27 Ocak 2008 Pazar

Archicim, az daha bir firar da bizim evde yaşanıyordu dün!! Yusufcuk kaşla göz arasında sokak kapısını açtı ve kaçmaya yeltendi.. Allahtan ki üstte olan ve kapının sadece belli bir aralığa kadar açılmasına izin veren demir kilit takılıydı da çığlık çığlığa apartmanı ayağa kaldırmak zorunda kalmadım!! Olacakları düşünmek bile istemiyorum yaa.. Allah korudu.. Bundan sonra daha da dikkkatli olmamız lazım.. Ben hep kilitli tutarım zaten kapıyı ama bir de bunun paranoyası eklenecek şimdi hayatıma :P "Ay kapı açık mı kaldı.. Ay ya Yusufcuk açıp kaçarsa.. Ay aşağı kapıya inerse.. Ayy..."
Sonra..

Yusufcuk reklamları seyrediyor dün akşam.. Turkcell'in tavuklu yeni reklamı çıktı.. Hani müşteri "Buralarda tavuk döner yiyebileceğim bir yer var mı ?" diye soruyor da tavuk bayılıyor ya.. İşte o.. Tavuk kendini yere attı, reklam bitti, baktık bizim küçük civciv "Hağğyy" deyip arkaya attı kendini.. Gülmekten yere yattım.. Babası "Bir daha bayıl bakalım.." deyince yine aynı sahne :)) Şimdi o tavuk çıkınca hemen ekranın karşısına koşuyor, o bayılınca bizim civciv de atıyor kendini arkaya..


Sonra..


Sabah, faciayla sonuçlanan bir hamurişi denemem oldu!! ( Bana ne oluyorsa, evde katmer, bükme ustası kayınvalidem var, ben macera arıyorum.. Ama güzel bir pazar kahvaltısı hazırlamak istemiştim, masumum :P ) Neyse.. Hamurun altına serdiğim beze un döküldü, bezi kaldırırken de yere döküldü.. Ben de mutfağa giderken "Neyse önemli değil, gırgırı getirir, gırgırlarım şimdi.." dedim.. Ben mutfaktan döndüm ki ne göreyim.. Yusufcuk gırgırı almış, unları gırgırlıyor bile!! Öptüm öptüm bitirdim akıllı miniğimi.. Maşaallah..


Daha önce de yazmıştım ya, galiba cidden çok temiz ve titiz bir insan olacak benim oğlum.. Eline ne zaman bez geçirse hemen orayı burayı siliyor, yere birşey dökülüyor, gırgırlıyor, etrafta bulunan ıvır zıvır çamaşırmakinesine ya da halı altına doldurmak suretiyle evi toparlıyor :)) Gerçi arada kazalar da olmuyor değil.. Örneğin geçen gün, 70 derecede yıkandı bir makine dolusu renkli çamaşır.. Allahtan sağ ve giyilebilir durumda hepsi :)) Sıkma sırasında falan değiştirmiş galiba makinenin ayarını, bozulmamış hiçbirisi.. Aynı şeyi şimdi bulaşık makinesine de yapıyor.. Sıcaklık ayarı düğmesi panele gömülü duruyor aslında, üstüne az basınca dışarı çıkıyor ve çevrilebiliyor.. Amam benim küçük hafiyem onu da keşfetmiş.. Minnoş parmağıyla basıp dışarı çıkarıyor o düğmeyi ve ayarı değiştiriyor!!


Dün de halının üstünde bir süre oynadıktan sonra orada durmasını gereksiz gördüğü çay süzgecini götürüp çöpe attı!! Adam bebek birşeyleri - hatta annesinin arabasının anahtarını- çöpe attığında çok gülüyordum okurken.. Aynı şeyi oğlum yapıyor şimdi.. Bundan sonra kimsenin yaramaz bebişine gümlek yok Kuaybe tamam mı :P


Yaramaz bebiş demişken.. Son bir afacanlık daha yazalım ve bitirelim bu yazıyı.. Yusufcuk annesinin tasarlayıp babaannesinin ördüğü boleroyu muhtelif zaman ve muhtelif büyüklüklerde söktü üç kere!! Tekrar tekrar ördü babaannesi alta alta kaçan ilmekleri.. Cidden hızına yetişemiyoruz biz bu minnoşun :))


Şimdilik bize müsade.. Ben bu aralar çalışacağım yine biraz.. Yayınevi ödemeyi yapmadığı için yarım bıraktığım testleri tamamlayayım bari hazır babannemiz buradayken.. Belki onu bitirince yeni bir iş alırım..


- Ay bunu yazmazsam olmaz.. Ben tam kapatacaktım bilgisayarı, babaannesi de evde olmayan babasının nerede olduğunu soruyor Yusufcuğa.. O da buzdolabının üstündeki resmini gösteriyor babasının, ona "gel gel" yapıyor.. Küçük civcivim benim :) -

23 Ocak 2008 Çarşamba

Dikkat dikkat..

Babaannemiz geldi.. Bir süre uzun uzun yazamayabilirim.. Siz beni beklerken aşağıdaki linklerle oyalanın, canınız sıkılmasın olur mu :P

- Şirin bebiş patikleri

- Örgü oyuncaklar

- Bunlar da örgü oyuncaklar

- Bebişlere örgü "kapliş" ( yani kaplumbağa )

- Ve son olarak kırmızı bir bebiş elbisesi

Anlayacağınız ben bu işe fena takmış durumdayım!!

5 numara şişim ve kalın tığım bir uzvum olma yolunda azimle ilerliyor..
Lütfen biri beni durdursunnnnn....

18 Ocak 2008 Cuma

Merhaba günlükcüm..

Tamam biliyorum daha dün gece döktürdüm uzun uzun ama yine yazmak geldi içimden n'apiim :))

Anne-oğul gezmeklere gittik biz bugün.. Babamız 3-4 gün yok evde, sıkılmayalım dedik.. Komşumuzun oğlu evlendi, biz de diğer komşularla yeni gelinin evinde okunan mevlide katıldık.. Ama eve gelince bir daha böyle bir olaya girişmemeye karar verdik!!

Neden?

Peki anlatayım..

Mevlide gelenlerin neredeyse hepsi yaşlı teyzeciklerdi. Çocuğu olan iki üç bayan vardı ama hepsinin çocukları büyüktü ve okuldaydı.. Ortamdaki tek çocuklu-bebekli kişilik bendim.. Ve böyle olacağını da bilmiyordum maalesef :((

Daha mevlid başlamadan teyzeciklerden biri tansiyon hastası olduğundan, çocuklu ortamlarda çok başının ağrıdığından, tansiyonunun fırladığından falan dem vurmaya başladı :( Moralim bozuldu benim.. Atılan taşları paylaşacağım bir kişicik daha yok ki odada.. Hayır ev de yakın değil ki bir bahane uydurup kaçayım.. Zaten komşularla beraber gittik, onlardan ayrı dönmem de ayıp olurdu..

Tanışma faslının ardından Kur'anı-ı Kerimler açılmaya başlanınca ben okuyacak kişilere Yusuf ses yaparsa rahatsız olmamalarını, hemen dışarı çıkacağımızı belirttim.. Daha genç olan bu bayanlar "Ayy olur mu öyle şey, çocuk bu, ağlar tabii.." dese de ben gardımı aldım :)) Kur'an okunmaya başladı ve telefonla oynamaktan bıkan Yusufcuk biraz "Amin" yaptıktan sonra faaliyete geçti!! Biz hemen mutfağa yollandık tabii.. Biraz orada, biraz oturma odasında oyaladım Yusufcuğu.. Ama bir yandan da kendime nasıl söyleniyorum anlatamam.. "Hani söz vermiştim ben kendime.. Hani gitmeyecektim hiçbir yere.. Hani oturacaktım evimde, ağlarsa da sadece bana ağlayacaktı Yusufcuk.." diye.. Neyse bir saate yakın böyle oynadık.. Ben ara ara kapıya gidip okunan Kur'an-ı Kerim'i dinliyorum kucağımda Yusufla, sonra benim kurtcuk kıvranmaya başlayınca yine elektrikli süpürgenin başına çöküyoruz.. Sonra bir ara baktım gözlerini ovuşturuyor Yusufcuk, hemen mutfağa gidip karnını doyurdum, sonra da ayakta, kucağımda sallaya sallaya emzirerek uyuttum.. O an nasıl şükrettiğimi anlatamam..

Hemen içeri geçip mevlidin sonuna yetiştim.. Dua çok güzeldi gerçekten.. O cümlelere el açan, "Amin" diyen insanların arasında olmaktan çok mutlu oldum.. Az önceki pişmanlığım bile geçti hatta orada bulunduğum için..

Dua bitince ikram sofrası hazırlanmaya başladı.. Ben geline yardım ediyorum, çayları dolduruyorum mutfakta.. Kapı çaldı.. Ama nasıl bir zil takmışlar daireye anlatamam.. Hani orada çalıyor ama hem alt hem üst komşu koşar kapıya "Kim o?" diye.. Tabii benim tilki uyandı hemen :(( Az önce söylenen tansiyon hastası teyze bile acıdı halime :P Yusufcuğun gözlerinin yarı kapalı olduğunu görünce hemen tekrar emzirdim ve Allah'a şükür daldı.. Ben de rahat rahat içebildim çayımı..

Yusufcuk uyanınca da eve döndük.. Ve ben bir daha asla çoğunluğu yaşlı teyzeciklerden oluşan bir gruba dahil olmamaya karar verdim.. İnsan aradan yıllar geçince unutuyor demek ki bir bebeğin nasıl büyüdüğünü ve tahammül edemiyor ağlamalarına, oradan oraya koşturmalarına.. Bir süre daha sadece bize tahammül edebilecek insanlarla görüşsem iyi olacak galiba..


....................

Kırmızı eteğimi kestim, biçtim, teğelledim. Komşum Şerife abla da makineyle dikti sağolsun.. Bugün de dayanamadım onu giyip gittim mevlide..

Gri ve kahve tonlarından oluşan teyzecikler grubu bunun için de kızmıştır bana kesin.. "Bu renk de giyilir mi canım mevlide.. Cık cık cık.." diye..




Eteği nasıl diktiğime gelirsek..

Kesimini beğendiğim bir eteği ters çevirip yere serdiğim kumaşın üstüne koydum ve dikiş payı bırakacak şekilde kenarları çizip teğelledim.. Boyunu ayarladıktan sonra kumaşı kestim ve bel kısmını açtım.. Daha sonra yanda görüldüğü gibi, kumaşın kenarlarından eteğin altına iki kat fırfır yaptım.. Şansıma kenarı hafifi kıvrımlı bir kumaşım vardı.. Dikine çizgili eteğe, bu yatay fırfır hoş durdu bence.. Aslında cep de yapacaktım iki tane, şöyle hafif yan duran ve birbirine bakan ama kumaş kaldırmadı, hoş durmadığı için vazgeçtim..

Bu ilk dikiş denemem ama Şerife abla çok başarılı olduğunu söyledi.. Onlar kalıpla falan ölçüp dikiyorlarmış. Benim tekniği çok pratik buldu :))

Yayınevi ödemenin geri kalanını yaptığında kendimi hemen bir dikiş makinesiyle ödüllendirmeyi düşünüyorum.. Böylece biraz acemiliğimi atar sonra da liseden beri kendim için çizdiğim kıyafetleri hayata geçirebilirim :))


.....................



Gelelim Yusufcuğa..

Sabahnurcum, bez bağlamanın sorun olduğu tek bebek senin fındık değil merak etme :)) Yusufcuk da kök söktürüyor bana.. O bezi bağlayana kadar neler çekiyorum anlatamam.. En son bu sabah Yusufcuğun külotlu çorabını kafama geçirmiş acaip bir şarkı söylerken hatırlıyorum kendimi!! Bazen kurt gibi kıvranıyor bazen oraya buraya bulaştırıyor pişik kremini bazen de kaçıveriyor elimin altından.. Cıva gibi bu çocuk yaa.. Tutamıyorum!

Aşağıda, bez bağlatmaya razı olsa bile kesinlikle üstünü giyinmemek için annesinin elinden kaçan Yusufcuğu görüyorsunuz..

( Oğlum, senin bu külotlu çoraplı "küçük solucan" haline bayılıyorum yaa.. )



Bu da transa geçmiş halde "Gece Bahçesi"ni seyreden Yusufcuk..

( Archicim, acaba dediğin gibi bizim farkına varamadığımız birşeyler mi ekliyorlar bu programa? Neden bütün bebişler hastası bu programın?
Bizde olmayan ne var bu Maka Paka'da? )


17 Ocak 2008 Perşembe



Üşüyorum.. Hatta donuyorum!!

Hasta olacağım galiba..
Gerçi bunda kombi cayır cayır yanmasına rağmen birtürlü ısınmayan evimin de payı olabilir tabii..

Ben üşüdükçe Yusufcuğu da kat kat giydiriyorum.. Her an uzaya çıkmaya hazır astronot kıvamında geziyor yavrucak :))



Bu aralar Deya Baykal'ın programında gördüğüm bu kelebekelere taktım.. Hemen bu geceden örmeye başlamayı düşünüyorum şöyle renk renk.. Perdelerime ya da düğün fotoğrafımın olduğu çerçeveye takabilirim.. Şöyle kocaman bir tane yapıp hırkamın önüne de dikebilirim tabii broş gibi.. Hoş durur sanırım..



.................


Dün gece saat oniki ve ben ocak başındayım.. O saatte kalktım, ıspanaklı sigara böreği kızarttım!! Ama canım çekti n'apiim? ( Ay, MP'nin de canı çekicek şimdi :P ) Tabii bunda Ozan'ın bana yaşattığı heyecan dolu dakikaların büyük payı var.. Sabah gittiği İstanbul'dan uçakla dönecekti ve gece saat onbir civarı beni arayıp acil iniş yaptıklarını söyledi.. Zaten korkuyorum hava karlı, uçak tehlikeli falan diye.. Onu duyunca yüreğim hop etti.. Meğer şaka yapıyormuş komik kocacığım!! "Ya sen bilmiyor musun benim emziren bir kadın olduğumu.. Sütümü keseceksiiiinnn.." şeklinde fırçayı çektim merak etmeyin :P Sonra da midem kazındı resmen.. Hazır kavrulmuş ıspanak da olunca.. Allahtan kıyma falan değilmiş :)) Bütün gece dönecektim yatakta.. Hani çok uyuyabiliyorum ya, tatlı uykumdan olacaktım..

Uyku demişken "Ah dişler ah" demek, diş demişken de aklıma diş haritamızı yazmak geldi..

Yusufcuğun farklı bir diş çıkarma sırası var.. Önce alt ortadan biri ve sonra yanındaki çıktı.. Ama ondan sonra sıra bozuldu.. Bahsetmiştim bir ara, önce üst orta iki yerine onun yanlarındaki iki diş kabardı ( küçük vampir modeli ) ve onlar çıktı.. Sonra da üst ortadan biri.. Şimdi üstte üç diş var ve ortadaki ikiliden biri çıkmadı hala.. Altta da ortadaki ikinin yanında bir tane daha çıktı ( bayram hediyemiz ) ama diğer yan boş.. Alttaki değil de üst ortada çıkmayan diş endişelendiriyor beni.. Geçenlerde bir abla, kardeşinin çocuğunun da aynı şeyi yaşadığını ama bunun normal olmadığını, önce üst orta iki tanenin çıkması gerektiğini söyledi. Doktor yeğeninin çıkmayan dişinin olduğu yeri yarmış ve öyle çıkmış diş.. Ama ama nasıl yani yaa? Diş damağı yaramadığı için çıkamıyorsa diğerleri nasıl çıktı o zaman? Doktorumuza bir sorsam çok iyi olacak galiba..

..................



Yusufcuğun yeni yemek yeme şartı : Kesinlikle ama kesinlikle mama sandalyesinde olmayacak.. Kucağımda da olmayacak.. Aynen bizim gibi yemek masasının sandalyelerine oturacak ve çatal da onun elinde olacak!! Bu bebişlerin özgür takılması çok zorlayıcı oluyor bazen..



..................


Kendisi yazana kadar beklemek istediğimden canım arkadaşım sümüklüböcek İrem'le tanıştığımdam bahsetmemiştim.. Ama evine döndü ve Türkiye'ye geldiğini de yazdı kendisi.. Artık yazmamın bir mahsuru kalmadı sanırım :)) Hani mutlulukla ilgili bir yazı yazmıştm ya diğer sayfaya.. İşte o gün İrem'le tanışmıştık biz.. O yüzden çok mutluydum işte..



.................


Hani Koyubeyaz'ın bahsettiği bir mesele var ya annelikle ilgili.. Bir nevii deliliğe yakın bir mertebe olduğundan bahsetmişti anneliğin.. Aynen aynen.. Örnek olarak da çocuğunun tuvaletin kapısının önünden geçerken "çişşşş" demesine sevinmeyi vermişti hani.. Okurken tam da anlayamamışım demek ki.. Bu sabah Yusufcuk bez paketini gösterip iki kere "tisss,tisss" deyince anladım.. Kendisi "tiss" diyor da çişe.. Deliler gibi sevindim sonra da hayırla Koyubeyaz'ı yadettim :))

................


Cumartesi günü babaannemiz gelecek yeniden.. Toruncukunu özlemiş :))

15 Ocak 2008 Salı

Yarına çıkmaktan nasıl olurum emin?
Genç bir delikanlının tabutu geçti demin..

( A. Mahir Pekşen )
Birkaç gündür birşeyler yazacak enerjiyi bulamıyorum içinde.. İyiyim aslında, bir sorun yok ama sanırım yine çooook yorgunum.. Geçen hafta yoğun geçti yine maşaallah.. Hem misafirlerim hem de benim gittiğim misafirlikler vardı.. Bir de Yusufcuğun hergün artan temposu ve yeni talepleri sanırım aşıyor beni :))

Misal, Yusufcuk hala bana yapışık yaşamakta kararlı!! Yemek yapmak ya da az önce döktüğü birşeyin lekesini halıdan silmek için onu babasıyla salona kapattığımda ( muha haa haaaa - yoo ben değilim gülen, cinnet anlarımda, içimde saklandığı yerden çıkan kötü anne :P - ) "Ağğğğnnneeiiii" diye ağlıyor kapıya yapışıp.. Baktı ki açan yok, o zaman da salonun duvarında asılı kocaman düğün resmimizde beni gösterip ağlıyormuş.. Ozan anlattı dün, öldüm gülmekten..

Okuduğum kadarıyla normal ve geçici bir süreç.. Geçeceği günü bekliyorum sabırla.. Sebebi anneden ayrılma korkusuymuş. Hatta okuduğum bir yazıda, uyku problemlerinin en önemli sebeplerinden birisinin de bu olduğu anlatılıyordu. Annelerine çok düşkün bebekler sırf ondan ayrılmamak için uykuya dalmak istemez ya da uykuları hafiflediğinde annelerinin yokluğunu farkettikleri için sık sık uyanırlarmış..

Yusufcuk, beni geceleri daha az sevsen olur mu cicikim :P

Bir de bu aralar çok tatlı bir huy geliştirdi afacanım.. Ulaşamayacağı birşeyi almak istediğinde önce her yolu deniyor.. Baktı ki imkansız ( örneğin kütüphanenin üstünde duran keçeli kalemleri almak ) hemen babasının ya da benim yanımda bitiyor.. Oturuyorsak koltuğa çıkıp arkamızdan ittirerek bizi ayağa kaldırıyor, ayaktaysak da genelde dizimizden ya da bacağımızdan - eli oraya yetişiyor bebemin :) - çeke çeke bizi istediği şeyin olduğu yere götürüp "Beh beh" diye işaret ediyor.. Bu "beh beh"lerin "ver" anlamında olduğunu anladınız sanırım :))

İstediğim kıpkırmızı ayakkabıları hala alamadım ama kıpkırmızı bir etek dikiyorum kendime.. Şirin birşeye benziyor şimdilik.. Tam olarak bitince göreceğiz bakalım.. Kenarlarına da şöyle fırfır gibi birşeyler teğelledim kumaşın renginden, oh olsun :))

Iııı, şeyyyy..

Son bir uyarıyla bitirelim yazıyı.. Küçük bir bebişiniz varsa ya da olma ihtimali varsa sakın ama sakın benim yaptığım hatayı yapıp dolap kapakları ayna olan bir yataodası takımı almayın!! Sakın..

Dakikalarca o minikk el izlerini temizlemeye çalışmak ve bunun -en azından bir on yıl- sonu olmadığını acıyla farketmek çok can sıkıcı olabiliyor.. Özellikle de yağlı, diş macunlu ya da ezilmiş küçük ekmek parçaları da ihtiva eden lekeleri temizlerken :P

10 Ocak 2008 Perşembe

Üzgünüm arkadaşlar ama sınıfta kaldınız hepiniz..

Koca sınıftan bir doğru cevap çıkmaz mı?
Cık cık cık..


Ama bir yandan da hak veriyorum size, nereden bileceksiniz ki "vütti"nin "ütü" olduğunu? Yusufcuğun bu aralar ütü ve elektrik süpürgesine kafayı taktığını.. Ütü masasını ucundan kıyısından görür görmez "vütti"yi istemeye başlayıp annesinin, ayaklarını kapatarak yere yatırdığı ütü masasında eline geçen bilimum oyuncağı ve hatta mutfak havlusunu, o da olmazsa halıları "vütti"lediğini.. Bilemezsiniz tabii :)) Ama Yusufcuk cidden kafayı takmış durumda.. Daha ekmek, ne bileyim oyuncak ya da abi-abla demeyi bilmeyen bebe geçmiş karşımda ağzını küçücük büzerek "vüttiii" diye ağlıyor ütüyü vermezsem..



Araya Yusufcuğun birkaç yeni kelimesini de sıkıştıralım hemen..

Ebbe: Bebek ( Reklamlarda ya da kitaplarda her bebek görüşünde )

Mammam: Yiyecek tüm nesnelerin genel adı.. Fırının önünden geçerken afişteki ekmeğe bile "mammam" diye bağırdı annemlerdeyken :)) Duyan da yiyecek, biz esirgiyoruz zanneder!!

Ağba: Araba ( Bunu ben duymadım ama babası iki kere duymuş.. Ben genelde "ğğğaannnnn" şeklindeki motor sesi taklidine denk geliyorum )

Tatdi baa: Annesinin "bal tatlısı" oyunu ( Kucağıma çıkıp oynamak istediğinde melodik olarak söylüyor )

Mınna mınna: Anlamını çözemedim ama tekerleme gibi tekrar ediyor ve söyledikçe gülüyor :)

Bıddi bıddi: Aynı şekilde, tekerleme.. ( Bitti anlamında olamaz çünkü onu iki elini çapraz birbirine sürerek anlatıyor )

Neğğnnniiğğğğ: Uykusu geldiğinde ağzında yayarak öyle güzel ninni çekiyor ki anlatamam.. Ama bunu takriben yaklaşık bir saat daha sürüyor uykuya direniş :))

..................


Salih bebiş ve annesi evine döndü.. Bize de bu kareler hatıra kaldı o günden..


Yusufcuğun rahle-i tedrisatında Salih bebiş :)


Dersimize başlamadan önce şu televizyonun sesini kısalım bakalım..


Bak Salih kardeş, bu "mammam".. İleriki senelerde bunu meyveler kategorisinden elma olarak öğreneceğiz ama şimdilik "mammam" olarak bilsen yeter..

......................


Yusufcuk "öğretme"nin yanısıra son hız "öğrenmeye" devam ediyor maşaallah.. Rabbimin bu bebişlere verdiği öğrenme sistemini hala anlayabilmiş değilim.. Birçok şeyi taklit ediyorlar tamam ama bazen öyle şeyler yapıyorlar ki, insan "Bunu kim gösterdi ona? Nasıl akıl etti ki?" diye hayrete düşüyor.. Örneğin, bayrama gitmeden önce öyle birşey yaptı ki Yusufcuk, o zaman sayfaya yazmaya korkmuştum açıkcası nazar değer diye.. Şimdi sayfa şifreli olduğu için ve sizin "Maşaallah" lafzının önemini bilen arkadaşlar olmanız hasebiyle yazmamda bir sakınca yok sanırım..

Bizim oturma odamızın kapısı kapanmıyor, kilidi de kapı dili de yok.. Orayı kullanmadığımız için pek de sorun değildi şimdiye kadar ama Yusufcuk iyice büyüyüp afet gibi dolanmaya başlayınca evde, kütüphanemizi de bilgisayarı da onun hışmından koruyabilmek için oraya bir çözüm aramaya başladık. Kapı kapanmadığı için ben kapının yanındaki üçlü koltuğu tamamen kapının önüne çektim set gibi.. Gireceğim zaman yerine itiyor, Yusufcuk ortadaysa tekrar kapatıyordum girişi.. Birgün Yusufcuk uyanıktı ama benim bilgisayarda birşeyler yazmam lazımdı ( sakın blog olmasın bu :P ) ben de Yusufcuğu kapının tam karşısına koridora oturttum, bütün odaların kapısını kapattım bir yere giremesin diye, önüne de kitaplarını, oyuncaklarını yığdım.. O oyalanırken koltuğun üzerinden atlayıp odaya girdim.. Başladım yazmaya.. Yusufcuk ara ara kapıya geliyor, koltukla kapı arasından bana bakıyor, mızmızlanıyor ama ben hiç oralı olmuyorum.. Bakıyor ki almıyorum, dönüp oynuyor sonra tekrar gelip mızmızlanıyor.. Bu arada ben iyice kaptırmışım kendimi bir ara, sonra bir baktım Yusufcuk dibimde bitivermiş!! Şaşkınlıktan ayağa fırladım o an.. "Oğlum sen nasıl girdin odaya?" diye diye hayret ettim.. Koltuğu ittiremeyeceğini anlayan Yusufcuk eğilip koltuğun arkasına girmiş.. Duvar boyunca daracık aralıkta emekleyip odaya geçmiş benim akıllı bıdığım..

Şimdi bunda ne var demeyin.. Oraya girmeyi nasıl akıl etti bıcırım daha 14 aylıkken? Daha da ötesi koltuğun arkasından odaya varılacağını ona kim söyledi? Çekmeceyi basamak yapıp şifonyere tırmanmasından daha kompleks geldi bana bu hareketi..



Gerçekten ama gerçekten hayran kalıyorum Rabbimin bu minik mucizelerine ben..



Örneğin bu aralar birşeyler yer ve yediği şeyi de beğenirse hemen elini havaya kaldırıyor, başparmağıyla işaret parmağını birleştirip "Hıımmıh" yapıyor elini sallaya sallaya.. Yediği şey çok lezzetliymiş yani :)) Bunu biz öğretmedik ona ama birinden görmüş olabilir.. Taklit bile olsa çok hoşuma gidiyor.. Sonuçta televizyon izlerken ya da uyuyacağı zaman yapmıyor, bu hareketin yemeği beğenmeyle ilgili olduğunu kavramış meleğim maşaallah..



"Getir, götür, ver, al, aç, kapat, yat, oyna, gül, zıpla.." vb komutları anlayıp uygulaması artık olağanlaştı zaten.. Şimdi onay ya da reddetme hareketlerine yoğunlaştık.. Bir soru sorduğumda eğer basitse ve anlıyorsa olumlu cevap vereceği zaman başıyla "evet" yapıyor bana.. İstemiyorsa da iki yana sallıyor kafasını "hayır" anlamında.. Bir de bu arada gözlerini kırpıştırması var ki Nes bunu iyi bilir :)) Bizzat şahit oldu :P O kadar hoşuma gidiyor ki "evet" yapışı, ikide bir "Evet mi Yusufcum?" diyorum çocuğa, kafasını şirin şirin öne sallıyor o da..



En önemli gelişmelerden birisi de artık dakikalarca konuşması herhalde.. Anlayamadığımız kelimelerle olsa da bize birşeyler anlatmaya çalışıyor ya da oyun oynarken kendi kendine konuşuyor dakikalarca.. "Abidi heyyya gıııyii bedde diii bii babağğa annneeiiği bidu dubu minne nemmii epitih epitih...." Uzayıp gidiyor.. Hele o arada el kol hareketleri ve duruma uygun mimikleri yok mu, öldürüyor beni.. Babasının deyimiyle "dilli toy" oldu Yusufcuk -öyle bir kuş varmış, bizim avcı iyi bilir!- "Konuşmaya bir başlasın kimse susturamaz bunu.." diyor..



Eh annesi de yazmaya başlayınca durduramıyor kimse onu, ona çekmiş çocuk :P


Artık yatayım ben.. Yarın inşallah yeni bir "nesne" üreteceğim çiçeklerimden, ona enerji depolamam lazım :))

8 Ocak 2008 Salı

Dün haberlerde dinlediğim birkaç cümle çok ilgimi çekti..

Bilimadamlarının ( daha doğrusu bilim insanlarının ) mutluluğun on kuralını açıkladığıyla ilgili bir haberdi bu.. Mutluluğun matematiksel kurallarla yakalanmayacağını tabii ki biliyorum ama bazı ipuçları işe yarayabiliyor gerçekten.. Aslında yaptığım ama farkında olmadan yaptığım birkaç şeyi orada dinlemek mutlu etti beni.. Diğerlerini de en kısa sürede hayatıma tatbik etmeye çalışacağım inşaallah..

Aklımda kalanlar..
Şükretmek, hayatı basitleştirmek, hobi niteliğinde bir uğraş edinmek ( yünlerimi seviyorum :P )spor, dini-geleneksel ritüeller ve mutluluğu takıntı haline getirmemek..

Mutluluğu takıntı haline getirmemek en zor olanı belki de.. Çoğu zaman mutluluğun hayatın içinde olduğunu unutup onu varılacak bir hedef gibi görüyoruz ve böylece elimizde olan ve aslında bizi sandığımızdan daha fazla mutlu edecek küçük fırsat ve nimetleri görmeden geçiyoruz maalesef.. Ya da belli etiketlerle sunuluyor bize mutluluk, o etiketlere sahip olamazsak mutlu da olamıyoruz.. Bir mankenin vücut ölçülerine sahip değilsek, sağlıklı olmak bile mutlu etmiyor bizi günümüzde maalesef.. Ya da mutluluğu cebimizi doldurmasını hayal ettiğimiz tomarlarda arıyoruz boş yere..

Mutluluk başkalarının değil bizim hayatımızın ayrıntılarında gizli..
Başkalarının sahip olduklarından çok kendi sahip olduklarımızı yatırırsak masaya, eminim bize de göz kırpar..

..............

Ben bugün tatlı bir arkadaşımla buluştum ve çok mutlu oldum mesela..

Yusufcuk az önce kucağımda uyuyakaldığında burnumu onun incecik saçlarına gömüp oğlumu kokladığımda da çok mutlu oldum..

Sokağımıza baktım az önce, kar durmuştu.. Ayak izleriyle süslenmişti bembeyaz yol.. Yine mutlu oldum.. Karı "çaresizlik ya da üşümek" olarak değil de güzellik olarak algılamama sebep olan imkanlara sahip olduğum için.. Oysa yakacağım olmayabilirdi birçok insan gibi ve benim için sadece bir an önce bitmesini istediğim bir mevsim olabilirdi kış..

...............

Bazı şeyleri sadece bilmek yetmiyor sanırım.. Arada hatırlatıcı unsurlar lazım.. Sıhhatli bir günün kıymetini hatırlatan bir başağrısı mesela.. Tıpkı benim şu anda çektiğim gibi.. Bunu sürekli yaşamıyor olmak bile mutlu olmaya yetmez mi?

7 Ocak 2008 Pazartesi

Günün sorusu:

"Vütti" ne demek?

Yusufcuk "vütti vüttiii" diye ağlayarak ne istiyor olabilir sizce ?

Hayır ben biliyorum da, bloga biraz gizem katmak istedim :P

Puanlama 100 üzerinden yapılacaktır.. Süre başladı.. Hepinize kolay gelsin..

İyi düşünün.. Sonra "Ama ben buraya çalışmamıştım.." demek yok :)) Kanaat notum da kıttır benim, yazmadı demeyin..

Vüttiii.....

4 Ocak 2008 Cuma

Uzun bir ara verdikten sonra tekrar yazmaya başlamak çok acaip geldi bana niyeyse..
....................

Gelelim küçük bir kanguruya dönüşen Yusufcuk yüzünden ve bayramdan beri hala boşalmayan evimden dolayı yazamadığım arada neler olup bittiğine.. Ama önce dün sabahtan birkaç kare ekleyeyim unutmadan.. Sonra konuyu bağlayamam, arada kaynar gider :))


Dün bembeyazdı heryer uyandığımızda.. Gece yatmadan önce kar yağmadığı için çok güzel bir sürpriz oldu bize.. Kahvaltıyı yaptıktan sonra babamız birkaç gün sonra başlayacak finallerine çalışmak için odaya çekildi, biz de Yusufcukla kucak kucağa (!) pecereden karları seyrettik.. Sonra baktım, Ozan sıkılmış, "Haydi kartopu oynamaya çıkalım.." dedi.. Durur muyum? Işık hızıyla hazırlanıp çıktık.. Niyetimizde Yusufcuğu biraz oynatıp oradan da perdeciye gitmek vardı..


Yusufcuk dışarı çıkınca önce coştu..




Sonra hayretle karları seyretti..

Babası eline kar verince önce biraz durgunlaştı..
Sonra da hâlâ yağan karın da etkisiyle korkup ağlamaya başladı!!


Hal böyle olunca ben gitmem gereken perdeciye yanlız gitmeye karar verdim.. Yusufcuğun eşofmanı falan da ıslanmıştı zaten.. Ozan'a itinayla teslim ettim bebişimizi, o karda ve yokuş aşağı koşar adımlarla gittim.. Gitmek zorundaydım zira Yusufcuk salon perdemizi Ayşe teyze reklamlarındaki çamaşırlar gibi "cıııığğğrrtt" diye yırtmıştı :))



Eve geldiğimde Yusufcuğu ağlamaktan bitkin düşmüş bir halde buldum.. Yarım saate yakın hiç susmadan ağlamış ve Ozan sakinleştirememiş. Ben geldiğimde sadece iç çekip mızırdayacak hali kalmıştı. Emerken de kucağımda daldı zaten iç çeke çeke..


O an anladım ki.. Daha uzun bir süre çalışmak da hayal benim için, Yusufcuğu birilerine bırakıp en azından bir alışverişe ya da film seyretmeye gitmek de. Kanguru usulü yaşayacağız oğlumla.. Sadece ona da uygun aktivitelerle yetinmek zorundayım bir süre daha..


Aslında büyüdükçe daha bağımsız olması lazım ama Yusufcuk bana daha çok bağlanıyor gitgide.. Mutfağa gitmem bile olay oluyor.. Babasıyla bile kalmak istemiyor odada.. İlla bacaklarımın çevresinde dönecek ben nerede olursam.. Bir süre sonra o da yetmiyor, tırmanmaya çalışıyor kucağıma doğru.. Almazsam da küsüp başını hırsla yere vuruyor hemen!!


"Terrible two"nun kesinlikle iki yaşında başladığına emin misiniz?
Ben pek emin değilim de..


Neyse..
Gelelim bayrama..


Arefe günü yola sevinçle çıktım.. Hem İstanbul'a gittiğim hem de bir önceki akşam ödemenin bir kısmını alıp gittiğim için.. Yoksa niyet ettiğim kurbanı bile kesemeyecektim çünkü.. Eksik kalacaktı sanki bayram sevincim.. Yayınevinin zamanlaması harikaydı gerçekten :P


Yolda kışın ilk karıyla karşılaştık Bolu'da..
Manzara harikaydı ama sis ve kaygan yol aynı zamanda çok korkuttu bizi..

( Yol deyince aklıma geldi.. "İllusionist"i izledik otobüste, çok beğendim ben.. Tavsiye ederim.. "Sihirbaz" galiba Türkçe adı.. )



Yusufcuk ilk karını oynadı molada.. Ben içerdeyken babasıyla oynadığında ağlamış ama biz güzel güzel oynadık oğlumla.. Ozan sonradan itiraf etti, kar vermiş eline, ondan korkmuş yavrucağım :))




Arefe akşamı annemlere vardığımızda Yusufcuk coştu resmen.. Dayıları elden ele gezdirince onu hafiften şımardı bücür :)) Bir de kedi var tabii evde peşinde koşulacak.. Annem de ahdetmiş gelir gelmez göbüşünü öpeceğim Yusuf'un diye, açtı öptü :)) Çok özlemişler Yusufcuğu.. Eh, arada bizim hatrımızı da soran oldu çok şükür :))


Yemek yedikten sonra baktım Yusufcuk benim orada olup olmadığımın farkında bile değil kedinin peşinde koşturmaktan, Ozanla alışverişe gittik.. Yusufcuk doğduğundan beri ilk defa.. Baş başa.. Romantik olmasa bile çok özel :P İkide bir birbirimize bakıyoruz, gülesimiz geliyor.. Aaa, Yusufcuk yok!! Yusufcuğun hizasına doğru eğilerek koşmak yerine yürüyebiliyor, onu çekiştirmek ya da yeri yalamasını engellemek yerine vitrinlere bakabiliyoruz!! Gözümüz hep "Ararlarsa.." diye telefonda olsa da bir saat boyunca gönlümüzce gezdik ve o akşam bunu sık sık yapmaya karar verdik.. Ama bu kararımızın hiç de uygulanabilir bir yanı olmadığını şu an gayet iyi anlamış durumdayız:P O geceye has ufak bir lütufmuş bu.. Bir daha olmadı, olamadı zaten..


Bayram sabahı Yusufcuk ateşle ve kusmayla uyanınca benim moralim çok bozuldu, anlatmıştım zaten.. Ama Allahtan ki ilk günden sonra birşeyi kalmadı.. Diş patlayınca hafifledi rahatsızlığı..


Bayramın ilk günü Ozan kurban kesme işlemini halledip eve geldikten sonra - ki ikindiyi bulmuştu gelmesi, çok sıra varmış kurban kesim alanlarında, bir arkadaşının yanına gitmek zorunda kalmış - yemek yiyip kardeşime gittik.. Malum halasının kuzusu bizi bekler :))


Kapıda beni bu tombiş güzellik karşıladı.. O yanaklardan itinayla ısırdım merak etmeyin :))


İlker Mirza çok uslu bir bebek maşaallah.. Sadece acıktığı zaman biraz huysuzlanıyor ama emince hemen neşesi yerine geliyor.. Biz sohbet ederken bir baktık babasının kucağında uyuyup kalmış.. Gece de sadece bir kere emmeye kalkıyor sonra sabaha kadar uyuyormuş poğaçam.. Kardeşime "Sakın kimseye anlatmayın.." diye sıkı sıkı tembihledim :P



Kardeşime giderken de dönerken de öyle trafik vardı ki fenalık geldi hepimize.. Yola çıktığımıza pişman olduk resmen.. Giderken uyuyan Yusufcuk dönüşte canımıza okudu zaten.. İstanbul denince uzun süre bu manzara gelecek galiba gözümün önüne..




Bayramda ziyaret edecek çok kişi vardı aslında ama hem Yusufcuk hastaydı hem de hava çok soğuktu.. Mecburi yerler dışında evde geçirdik vaktimizi.. Zaten Ozan ikinci gün akşamı köye gitti, biz de annemlerle Yusufcuğu oyalayarak oyalandık :))

Orada olduğumuz sürece annemlerin kedisi Zuzu'nun "pisi"kolojisi bozuldu resmen :)) Sürekli deli gibi peşinden koşan bastıbacak Yusufcuktan kaçar pozisyondaydı hayvan!! Biz gidene kadar yemek masasının üstünden nadiren indi diyebilirim.. Ben Yusuf ondan korkar zannediyordum ama tam tersi oldu.. Hatta birgün bir baktım, annemim oklavayı almış, uyuyan kediyi dürtüyor Yusuf.. Hayvan haklı yani korkmakta :)) En sonunda öcünü aldı ama.. Babamızın yanına Yusufcuğun kolundaki üç paralel çizikle döndük :P Zuzu pati atmış Yusufcuğa , dayısı kurtarmış hemen.. Beni görene kadar birşeyi yoktu, beni görünce bastı yaygarayı afacan.. Kesin yine birşeyle dürtüyordu hayvanı, kendini tutamadı o da..


Ben babamla onun fotoğrafını çekmeye çalışırken Yusufcuk yine Zuzu'yu yakalama derdinde :))



Bayramın son günü İKEA'ya gittik annemlerle.. Malum her İstanbul'a gidişte uğramam lazım.. İKEA yetkilileri yoklamada yok yazar sonra :P

İKEA'dan bir Yusufcuk manzarası..


Başlarda uslu dursa da daha sonra alışveriş arabasının ne içinde ne de dışında avutamadığımız Yusufcuk bana tam anlamıyla fenalık geçirtti orada.. Annem bir ara Yusufcuğu kucağımdan atmaktan falan bahsettiğimi söylüyor!! Ben hatırlamıyorum.. Üç saat boyunca kucağımda taşıdım Yusufcuğu ve bu arada alışveriş yaptım, rafları karıştırdım, aksesuarları mıncıkladım :)) Bir tek üzerinde halka halka renkli desenler olan kumaşı inceleyemedim, aklım onda kaldı :P Yusufcuğun odasına perde dikecektim ondan.. Eve geldiğimizde belimin sağ tarafı seğiriyordu resmen..


Gitmeden önceki gün evdeki tüm seçenekler tükenince dayısının CDleriyle oyalamak zorunda kaldığımız Yusufcuktan kareler var şimdi..


Biraz hasar var galiba burada.. Dur bakiim, sağlam kalmış mı aralarında hiç ?


Yok be dayıcım bee.. Anasını ağlatmışım hepsinin!!


Bayram sonrası aslında bir hafta daha kalacaktık Yusufcukla İstanbul'da ama misafirlerimiz gelecek olunca erkenden eve dönmek zorunda kaldık.. Özellikle Aysun, Sühendan ve Didem abladan özür diliyorum.. Görüşmek için sözleşmiştik çünkü ama elimden gelen birşey yoktu.. İnşaallah bir dahaki gelişimizde tanışmak nasip olur..

Dönüş yolculuğumuzdan bahsedecek vakit kalmadı.. Yusufcuk uyandı çünkü.. Misafirmiz Salih bebişe kitabındaki elmaları gösterip "mammam" diye anlatıyor ama uzun sürmez bu sakinlik.. Yetişmem lazım bir kaza meydana gelmeden :P Sadece şunu söyleyeyim, ayrıntıları merak edenler Ramazan bayramındaki otobüs yolculuğumuzu hatırlayabilir.. Uzun uzun anlatmıştım daha önce.. Pek de farklı değildi çünkü!!

31 Aralık 2007 Pazartesi

2007'nin son günü yazıyorum ama bir yeni yıl yazısı değil bu.. Zaten yeni yılı hiç kutlamam ben.. Zannedildiği gibi "Hristyan adeti olduğu için, içki içildiği için.. vs" sebebiyle değil.. Daha farklı benim sebebim.. Anlayamadığım için neyi kutladığımızı.. Ölüme biraz daha yaklaşmamızı mı? Ömrümüzün kocaman bir dönemini daha geride bırakmamızı mı? Bir öncekinden pek de farklı olmayacak ertesi güne ulaşmayı mı? Neyi kutluyoruz sabaha kadar? Yaşlanmaktan, ölümden ödü kopan korkan bizler, bizi ona daha da yaklaştıran bir süreci neden kutluyoruz hiç anlam veremem.. Kaldı ki illa bir eylem gerekiyorsa her yıl başında, bence bir kutlama değil de bir sorgulama olmalı bu.. Koca bir yılı nasıl geçirdiğimizi, bir sonraki yıl için nelere niyet ettiğimizi sorgulamalıyız tombala oynamak yerine.. Ama dediğim gibi "bence".. Bu kelime herşeyi açıklıyor zaten.. Farklı düşünenlere saygı duyuyorum elbette ama hiçbirşey ifade etmiyor benim için yılbaşı, şifonyerimin üzerindeki takvimi yenilemekten başka..

......................

Diğer sayfayı artık şifreledim.. "Minik melek" sadece minik meleğime has olacak bundan sonra.. Yusufcuk ara ara afacanlık yaptıkça size anlatacağım ama, merak etmeyin :))

......................

Misafirlerimizden ikisi gitti, sadece Fethi dayımız kaldı bizimle.. O da misafir sayılmaz zaten.. Şu anda "dayı"lıktan "dadı"lığa terfi etmiş vaziyette, Yusufcuğu oyalıyor.. Çalışmam lazım diye kandırdım onu :)) Aaa, bu arada çalışmak demişken, merak eden arkadaşlar olmuştu, yazmayı unuttum ben.. Yola çıkacağımız akşam ödemeyi yaptı bana yayınevi.. Tehdidim işe yaradı demek ki :P Onca emeğim boşa gitmesin ve ne kadar süreceğini bilemediğim bir süre yeni yayınevi aramakla uğraşmayayım diye kabul ettim ama hakkımı helal etmiyorum hala, o ayrı konu.. Boş yere o kadar üzdüler beni.. Şimdi yeni planım, sadece yaptıkları ödemeye karşılık gelecek kadar sayfayı teslim etmek, geri kalanını da yeni ödemeyi alana kadar vermemek.. Kesinlikle güvenmiyorum ben bu adamlara..

......................

"Siyah Süt"ü okumak istiyorum en kısa zamanda, çok methetti herkes..

......................

Üç gündür elektrik idaresi oyun oynuyor bizimle resmen.. Bir gidiyor bir geliyor elektrikler.. Dün çamaşır makinesinde çamaşırlar, bulaşık makinesinde bulaşıklar bekledi saatlerce yarım yıkanmış bir şekilde.. Toplamda sekiz saat falan yoktu galiba elektrik.. Kombi de çalışmayınca ev buz gibi oldu ve zaten hasta olan Yusufcuğu lahana gibi kat kat giydirdim.. Bir de açtık birkaç ritmik müzik, hoplattık durduk.. Maksat hareket etsin, ısınsın yavrucak :)) Hani akıllı uslu durağan bir bebe olsa, al yanına yat yatağa.. Sıcacık mis gibi uyu.. Yooookk.. Yusufcuğa uymaz bu.. Gerçi dün akşamüstü tam bir buçuk saat uyumuş, tabii ben de.. Uyandığımda saate baktım, inanamadım.. Yusufcuğu öptüm öptüm teşekkür ettim evdekilerin şaşkın bakışları altında :P Ne de olsa büyük lütuf benim için o kadar uzun bir uyku..

....................

Uzattım yine.. Biraz da çalışayım bari, Fethi'ye ayıp olmasın :P

28 Aralık 2007 Cuma

Merhaba..

Buradayız artık..

Yeni bir eve taşınanların heyecanı sardı şimdi beni..
Ne yazacağımı şaşırdım :P

Fırsat buldukça düzenleyip zenginleştireceğim inşaallah sayfayı ve bu haftasonunu da atlattıktan sonra son hız yazmaya başlayacağım.. Linkleri de yorumlar geldikçe eklerim yine.. Eski sayfadan copy-paste yapacak vaktim bile yok :(

Yusufcuğu özlerim diye düşünenler endişelenmesin.. Ondan da bahsedecğim sık sık.. Göremeseniz de haber alacaksınız yani minik melekten.. Hayatımın çoğu ona tahsis edilmiş durumda zaten.. Bahsetmesem abes olur :))

Ozan'ın amcasının oğlunun yanısıra en küçük dayımız da gelecek bu akşam bize.. Kalabalık ve hareketli bir hafta sonu bekliyor bizi.. Güzel geçer umarım.. Tabii sizinki de..

Hem sayfamı hem de sizi çok özledim ben yine..
Tek tek okuyup gelişmeleri öğrenmem lazım.. Gel gece geeel, Yusufcuk çabuk uyuuuu :))
Arkadaşlar sizi şöyle alalım :))

Bu, bu sayfadaki son yazım şimdilik..
Artık yeni yazılarımız "www.kuaybenur.blogspot.com" da olacak.. (GÜNCELLEME: Bu adres artık kullanımda değildir - 2009 ) Yusufcuğun sayfasına devam edip etmemeyle ilgili kararım kesinleşmedi.. Belki de oğluşumun günlüğü için eski, sararmış yapraklarla kaplı deftere geri döneriz.. İki sayfayı birden idare edecek vaktim olup olmayacağı konusu hala kesinlik kazanmadı kafamda.. Ama buraya yazmaya devam etsem bile bu sayfa sadece ailelerimize ve bizzat tanıdığımız birkaç arkadaşa açık olacak.. Ben yeni sayfada biraz Yusufcuktan biraz havadan sudan bahsederek yazmaya devam etmeyi düşünüyorum..

Şimdilik bu kadar..
Dün misafirlerimizle aynı anda otobüsten indiğim ve evi hala toparlayamadığım için birkaç gün molaya ihtiyacım var.. Yüksek bayram temposunda dinlenmekten çok yoruldum zaten.. Üstüne bir de Yusufcukla başbaşa uzuuuuun bir yolculuk eklenince kendimi hiç iyi hissetmemeye başladım.. Yemek yapıp hemen uyumayı düşünüyorum Yusufcukla beraber..

Hoşçakalın..

24 Aralık 2007 Pazartesi

Bayramdan küçük notlar:

- Bayram sabahına Yusufcuğun midesindekilerle yıkanarak başladı annesi!! Allahtan üstünde bayram cicileri değil de pijamaları vardı :P Hafif de ateş eklenince bu duruma anne, yolda-molada kar oynamalarına yordu bu durumu ama Yusufcuğun başka bir sürprizi vardı.. Kendisine verilecek harçlıkları karşılıksız bırakmayı gururuna yediremeyen Yusufcuk biri alttan biri üstten olmak üzere iki yeni küçük diş hediye etmişti anne-babası ve tüm sevenlerine..

- Yusufcuk Mirza kardeşle tanıştı bayramın ilk günü.. Tatlı kuzenine niçin "akan yanak" lakabı taktıklarını yakinen görmüş oldu.. Mirza ne tarafa dönse tombiş yanakları da o tarafa doğru akıyordu çünkü :))

- Hava çok soğuk olduğu için kurbanlığı göremedi Yusufcuk.. Zaten annesinin onun "fışkırttıklarını" temizlemekten babasıyla gidecek fırsatı da olamazdı!! Oysa annesi onu koçun üzerine bindirip fotoğraf çekecekti.. İyi ki gitmedi.. Anneye belli olmazdı, yapardı valla :))

- Çok çok bayram ziyareti yaptı Yusufcuk.. Hopladı, zıpladı, coştu coştu oynadı.. Her müzikte popişini sağa sola salladı.. Annesinin halasını kahkaha atmaktan yerlere bile yatırdı..

- İstanbul'un trafiğinden fenalık geldi Yusufcuğa.. Annesine de tabii.. "Kaç sene nasıl yaşamışım ben burada? Nasıl dayanmışım bu trafiğe?.." dedi hatta.. Yusufcuğu arabada oyalamak için cama vurup, yaramazlık yapan Yusufcuğu almaya gelen canavar taklidi yaptı, "Vermem oğlumu sana vermeeeemmm.. Uslu duracak o.." diye kendi kendine cevaplar vererek avunmaya çalıştı..

- Yusufcuğun annesi, hiç tanımadığı bir evde yaşayan hiç tanımadığı insanlara kurban eti götürdü bu bayram.. İki odaya sığmayan çalışan altı kişinin hayatına rastladı orada.. Hasta baba, seri konuşamamanın ezikliğiyle anlatmaya çalışıyordu içindekileri.. Ama gülüyordu gözleri.. Yusufcuğun annesi bir kere daha anladı ki onu en çok mutlu eden şey, kendi vesilesiyle gülen gözlerden ona yansıyan mutlu enerjiydi.. Hep gitmeye karar verdi o eve, hep görmek istedi o gözleri..

- Yusufcuğa bayramlık almadı annnesi bu bayram.. Çok kıyafeti vardı, ihtiyacı yoktu çünkü.. Onun yerine başka bir bebişe güzel bir kıyafet hediye götürdü.. Bunu yapmayı da çok sevdi.. Bundan sonra da hep öyle yapacak inşaallah.. Kendi oğluna bayramlık alsa da almasa da bir başka çocuk da onun gibi sevinsin, bayramda cici cici giyinsin isteyecek..

( Son iki maddeyi "Oo, Kuaybe neler yapmıııışş.. Ne sevaplara girmiiişş.." densin diye yazmadı Yusufcuğun annesi.. Bizim için belki küçük olan iki ayrıntının başka hayatları tahmin edemeyeceğimiz kadar aydınlatabildiğini farkettiği ve bunu hep hatırlamak istediği için yazdı.. )

..................

* Bir süre fotoğraf eklemeyeceğim sayfaya arkadaşlar.. Esra'nın başına gelenleri okuyunca öncekileri için de ciddi ciddi endişelendim açıkcası.. Şu anda vaktim olmadığı için yapamıyorum ama eve dönünce inşaallah ciddi değişiklikler olacak sayfada.. Sanırım artık şifreli bir bloga çevireceğim ben de bu sayfayı :( Hala tam karar verebilmiş değilim ama umumi olması çok büyük problemlere zemin hazırlayabilir gerçekten.. Sadece sürekli yorum yazan, tanıdığım, güvendiğim insanlar okursa daha rahat olacağım galiba.. Bunun yanısıra yeni bir blog oluşturacağım inşaallah.. Orası şifresiz olacak ve Yusufcuktan ziyade gözlemlerimi, okuduklarımı ve paylaşmak istediklerimi yazacağım.. ( Senin düşüncelerinden bize ne?" diyenler için hatırlatma: Okumak zorunlu değildir :P )

* İkinci önemli mesele de dönüşle ve tanışmayla ilgili.. Cumartesi giderim diye düşünmüştüm ama perşembe akşamı evde olmam ve Cuma günü gelecek misafirlerim için hem Ozan tarafından birazcık (!) altı üstüne getirilen evi toparlamam hem de hazırlık yapmam lazım.. Ozan'ın yurtdışında yaşayan amcası ve oğlu ( "aile hekimimiz Pol" lakaplı kişidir kendisi, Ozan'ın has kankasıdır ) bebek görmeye geleceklermiş bize ve hemen sonrasında döneceklermiş İsviçre'ye izinleri bittiği için..

Bu durumda buluşma olamayacak sanırım.. Çünkü tek ihtimal olarak yarın akşam kalıyor ve bu çalışan arkadaşlara da eşleri problem edebilecek arkadaşlara da uymaz.. Gündüz yapalım desek, zaten en az yarı yarıya fire veririz.. "İnşaallah bir dahaki sefere.." demekten başka çare yok sanırım :(( Zaten ne yapacaksınız benimle tanışıp, cadının tekiyim işte :P

Şimdilik bu kadar.. Yeni blogumuz ve yeni haberlerimizle dönüşte karşınızda olmak dileğiyle :)) Bakalım Yusufcukla beni nasıl bir geri dönüş yolculuğu bekliyor? Benim gündemim şimdiden bu!!

21 Aralık 2007 Cuma


Küçük bayram yakışıklısından herkese iyi bayramlaaaaarrr.....

18 Aralık 2007 Salı

Bu yazı nerelere kadar uzar gider hiç bilmiyorum..
Şu anda onlarca şey var aklımda yazacak.. Yusufcuk uyanana kadar ha gayret Kuaybe :))


Önce cumartesiden başlayalım..

Haftasonu çok ama çok güzel bir blogger tanışması düzenledik.. Sevgili Özlem mail atmış bana.. Ayşe gelecekmiş İstanbul'dan, "Biz tanışacağız, sen de gelmek ister misin?" dedi.. "Tabii isterim.." dediğimi yazmama gerek yok herhalde.. Gerçi böylece yazmış oldum ya neyse :)) Cumartesi akşamüstü buluşmaya karar verdik.. Özlem gelip bizi evden aldı sağolsun ve birlikte Ayşelerin olduğu yere gittik.. Ayşeler diyorum çünkü burada, evinde misafir olduğu arkadaşı ve kızıyla gelmişti o da..

Ayaküstü heyecanlı heyecanlı başlayan tanışma faslı o kalabalıkta nihayet bulabildiğimiz bir yere oturunca masada devam etti.. Hem Ayşe hem de Özlem sayfalarına yansıttıklarından çok daha tatlı ve çok daha içtenler.. İkisini de tanıdığıma çok memnun oldum ben.. Kısacık bir süreye sığdırmaya çalıştığımız sohbetin tadı damağımızda kaldı..

Eve döndüğümüzde Yusufcuk hemen Özlem teyzesinin hediyesi olan treniyle oynamaya başladı.. O akşamı kurtardık sayende Özlemcim, çok teşekkür ederiz tekrar :))

Fotoğraftaki küçük köpek de Bera'nın Yusufcuğa hususi hediyesi.. Hani para atılıp yukarıdan uzanan metal kolla oyuncak yakalamaya çalışılan makineler var ya, ondan çekti bu köpeği Yusufcuk için.. Hatta iki tane gelmiş şansına, pembe olan da Verda'nın oldu..


Yukarıda Bera'nın "Şükrediyorum çünkü.." oyununa verdiği cevaplardan bahsetmiştim ya hani.. Birkaç örnek yazayım da ilerde tekrar tebessüm edebileyim.. ( Tamamen kendi ifadeleriyle )

- Şükrediyorum çünkü annem babam ölmedi.. Onlar olmasaydı ben yemek yiyemezdim, para ödeyemezdim, fakir olurdum..
- Şükrediyorum çünkü dünya var, kuşlar var, köpekler var.. Ayrıca hayatım iyi gidiyor :))

...................


Gelelim pazara..

Pazar günü, haftasonları için gelenekselleşen alışverişimizi yapmaya giderken yolda kurbanlıklar gördük.. Kamyonetlere doldurup satış için getirmişler.. Babamız piyasayı öğrenmek için satıcılarla sohbet etti biraz.. Bu durumda Yusufcuk da yanlarına gitmeye can attığı kurbanlıklara yaklaşma fırsatı buldu.. Koçlar çok hareket ettiği için dokunmaya cesaret edemese de onlara bakıp bakıp kahkahalar attı benim kuzucuğum.. Coştu koyunları severken.. Bayramda ne yapacak bakalım..



Eve döndüğümüzde yine herzamanki gibi aldı eline telefonu, dakikalarca "Aloo deeğdeee" modunda gezdi evin içinde.. Neyse ki yarın gidiyoruz, çocuğum kavuşacak inşaallah dedesine.. Bu aralar böyle Yusufcuk... Telefonu alıp dolaşa dolaşa dedesiyle ya da bizim bilmediğimiz hayali kimselerle konuşuyor kendince :)) Ama oturarak konuşmaması çok ilginç.. Babamız da hiç oturarak telefonla konuşmaz çünkü, hep gezerek konuşur.. Yusufcuk da onu taklit ediyor.. Telefonu eline aldı mı oturuyorsa bile ayağa kalkıp dolanmaya başlıyor :))

Bir de bu aralar kalem merakı depreşti küçük beyin.. Kütüphanenin üstünde kalemlerin olduğu yeri işaret ede ede sesleniyor bana, eğer vermezsem de verene kadar ağlıyor.. Ama yine de vermiyorum.. Peki neden vermiyorum? Çünkü şimdiden bir koltuk örtüm, bir yemek takımı sandalyem ve bir de kıyafetim çizilmiş durumda.. "Ucu kapalı ya da ucu olmayan bir kalem vermeyi dene.." demeyin çünkü verdiğim kalemi önce yerdeki dergi veya kitaplarda deniyor, yazmıyorsa yenisini işaret ediyor!! Yazmayan kalemi n'apsın afacanım :))

Başka, başka..

Reklamlardaki bebekleri gösterip "beğbee" diyor Yusufcuk.. Çok gülüyorum onun bu haline.. Kendisi bebek değil canım artık.. Onlar bebek :))

Reklam demişken.. Her ne kadar istemesem de Yusufcuk televizyona daha doğrusu reklamlara çok düşkün olmaya başladı.. Reklam müziklerini ne zaman duysa diğer odada olsa bile gelip ekranın altına kuruluyor.. "Selocan"ın "Süpyiş yaptım kötü mü oldu, bi bu bi bip..." yaptığı reklamda o da elini hemen ağzına götürüp "bi bu bi bip" yapıyor, yiyecek reklamlarında yanıma gelip "mamma" diyor, ritmik müzikli reklamlarda hemen ortama ayak uyduruyor :)) Karşısına oturup saatlerce hareketsiz izlemese, tamamen pasifleşmese, hatta gördüklerini tanımlayıp onlara uygun hareket etse bile ben yine de bu durumdan rahatsızım.. Gerçi belli miktarda televizyon seyretmenin bebeklerde olumlu etkilerinin olduğunu savunan görüşler de var - hatta Ozan'ın bir arkadaşının çocuğu var, ileri derecede zeki, özel eğitim alıyor ve okumayı dört yaşındayken reklamlardan öğrenmiş.. Söylenen kelimelerle, örneğin deterjan isimleriyle harfleri eşleştirmiş - ama hala kararsızım televizyonu hayatımızdan tamamen çıarıp çıkarmama konusunda.. Ama o zaman Derya Baykal'ı nasıl seyredicem ben :P

..................

- Kuaybe, farkındaysan yarın yola çıkacaksınız.. Bavulu artık hazırlasan diyorum..
- Hımm, tamam.. Ama gitmeden önce birkaç sorum var arkadaşlara..

İki mail aldım bu hafta, ne zaman geri döneceğimizle ilgili.. Bayramı annemlerde geçirdikten sonra minnoş melek ve ben bir hafta daha İstanbul'da olacağız inşaallah.. İsteyen arkadaşlarla ufak bir tanışma günü düzenleyebiliriz.. Ama arabamız olmayacağı ve hava da tahminen çok soğuk olacağı için bizim gidebileceğimiz yerler çok kısıtlı.. İstanbul trafiğinde dur kalk- dur kalk Yusufcukla bir minibüs macerasını hayal bile edemiyorum :P
Tahmini olarak gidebileceğimiz yerler Kadıköy, Üsküdar, Maltepe ve belki İKEA olabilir..(Babam sağolsun, kandırırım artık ) Hangisi olsun? Ortak biryer belirlersek mailleşelim.. Birgün de Avrupa yakasında olacağız inşaallah ama o gün sanırım "kapsama alanı dışında" olacağım.. Zira hala kuzusu Mirza'ya ayırdım o günü tamamen.. Kendisini öpücük yağmuruna tutmayı planlıyorum tüm gün.. Tam bir poğaça yanak olmuş benim yeğenim :))

Ben artık gideyim.. Eşyalar beni bekliyor.. Cicilerimizi koyalım bavula, bayramda çok el öpeceğiz inşaallah bu sene.. Harçlıklarımızı şimdiden hazırlayın bakalım :))

17 Aralık 2007 Pazartesi

Merak etmeyin buralardayım..

İyiyiz..

Sadece çok yoğun ve çok güzel üç gün geçirdik çok şükür.. Hala da devam ediyor yoğunluğumuz.. Az sonra da bir arkadaşa çay içmeye gideceğiz.. Gece uzun uzun yazmayı düşünüyorum inşaallah..

Güzel bir blog tanışması, aşama aşama çiçek yapımı, kurbanlıklarla kaynaşan Yusufcuk.. Daha neler neler.. Bizden ayrılmayın :P

( Bu arada marifetli bir iş yaptım, çiçekli böcekli bir şablon bulup onu kaydetmeye çalıştım.. Hem sayfa hem de yazılar kapkara oldu, rengi de birtürlü değiştiremedim.. HTML falan anlamam da ben :)) Tekrar eski düzene dönelim dedim, bir de baktım tüm linkler, tüm sayfa ögeleri silinmiş.. Zamanla normale dönmeyi umuyorum :)) Ezberimde olan linkleri ekleyeceğim inşaallah bu gece.. Diğerlerini de yorum geldikçe eklerim tek tek..
Ah ben ahh.. )

14 Aralık 2007 Cuma

Dün akşam S. Bey'in sekreterine son bir not bıraktım artık aramalarını beklemediğime ve kitabı başka bir yayınevine satacağıma dair.. Buna rağmen hala arayan olmadı!! Demek ki adamlar çoktan vazgeçmiş benim haberim yok..

Akşam Elife Hoca'yla konuştuk telefonda.. Kendisi bu piyasanın ustalarındandır, sayısını bilmediğim kadar çok kitabı var emek emek yazdığı.. Elimdeki kitabı yazmamı da bir nevi ona borçluyum aslında.. Onun kütüphanesinden üç-dört poşet dolusu kitap taşımıştım eve yazmaya başlamadan önce.. Türkçe kitabı yazarken en önemli ve en çok zaman alan mesele temalara uygun metinler bulabilmek.. Bunu halledince olay nispeten hafifliyor, metinlere uygun etkinlikler tasarlamak ve testler yazmak kalıyor geriye.. Bana çok yardımcı olmuştu Allah razı olsun.. Sadece kitaplarla değil, motive edici konuşmalarıyla göndermişti beni eve ve sonra hızla yazmaya başladım zaten.. Akşam olayı anlatınca "Sen buna üzüldün mü yoksa? "dedi bana.. Öyle bir tavırla söyledi ki o an boş yere üzüldüğümü bir kez daha anladım.. Baştan bu olayın içinden sıyrılmak şükretmem gereken birşey belki de.. Çok daha ciddi boyutta mağdur olabilirdim.. İhtimalleri düşündükçe "Çok şükür.." diyorum şimdi..

Bayramdan sonra ilk işim birkaç yayıneviyle görüşmek olacak inşaallah.. Eminim seneye hazırlık olarak etkinlik kitabı yazdırmak isteyen yayınevleri vardır.. Piyasada bu alanda açık çok çünkü.. "Hakkımızda hayırlısı.." diyerek bu konuyu kapatmak istiyorum artık.. Düşünmek ve boş yere kendimi üzmek istemiyorum..

..................

Boleromuz nihayet bitti arkadaşlar..

Ama son halinden önce, dün kaldığımız yerden devam edelim yapım aşamalarına..
Kalan iki çiçeğimizi de ana parçanın diğer tarafına ekliyoruz.



Daha sonra yapraklı olan sırt kısmına değil, ön tarafa gelecek parçanın iki yanına düz zincir çekerek iki bağ yapıyoruz.. Bunların ucuna da çiçeklerimizle aynı renkte iki küçük çiçek daha ekliyoruz..
Bağların uzunluğunu siz ayarlayabilirsiniz.. Fiyonk yapacak kadar olması lazım..


Böylece boleromuz tamamlanmış oluyor...

Benim için işin zor kısmı bundan sonra başladı.. Tahmin ettiğim gibi Yusufcuk asla ama asla böyle bir meselenin içinde yer almak istemedi ve bir kare bile fotoğraf çekemedim..
"Ne yapsam?" diye düşündüm ve minnoşumun düz bir bodysini manken olarak kullanmaya karar verdim..


Ama hem çok sönük kaldı bu sunum hem de bana boynu olan bir manken lazım ki nasıl giyildiğini gösterebileyim.. Body üzerinde olmadı..

Ben de hemen bazanın altında, karanlıkta uyumakta olan bebeğimizi çıkardım :))
Hani bir zamanlar bizde misafir kalan ve Yusufcuğun hışmına uğrayan Salih bebişi kurtarmak için aldığımız bebeği.. Ama Yusufcuk onun canlı olmadığını anlayıp, orasını burasını sıkıştırdığında hiçbir tepki alamayınca önce kafasını gövdesinden ayırmış, sonra da bir kenara atıvermişti! O günden beri uslu uslu - ve haline şükrederek - bazanın altında bekliyordu bu bebek..

Neyse..

Gelelim boleronun nasıl giyildiğine..

Önce bebişin iki kolunu geçiriyoruz..
Yeşilli arka kısmı üstte olacak şekilde tutmamız lazım tabii..


Sonra tüm parçayı bebeğin sırtına doğru geçiriyoruz..
Önde sadece çiçekli bağcıklar kalacak.


Arkada kalan yaka kısmını kendi içine doğru yuvarlayıp istediğimiz ölçüye gelince öndeki bağcıkları da bağlıyoruz ve işteee.... Boleromuz hazır :))


Bir de yandan görelim..
Arkası da böyle duruyor..


Yanlız bu bebek üzerindeki sunum da hoş görünmedi gözüme ve tekrar "Ne yapsam?" diye dolanmaya başladım evin içinde.. Aklıma Yusufcuğun daha önce darmadağan ettiği yün yumağı geldi :)) Ucundan ip koparıp koparıp çiçek yaptığım bu çilekeş yumak, bu sefer de peruk oldu bize :))
Böylece bebişimiz de konsepte uyumlu hale geldi..


Bolero bebişe göre biraz büyük olduğundan yandaki çiçekler falan tam açık durmadı ama sanırım nasıl birşey olduğu belli olmuştur..

Beğenenler hemen bebişlerine örmeye başlasın bakalım..

Ben bunu tatlış Atikeme ördüm.. Şimdi sırada Rana bebişiminki var.. Ama onu daha farklı süsleyeceğim inşaallah.. Zaten süsleme tamamen kişiye kalmış.. Benim gördüğüm model böyle değil aşağıdaki gibiydi..


Bu benim kendi bolerom.. Kayınvalide-gelin ortak yapımı :)) (Benim katkım sadece ortadaki çiçek ama farklı bir görünüm verdim fena mı :P) Biz kenarları çiçekle değil de altı tane düz zincirle zikzak yaparak birleştirdik.. Süslemeden düz dikenler de var.. Tercih size kalmış..


..................


Biraz da ev dekorasyonuyla ilgili önerilerde bulunalım :p

Eğer sizin de tekli koltuklarınız beybişiniz tarafından atlama sahası olarak kullanılıyorsa,
onları yan yatırabilirsiniz..

Tamam belki böyle yaparak geleceğin "potansiyel" bir bungee jumpingcisinin gelişimine ket vurmuş olabilirim ama böyle yapmasaydım ben geleceğin "kesin" kalp hastası olacaktım..
Bütün gün "Hiiiğğğ..", "Ayyyhh.." diye diye Yusufcuğu havada yakalamktan, ben daha sakinleşmeden, kalbimin çarpıntısı geçmeden aynı sahneleri tekrar tekrar yaşamaktan iyice paranoyak oldum..



Neyse ki Yusufcuk bu yeni koltuk modelimizi çok sevdi.. Aralara girip girip çıkıyor.. Aslında sırtı yaslamak için tasarlanmış bölgede zıp zıp zıplıyor.. Hatta böyle daha kolay sürükleyebildiği için oyun alanını istediği yere taşıyabiliyor :)) Ben de karşıdan bakıp rahat rahat çiçek işleyebiliyorm :P

Yanlız evde görünümü altüst olan tek yer salon değil.. Yatakodamız da estetik planını kaybetmiş durumda.. Sebebi mi? Yusufcuk anne ve babasının yanında yatmaya geri döndü.. Gece defalarca kalkıp kalkıp onun odasına gitmek işkenceye dönüştüğü için yatağın ve komidinlerin yerini değiştirip kocaman bir yer yatağı yaptım bebişime.. Kendi yatağı odasında duruyor ve gündüzleri orada uyutuyorum, geceleri bizimle yatıyor yine.. Böylesi daha kolay yaa..

.................


Dün Ozan gelince "Nasıl yazdın o kadar şeyi?" dedi bana sayfaya bakıp.. Bugün yine döktürmüşüm.. Boşluk başıma vurdu galiba :P Benim hemen yeni kitap projelerine açılmam lazım :)) Hayır ben yazarken zevk alıyorum da, size yazık di mi?

13 Aralık 2007 Perşembe

Sanırım büyük bir "Seviye"sizlikle karşı karşıyayım!!

Haftasonu yayıneviyle görüştüğümde kitabın ana bölümünün bittiğini ve testleri yazdığımı söylemiştim.. Bayramda İstanbul'a gideceğimiz için, yola çıkmadan ödeme yapılmasını rica ettim - ki sözleşmede ilk ödemenin Ekim'de olacağıyla ilgili madde vardı ama ben o zaman kitabı tamamlamadığım için bunu talep etmemiştim, hakkım yok, bitince alırım diye.. Neyse.. Muhatabım S. Bey, "Siz yazdıklarınızı teslim edin bize.." dedi ama ben ücreti almadan kitabı teslim etmeyeceğimi söyledim.. Bunun pek mümkün olmadığını, bu kitabın seneye okutulmak için yazdırıldığını ve kitap basılıp satılmadan, yani kendileri para kazanmadan bana ödeme yapmalarının çok zor olacağını falan anlattı!! Ödeme yapılmadan kitabı teslim etmeyeceğimi tekrar ettim ve bana muhasebeyle görüşüp bana döneceklerini söyledi..

Beş gündür bu adamdan haber bekliyorum onlarla çalıştığım için kendime kahrede kahrede.. Defalarca aradım, sekreterine not bıraktım, defalarca "Tamam arayacak.." dediler ama hala arayan yok.. Akıllarınca beni oyalıyorlar sanırım.. Oysa artık ödeme için değil, kitabı kesinlikle ama kesinlikle onlara teslim etmeyeceğimi söylemek için aramalarını bekliyorum.. Bayram dönüşü kalan birkaç testi de tamamlayıp başka bir yayınevine satacağım inşaallah.. Ama bunu bile söyleyebileceğim bir muhatap yok karşımda..

Ben mi hep böyle sahtekar insanlarla karşılaşıp imtihan oluyorum yoksa hepsi böyle de karşıma çıkacak başka alternatif mi kalmıyor çözemedim gitti..

....................


Bu sıkıcı iş meselesini bir kenara bırakıp cicik yünlerimize dönersek..

İşte karşınızda meşhur bolero :))

"Bu da ne?" demeyin.. Şimdilik atkıdan bozma birşey gibi görünebilir ama sonucu beğeneceğinizden eminim..

Eni sırt uzunluğunda, boyu giyecek kişinin dört karışı yüksekliğinde olan bu parçayı ördükten sonra sıra çiçekleri yapmaya geliyor..

Biliyorsunuz çiçek olmadan olmaz :))
Heryer çipçiçek olmalı ki gözümüz gönlümüz açılsın..

Dört tane çiçek yapıyoruz boleronun kenarları için..
Sonra onları aşağıdaki gibi ana parçayı ikiye katlayıp iki kenarı birleştierecek şekilde ekliyoruz. ( İsterseniz dikerek, isterseniz tek zincirle birleştirerek )


Benim bolerom bir bebek için olduğundan iki çiçek yetti.. Burada ölçü, kenarı yarısına kadar kapatmak.. Yani üstte sadece kol girecek kadar boşluk kalacak.. Yetişkinler için dört çiçek gerekir sanırım..


Sonra ana parçanın sırta gelecek kısmına - örgüyü kestiğimiz tarafa, orası daha güzel duruyor çünkü - yaprak benzeri birşey yapıyoruz..


Aynı ilmeğe üçlü trabzanla üç kere batıp dolduruyor, dört zincir çekip batıyor ve sonra yine battığımız ilmeği üçlü trabzanla üç kere dolduruyoruz..





Sırt kısmı tamamlandıktan sonra diğer kenara iki çiçek eklemeye geliyor sıra..

Ama benim bolerom bu aşamada kaldı..

Tamamlanmış ve Yusufcuğa giydirilmek suretiyle sunulmuş halini yarın eklerim inşaallah..
Çok ilginç bir giyim şekli var çünkü..

Yanlız dua edin Yusufcuk uslu dursun da güzel fotoğraflayabileyim.. Bere de değil ki bu Sabahnur gibi topa geçireyim :)) Mecbur canlı bir konu mankeni lazım.. Ama en olmadı bir body üzerinde göstermeye çalşırım..


( Aysuncum, senin için bir de çiçek yapıp fotoğraflayacağım merak etme.. )

Şimdilik bu kadar.. Benim biraz oğlumla oynayıp sakinleşmem lazım zira şu dakika itibariyle uyandı kendisi.. Mıkır mıkır sesler geliyor yatağından :))

10 Aralık 2007 Pazartesi

Morali bozuk bir şekilde yazmayı hiç sevmiyorum ama kaç gündür yazamadım.. Başka çarem yok.. Moralimi bozan mesele bugün kesinleşirse daha sonra anlatırım açık açık.. Yayıneviyle büyük bir problem yaşıyoruz da.. Elimde kalabilir yazdığım kitap.. Daha tamamlayamadım ama bu problem çıkınca yazmayı bıraktım tamamen.. Şevkim kırıldı resmen, elim kaleme gitmiyor :((

Kendimi örgüye vurdum tamamen :P Tabii Yusufcuktan arta kalan sınırlı dakikalarda.. Dün evine döndü babaannemiz ve yine başbaşa kaldık beybişimle.. Rahata alışmışım galiba.. Dün Yusufcuk akşamüstü uyuyakaldığında ben de zor attım kendimi yatağa.. Tüm gün süren ağır tempo yormuş beni, hamlamışım :))

Boleroya nihayet başladım.. Bayram için bebişine ya da kendine yeni bir cici arayanlar hemen iki düz iki ters lastikten oluşan ana parçayı örmeye başlasın :)) Ben ortalama bir yaşında bir bebek için 84 ilmekle başladım ama ölçerek de sayıyı ayarlayabilirsiniz. Yünün kalınlığına göre değişir çünkü.. Örgünün eninin sırtı tamamen kaplaması gerekiyor.Boyu da giyecek kişinin dört karışı kadar olacak. Dümdüz dikdörtgen bir parça yani.. Yapım ve süsleme aşamalarını da tek tek göstereceğim inşaallah..



( Tamam kabul ediyorum, bu örgü işini abarttım biraz, evin heryeri yün doldu ama gerçekten negatif enerjimi alıyor.. Çerçeveden saate heryer çiçeklerden, örgüden nasibini almaya başladı.. Yakında Ozan'ı ya da Yusufcuğu da kaplayacak ve çiçeklerle donatacak bir "nesne" örmekten korkuyorum :P Ama ondan önce Yusufcuğun odası için harika bir projem var..)



................


Babaannemiz gitmeden bir gün önce yine ufak bir park kaçamağı yaptık biz.. Nadir güneş ışıklarını yakaladık, "İyi ki gelmişiz.." dedik.. Minnoşumu kaydırdık.. Salıncakta salladık.. Ama daha çok, o oradan oraya koştururken peşinden koştuk.. Daha önce de yazmıştım ya, yürümeyi tamamen bıraktı, sadece koşuyor.. Gitmek istediği yere bir an önce varmak, ellemek istediği şeyi hemen mıncıklamak için sanırım.. Tabii biz her an arkasında olduğumuz için "Şunlar beni yakalamadan yapacağımı yapayım hemen.." düşüncesi de neden oluyor olabilir bu duruma :)) Yaramazlık yapacağı zaman önce yüzümüze afacan afacan bakıp sonra hemen koşmaya başlıyor çünkü.. Belki bakmasak ya da arkasından gitmesek o da acele etmek zorunda hissetmeyecek kendini :P Yavaş yavaş, tadına vara vara kemirecek mesela sokakta bulduğu yarı çürümüş bir mandalina kabuğunu!!

( Bu arada aşağıdaki yazıya bazı arkadaşlar "Şekerli şeyler verme.." diye yorum yazmış ya, bu Yusufcuğun şekerli şeyler yememiş hali arkadaşlar.. Ben hala ne hazır meyve suyu ya da şeker ne de çikolata vermiyorum Yusufcuğa.. İkram edildiğinde bile alıyorum elinden.. Zaten yemesi gereken sağlıklı hiçbirşeyi yemiyor, bari zarar verecek olanlardan koruyayım diyorum.. )

Bu arada..
Babaannesi buradayken çarşafta sallanark uyumaya alıştı Yusufcuk yine.. Dün gece uyuturken akla karayı seçtim.. Umarım hemen salıncağına uyum sağlamaya başlar yoksa yandım ben!!

.....................

Şimdi gelelim sevgili Özlem'in sobesine..

Şimdiye kadar ne olmayı, hangi meslekleri yapmayı hayal ettim?


İlkoulda astronotluktan öğretmenliğe, "İyi çene var sende yakışır.." iltifatları (!) sebebiyle avukatlıktan müdürlüğe (:P) her türlü meslek vardı hayallerimde.. Ama en çok "Doktor olacağım.." diyordum soranlara.. Çünkü babam "Sen ilk müslüman hanım doktorun ismini taşıyorsun, çok yakışır sana.." diyordu..

Ortaokula gelince işin rengi değişti.. Hep sınıfın en yüksek notlarını almama rağmen matematiği ( daha genel anlamıyla sayısal dersleri ) sevmediğimi ve bunlarla değil de "okumak"la vakit geçirmek istediğimi farkettim.. Daha o yıllarda tüm dünya klasiklerini, Türk masal ve romanlarının çoğunu okumuştum zaten.. Öyle ki, hep anneler çocuklarına "Kitap oku.." der, benim annem "Yeter kızım, bu kadarı da fazla.. Gözlerin altı numara olacak, zaten bozuk.." diyordu.. Altı yaşında gözlükle tanışmış bir insan olduğum için annemin kaygısına hak veriyorum aslında çünkü herkes yatar, ben ya koridordaki gece lambasının ışığında ya da yorganımın içinde el feneriyle okurdum kitaplarımı.. Küçük prensesin devin elinden nasıl kurtulduğunu ya da Küçük Prens'in kuzusunu nasıl taşıyacağını öğrenmeden uyumam mümkün değildi..

Bir yazar olmaktı o zamanlar hayalim..
Çocukları çok mutlu eden kitaplar yazan bir yazar olmak..

Liseye gelince bir gerçekle daha yüzleştim.. ÖSS denen bir duvar vardı bu ülkede ve onu aşmadan "diğer tarafa" geçmek mümkün değildi.. Bir süreliğine vazgeçtim hayallerimden ve mutlaka ama mutlaka üniversite okumaya karar verdim.. Bunda, ortaokulda beni istediği kolejde okutmak için arabasını satan babamın ve "Ben istediğim halde siyasi olaylar yüzünden okuyamadım, sen gerçekleştir hayallerimi.." diyen annemin büyük payı var tabii.. En çok onlar için okuyacak ve benimle gurur duymalarını sağlayacaktım..

Okulumda sözel sınıfı açılmadığı için mecburen eşit ağırlık öğrencisi oldum ve matematikle yine uğraşır (!) hale geldim ama bunda da bir hayır varmış.. Benim alanımda çözülen her matematik sorusunun katsayısı sözelcilerinkinden fazlaydı ve bu sayede sözel tercih yapmama rağmen çok daha yüksek bir puan aldım.. Matematiği bu yüzden kısa bir süreliğine de olsa sevdim :P

Lisede en büyük hayalim psikoloji okumaktı.. Hani olur ya, duvarlara istediğin bölümü yazan levhalar asarsın sınava hazırlanırken.. Bizim sınıfta da vardı hepimizin bir levhası ve "Boğaziçi Psikoloji" yazıyordu benimkinde kocaman kocaman.. Akımları inceliyor, muayenehaemin hayalini kuruyordum.. Hatta bir merkeze gidip oradaki psikologlarla görüşme bile yapmıştım alanımı belirlemek için ve parapsikolojide karar kılmıştım!! "Peki neden psikoloji istiyordum?" diye soruyorum şimdi kendime.. Cevabı var ama çok içimi acıtıyor.. Çok özel benim için.. Yazmasam daha iyi sanırım.. İnsan istese de anlatamıyor demek ki bazı şeyleri..

Neyse, kuru üzümden okunmuş kaleme, kardeşlerimin dualarından yolda tekrar ede ede ezberlediğim Cevşen'e kadar hertürlü techizatla sınava girdim ve elhamdulillah iyi bir puan aldım.. Bana yarı şaka yarı ciddi "Bence sen sınava girme, eve gidip çeyizini işlmeye başla çünkü seninle ilgili hiç umudum yok.." diyen bir hocamı iyice morarttıktan sonra - asla bir öğretmene karşı bu ifadeyi kullanmak istemezdim ama çok daha ilerisini duymayı hakeden bir insana karşı kendimi bu kadar frenliyor olabilmem aslında takdir konusu.. Başka konularda da haddi olmayan pekçok müdahalesini gördüm kendisinin - sıra tercihlere geldi.. Tüm kağıdı en yüksek puanlı olandan başlayarak psikoloji bölümleriyle doldurdum ama birtek Boğaziçi'ne yetmiyordu puanım.. Ve ben o sırada sınav sistemi yeni değiştiği için edebiyat tercihi yapabileceğimi bilmiyordum.. Dershanede bir hocam tercihlerimi kontrol etti ve "Sözel puanın tercih ettiğin yerlere göre çok yüksek, yazık etme puanına, Boğaziçi Edebiyat yazalım, sen başla, orada hem çift dal hem de yatay geçiş hakkın var, sonra istersen bölümünü değiştirirsin.." dedi. İstemeye istemeye razı oldum aslında ama şu anda dua ede ede anıyorum onu.. Düşünüyorum da, eğer psikolog olsaydım şu genç yaşımda hastaların dertlerine ağlaya ağlaya, içim şişe şişe göçerdim bu dünyadan.. ( Özlemcim bu kısım senin için ikinci baskı oldu, kusura bakma.. )

Çok şükür kazandım ve edebiyat okumaya başladım.. Ama hiçbir zaman bölümümü değiştirmeye yeltenmedim.. Hem çok keyif aldım okurken hem de ard arda ders bırakan, temel dersleri bile geçmek için sabahlayan psikoloji öğrencisi arkadaşlarımı gördükçe halime şükrettim.. Okulun eğitim dili ingilizce olduğu halde bizim bölümün bazı dersleri Türkçeydi ve bu büyük avantaj sağladı benim gibi evli olarak okuyan birisine.. Hiç kolay geçmedi o yıllar çünkü, daha da ağırını düşünemiyorum.. ( Evet evli okudum ben, sınavı kazandıkta sonra evlendik ve öyle başladık okula Ozan da ben de ama bu çoook uzun bir konu, es geçelim şimdi.. )


Şimdi yaptığım işi çok seviyorum.. Yazmak çok güzel.. Test yazarken bile herhangi bir cümle yerine çocukların içini şenlendirecek, onlara küçük de olsa yeni ufuklar açacak cümleler seçmeye çalışıyorum.. Hayal güçlerine dokunmaya çalışıyorum.. "Kırmızı arabanın freni patladı.." cümlesindense, "Anneme kırmızı bir kır çiçeği hediye ettim.." demeyi tercih ediyorum sıfatları anlatırken.. Çünkü biliyorum, okuduğumuz her cümle iz bırakıyor ruhumuzda.. Çocuklar için güzel cümleler kurmak isityorum.. O cümlelerle düşünüp o cümlelerle konuşsunlar istiyorum..

Hala en büyük hayalim, iyi bir çocuk yazarı olmak.. Ünlü değil, iyi.. Bir çocuğun bile hayatına dokunmak, onun hayalini güzelleştirmek çok önemli benim için.. Çok klasik olacak belki ama bir çocuk dünyayı değiştirebilir çünkü.. Ben buna inanıyorum..

Tabii bu aralar bir de yün ve tasarımla ilgili bir meslek hayalim var :P Allahtan ki ikisi birlikte yürüyebilecek işler :)) Birinden yorulunca diğerine geçiyorum..


Neyse.. İyi ki moralim bozuk.. Olmasa ne kadar yazardım Allah bilir..


Son not: Biletlerimizi aldık.. Arefe günü İstanbul'dayız inşaallah..

8 Aralık 2007 Cumartesi

Bunaldımm..


Yoruldummm..


Patlamak üzereyimmm....


Şu kitap bittiği an üzerimden bir dağ kalkacak sanki..

Yoğunluk, yazacak zaman bırakmasa da güzel günler yaşıyoruz çok şükür.. Yusufcuk hem büyüyor hem de gittikçe daha da hareketleniyor.. Ben her defasında daha fazlası nasıl olabilir diye düşünüyorum ama oluyor..

Artık sadece kulaklarını değil -kırparak- gözlerini, -çekerek- burnunu, -kocaman açarak- ağzını ve -kafasına vurarak- aklını (:P) gösteriyor benim oğlum :)) Bestesi ve güftesi kendisine ait şarkılar mırıldanıyor, aktğında kendi burnunu kendi siliyor, "çak bi beşlik" oynamayı biliyor.. Yürümüyor.. Dur duraksız koşuyor.. Koştukça düşüyor.. Düşünce hemen acıyan yerini göstere göstere bana geliyor ağlamaklı.. "Anne öpmüş geçmiiişş.." yapıyoruz, kanıyor :))

Bense çoğu zaman masanın başında, orada değilsem de yünlerimin arasında kaçamaktayım..
Son stres mamülüm aşağıdaki saat.. Konu mankenimiz yine renksiz İKEA saat :)) Çevresini lastik ördüm ( bir düz bir ters ) ve birkaç çiçekle de süsledim.. Oturma odam daha güzel artık.. Sırada yatakodası için başladığım kırmızılıyı bitirmek var :)) Bir de tabii bolero.. Örüp aşama aşama fotoğraflayacağım inşaallah.. Çok güzel ve çok ilginç çünkü.. Ama ne zaman? Allah bilir..



( Özlemcim, bir sonraki yazım soben için olacak inşaallah, şimdi yetiştiremedim.. )

4 Aralık 2007 Salı

Tamam Sümüklücüm kızma.. Geldim işte :))

90 sayfa tamamdır.. Kaldı 30 sayfa.. Onu da bayrama kadar yetiştiririm Allah'ın izniyle..

Bu arada.. Kitapla ilgili soru soran arkadaşlar vardı.. Kamuoyu açıklamamızı yapalım hemen :P

Yazdığım kitap benim kişisel bir kitabım değil.. Dört yazardan oluşan bir ekip kitabı. İlköğretim 4. sınıf için derslere yardımcı, etkinlik ve testler içeren bir kitap. Ben sadece Türkçe bölümünü yazıyorum. Anlayacağınız, öğrencilerin etütlerde test çözerken hayır dua ede ede andıkları (!) yazarlardan biriyim :))


....................


Sonraya kalırsa yazmayı unutabilirim.. Önce birkaç haber ve kutlama..

Canım Erik'im mucizesine kavuştu çok şükür.. Şimdi sırada kaç bebiş olduğunu öğrenmek var :)) Rabbim hayırla ve sağlıkla kucağına alıp öpe koklaya büyütmeni nasip etsin Tubacım..

1 Aralık'ta tombiş Berk'imiz, bugünde fındık Zeynep Erva'mız doom günü şekeri oldular :)) Her ikisine de hayırlı uzun ömürler diliyorum.. Anneciklerine de sevgiler yolluyorum, muk mukk..

......................



Aşağıdaki fotoğraflar bir iki gün önceki alışveriş maceramızdan.. Ben ve zavallı "poz" çabalarım.. Anlaşılan uzun bir süre Yusufcukla doğru düzgün bir anne-oğul fotoğrafımız olmayacak.. Asla ama asla kucakta durmuyor çünkü artık.. Adımını basmadığı bir milimetrekare alan kalsın istemiyor.. Kucağımıza alır almaz basıyor çığlığı, atıyor kendini yerlere.. Puset de tamamen çıktı zaten hayatımızdan..



Bu arada, alışveriş merkezinin yılbaşı süsleri de zor kurtuldu Yusufcuğun elinden..
Yüksek gayretimden ötürü beni tebrik etmeleri lazım :P
İki saniyede tüm emeklerinin boşa gitmesi işten bile değildi..




......................


Kayınvalidem geldiğinden beri en çok yaptığımız şeylerden birisi "katmer" ve "bükme" partisi düzenlemek :)) Genellikle aile arasında oluyor ama iki kere misafir de ağırladık.. Biraz daha kalacak olsa eminim sayı artardı..


Şimdi sırada, hamurişi ustası babaannesinin küçük çırağı Yusufcuktan hamur açma dersleri var..

İyi hamur açmanın sırrı nedir?

İşte ayrıntılar..

Önce oklava, alttaki yaşını almış iki, üstteki yeni çıkmış üç dişle şöööyle sağlamca ısırılıp kontrol edilir.. Mazallah sağlam falan olmaz, hamur yarım kalır sonra..


Diş testini geçen oklava hazırlanan bezelere batırılır ve bezeler sündürülür..
Burada amaç oklavanın hamuru esnetip esnetemeyeceğini kontrol etmektir..


Bu test de bitince sıra hamur açılacak sofranın boş bir köşesinde
oklavanın iyi dönüp dönmediğini kontrol etmeye gelir..

"Tek tek açmak kolay, bakalım üç bezeyi bir arada açabiliyor mu?"
diye de denendikten sonra..


Sıra artık yapışmasın diye üzerine un serpilen hamuru açmaya gelir..

Küçük beze büyür, büyüüüür...


Babaannenin de yardımıyla harika bir katmer hamuru olur :))

Afiyet olsun :))
Siz bakmayın, katmerin lezzeti undadır, haşhaşın cinsindedir diyenlere..
Ben size püf noktaları verdim işte.. Bu testleri yapın, güzel olmazsa görüşelim..


....................


Unutmadan şunu da ekleyelim..

Yusufcuk yiyor demiştim ya.. Siz ona da inanmayın..
Kuru ekmeğe talim yine günlerdir :((