur dumbur.. Benim küçük tilkim dikiliyor ayağa.. Ee insanlara da "Benim oğlum uyuyor, mutfağı kullanmayın.." diyecek halimiz yok.. Küçük çalışma odamızı boşalttım, Yusufcuğun yatağını, salıncağını vs. oraya koyduk akşam.. En azından gündüz orada yatar sessiz sessiz.. Gece de yanımda uyuyor zaten ..
( Bu arada geçen gece yataktan düştü Yusufcuk.. Uyurken, hani şu dinlenmek için yaptığımız hareketsiz eylem sırasında!! Adetidir, yatağa çıktığı zaman geri geri emekler, aşağı iner, sonra cik cik mızıldar, elimi ayağının altına koyarım, yatağa tırmanır, çıkınca yine geri geri emekleyip aşağı iner.. Oyun bu :)) Uykuda da öyle yapmış, geri geri emeklemiş.. "Tong" diye bi ses geldi, fırladım yerimden baktım Yusufcuk yerde ama dizlerinin üstünde oturmuş bana bakıyor.. Allahtan ki geri geri düşmüş, başı hatta sırtı bile değmemiş yere ama ondan beri çok korkuyorum.. Artık yatağını da taşıdığım için yanımda yere yatak yapacağım meleğime..)
Oğluşumun odasını temizleyip yerleştirince hemen bir jelibon partisi düzenledik :)) Eee ne de olsa kaybettiğimiz kaloriyi hemen yerine koymak lazım, Allah korusun kilo falan veririm sonra :P
Yusufcuk jelibon partimiz boyunca bizi yanlız bırakmadı tabii :))
Önce uzaktan baktı baktı, sonra dayanamadı daldı jelibonların içine.. Ama Allahtan ki hiç sevmedi.. Bizim canı çeker diye verdiğimiz minicik bir parçayı bile çıkardı hemen ağzından yüzünü buruştura buruştura :))
.......................
Bu aralar bir sevinç var içimde.. Ramazan geliyor diye galiba.. Hem gözü hem gönlü doyuran iftar sofralarını, mahmur sahurları, heyecanla beklenen akşam ezanını özlemişim ben.. Bizim bücürük hala tüm gün boyunca benden geçindiği için oruç tutup tutamayacağımı bilmiyorum ama - vücudun aşırı susuz kalması anneye çok zarar vereceği için emziren annelere oruç tutmama izni vermiş dinimiz- yine de Ramazan'ın bereketini, güzelliğini iliklerime kadar hissetmek istiyorum.. Bunun için dua ediyorum..
Şimdiden hayırlı Ramazanlar herkese..
7 Eylül 2007 Cuma
Yeni çanta aldığım için..
Hayır..
Ne kadar renkli bir kişilik olduğumu göstermek için :P
Hayır..
Minik Talha'nın annesi Emine sobelemiş beni "dışarı çıkarken mutlaka yanıma aldığım 6 şey" le ilgili.. Yukarıdaki pembiş çanta Yusufcuk öncesi döneme ait ve o zaman bile altıdan çok çok fazlaydı içindekiler.. Şimdiki çantamın boyutuna bakarak varın halimi siz düşünün..
Ufak bir liste yapalım :))
İlk olarak, Yusufcuktan önce de varolanlar..
* Cüzdan ( Ama eskiden, şimdi çantada cüzdan koyacak yer kalmadığı için fermuarlı bir göze koyuyorum para, kredi kartı, nüfus cüzdanı vs. elzem ekipmanı )
* Mutlaka ama mutlaka ayna
* Küçük bir şişe kolonya ve kolonyalı mendil
* Cep telefonu
* Artık markete giderken bile yanımdan ayırmadığım fotoğraf makinemiz
* Birkaç yedek toplu iğne ( en olmadık zamanlarda durumu kurtarmıştır )
* Yedek piller
* Küçük bir not defteri ve kalem ( olur da ilham gelir diye :P )
* Evden çıkarken hep unuttuğum için artık yanımda taşıdığım saatim, alyansım ve künyem
* Yer kalırsa güneş gözlüğüm
* Küçük bir tırnak makası ( Yusufcuk doğduğundan beri daha çok işe yarıyor, dışarda tırnağı kırılırsa biyere takılıp kanamadan kesiyorum hemen )
* Yara bandı
* Yedek toka
* Çoğu zaman çikolata, bazen kraker
Sırada Yusufcuktan sonra çantamıza eklenenler var..
* Damla akıtmayan bir biberon ( Yoksa çanta su içinde kalıyor! Bu arada ben bunu kullanıyorum ve çoook memnunum, tavsiye ederim..)
* Bir adet parmak kuklası
*Bir adet diş kaşıyıcı
* İki bebiş bezi
* Biri uzun kollu, biri kısa kollu iki body, çorap, şapka ve bir şorttan oluşan yedek kıyafet topluluğu
* Birkaç cici bebe ve galeta
* Bol bol kağıt mendil
* Diş jeli
* Ateş ölçer ( ve eğer hastaysa ateş düşürücü şurubumuz, canımız Calpolümüz )
* Ufak bir tülbent ya da penye mendil ( Terlediğinde üstünü değiştiremeyeceksem çok işe yarıyor )
* Bazen pembiş gergedan, bazen kapliş bazen de müzikli anahtarlarımız ama mutlaka ve mutlaka oyuncak..
* Minik plastik bir kaşık ( Hani oluyor ya küçük dondurma kaşıkları, onlardan.. Bir keresinde onunla kazıya kazıya muz yedirmiştim otobüste, çok işe yarıyor )
* Önceden emzik de alıyorduk mutlaka yanımıza ama iki aydır emmiyor küçük bey.. Sahte şeylerle işi olmazmış, onu artık bu plastik parçasıyla kandıramazmışız :))
Eğer tüm gün kalacağım bir yere gidiyorsam ya da yolculuğa falan çıkacaksak bu içeriğe pişik kremi, mama tabağımız ve kaşığımız, alt değiştirirken kullandığım örtü, daha fazla kıyafet, daha fazla bez, Yusufcuğun o günkü kankisi ( bazen bir elma, bazen havuç, bazen de bu sabahki gibi kurutulmuş patlıcan olabiliyor bu ) ve küçük bir havlu da ekleniyor tabii..
Bazen Ozan'ı ve Yusufcuğu da "zip"lenmiş bir şekilde çantama dahil etmeyi düşünüyorum aslında.. Böylece biryere giderken işim daha da kolaylaşacak.. Çantamda birtek onlar eksik çünkü :))
Hımm, ben de taze anne Asyacığımı, canım arkadaşım İremi ve doğum yapmadan önce çanta içeriğini yazan ve bebekten sonra nasıl değişeceğini merak eden Esrayı sobeliyorum.. Siz yanınıza neler alıyorsunuz mutlaka ve mutlaka?
5 Eylül 2007 Çarşamba
Dün Ozan'ın kontrol etmesi için gösterdiği usta arabanın ön tarafının darbeli olduğunu, büyük ihtimalle kaza yapmış olduğunu söylemiş.. Oysa satan amca bize küçük çiziklerden başka hiçbir sorununun olmadığını söylemişti.. "Arabam hatasız, tıkır tıkır çalışıyor, daha iyisini bulamazsınız.." demişti..
Demek ki neymiş.. Tatlı amcalar da sahtekar olabilirmiş..
Demek ki neymiş.. Ben insanlara olan güvenimi tamamen kaybetmekte haklıymışım..
Demek ki neymiş.. Üç kuruş para için yalan söylemek bu kadar kolaymış..
Demek ki neymiş.. Bir daha kesinleşmemiş birşey için sevinmemem gerekmiş.. Her an herşey değişebilirmiş..
Neyse.. Hayırlısı olsun.. Nasibimiz başka yerde bizi bekliyor demek ki..
Küçük, şirin arabalar.. Lütfen acilen karşımıza çıkın.. Ve mümkünse kazasız, hasarsız olun.. Burada sizi bekleyen acemi bir sürücü var :)) Ozan'ı otomatik vitese razı edemiyorum, umudum sizde..
3 Eylül 2007 Pazartesi
Haftasonu ateşler içinde, boğaz ağrısından kıvranarak yatan babası gibi o da oradan oraya attı kendini dün.. Ben de kırık döküktüm zaten..
Ama anlamıştık.. Pazar gecesi durgunlaştı miniğim, sesi de çatallanmaya başlamıştı.. Gece bir uyandım "Öğğğğğğyyyyhhh hııııyyyyyyyyyhhh ğğğüüüüü" diye sesler geliyor Yusufcuğun yatağından.. Baktım uyanmış, oturduğu yerde ağlıyor ama ses yok! Nasıl içim gitti anlatamam.. Sabah erkenden doktora götürdük.. Babası ve ben faranjit olunca o da nasibini almış tabii.. İki torba ilaçla eve döndük! Kendi doktorumuz izinde olduğu için ona gidemedik ama haftaya bir de ona gösterelim inşaallah..
Şimdi daha iyi gibi.. Sesi hala bozuk musluk gibi, hafif ateşi de var ama en azından performans iyi.. Afacanlıktan geri kalmıyor.. ( Aman kalmasın, yeter ki iyi olsun, kalmasın)
Dün en tatlı karemiz, Yusufcuğun yalaya yalaya ilk lolipopunu yiyişiydi.. Hasta hasta yaptığı cilvelere dayanamayan eczası ablamız lolipop hediye etti bize.. Baktım ki keyfi yerine geldi, kimyasal mimyasal demedim verdim eline.. Miniciğim de sanki yıllardır lolipop yiyormuş gibi eve gidene kadar yalaya yalaya yedi şekerini :)) (Gerçi bir ara şekerden tutup sapı kemirdi ama o sayılmaz, yine de çok profesyoneldi..) Küçük şekerim benim..
Sonra tam evin önüne geldik, baktım kapıda bir kargo arabası.. Ozan hemen koşup kime geldiklerini sordu.. Tahmin ettiğim gibi bizeymiş.. Çünkü sevgili Aysun mail atmıştı kargo gönderdim diye.. Kutunun içinden bu tatlı hediye paketi çıktı :))
Minnoşum önce bir güzel inceledi hediyesini..
Hastayım demedi kalite kontrol yaptı, seri numaralarını falan gözden geçirdi:))
Sağlamlığına baktı, ağırlığını ölçtü, mouse kablosunu denedi :))
Sonra da başladı birbirinden güzel melodileri dinlemeye..
"Çok teşekkür ederim Aysun teyzecim, çok mutlu ettin beni.."
................
- Geçen gün Yusufcuğun fotoğraflarını yapıştırdım buzdolabının kapağına, her açışımda içim şenlensin diye.. Üste de Ozanla benim iki fotoğrafımızı koydum.. Akşam Ozan geldi, fotoğraflara baktı, sonra da saydı.. "Yusuf'un dokuz fotoğrafı var, benim niye iki tane?" dedi :)) Yok yalan değil ya uzmanların tespiti.. Babalar gerçekten kıskanıyor bebişleri :))
1 Eylül 2007 Cumartesi
Yeni bir sobeyle daha karşınızdayız :))
Sobemizin konusu "itiraflar"..
( Ya İrem ya niye beni sobeledin, ak kara ne varsa çıkacak şimdi ortaya..)
- İtiraf ediyorm, ben çooook bitlendim (ıyyyyy)..
Gaziantep'te geçti benim çocukluğum.. Okuduğumuz ilkokul bir köy okuluyla "kardeş okul" olmuştu.. Sevgili kardeş okulumuz mutad aralıklarla ziyarete gelirdi bizi, ondan sonra da rutin kaşınmalar başlardı. Şöyle kulak arkasından gerilere doğru.. Parmakla kaşırsın olmaz, kalemle kaşırsın geçmez.. Sınıfta "hart hart" sesleri çoğaldıkça öğretmenlerin cetvelle gerçekleştirdiği (!) bit taramaları başlardı.. Bitlenenler eve gönderilirdi! -ki bu olayın tek güzel yanıydı- Ağlaya ağlaya eve giderdim..
Sevgili bitlerim bakardı ki evde iki bücür daha var - İlk üçümüz birer yaş arayla doğmuşuz, dört numaranın arası açık biraz :)- onları da ziyarete giderlerdi.. Zavallı annem az dönmedi delirmenin eşiğinden.. Elinde, dişlerinin arasına sıkıca beyaz ip dolanmış taraklarla önce saçlarımızı tarar, sonra dizine yatırıp sirke var mı diye bakardı.. (iğğğ) -sirke bitin yumurtası bu arada, hani bilmeyenler olabilir.. O böyle iki tırnağın arasına alınır, çıt diye kırılır :P - Üçümüzü banyoya sokup bit şampuanlarıyla yıkardı saçlarımızı bir güzel.. Bir sonraki bit vak'asına kadar saçlarımız ahenkle dans ederdi..
Ne günlerdi bee.. Hart hartt :))
- İtiraf ediyorum, iki küçük hırsızlık vak'am var!!
İlkokula başlamadan önceki seneydi sanırım.. Ekmek almak için gittiğim bakkalda ön reyona renk renk solucan şekerler dizmişti adam.. ( Aynı solucana benziyorlar gerçekten, şimdi olsa hayatta yemem ) Parayı verdim, adam üstünü verecek -param da var yani, neden yaptım bilmiyorum- arkasını dönünce elimi solucanların arasına daldırdım, iki üç kırmızı solucan geldi.. Sıkı sıkı kapatığım elimi arkama saklayıp diğeriyle parayı aldım ve eve doğru koştum.. Apartmanın girişinde solucanlarımı bir güzel mideye indirip ağzımı sildim, miss gibi şeker kokusu geçsin diye de biraz bekledim.. İki hafiye kardeşim olayı anlayıp anneme ispiyonlayabilirdi çünkü.. O günü kolayca ama içimdeki kocaman suçluluk duygusuyla atlattım..
Başka bir ekmek almaya gidişimde bu sefer kocaman bir paket cipsi kazağımın altına sokmuştum ama adam görmüş.. Bana hiçbirşey söylemedi ve belli etmedi.. - Zavallı bakkal amca, ben onun cipsini çalmışım, o beni rencide etmemek için gizlice babama söylemiş- Olayı öğrenen babam ceza kısmını anneme havale etmiş.. Annem elinde zehir gibi bir biberle geldi.. - Benim bildiğim ağıza acı biber sürme küfredince ya da yalan söyleyince uygulanır ama annem bu taktiği seçmişti :))- Sordu, suçumu itiraf ettim, "Aç ağzını.." dedi.. Koca Antep biberi dilimi, damağımı kavurdu, yutkunamadım bile.. Ağlamadım ama gözümden yaşlar geldi acısından..
Bu olaydan sonra;
1. Acıya bir an önce alışmam gerektiğini anladım.. Yeni cezalara hazırlıklı olmalıydım.. O gün bugündür de acısız yemek yiyemem :))
2. Bir daha hiç solucan, cips vs. çalmadım :)) Demek ki bu ceza şekli işe yarıyor..
( Hırsızlıktan bahsedince aklıma bir de dam, bahçe, balkon demeden dolaşıp komşu teyzelerin tepsilerle güneşe dizdikleri salçalardan tadışımız geldi.. Hala öyle mi bilmiyorum ama benim çocukluğumda Antep'te neredeyse her evde salça yapılır, domatesler, kırmızı biberler tepsilerle güneşe dizilip sürekli karıştırılırdı. Biz de -bazen elimizde bir parça ekmekle bazen de tedariksiz- her salçaya parmak atıp lezzet kontrolü yapardık :)) Bu da hırsızlık sayılır mı yaa? Ben n'apıcam? Çok mu kötüyüm :(( Üğğğğ..)
- İtiraf ediyorum, her iki kaşımda bir, kafamda iki tane olmak üzere toplam dört dikişim, kolumda iki yerden kırığım, dizimde girip çıkan bir şişin izi ve kol, dirsek ve bacaklarımda defalarca düşmenin ve asfaltlarda sıyrılmanın sonucunda oluşmuş muhtelif yara izlerim var :))
İlkokulda lakabım "Erkek Fatma"ydı -yıllarca üzerime yapışıp kalan "kurabiye canavarı"nı saymazsak tabii :))- Sınıfta dövemediğim erkek yoktu, kızları hiç sayma zaten.. Bana yan bakmaya bile cesaret edemezlerdi.. "Bileğimin hakkıyla" kazandığım sınıf başkanlığı seçimleri hiç de az değildir :))
Babamızın da çocukken en az benim kadar haşarı olduğunu göz önüne alırsak Yusufcuğun haline hiç şaşmamam ve ilerisi için şimdiden kaygılanmam lazım aslında!!
- İtiraf ediyorum, hamileyken bir kere canım çok çekmişti ve bir sokak satıcısından haşlanmış mısır alıp yemiştim.. Hala pişmanlığını yaşıyorum..
Şimdi bunda ne var demeyin.. Sizin de anneannenizin komşusu bir haşlanmış mısır satıcısı olsaydı ve o büyük kazanın her haftasonu biriken çamaşırları ve kir içindeki çocukları yıkamak için kullanıldığını bilseydiniz siz de pişman olurdunuz !!
- İtiraf ediyorum, bazı patolojik yanlarım var :))
Örneğin, çamaşır asarken mutlaka her parçayı aynı renk mandallarla asarım.. Bir eteğin bir mandalı sarı diğeri yeşil olamaz yani, illa ikisi de sarı olacak.. Eminim, elime her yeni çamaşır alışta mandal sepetini karıştırıp aynı renk iki mandal aramama komşular çok gülüyordur..
Örneğin, kendi ölümümü hayal ederim, ağlarım bazen.. Daha doğrusu sonrasını.. Beni gömerlerken annemlerin ağlayışını falan!! Gerçi Yusufcuk doğduğundan beri bunu hiç yapmadım, onu arkamda bıraktığımı düşünemedim bile hiç..
- İtiraf ediyorum, her ne kadar "Yatağına alışsın.." falan desem de Yusufcuğun yanımda uyumasından çooook mutlu oluyorum.. Hep onunla uyumak, hep onunla uyanmak istiyorum :))
- İtiraf ediyorum, bazı insanları hiiiç ama hiç sevmiyorum.. Hani ölseler üzülmeyecek kadar..
İçimde bu duyguyu taşıdığım için de kendimi sevmiyorum bazen..
-İtiraf ediyorum, hani şu "Pattağğğğ pattağğğ pattatiiizzzz.." diye bağıran satıcılar var yaa.. O sattıkları kocaman kızartmalık Afyon patateslerini ağızlarına tıkamak istiyorum!! Tam da Yusufcuğu uyuttuğum saatte başlıyorlar bağırmaya yaa.. Sinir oluyorum onlara.. "Hurdacciii" ve "% 20 indirimmm" duyurusu yapan bilmem ne marketin anonscularına da.. Ana habere konu olmayacağımı bilsem hepsini bir araya bağlayıp Yusufcuğu atıcam üstlerine yani uyutun diye :))
- İtiraf ediyorum, bu blogu açtığımdan beri bilgisayar bağımlısı oldum.. Ozan haklı, aslında yapabileceğim birsürü şeyi sırf bu yüzden yapamıyorum.. Bazen blogu kapatıp yine eskisi gibi deftere günlük tutmaya niyetleniyorum ama oğluşumun güzel fotoğraflarına kıyamıyorum.. Böyle görsel görsel daha güzel :))
- İtiraf ediyorum, bazı şeyleri itiraf etmeyeceğim, onlar bana kalsın :))
Şimdi sırada yeni kurbanlarımızı seçmek var :)) Sefkili Neslihan - itiraflarına Stuwart'ın kim olduğunu da eklersen sevinirim :))-, Aysun ve Esra.. İtiraflarınızı bekliyoruzzzzz...


