10 Eylül 2007 Pazartesi

Önce bir soru..Bu ne?

El-cevap:
Yusufcuğun, Özbeklerin naneli ayranına karşı geliştirdiği yeni rakip.. Anahtarlı ayran :))

Bu da zavallı anahtarları kurtarma operasyonu..

Şimdi ikinci soru..

Bu anahtarlar kimin?

El-cevap:

Yusufcuğun tatlış teyzesi, benim şeker arkadaşım İremmm'in :))

Cumartesi nihayet yılın buluşması gerçekleşti ve biz İrem'le tanışabildik :)) Yılın buluşması diyorum çünkü gerçekten de neredeyse bir yıl olacak biz "Hadi tanışalım.." diyeli..

İrem çoook ama çok tatlı bir arkadaş.. Hani olur ya bazı insanlar, bir güler, içindeki enerji taa size ulaşır, işte öyle.. Bütün çakralarımı açıp oturdum yanında, içinin güzelliği, pozitif enerjisi bana da dolsun diye..

Canım arkadaşım gelip evden aldı bizi.. Gerçi kapıda büyük bir hayal kırıklığı yaşadım çünkü İrem karakuzusunu getirmemişti ama sonra üç saat boyunca ikimiz Yusufcuğu ancak oyalamayı başarınca "Böyle de fena olmadı" dedik.. Karakuzuyu sıkıştıramadım, içimde kaldı ama :((

Birlikte şu meşhur Özbek çadırına gittik :)) Dışarıdaki sedirlerden birine oturduk ve başladık doyasıya sohbet etmeye.. Yusufcuk teyzesini çok sevdi.. Ona güldü, iki küçük dişini gösterdi, oynadı, oynadı, oynadı... Hatta yürüyerek kucağına gitmeye çalıştı.. İrem de öptü, öptü sıkıştırdı oğlumu..

Bir süre sonra Yusufcuk sıkılmaya başlayınca İrem'in anahtarlarından masadaki tuzluğa, parmak kuklamızdan kafeslerdeki kuşlara kadar herşeyi kullanıp onu oyalamya çalıştık.. Bu arada yemekler geldi ve bir yandan da yemek yemeyi başardık.. Yaklaşık iki saat sürdü ama olsun :)) İrem, "Çok beğendim buranın yemeklerini.." dese de bizim yüzümüzden yiyemedi aslında, gördüm :(( Pilavı soğumuş, etleri donmuştu resmen.. Hadi ben alışkınım da o unutmuştur bu "soğuk" yeme tarzını.. Karakuzumuz dört yaşında ne de olsa..

Bir yandan gülerek, bir yandan Yusufcuğun sedirden sarkmak suretiyle yere inmesini engellemeye çalışarak, bir yandan da ilginç kareleri fotoğraflayarak yemek yemeye çalışırken yan masamıza küçük kızları olan bir aile geldi.. Ay Yusufcuk nasıl sevindi, nasıl sevdi ablasını anlatamam.. Onu seyrederken ben de kaç lokma mamiş attım ağzına, yuttu ferketmeden :)) -fırsatçı anne iş başında-

Yusufcuk ve küçük abla -Elifmiş adı-

Minişim İrem teyzesinin yardımıyla "Ce eee" yaptı ablasına :))


Sonra Yusufcuk kucağımızdan inip oturduğumuz sedirin minderinin altına girdi.. İrem ne olduğunu anlamadı ama ben tahmin ettim.. Bu da Yusufcuk tarzı "Ce ee"ydi.. Minderin altına saklanıyor, sonra çıkıp "iyyykk" diye gülüyor :)) Babası evde ona öyle yapıyor çünkü, yatağın kenarına saklanıp.. O da bu "ce ee"yi biliyor.. Çok hoşuna gitti İrem'in, fotoğraflarını çekti o minderin arkasına saklanmışken..


Nihayet yemeklerimizi bitirmeyi başarıp masayı boşalttığımızda -gerçi bu arada gıcık bir garson çok sinirimi bozdu ama neyse, yazmayayım şimdi uzun uzun- Yusufcuk masanın üstüne çıktı.. O sırada başlayan müziğe dayanabilir mi? Asla... Dakikalarca oynadı oynadı durdu.. İremcim öldü gülmekten "Bu küçücük boyuyla mı yapıyor bunları.." diye :)) Sonra meyve geldi.. Bizim üzüm delisi Yusufcuk atıyor ağzına bir üzüm, oynuyor.. Üzüm bitince duruyor, veriyoruz ağzına, bir daha oynuyor -çok harika bir ritim duygusu var maşaallah- Bu böyle sürüp giderken arka masadaki amcanın çok hoşuna gitmiş, Yusufcuğa seslendi.. O da çırpına çırpına gitti dedenin yanına :)) Amca alkışladı, miniğim oynadı, amca alkışladı, miniğim oynadı :)) İrem de ben de öldük gülmekten..
Bitince, kendini alkışlamayı da unutmadı tabii..

Bu aralar bunu öğrendi Yusufcuk.. Güzel veya onu mutlu eden birşey yaptığında kendini alkışlıyor :)) Babası ve ben, yürüdüğünde ya da yemek yediğinde falan onu alkışladığımız için o da öğrendi, bir iş başarınca kendini ödüllendiriyor :)) Minnoşum benim..

Neyse, bir ara saate bir baktım, üç saat olmuş geleli.. Vakit nasıl geçmiş anlamadım.. Böyle arkadaşlıkları çok seviyorum işte.. "Bitse de gitsem.." dediğim sohbetler öldürür beni.. Üç saat boyunca kudurukluğun zirvesinde dolaşan Yusufcuk sonunda yoruldu ve uykusu geldi.. Ama bu bizi rahatlatmadı tabii.. Uyuyamadıkça daha da sinirlendi, huysuzlaşmaya başladı.. Artık fotoğraf çekmemiz bile batmaya başladı minnoşa :))

İrem'in eşi de Ozan da arayınca bu güzel sohbete daha sonra devam etmek üzere ara verdik :(( Etrafı toparlayıp eşyalarımızı çantalarımıza yerleştirdik -ki hepsi oraya buraya dağılmış vaziyetteydi- ve kalktık.. Aşağı inerken garson seslendi arkamızdan, baktım elinde İrem'in anahtarları.. Minderin altında kalmış!! Zavallı anahtarlar, günün mağduru ilan ettim onları :)) Önce ayrana düş, çimlerin üstünde soğuk bir banyoyla arın, sonra Yusufcuk tarafından kemirilip kemirilip minderin altına tıkıştırıl.. Zor valla..


O karmaşada ne sofranın fotoğrafını çekebilmişiz ne de İremcimle ikimizin yan yana bir fotoğrafı var.. Eve gelince hatırladım, naneli ayranın tarifini de almayı unutmuşum yaa.. Hem de konuşmuştuk İremle yemek yerken.. Öff öff..


Bu da tatlı günümüzün tatlı hatırası.. Teşekkürler İremcim..

.....................

Aslında bu yazıyı cumartesi akşamı yazacaktım ben ama İrem bizi eve bırakıp Yusufcuk da uyuyup uyandıktan sonra Siteler'e götürdü Ozan bizi.. Hala bazı mobilya eksiklerimiz var da :(( Saatlerce mağaza mağaza dolaşmaktan eve geldiğimde kulaklarım bile uğulduyordu.. Yusufcuğu uyutup zor attım kendimi yatağa..

Dün de bizim müteahhitlik dehasının doruğuna ulaşmış müteahhit yüzünden yine oradan oraya taşıdık eşyaları !! Yusufcuğun yatağını oturma odasına almıştık önce, sonra orası soğuk diye iki odanın yerini değiştirdik ve yatak odamızı en sıcak yere taşıyıp Yusufcuğun yatağını da yanımıza aldık.. Ama bir senedir boş duran yan dairemiz kiralanınca işler yine karıştı.. Bizim yatak odamız, diğer dairenin mutfağıyla bitişikmiş!! Daha önce hiç rastlamadım böyle birşeye yaa.. Tam Yusufcuğu yatırıyorum, yan taraf başlıyor bulaşık yıkamaya, "Ğoorrr" musluk sesi.. Tencereler yıkanıyor, dambur dumbur.. Benim küçük tilkim dikiliyor ayağa.. Ee insanlara da "Benim oğlum uyuyor, mutfağı kullanmayın.." diyecek halimiz yok.. Küçük çalışma odamızı boşalttım, Yusufcuğun yatağını, salıncağını vs. oraya koyduk akşam.. En azından gündüz orada yatar sessiz sessiz.. Gece de yanımda uyuyor zaten ..


( Bu arada geçen gece yataktan düştü Yusufcuk.. Uyurken, hani şu dinlenmek için yaptığımız hareketsiz eylem sırasında!! Adetidir, yatağa çıktığı zaman geri geri emekler, aşağı iner, sonra cik cik mızıldar, elimi ayağının altına koyarım, yatağa tırmanır, çıkınca yine geri geri emekleyip aşağı iner.. Oyun bu :)) Uykuda da öyle yapmış, geri geri emeklemiş.. "Tong" diye bi ses geldi, fırladım yerimden baktım Yusufcuk yerde ama dizlerinin üstünde oturmuş bana bakıyor.. Allahtan ki geri geri düşmüş, başı hatta sırtı bile değmemiş yere ama ondan beri çok korkuyorum.. Artık yatağını da taşıdığım için yanımda yere yatak yapacağım meleğime..)


Oğluşumun odasını temizleyip yerleştirince hemen bir jelibon partisi düzenledik :)) Eee ne de olsa kaybettiğimiz kaloriyi hemen yerine koymak lazım, Allah korusun kilo falan veririm sonra :P

Dün alışverişe gittiğimizde aldı Ozan bu jelibonları bana.. Çok zararlı biliyorum ama benim canım da gider en zararlı şeyleri çeker işte :((


Yusufcuk jelibon partimiz boyunca bizi yanlız bırakmadı tabii :))






Önce uzaktan baktı baktı, sonra dayanamadı daldı jelibonların içine.. Ama Allahtan ki hiç sevmedi.. Bizim canı çeker diye verdiğimiz minicik bir parçayı bile çıkardı hemen ağzından yüzünü buruştura buruştura :))

.......................

Bu aralar bir sevinç var içimde.. Ramazan geliyor diye galiba.. Hem gözü hem gönlü doyuran iftar sofralarını, mahmur sahurları, heyecanla beklenen akşam ezanını özlemişim ben.. Bizim bücürük hala tüm gün boyunca benden geçindiği için oruç tutup tutamayacağımı bilmiyorum ama - vücudun aşırı susuz kalması anneye çok zarar vereceği için emziren annelere oruç tutmama izni vermiş dinimiz- yine de Ramazan'ın bereketini, güzelliğini iliklerime kadar hissetmek istiyorum.. Bunun için dua ediyorum..

Şimdiden hayırlı Ramazanlar herkese..

7 Eylül 2007 Cuma



Şimdi ben bu fotoğrafı niye koydum?



Yeni çanta aldığım için..
Hayır..



Ne kadar renkli bir kişilik olduğumu göstermek için :P
Hayır..


Minik Talha'nın annesi Emine sobelemiş beni "dışarı çıkarken mutlaka yanıma aldığım 6 şey" le ilgili.. Yukarıdaki pembiş çanta Yusufcuk öncesi döneme ait ve o zaman bile altıdan çok çok fazlaydı içindekiler.. Şimdiki çantamın boyutuna bakarak varın halimi siz düşünün..


Ufak bir liste yapalım :))

İlk olarak, Yusufcuktan önce de varolanlar..



* Cüzdan ( Ama eskiden, şimdi çantada cüzdan koyacak yer kalmadığı için fermuarlı bir göze koyuyorum para, kredi kartı, nüfus cüzdanı vs. elzem ekipmanı )

* Mutlaka ama mutlaka ayna

* Küçük bir şişe kolonya ve kolonyalı mendil

* Cep telefonu

* Artık markete giderken bile yanımdan ayırmadığım fotoğraf makinemiz

* Birkaç yedek toplu iğne ( en olmadık zamanlarda durumu kurtarmıştır )

* Yedek piller

* Küçük bir not defteri ve kalem ( olur da ilham gelir diye :P )

* Evden çıkarken hep unuttuğum için artık yanımda taşıdığım saatim, alyansım ve künyem

* Yer kalırsa güneş gözlüğüm

* Küçük bir tırnak makası ( Yusufcuk doğduğundan beri daha çok işe yarıyor, dışarda tırnağı kırılırsa biyere takılıp kanamadan kesiyorum hemen )

* Yara bandı

* Yedek toka

* Çoğu zaman çikolata, bazen kraker




Sırada Yusufcuktan sonra çantamıza eklenenler var..

* Damla akıtmayan bir biberon ( Yoksa çanta su içinde kalıyor! Bu arada ben bunu kullanıyorum ve çoook memnunum, tavsiye ederim..)

* Bir adet parmak kuklası

*Bir adet diş kaşıyıcı

* İki bebiş bezi

* Biri uzun kollu, biri kısa kollu iki body, çorap, şapka ve bir şorttan oluşan yedek kıyafet topluluğu

* Birkaç cici bebe ve galeta

* Bol bol kağıt mendil

* Diş jeli

* Ateş ölçer ( ve eğer hastaysa ateş düşürücü şurubumuz, canımız Calpolümüz )

* Ufak bir tülbent ya da penye mendil ( Terlediğinde üstünü değiştiremeyeceksem çok işe yarıyor )

* Bazen pembiş gergedan, bazen kapliş bazen de müzikli anahtarlarımız ama mutlaka ve mutlaka oyuncak..

* Minik plastik bir kaşık ( Hani oluyor ya küçük dondurma kaşıkları, onlardan.. Bir keresinde onunla kazıya kazıya muz yedirmiştim otobüste, çok işe yarıyor )

* Önceden emzik de alıyorduk mutlaka yanımıza ama iki aydır emmiyor küçük bey.. Sahte şeylerle işi olmazmış, onu artık bu plastik parçasıyla kandıramazmışız :))



Eğer tüm gün kalacağım bir yere gidiyorsam ya da yolculuğa falan çıkacaksak bu içeriğe pişik kremi, mama tabağımız ve kaşığımız, alt değiştirirken kullandığım örtü, daha fazla kıyafet, daha fazla bez, Yusufcuğun o günkü kankisi ( bazen bir elma, bazen havuç, bazen de bu sabahki gibi kurutulmuş patlıcan olabiliyor bu ) ve küçük bir havlu da ekleniyor tabii..

Bazen Ozan'ı ve Yusufcuğu da "zip"lenmiş bir şekilde çantama dahil etmeyi düşünüyorum aslında.. Böylece biryere giderken işim daha da kolaylaşacak.. Çantamda birtek onlar eksik çünkü :))



Hımm, ben de taze anne Asyacığımı, canım arkadaşım İremi ve doğum yapmadan önce çanta içeriğini yazan ve bebekten sonra nasıl değişeceğini merak eden Esrayı sobeliyorum.. Siz yanınıza neler alıyorsunuz mutlaka ve mutlaka?

5 Eylül 2007 Çarşamba

Küçücük, şirin, kutu gibi arabamızı alamadık maalesef :((

Dün Ozan'ın kontrol etmesi için gösterdiği usta arabanın ön tarafının darbeli olduğunu, büyük ihtimalle kaza yapmış olduğunu söylemiş.. Oysa satan amca bize küçük çiziklerden başka hiçbir sorununun olmadığını söylemişti.. "Arabam hatasız, tıkır tıkır çalışıyor, daha iyisini bulamazsınız.." demişti..

Demek ki neymiş.. Tatlı amcalar da sahtekar olabilirmiş..

Demek ki neymiş.. Ben insanlara olan güvenimi tamamen kaybetmekte haklıymışım..

Demek ki neymiş.. Üç kuruş para için yalan söylemek bu kadar kolaymış..

Demek ki neymiş.. Bir daha kesinleşmemiş birşey için sevinmemem gerekmiş.. Her an herşey değişebilirmiş..

Neyse.. Hayırlısı olsun.. Nasibimiz başka yerde bizi bekliyor demek ki..

Küçük, şirin arabalar.. Lütfen acilen karşımıza çıkın.. Ve mümkünse kazasız, hasarsız olun.. Burada sizi bekleyen acemi bir sürücü var :)) Ozan'ı otomatik vitese razı edemiyorum, umudum sizde..

3 Eylül 2007 Pazartesi

Minnoşum hasta oldu :((

Haftasonu ateşler içinde, boğaz ağrısından kıvranarak yatan babası gibi o da oradan oraya attı kendini dün.. Ben de kırık döküktüm zaten..

Ama anlamıştık.. Pazar gecesi durgunlaştı miniğim, sesi de çatallanmaya başlamıştı.. Gece bir uyandım "Öğğğğğğyyyyhhh hııııyyyyyyyyyhhh ğğğüüüüü" diye sesler geliyor Yusufcuğun yatağından.. Baktım uyanmış, oturduğu yerde ağlıyor ama ses yok! Nasıl içim gitti anlatamam.. Sabah erkenden doktora götürdük.. Babası ve ben faranjit olunca o da nasibini almış tabii.. İki torba ilaçla eve döndük! Kendi doktorumuz izinde olduğu için ona gidemedik ama haftaya bir de ona gösterelim inşaallah..


Şimdi daha iyi gibi.. Sesi hala bozuk musluk gibi, hafif ateşi de var ama en azından performans iyi.. Afacanlıktan geri kalmıyor.. ( Aman kalmasın, yeter ki iyi olsun, kalmasın)


Dün en tatlı karemiz, Yusufcuğun yalaya yalaya ilk lolipopunu yiyişiydi.. Hasta hasta yaptığı cilvelere dayanamayan eczası ablamız lolipop hediye etti bize.. Baktım ki keyfi yerine geldi, kimyasal mimyasal demedim verdim eline.. Miniciğim de sanki yıllardır lolipop yiyormuş gibi eve gidene kadar yalaya yalaya yedi şekerini :)) (Gerçi bir ara şekerden tutup sapı kemirdi ama o sayılmaz, yine de çok profesyoneldi..) Küçük şekerim benim..

Sonra tam evin önüne geldik, baktım kapıda bir kargo arabası.. Ozan hemen koşup kime geldiklerini sordu.. Tahmin ettiğim gibi bizeymiş.. Çünkü sevgili Aysun mail atmıştı kargo gönderdim diye.. Kutunun içinden bu tatlı hediye paketi çıktı :))

İlk doom günü hediyemiz..



Minnoşum önce bir güzel inceledi hediyesini..


Hastayım demedi kalite kontrol yaptı, seri numaralarını falan gözden geçirdi:))



Sağlamlığına baktı, ağırlığını ölçtü, mouse kablosunu denedi :))



Sonra da başladı birbirinden güzel melodileri dinlemeye..



"Çok teşekkür ederim Aysun teyzecim, çok mutlu ettin beni.."


................



Gelelim genel havadislere..


- Bir ara masa altlarına dadanan Yusufcuk bugünlerde kütüphanede minik oyun yerleri keşfetti kendine.. Ortalıkta göremeyince bir bakıyorum kütüphanenin boşaltmak zorunda kaldığım alt gözlerinde birine girmiş, sıkış tıkış duruyor orada :)) Ne anlıyor bilmiyorum ama defalarca girip girip çıkıyor o daracık yere..



- Babası eve geldiğinde çıldırıyor sevinçten.. Ben kapıyı açınca,

* emekliyorsa, ışık hızıyla emekleyerek
* ayaktaysa, adım atmayı da geçip resmen koşarak ama hemen düşerek
* dizlerinin üzerinde oturuyorsa da zıp zıp tavşan gibi zıplayarak koşuyor babasına..

Kıskanıyorum yaa.. Ben de bir kerecik biryerlere gitsem de beni de böyle özlese, kucağıma atlaya atlaya karşılasa mı acaba?



- Yusufcuk "hayır" kelimesini anlıyor artık.. Ama bu "hayır" dediğimiz şeyi yapmıyor anlamına gelmiyor tabii.. Gözümüzün içine baka baka yapıyor yapacağını.. "Hayır", sadece bir an duraklatıyor onu :))



- Aaa, unutmadan.. Babamız şu anda sabah gidip baktığımız bir arabanın devir teslim işlemlerini yaptırıyor galiba.. İnşaallah hayırlı olur, kazasız belasız kullanmak nasip olur.. Tatlı bir amcadan aldık. Bembeyaz, şirin bir araba, en önemlisi de benim kullanabileceğim kadar küçük.. Kutu gibi :)) Söylemesi ayıptır çok acemiyim de.. Kullanamam, parkedemem kocaman arabaları ben..



- Geçen gün Yusufcuğun fotoğraflarını yapıştırdım buzdolabının kapağına, her açışımda içim şenlensin diye.. Üste de Ozanla benim iki fotoğrafımızı koydum.. Akşam Ozan geldi, fotoğraflara baktı, sonra da saydı.. "Yusuf'un dokuz fotoğrafı var, benim niye iki tane?" dedi :)) Yok yalan değil ya uzmanların tespiti.. Babalar gerçekten kıskanıyor bebişleri :))

(Konuyla ilgili başka dökümanlarım da var ama onları yeri geldiğinde şantaj malzemesi olarak kulllanmak üzere saklıyorum, çok kötüyüm hi hii.. )



- Yusufcuk sadece birkaç meyveyle yaşamaya devam ediyor.. Dün götürdüğümüz doktor "Artık yaşına gelmiş, kesebilirsin sütten.. " dedi ama emzirmeye devam etmek istiyorum ben.. Sütüm olursa iki yaşına kadar emzireceğim inşaallah.. Ama birçok kişi emzirmeyi kesmeden yemek yemez diyor!! Kafam çok karıştı çoookkk...



- Hala uzun uzun yazdığımdan da anlaşıldığı üzere çalışmaya başlayamadım.. Kafamı da evi de toparlayamıyorum, geçemiyorum işin başına.. Durumum vahim!!



- Hadi burada bitirelim artık.. Yusufcuk uyanmadan bir çorba içeyim ben de..

1 Eylül 2007 Cumartesi

Merhaba sevgili okuyucular..
Yeni bir sobeyle daha karşınızdayız :))
Sobemizin konusu "itiraflar"..
( Ya İrem ya niye beni sobeledin, ak kara ne varsa çıkacak şimdi ortaya..)


- İtiraf ediyorm, ben çooook bitlendim (ıyyyyy)..
Gaziantep'te geçti benim çocukluğum.. Okuduğumuz ilkokul bir köy okuluyla "kardeş okul" olmuştu.. Sevgili kardeş okulumuz mutad aralıklarla ziyarete gelirdi bizi, ondan sonra da rutin kaşınmalar başlardı. Şöyle kulak arkasından gerilere doğru.. Parmakla kaşırsın olmaz, kalemle kaşırsın geçmez.. Sınıfta "hart hart" sesleri çoğaldıkça öğretmenlerin cetvelle gerçekleştirdiği (!) bit taramaları başlardı.. Bitlenenler eve gönderilirdi! -ki bu olayın tek güzel yanıydı- Ağlaya ağlaya eve giderdim..

Sevgili bitlerim bakardı ki evde iki bücür daha var - İlk üçümüz birer yaş arayla doğmuşuz, dört numaranın arası açık biraz :)- onları da ziyarete giderlerdi.. Zavallı annem az dönmedi delirmenin eşiğinden.. Elinde, dişlerinin arasına sıkıca beyaz ip dolanmış taraklarla önce saçlarımızı tarar, sonra dizine yatırıp sirke var mı diye bakardı.. (iğğğ) -sirke bitin yumurtası bu arada, hani bilmeyenler olabilir.. O böyle iki tırnağın arasına alınır, çıt diye kırılır :P - Üçümüzü banyoya sokup bit şampuanlarıyla yıkardı saçlarımızı bir güzel.. Bir sonraki bit vak'asına kadar saçlarımız ahenkle dans ederdi..

Ne günlerdi bee.. Hart hartt :))


- İtiraf ediyorum, iki küçük hırsızlık vak'am var!!
İlkokula başlamadan önceki seneydi sanırım.. Ekmek almak için gittiğim bakkalda ön reyona renk renk solucan şekerler dizmişti adam.. ( Aynı solucana benziyorlar gerçekten, şimdi olsa hayatta yemem ) Parayı verdim, adam üstünü verecek -param da var yani, neden yaptım bilmiyorum- arkasını dönünce elimi solucanların arasına daldırdım, iki üç kırmızı solucan geldi.. Sıkı sıkı kapatığım elimi arkama saklayıp diğeriyle parayı aldım ve eve doğru koştum.. Apartmanın girişinde solucanlarımı bir güzel mideye indirip ağzımı sildim, miss gibi şeker kokusu geçsin diye de biraz bekledim.. İki hafiye kardeşim olayı anlayıp anneme ispiyonlayabilirdi çünkü.. O günü kolayca ama içimdeki kocaman suçluluk duygusuyla atlattım..

Başka bir ekmek almaya gidişimde bu sefer kocaman bir paket cipsi kazağımın altına sokmuştum ama adam görmüş.. Bana hiçbirşey söylemedi ve belli etmedi.. - Zavallı bakkal amca, ben onun cipsini çalmışım, o beni rencide etmemek için gizlice babama söylemiş- Olayı öğrenen babam ceza kısmını anneme havale etmiş.. Annem elinde zehir gibi bir biberle geldi.. - Benim bildiğim ağıza acı biber sürme küfredince ya da yalan söyleyince uygulanır ama annem bu taktiği seçmişti :))- Sordu, suçumu itiraf ettim, "Aç ağzını.." dedi.. Koca Antep biberi dilimi, damağımı kavurdu, yutkunamadım bile.. Ağlamadım ama gözümden yaşlar geldi acısından..

Bu olaydan sonra;
1. Acıya bir an önce alışmam gerektiğini anladım.. Yeni cezalara hazırlıklı olmalıydım.. O gün bugündür de acısız yemek yiyemem :))
2. Bir daha hiç solucan, cips vs. çalmadım :)) Demek ki bu ceza şekli işe yarıyor..

( Hırsızlıktan bahsedince aklıma bir de dam, bahçe, balkon demeden dolaşıp komşu teyzelerin tepsilerle güneşe dizdikleri salçalardan tadışımız geldi.. Hala öyle mi bilmiyorum ama benim çocukluğumda Antep'te neredeyse her evde salça yapılır, domatesler, kırmızı biberler tepsilerle güneşe dizilip sürekli karıştırılırdı. Biz de -bazen elimizde bir parça ekmekle bazen de tedariksiz- her salçaya parmak atıp lezzet kontrolü yapardık :)) Bu da hırsızlık sayılır mı yaa? Ben n'apıcam? Çok mu kötüyüm :(( Üğğğğ..)


- İtiraf ediyorum, her iki kaşımda bir, kafamda iki tane olmak üzere toplam dört dikişim, kolumda iki yerden kırığım, dizimde girip çıkan bir şişin izi ve kol, dirsek ve bacaklarımda defalarca düşmenin ve asfaltlarda sıyrılmanın sonucunda oluşmuş muhtelif yara izlerim var :))

İlkokulda lakabım "Erkek Fatma"ydı -yıllarca üzerime yapışıp kalan "kurabiye canavarı"nı saymazsak tabii :))- Sınıfta dövemediğim erkek yoktu, kızları hiç sayma zaten.. Bana yan bakmaya bile cesaret edemezlerdi.. "Bileğimin hakkıyla" kazandığım sınıf başkanlığı seçimleri hiç de az değildir :))

Babamızın da çocukken en az benim kadar haşarı olduğunu göz önüne alırsak Yusufcuğun haline hiç şaşmamam ve ilerisi için şimdiden kaygılanmam lazım aslında!!


- İtiraf ediyorum, hamileyken bir kere canım çok çekmişti ve bir sokak satıcısından haşlanmış mısır alıp yemiştim.. Hala pişmanlığını yaşıyorum..

Şimdi bunda ne var demeyin.. Sizin de anneannenizin komşusu bir haşlanmış mısır satıcısı olsaydı ve o büyük kazanın her haftasonu biriken çamaşırları ve kir içindeki çocukları yıkamak için kullanıldığını bilseydiniz siz de pişman olurdunuz !!


- İtiraf ediyorum, bazı patolojik yanlarım var :))

Örneğin, çamaşır asarken mutlaka her parçayı aynı renk mandallarla asarım.. Bir eteğin bir mandalı sarı diğeri yeşil olamaz yani, illa ikisi de sarı olacak.. Eminim, elime her yeni çamaşır alışta mandal sepetini karıştırıp aynı renk iki mandal aramama komşular çok gülüyordur..

Örneğin, kendi ölümümü hayal ederim, ağlarım bazen.. Daha doğrusu sonrasını.. Beni gömerlerken annemlerin ağlayışını falan!! Gerçi Yusufcuk doğduğundan beri bunu hiç yapmadım, onu arkamda bıraktığımı düşünemedim bile hiç..


- İtiraf ediyorum, her ne kadar "Yatağına alışsın.." falan desem de Yusufcuğun yanımda uyumasından çooook mutlu oluyorum.. Hep onunla uyumak, hep onunla uyanmak istiyorum :))


- İtiraf ediyorum, bazı insanları hiiiç ama hiç sevmiyorum.. Hani ölseler üzülmeyecek kadar..
İçimde bu duyguyu taşıdığım için de kendimi sevmiyorum bazen..


-İtiraf ediyorum, hani şu "Pattağğğğ pattağğğ pattatiiizzzz.." diye bağıran satıcılar var yaa.. O sattıkları kocaman kızartmalık Afyon patateslerini ağızlarına tıkamak istiyorum!! Tam da Yusufcuğu uyuttuğum saatte başlıyorlar bağırmaya yaa.. Sinir oluyorum onlara.. "Hurdacciii" ve "% 20 indirimmm" duyurusu yapan bilmem ne marketin anonscularına da.. Ana habere konu olmayacağımı bilsem hepsini bir araya bağlayıp Yusufcuğu atıcam üstlerine yani uyutun diye :))


- İtiraf ediyorum, bu blogu açtığımdan beri bilgisayar bağımlısı oldum.. Ozan haklı, aslında yapabileceğim birsürü şeyi sırf bu yüzden yapamıyorum.. Bazen blogu kapatıp yine eskisi gibi deftere günlük tutmaya niyetleniyorum ama oğluşumun güzel fotoğraflarına kıyamıyorum.. Böyle görsel görsel daha güzel :))


- İtiraf ediyorum, bazı şeyleri itiraf etmeyeceğim, onlar bana kalsın :))


Şimdi sırada yeni kurbanlarımızı seçmek var :)) Sefkili Neslihan - itiraflarına Stuwart'ın kim olduğunu da eklersen sevinirim :))-, Aysun ve Esra.. İtiraflarınızı bekliyoruzzzzz...

31 Ağustos 2007 Cuma

Eminim birçok kişi "Hımm, acaba bu sefer nereye pikniğe gitti bunlar?" diye açar oldu bu sayfayı.. Artık her piknik maceramızı yazışımda gülüyorum, Ozan'a diyorum ki sayende "Sömestır Sami" gibi olduk :)) Hani vardı ya Beyaz'ın bir tiplemesi, koltuğunun altında mangalla geziyordu adam.. Heryer potansiyel piknik alanıydı onun için..

Dün İrem'le buluşacağımızdan bahsetmiştim bir önceki yazıda ama nasip olmadı maalesef.. Ozan'ın son anda haber verdiği şirket pikniği sebebiyle yarına ertelemiştik buluşmayı ama bu sefer de İrem'in misafirleri geleceği için önümüzdeki haftaya kaldı :((

30 Ağustos Zafer Bayramımızı bir piknikle kutlamaya karar veren kocalarımızın peşine takılıp yine düştük dağ yollarına :)) Sirkeli civarında biryere gittik ama adını tam bilmiyorum..


Aslında çok kalabalık değildik, iki aile gelmedi ama aralarında on ay bulunan üç bebekle faaliyet had safhadaydı..




Piknik boyunca meleğim çooook mutluydu.. Topraklara bulandı, her nevi ot çöpün tadına baktı yine.. ( Bende büyük gelişmeler var yaa.. Önceden yastığına düşen emziği bile kaynar sularla yıkamadan vermeyen ben şimdi sadece uzaktan bakıp "Ayy oğlum yenmez ooo, pis, eee eee, çıkar çabuuukkk.." diye bağırıyorum.. Doğal bağışıklığa inanmaya başladım )


Babası sürekli başında gezdi meleğimin, emeklediği güzergahı dikenlerden, taşlardan temizledi :))


Biz de üç arkadaş baktık ki babalar bakıyor bebişlere, önce çevredeki yüksek tepelerden birine çıktık - sürüne sürüne :)) - sonra da aşağıya "Heyooo, heyoo.." diye bağırdık.. Bazı ufak tefek kazalar atlattık ama aşağı çaktırmadık tabii, kahramanlığa leke sürdürmemek lazım..

Sonra ben biraz güneşlendim (!) biraz da böğürtlen topladım küçük meleğime.. Bayılıyor ya..
Meleğim de onları afiyetle yedi.. Ama bu sefer ben kendim yedirdim zira geçen seferki piknik kıyafetlerinden o böğürtlen lekelerini çıkartabilmiş değilim henüz..


Miniciğimin en gözde oyuncağı ızgara teliydi orada.. Dakikalarca oynadı onunla.. Yağlı mağlı demedim verdim eline çünkü çamaşır yıkamak, oraya buraya emekleyen zıp zıp tavşanın peşinde koşmaktan daha kolay :))

Velhasılı çoook güzel bir gündü.. Dönüşte yorgunluktan kucağımda sızdı kaldı meleğim..



Ondan önceki gün de yine dağlardaydık ama bu sefer piknik yapmadık merak etmeyin :))
Sadece ufak bir akşam yürüyüşü..

Taa yukarılardan Ankara'yı seyrettik oğlumla..
( Ben bu cümleyi daha önce kurdum galiba.. Aaa evet, Estergon Kalesi için söylemiştim aynı şeyi.. )


Kendini yerlere atıp emeklemeye çalışan Yusufcuğuu kucakta tutmak hiç kolay değildi tabii.. Bu yüzden oturmaktan çok yürümek zorunda kaldık..

Bu yürüyüşün ardından da market alışverişimizi yapıp eve döndük yorgun argın..

......................

"Hazır herkes kendi işiyle meşgulken ben de şu reyona yanaşayım bari.."
"Gelin bakalım rengarenk mamalar.."

"Şu piskübiyi de ağzımıza attık mı operasyon tamamdırrr.."



.................
"Yusufcumm, güzel güzel mamalar alsın mı baban sana yemen için?"


" Hayııııııııııırrrrrrrrrrr....."

..............

Bizden şimdilik bu kadar.. Akşam için patlıcanlı börek istedi Ozan, onu yapmam lazım :))

29 Ağustos 2007 Çarşamba


Bebişine yeni ciciler almak isteyen anne babalar, yeğenine hediye almak isteyen teyzeler, geleceğe yatırım yapma düşüncesinde olan bekarlar :)) Koşun koşun, mothercare'da %50 indirim başlamış!!

Karşı komşum söyledi geçen gün, biz de gidip baktık Ozan'la.. Sezon sonu reyonunda fiyatlar gerçekten çok uygun.. 7'li bebiş body paketleri 20 YTL mesela.. Ben aldım oğluşuma.. Gerçi içinde iki tane de pembiş body var ama olsun, hediye ederiz bir cimcimeye olur biter :))

Gömlek ve pantalonlar da çok güzeldi ama ya istediğim rengin bize uygun bedeni yoktu ya da bedeni olanları beğenemedim :(( Sadece yukarıdaki iki tişörtü aldım.. Aslında doom günüsü için şöyle cici bir kıyafet baktım oğluşuma ama reyonda istediğim gibi birşey yoktu, yeni sezonların da fiyatı çok yüksekti.. ( yani aynı fiyata üç-dört kıyafet alabileceğim kadar yüksek ) Başka yere bakarım artık.. Ama bebişine kıyafet bakmak isteyenlere tavsiye ederim, güzel şeyler var..



- Dün akşam yemekten sonra sıkıldık evde.. Şirketin arabası da bizdeydi, düştük yine yollara.. Bu sefer "Evcil Hayvanlar Parkı"na götürdü bizi babamız..

Adı "Evcil Hayvanlar Parkı" ama içeride midilliden cins cins köpeklere, et tavuklarından kuğulara kadar çeşit çeşit hayvan var.. Geyik bile var yaa :))

Yusufcuk midilliyi seyrediyor..



Şimdi sırada kuğular var..



Yusufcuk hızını alamadı, daha yakından bakacak :))




Bunlar da tavus kuşları ve yan kümesten onları ziyerete gelmiş bir horoz..



Yanlız bir kuğu, ühü ühüüü..




"Elim sende" oynayan ördekler.. ( gerçekten aynı öyle koşuyorlardı hep beraber bir o yana bir bu yana )



Bunlar da benim ayaklarım :)) Baktım diğer fotoğraflarım ya çok karanlık ya da istediğim gibi değil, ben de bunu koydum n'apiiim?

Hatıra olsun di mi?




- Ozan günlerdir "Gözüne giriyor.." diyerek Yusufumun saçlarına takmış vaziyetteydi.. Hatta bir ara baktım, kendi makineyle traş etmeye falan niyetlendi, ben de uyurken yavaşça kestim meleğimin saçlarını.. Yapmak zorundaydım :(( Yapmasam Ozan yapacaktı.. Pişmanım, böhü böhüüü..

İşte yeni halimiz..

Bu arada zavallı Durmuş'a bir bakın.. Daha doğrusu zavallı başına :))


Yusufcuğun elinden neler çekiyor anlatamam..


Neyseki bu fotoğrafta kafasını ve gövdesini aynı kadraja sığdırabilmişiz :))



- Yusufcuk bu aralar çamaşır sepetine takmış durumda.. Sehpalara da öyle.. İtiyor, çekiyor, bazen benim çığlıklarım eşliğinde deviriyor :)) "Allah'tan çamaşır sepetini boşaltıp kirli çamaşırlarla oynamıyor.." diyordum, bu sabah onu da gerçekleştirmiş kaşla göz arasında.. Artık onun da yerini değiştirmek zorundayım!! Evin bütün dekorasyonu alt üst oldu yaa.. Ne bir süs eşyası kaldı ortada ne masa-sehpa örtüsü.. Herşeyi çekip devirme potansiyeli var bu bücürün.. Kitaplığın alt iki rafı boşaldı, mutfak dolaplarımın onun açabildiği kısımlarında benim eşyalarım değil de onun oyuncakları ya da plastik birkaç kap duruyor :)) Boyu uzadıkça bu değişim daha da yukarılara doğru devam edeck sanırım :))


- Yarın akşam eğer halim kalırsa yeni bir buluşma yazısı yazacağım inşaallah.. Dün akşam İrem'le karşılaştık MSN'de, yarın buluşuyoruz :)) Yuppiiii.. Sonra da pazara gitmem lazım, turşuluk malzemelerin vakti geldi artık.. Bir de bol bol biber almalıyım kurutmak için.. İki senedir bu işlere acayip takmış durumdayım :))


- Son madde.. Hayalpericim, seni okuyamıyorum :(( Neden, neden, neden ?

27 Ağustos 2007 Pazartesi

- Oğlumun minnoş blog kardeşi - pek de minnoş değil aslında, neredeyse 4 kilo, 53 cm, Yusufcuk ancak kırkı çıktığında o kadar olmuştur :)) - Deniz Efe doğdu çok şükür.. Asyacım, seni ve eşini tebrik ediyorum, miniğimize sağlıklı, uzun ve hayırlı bir ömür diliyorum..

................

- Günaydınnnn.. Nasıl geçti gece?

- İyi sayılır Kuaybe abla, üç kere kalktık, sabah da beşbuçukta başladı mesai..

- Hıı, iyi.. Biz de yedi kere kalktık ama uykumu almışım ben nasıl olduysa.. Çayın suyunu koyayım bari.. Sen Yusufcuğa göz kulak ol tamam mı..

- Tamam..



( On dakika geçer, Yusufcuk bezini doldurur.. G. evsahibine seslenir )

- Kuaybe abla, kooooşşşşş..



( Bol direnmeli bez değişiminin ardından ev sahibi kahvaltıyı hazırlamaya devam eder.. Bu sırada ikinci bir "Koooşşşş" sesi.. Salih miyk miyk ağlıyor..)

- N'olduuu?

- Yusuf Salih'in kulağına vurdu severken!



( Yusufcuk kucağa alınır, bugünlerde edindiği "vurarak sevme" alışkanlığının çok kötü birşey olduğu birkez daha uzun uzun anlatılır, hele küçük bebişlere hiç vurulmaması gerektiği söylenir.. "Cici ciciii.." hareketi defalarca tekrar edilir. Yusufcuk şirin şirin sırıtır ama annesi çok mahcub olmuştur..

Tekrar mutfağa döner ama Yusufcuk Salih'in peşini bırakmaz.. İçerden hala "Hayır, olmaz Yusufcum, nereye yatırsam ki ben Salih'i.." gibi sesler gelmektedir.. )

- Kuaybe ablaaaa..

- Efendim?

- Yetiş, Yusuf DVD oynatıcıyı çekiyor! Kalkamıyorum ben, Salih uyuyor kucağımda..



( Anne koşar.. Yusufcuğu oyalayacak yeni bir nesne bulur ve sükuneti sağlar.. Biraz sonra da nihayet elinde kahvaltı tepsisiyle içeri gelir.. Yusufcuk mama sandalyesine bağlanır, ağlamalı protesto eylemi başlar.. Eline ekmeği tutuşturulur, tepsiye ufak ufak doğranmış yeşil zeytinler konulur -asla siyah olmayacaktır- ve Yusufcuk minik parmaklarıyla onları alıp ağzına atmaya başlar.. Zira bugünlerde "kendim yicemmmm" havalarındadır.. Uyuyan Salih bebiş de mindere yatırılır ve bütün gece emzirmekten kalorisi tükenmiş iki aç bilaç anne hızla kahvaltıya gömülür.. )

- Beee.. İğğğğ... Miinnnggg..

- Salih uyandı, ben bir bakayım Kuaybe abla..

- Tamam, sen emzir onu, ben de Yusuf'a yumurta yedirmeyi deneyeyim..

- Pürrrffffff.. ( Yusufcuk yumurtayı parkeyle buluşturur. )

- N'aptınnn oğlummm? Daha dün sildim evi yaa.. Tamam yeme yumurta, domates vereyim mi?

- Egggee, eyyyyğğ, babaa, baaaaaaa..

- Ay delirecem yaa.. Tamam al, kemir kuru ekmeğini!



( Bu sırada G. diğer odadan gelir ama Salih bebişe söylenmektedir.. Bir sorun var ama ne? )

- N'oldu G.?

- Şey birşey söyleyeceğim Kuaybe abla ama kızma..

- Ya niye kızayım söyle sen..

- Şey oldu.. Salih kaka yapacaktı, ben de bezini gevşetmiştim.. Pamuğu ıslatmaya gittim, bir baktım ki kaya kaya kenara gitmiş, çarşaf mahvolmuş !



( Böylece Salih bebiş, Yusufcuk ve annesinden deminki tokadın intikamını almış olur )

- Yaa birşey olmaz, atarız hemen makineye.. Sen gel, otur kahvaltını et..



( Kahvaltıya devam edilir ama Salih bebiş durmaz.. İlla emecektir! )

- G. sen onu emzir, ben yiyeyim, ben onu tutarken de sen yersin..

- Tamam..



( Ev sahibi kahvaltısını eder, G. bebişi emzirir, sofraya döner.. Bu sırada tepine tepine mama sandalyesini olduğu yerden başka biryere ilerletmeyi başaran Yusufcuk yere bırakılır - zaten birşey yememektedir- "ice tea"ye dönen çay ısıtılır.. Ama içmek ne mümkün.. Yusufcuk ışık hızıyla Salih bebişe emekleyip durmaktadır.. )

- Oğlum gelll, küçük bebiş o, dokunulmaz.. Al bak telefonunla oyna sen..

- İyyyyyyyyyhhhhhhhhh..

- Tamam al bak burda ne varmış? Küçük at..

- Hemmmii, mmeeğğğğmmm..

- Tamam gel, su içireyim bak suuu..
- Pirrripppp pirrrrppp..



( Salih bebiş en güvenli yer olan annesinin kucağına verilir.. Zira Yusufcuk koltuk masa dinlemeden heryere erişmekte ve hiçbirşey yapamasa bebişin ayağını çekiştirmektedir.. )


...........


......


...


Sonra neler mi olur? Neler neler.....


Anlatmaya klavyeler yetmez :)) Ben gerisini sizin hayal gücünüze bırakıyorum.. Birkaç ipucu verelim ama.. Kırılan bir cep telefonu - Allahtan benimki -, biraz kusma, biraz ağlama, biraz düşme, biraz şişme, küçük bebişi Yusufcuktan kurtarma operasyonları, ard arda iki bebiş banyosu, uykusuz annelerin gece koridor karşılaşmaları, birkaç küçük adım ve tabii bol "mingaaa mingaaa"


( Buradan benim çıkardığım sonuç : Allah ikiz, üçüz annelerine sabır üstü sabır versin!! )


Minik misafirimiz Salih bey.. ( ya da zavallı gazi )



- Baktık ki Yusufcuk iki gün boyunca misafir bebişimizi rahat bırakmadı, G. ile markete gidip ona bir bebek aldık !! Evet evet yaptım, sonunda bunu da yaptım :)) Ama herşey o küçük bebişi kurtarmak için.. Belki hevesini oyuncak olandan alır, Salih'i rahat bırakır diye düşündük ama nerdeee? Bir iki mıncıkladı, baktı ki hareket etmiyor, ağlamıyor, en önemlisi de sıktığında canı yanmıyor :)) fırlattı attı arkaya..




Yusufcuk ve Durmuş :)) ( Babamız tarafından Durmuş ismi konuldu bebeğe :) )



- İki gün boyunca yağmur yağdı Ankara'ya.. Şükürler olsun.. G. ile kapının önünde dakikalarca toprak kokusunu çektik içimize misss gibi..


- Şimdiye kadar, birkaç sebepten dolayı hiç koymayı düşünmemiştim bu fotoğrafları ama sözünü dinlemem gereken bir iki dostun ısrarları üzerine yapacak birşey kalmadı..


İşte benim el emeği göz nuru cici sayfalarım :))




- Yusufcuğun kilo ve gelişimine yine fena takmış durumdayım.. ( Bu, başka bir bebişi her görüşümde nükseden bir hastalık oldu bende ) G. bizdeyken, eşi gece mesaisine kalan karşı komşum da geldi bir akşam.. Oğlu altıbuçuk aylık ve geçen ay 9 kiloymuş. ( Yusufcuğun şimdiki hali kadar ) Boyu da neredeyse ondan uzun.. Yani başkası görse Enes'i büyük zanneder ki G. öyle zannetti :((

Ozanların köyünde bir deyim var.. Yaşına göre küçük görünen bebeklere "garıncanın gardaşı" diyorlar, yani karıncanın kardeşi :)) Yok ya, benim oğlum karıncanın kardeşi değil kendisi, hem de atom karınca..

Belki diyorum minyon tipli olacaktır, belki fazla- hem de haddinden fazla- hareket ettiği için kilo almıyordur, belki de yemeye başlasa alacak ama.. Çıkamıyorum ben işin içinden..



- Dün Yusufcuğun doğumgünü için güzel bir plan yaptık Ozan'la.. Farklı ama bizce çoook güzel bir doğumgünü olacak inşaallah.. Ve büyük ihtimalle pasta içermeyecek :))

Şimdiden davet edelim herkesi..

20 Eylül akşamı "doom günümüz" var efendim, hepinizi bekleriz.. Ona göre yapın planlarınızı..



- Vee son olarak, Yusufcukla ilgili birkaç ayrıntı..

* Yusufcuk artık 2-3 adım atabiliyor rahatlıkla - ama canı istediği zaman, biz yap deyince değil.. O yüzden hala kamerayla yakalayabilmiş değilim ilk adımlarımız.. Ben çekene kadar o düşüyor ya da o hızlı hızlı adım atıp düştüğünde kamera yeni açılmış oluyor :(( -

* Biberonundan su ya da meyve suyu içebiliyor kendi başına.. Önceden ben tutuyordum ağzına çünkü biberonu ağzına götürse bile eğik tutuyor, su gelmiyordu.. Artık su gelmesi için havaya kaldırması gerektiğini biliyor ve öyle içiyor maşaallah meleğim :))

* Kapağı açık şişelerin kapaklarını kapatmaya çalışıyor ya da koltuğun altına kaçan topunu almak için eğilip o da koltuğun altına girmeye çalışıyor.. Ağlar da ben topu çıkartıp verirsem tekrar tekrar atıyor oraya, ben çıkardıkça gülüyor :))

* Bizi tokat ata ata seviyor.. O kadar coşuyor ki birisini severken, başka türlü hızını alamıyor :(( Bundan vazgeçiremedim bir türlü.. Sanırım bir süre bebişli ailelerden uzak duracağız..

* Çok güzel "bağğğbaaa" diyor, babasının içi gidiyor..

* Uyuyacağı zaman "memmm meemmmm.." diye ağlıyor.. Emip uyuyor gazı yoksa..

* Üzüme bayılıyor.. İkiye bölüp önüne koyuyorum, ard arda yuvarlıyor mideye.. Ama çok gaz yapıyor, yedirdiğime yedireceğime pişman oluyorum :((

* Bu aralar herşeyi kendi yemek istiyor..

* Uykudan uyandığında çok tatlı oluyor.. Mahmur mahmur gülüyor, kollarını uzatıp "Al beni yatağımdan.." diyor.. Kucaklayıp bizim yatağa alıyorum.. Alt alta üst üste oynuyoruz.. Koklaya koklaya öpüyorum gıdısından, kikir kikir gülüyor.. "Allah'ım isteyen, bekleyen herkese yaşat bu tadı lütfen.. " diyorum..


...............


Yeter mi bu kadar? Yeter..
Mesai öncesi son uzun yazılar bunlar :(( Coştum galiba yine..

25 Ağustos 2007 Cumartesi

Olayyy olayyy olaaaaaaaaaaaayyyyyyyy...

Yusufcuk bugün 2+2+4 şeklinde ilk profesyonel adımlarını atmış bulunmaktadır.. Vatana, millete hayırlı olsun.. Allah benim yardımcım olsun :))

..............

Aşağıdaki yazıya gelen yorumların hepsi için çok teşekkür ederim.. Okudum ama cevap yazamadım.. İki gündür üzerimden tır geçmiş gibi yorgun kalkıyorum yataktan ve bloga sadece saniyeler içinde bakıp çıkıyorum.. Yusufcuk az önce uyudu -ikindiden beri ilk defa- ve ben kısılmış gözlerle bugünün kaydını tutmak istedim..

Ankara'ya gelip misafirimiz olan herkese de Özbek çadırında bir keyif sözü benden.. Sözüm söz :))

22 Ağustos 2007 Çarşamba

Önemli uyarı : Dikkat dikkat.. Lütfen hamileler ve benim gibi hamile olmadığı halde gördüğü, duyduğu herşeyi aşerme potansiyeli olanlar bu yazıyı okumasın zira yazımız leziz yemeklerden dem vurmaktadır :))


Pazartesi iş görüşmesi olumlu sona erince ve sözleşme imzalanınca Ozan beni yemeğe götürdü Estergon Kalesi'ne.. ( Tabii Ankara'da bulunan minyatür kaleden bahsediyorum, taa Balkanlara uçmadık ) Buradaki Özbek Çadırı'nda yedik akşam yemeğimizi.. Daha doğrusu ben yedim, Ozan da tok olduğu için mekanın altını üstüne getiren Yusufcuğu oyalamaya çalıştı..

Birkaç çeşit daha vardı menüde ama ben Özbek pilavı, Özbek mantısı ve Çalop denilen naneli Özbek ayranını istedim..


Yemekler tek kelimeyle harikaydı.. Yusufcuğum da yedi pilavdan kaşık kaşık.. İçinde kavrulmuş et, havuç ve baharatlar var.. Et suyuyla pişirilmiş ama sanki tereyağı kokusu da aldım..

Mantının hamuru bizimkine benzese de şekil olarak da içerik olarak da farklıydı.. Kıymayla kuşbaşı arası büyüklükte eti ve soğanı birkaç baharatla kavurmuşlar iç harç olarak.. Sonra da -abartmıyorum- elim kadar hamurun içine koyup üstünü kumaş gibi bükmüşler.. Ayrıca bu mantı suda haşlanmıyormuş, buharda pişiriyorlarmış.. ( Görüldüğü gibi araştırmacı kişilik olarak tüm ayrıntıları öğrendim sizin için :P )

Ayrana ise diyecek kelime bulamıyorum.. Mis gibi nane kokuyor içerken.. Birtek bunun nasıl yapıldığını öğrenemedim.. Dün evde kendimce denedim ama ne rengi ne de kokusu tutmadı :(( Bir dahaki gidişte ilk işim ayranın da sırrını çözmek olacak.. Ramazanda iyi gider şöyle buz gibi, naneli naneli..

Bu arada "Yusufcuk nerde, niye hiç fotoğrafı yok?" diye sorarsanız.. Valla ben bir dalmışım yemeklere, unutmuşum babasıyla onun fotoğrafını çekmeyi :))

Karnım doyunca aklıma kaleyi gezmek geldi.. Akşamüstü serin bir kale keyfi yaptık, Ankarayı seyrettik taa yukarılardan..


Yusufcuğun keyfine dikkatinizi çekerim :))




Salı günüyse babamızın "pikniği geldi" yine :)) İş çıkışı aldık tavuklu pilavımızı, cin biberi turşumuzu -harika ikili- düştük altına oturabileceğimiz bir ağaç bulma sevdasına.. Ağaç bulamasak da bir yangın yolu bulup serdik abaları, bir güzel doyurduk karnımızı.. Yusufcuk o gün yarım kase tavuklu pilav yedi ki bu bir rekordur kendi bebeklik tarihinde :))


Neyse ben yatayım artık.. Gece yola çıkacak Ozan.. İstanbul'a gidiyor toplantı için.. Birlikte gidecekleri arkadaşının yeni doğum yapan eşi de bizde kalack üç gün.. İki yaramaz bebişle ne maceralar yaşayacağız bakalım :)) Fırsat bulursam anlatırım..

20 Ağustos 2007 Pazartesi

Minik melek ve annesinin - ee tabii bazılarına baba da dahil- bir haftaya sığdırdıkları :


*Çıkmaya çalışan bir diş
*Uykusuz geceler, sabah namazından sonra öğlene kadar uyunan tatlı uykular
*Evde oda ve dekorasyon değişimi, bunu müteakiben büyük bir temizlik
*İki arkadaş ziyareti
*Babanın işyerine keşif gezisi
*Uzuuuun bir pazar alışverişi
*Üç kere gidilen, sonuncusu bugün gerçekleşecek olan iş görüşmeleri
*Tüm gün süren güzel bir piknik


Bütün bunların arasında bilgisayar başına oturmak pek mümkün olmadı maalesef.. Sayfayı açtığımda da birkaç kişiyi ziyaret edip çıkmak zorunda kaldım..

Ama merak etmeyin, zihnimde biriktirdim yazacaklarımı :)) Ayrıntılar kaçmadı yani..


- Önce bugünün anlam ve öneminden başlayalım.. Bugün bal oğlum 11. ayını doldurdu maşaallah.. Bir ay kaldı "doom günü"müze :)) Bir pasta yapma özürlüsü olarak doğumgününü mercimekli köfte ya da sigara börekleriyle "Yusufcuk" yazarak kutlamaya karar verdim :)) Ama yine de kolay ve güzel pasta tariflerine açığım.. O güne kadar geliştiririm kendimi artık..

- Yusufcuk ilk yaşına yaklaşırken bizi şaşırtmaya devam ediyor.. Artık kendi başına ayakta durabiliyor meleğim.. Bu hafta ilk adım denemesini de yaptı ama sonrasında yere düşmek hiç hoşuna gitmedi.. Her sinirlendiğinde yaptığı gibi kendi kendine söylendi durdu :))


- Yeni bir işe başlıyorum Allah'ın izniyle.. Bir etkinlik kitabı.. Yaklaşık dört aylık bir yazma süreci olacak.. İlk defa kendi alanımda ( Türk Dili Edebiyatı, Türkçe ) bir iş yapacağım için mutluyum ama bloga eskisi kadar vakit ayıramamaktan da korkuyorum açıkcası..


- Bir haftadır gece uykusu denen nimetten tamamen mahrumum.. Tavsiyeler üzerine papatya çayı aldım Yusufcuğa ama hala bir değişiklik yok.. Ben sabırla beklemeye devam ediyorum..


- Yusufcuk bu aralar "küçük efendi" modunda dolanıyor etrafta.. Önce ayaklarımıza kadar emekleyip kollarını yukarı doğru açıyor, çırpıyor ve şirin şirin sırıtyor - ki bu "Beni kucağınıza alın.." demek - Kucağımıza alınca da elini yumruk yapıp o minicik işaret parmağını ileri uzatıyor ve gitmek, görmek, mıncıklamak, ısırmak, devirmek, yırtmak istediği nesneleri işaret ediyor.. Nasıl mı? İşte böyle :))


Bunlar dünkü piknikte babasıyla gezerken topladıkları böğürtlenler.. Küçük efendi işaret ederek yemek istediğini belirtti ama baktı ki annesinden fayda yok, almış eline makineyi fotoğraf çekme derdinde, kendi işini kendi gördü meleğim.. Bir güzel yedi böğürtlenlerini..



Bunlar da günün sonunda, kirli ama mutlu ayaklar :))



- Şimdi efendim, benim meleğim minik melek ama hep minik kalacak değil ya, bebek arabasının devri bitecek bir süre sonra.. Eee, şöyle havalı bir araba lazım, ne de olsa erkek çocuğu :)) Şimdilik arabamızın direksiyonu var ( Sabahnur teyzemizin hediyesi ), alarmlı anahtarları da var ( Neslihan teyzemizin hediyesi ).. Bir de kullanırken giyebileceğimiz şöyle afilli bir tişöt ( Tuba teyzemizin hediyesi ).. Kaporta, yan aynalar, tekerlek vs. bilimum elzem parçayı da diğer blogger teyzelerimizden bekliyoruz artık :))



- Sonunda ben de kuzucuğuma kenarı yastıklı uyku setlerinden almak zorunda kaldım.. Şimdiye kadar, gece uyurken kenara dayanır ve burnu gömülüp nefessiz kalır diye korkuyordum ama başını o kadar çok vuruyor ki uyurken yatağının kenarlarına almak zorunda kaldım. Güç bela daldığı uykular başını vurdukça bölünüyor çünkü!

"Mee"şıl "mee"şıl uyuyun kuzucuklarım, tamam mı :))


- Hep Yusuf'a çalışcak değiliz ya, ben de yeni kitaplar aldım kendime..

Vee, tahmin ettiğiniz gibi önce uykuyla ilgili olanı okumaya başladım :)) Çok güzel gerçekten, bitireyim uzun uzun yazacağım içeriği hakkında.. Bizim Yusufcuk'ta gözlemlediğimiz ama tıbbi bir probleme işaret ettiğinin farkında olmadığımız birçok uyku bozukluğu belirtisini anlatıyor.. Çözmek kolay olmasa da en azından problemin farkındayım artık :((

13 Ağustos 2007 Pazartesi

Ben size bomba gibi döneceğiz demiştim di mi?
Demiştim..
Tamam işte patlatıyorum bombayı..



Bizim ikinci küçük inci dişimiz de patladı !! Boooooooommmmm..



Yanlız Yusufcuk bu patlama(!) için tam da yola çıktığımız günü münasip gördüğünden otobüsteki yolcular ve personel dahil hepimizin anası ağladı :)) Bu kadar küçük bir cüsseden bu kadar tiz ve seri çığlıkların nasıl çıktığına hayret eden yolcular dönüp dönüp arkalarına baktılar.. Yusufcuk ön koltuk- kucağım- arka koltuk - kucağım- sol arka çapraz- kucağım.. şeklinde devam eden uzun bir kucak döngüsü yaşadı.. Bayanları reddedip özellikle erkeklere gitmesi de çok ilginçti. O abileri dayıları zannetti galiba :)) O kadar iyi anlaştılar ki birtanesinin ipodunu bile kemirdi diş kaşıyıcı niyetine!


...................


Eve vardık.. Bir bomba da muslukta patladı.. Çeşmeyi bir açtım; fissssssss.. Sular yok.. Ankara'da bir haftadır kesikti sular, haberlerden takip ettim hep ama ben yola çıkmadan önceki gece haberlerde suyun verildiği ve on gün kesilmeyeceği söylenmişti. İçim rahat çıkmıştım yola.. Ev zaten kirinden ağlamış, benim getirdiğim çamaşırlar, kirli sepetinde birikenler de cabası.. Bulaşık makinesi dolmuş, balkon yıkanacak.. Yusufcuk enerji tavşanı gibi emekliyor, yerleri silmem lazım, ona banyo yaptırmam lazım!! Sinir krizleri içinde geçirdim o günü.. Dolaptaki üzümü bile yıkayamadım yemek için.. Bidonlarda su vardı aslında ama "Ya su hemen gelmezse" diye idareli kullanmak zorunda kaldım.. Gece yatarken Allah'a yalvardım hep "Sabah sular gelmiş olsun lütfen.." diye..


Neyseki dün sabah sular geldi. İlk başta kombiyi çalıştıracak kadar bile tazyikli değildi ama sonra iki kere bulaşık iki kere de çamaşır makinesini çalıştırdık çok şükür.. Ondan beri bir sıkıntı var içimde.. İlerki günler için endişeleniyorum.. Susuzluk çok ama çok kötü birşey.. Elektrik kesintileri de başlayacakmış bugünden itibaren ama ondan çok korkmuyorum. Bir mum tutuyor lambanın yerini.. Ama su olmayınca ne temizlik, ne yemek, ne banyo hiçbiri olmuyor.. Suyun yerini hiçbirşey tutmuyor..


Allah'ım lütfen bizi susuzlukla imtihan etme.. Bol bol ver rahmetini.. Önceden kıymetini bilmediğimiz, bol bol, saça saça harcadığımız bu nimetini alma elimizden.. Yaptığımız israflardan dolayı biz bağışla.. Amin..

10 Ağustos 2007 Cuma

- Öncelikle hepinizin kandili kutlu olsun arkadaşlar.. Yarın sabaha bu mübarek geceden nasipdar olarak varalım inşaallah..

- Biz hala İstanbul'dayız! Bir akraba düğünü sebebiyle babaanne ve dedemiz haftasonu gelmekten vazgeçince biz de fırsat bu fırsat deyip yarın sabaha kadar uzattık tatilimizi :)) Çok da iyi oldu aslında çünkü bu sayede bugün Neslihan, Tuba ve Zeyneple buluşmak ve tanışmak nasip oldu.. Neslihan ve Tuba'yla dün görüşmüş ve kararlaştırmıştık zaten annemlere yakın bir yerde görüşmeyi. Gece de aklıma evi Kartal'a çok yakın olan Zeynep'e haber vermek geldi. O da bizi kırmayıp geldi sağolsun.. Birlikte çok güzel üç saat geçirdik, hepsine çok teşekkür ediyorum.. Neslihancım, özellikle sana.. İki seferdir evimize kadar bırakıyorsun bizi, çok mahcup olduk..


Erik teyzesi çok güzel ilgilendi oğlumla.. Birlikte meleğime aldığı hediye paketini açmaya çalıştılar -teşekkür ederiz Tubacım-, süsleriyle oynadılar, menüden yemek seçtiler, kucak kucağa gezdiler.. Hatta bir ara baktım Yusufcuk Tuba'nın omuzlarında.. Oyun odasını keşfettikten sonra da kaydırak mesaisi başladı tabii :))


Aşağıdaki fotoğraflarda da Yusufcuğa bakma nöbeti Nes teyzede :)) Yemeklerimizi sırayla yedik, oyun odasında Yusufcuğu sırayla oyaladık.. En gözde oyuncak da Neslihan'ın arabasının anahtarıydı.. Biraz kemirildi sağı solu ama Nes teyzesi hiç kızmadı oğluma :)) Ona da çok teşekkür ediyoruz hediyesi için..


Biz biraz oturduktan sonra da Zeynep ve minik tatar bebiş Ahmet Melih katıldı aramıza.. Çok tatlı maşaallah.. Her sevişimde o da güldü bana küçük çekik gözleri eşliğinde.. Birazcık mızmızlandı uyukum geldi diye ama sonra arabasında kendi kendine daldı gitti maşaallah.. Yusufcukla da iyi anlaştılar sanırım.. En azından çığlıklarından korkup ağlamadı.. Oğlum da onun arabasını sürdü Erik teyzesiyle beraber :))


Yusufcuk biz daha buluşur buluşmaz başlamıştı zaten esnemeye.. Uyumaz uyumaz bugün uykusunun geleceği tuttu :)) Kendi kendine dalamadığı için de huzursuzdu biraz ama kıpırcıklığı had safhadaydı.. Üç saat boyunca direndi, direndi ama eve gelir gelmez zor attı kendini yatağa :)) Kurbağalama modunda uyuyor şu anda kendisi..

Hepinize çok teşekkür ederim arkadaşlar.. Gerçekten çok memnun oldum sizleri tanıdığıma..


- Dün doğumgünü kutlandı bu küçük prensesin.. Biz Yusufcuğun koluna çay döküldüğü için gidemedik ama buradan kutlamak istedim.. -Yusufcuk iyi merak etmeyin, ucuz atlattık-

"İyi ki doğdun" öpücüğümüz olsun bu da :))

Bir de incisini yazalım küçük prensesin..

"Gaybe ablacım -bu ben oluyorum-, sen o kadar tatlısın, o kadar tatlısın ki bana güldüğünde çukulta gibi bişeyler yanaklarından akıp bana doğru geliyor.."

İyi ki doğdun Ececim.. İyi ki küçük şekerim oldun.. Seni çok seviyorum..

- Bizden şimdilik bu kadar.. Yarın yolculuk var inşallah.. Daha eşyalar toplanacak, Yusufcuk oyalanacak.. Evdeki internet bağlantı kablomuz kopuk olduğu için -Yusufcuğun son gün marifeti, babamız da yaptırmamış daha- bir süre buralarda olamayabiliriz.. Ama bomba gibi döneceğiz inşaallah merak etmeyin..