30 Kasım 2007 Cuma
Minik pembe dükkanın kapısını yavaşça açıp içeri girdi genç kız. Burnunun üzerindeki küçük yarım gözlükleriyle kendisine gülümseyen tezgahtara "Biraz gözyaşı istiyorum" dedi. "Hatta biraz değil elinizde ne kadar varsa." Sustu. "Sadece iki şişe" dedi tezgahtar, "Ancak onlardan birini eşi avcılar tarafından vurulmuş bir ceylana götüreceğime söz verdim."
Tezgahtar gözyaşı şişesini ararken rafları inceledi genç kız; cam bir kavanoza konulmuş umutlar, bebek gülücükleri, bir-iki tane kalmış sevgi sözcükleri, iyi süslenmiş birkaç güzel rüya, özleyenler için iki kocaman çocukluk günü, bir türlü anlaşılamamış bir sevda, minik bir serçenin kalp atışları... "İşte" dedi tezgahtar ve küçücük bir şişe uzattı genç kıza. "Teşekkür ederim" dedi ve cebinden çıkardığı bir avuç mutluluğu uzatarak ekledi genç kız: "İnanın size verecek başka hiçbirşeyim yok." Başını salladı tezgahtar ve dışarı çıktı genç kız.
Yavaşça adımladı tozlu yolları ve sonunda onu sahile götürecek patikaya vardı. "Biraz çiçek toplamalıyım.." dedi kendi kendine. "Denizler çiçekleri sever." Arılarla kavga etti, dikenler çizdi ellerini ama sahile vardığında kucağındaydı kırların tüm çiçekleri. Uyuyordu deniz. Onu uyandırmamak için ayaklarının ucunda ilerledi kıyıya ve her zaman yaptığı gibi bağırmak yerine başıyla selam verdi denizyıldızlarına. Oturdu genç kız, kucağındaydı çiçekleri. Kumların üzerine birşey yazmak geldi içinden ama doluydu elleri. Oysa yazsaydı "Başını kaldır ve yıldızlara bak! " yazacaktı genç kız, "Ne kadar mutlu, kalabalık ve ışıltılı görünüyorlar değil mi? Oysa bizden bile daha uzaklar birbirlerine, bizden bile!.." İçini çekti genç kız, büküldü çiçeklerden birinin boynu ve deniz uyandı aniden...
"Rüyamda çok kötü şeyler gördüm" dedi, "Gökyüzünün rengini çalmıştı birkaç acımasız martı ve ben baştan aşağı kahverengiydim!" Elindeki çiçekleri uzattı genç kız, mutlu oldu deniz. Her kıyıya vuruşta birkaçını aldı çiçeklerin. "Senden bir ricam var.." dedi genç kız, "Acaba benim için ağlayabilir misin?" Şaşırdı deniz. Şimdiye kadar hiçkimse böyle birşey istememişti ondan. "Elimdeki şişede biraz gözyaşı var. Onu da alır mısın çiçeklerle beraber ve ağlayabilir misin benim için her kıyıya vuruşta?" Evet, evet! En son böyle demişti genç kız..
"Peki o buna değer mi?" diye sordu deniz, "Gerçekten değer mi?" "Evet" dedi genç kız, "istersen sorabilirsin gözlerime." Baktı ve genç kızın gözlerinde kaybolmaktan korktu deniz.. "Tamam.." dedi, "Her kıyıya vuruşta ağlayacağım senin için."
O günden sonra hep ağladı deniz, her kıyıya vuruşta. Söz vermişti bir kere, denizler kolay kolay dönmezler sözlerinden. Herkes duydu onun hıçkırık seslerini ve hep kır çiçekleri gördüler kıyıya vuran dalgaların ellerinde.
O günden sonra genç kızı gören olmadı. Kim bilir belki de yeni bir sahildeydi ve kumların üzerine "Başını kaldır ve yıldızlara bak. Ne kadar mutlu, kalabalık ve ışıltılı görünüyorlar değil mi? Oysa bizden bile daha uzaklar birbirlerine, bizden bile..." yazamıyordu yine, ellerinde yeni denize hediye edeceği yeni kır çiçekleri olduğu için. Ve belki de dolaşacaktı tüm sahillerini tüm denizlerin, onun yerine ağlamaları için.
Ama hep merak etti genç kız, acaba tezgahtarın diğer gözyaşı şişesini verdiği ceylan da bir deniz bulabilmiş miydi kendine? Yoksa bir bulut muydu onun anlaştığı? Her yağmur yağışında minik bir gözyaşı şişesi aradı bulutlarda genç kız çünkü ancak bir ceylan bu kadar güzel ağlayabilirdi...
( Lise karalama defterimden.. )
Yorumlarınız için de hassaten teşekkür ederim.. Üzerimde onlara cevap yazamamanın mahcubiyeti var ama affınıza sığınarak bir süre daha izin istiyorum.. Merak etmeyin, dönüşüm muhteşem olacak :P Neler var neler.. Yeni bir saat tasarımı, canım Ozan'ımın doğumgünümüz için harika dizelerle süsleyerek hediye ettiği şık saatim ( vaaaavvvv ), yapımı ve süslenmesi en fazla iki gün süren ama her görenin hayran kaldığı bir bolero ve yapımı, Yusufcuktan yeni kareler, birkaç kitap önerisi.. Hepsi ama hepsi kafamda dönüp duruyor "Yaz bizi, yaz bizi.." diye :))
Vakit.. Sadece biraz boş vakit istiyorummmmm...
27 Kasım 2007 Salı
Aaa.. Yusufcuk kreşe mi başlamış yoksa ?
Acaba ?
Acaba ?
Yok yok..
Başlamamış..
Haftasonu ufak bir kreş gezisi yaptık ailece :)) Yusufcuk için değil ama benim için.. Buradaki bir kreşin müdürü acil olarak ingilizce öğretmenine ihtiyaçları olduğundan bahsetmiş Ozan'a.. O da bana anlattı eve gelince meseleyi.. Benim okuduğum okul ve bölüm itibariyle hem Türkçe hem de İngilizce öğretmenliği yapma imkanım var. "Haftada birkaç gün, birkaç saat derslere girersin, Yusuf da o sırada kreşteki çocuklarla oynar, değişiklik olur, enerjisini atar.." deyince öğretmenlik yapmaya hiç niyetim olmasa da görüşmeyi kabul ettim.. Neyse gittik.. Bir süre müdürün gelmesini bekledik ve bu süreyi de yukarıda görüldüğü üzere kreşin her türlü alet edevatını mıncık mıncık oynamak suretiyle değerlendirdik :)) Öyle ki müdür geldiğinde Yusufcuğu spor salonundan zor çıkardım yukarıya bağırış çağırış.. Yukarı çıkınca da adamcağızın kalemlerini hacamat etti zaten!!
Biz görüşmeye başlayınca şartların hiç de Ozan'ın anladığı ( ya da uydurduğu diyelim :P ) gibi olmadığı ortaya çıktı :)) Haftanın altı günü 8-17 çalışacak ve iki gün de 19:00'a kadar nöbetçi kalacak bir öğretmen arıyorlarmış.. Ayrıca kreşin 3 yaş altı bölümü de yok.. Hal böyle olunca başvuru formunu bile doldurmama gerek kalmadı.. Ufak bir macera yaşamış olduk :))
Ama Yusufcuğun kreşteki mutluluğunu ve kocaman bir çocukmuş gibi oyuncaklarla oynayışını görünce kafamdaki "kreş için beş yaş sınırı" üçe kadar düştü diyebilirim :)) Benim sosyal bebişim, o oyuncakların yanında bir de küçük arkadaşlar olsa ne kadar mutlu olacaktı kimbilir?
...................
Siz bizi özlerken biz başka neler yapıyoruz peki ?
Ben malumunuz bu haldeyim :))
Kitabımı yarıladım binlerce şükür.. Babaannemiz bir hafta daha kalacak galiba.. O arada ne yapsam kâr.. O gidince de kalan kısmı gece falan yazarım artık yavaş yavaş.. Bu kadarını bile ummuyordum gerçekten.. Çok rahatladım.. Sağolsun babaannesi çok güzel oynuyor Yusufcukla.. Sadece emmeden emmeye bana geliyor diyebilirim :)) Ama zaten bu çok sık olduğu için pek ayrı kalmıyoruz :P Bu aralar yine yemiyor Yusufcuk ama benim de aynı anda dört dişim çıksaydı yemek yemez ve Yusufcuk gibi dişlerimi ellemek isteyenlere ağzımı açmazdım!! Gece de - dün gece olduğu gibi - her yarım saatte bir uyanır, ağlar, emer, tam dalar gibi olunca bir daha uyanır ağlardım.. Annem de en sonunda yatmayı falan boşverir, yatağın içinde oturur, beni emzirir vaziyette kucağında uyutur, uyanınca da hemen emzirir, öyle sabahlardı..
Ama eğlenceli şeyler de yapıyoruz tabii.. Mesela geçen hafta küçük abimiz Ahmet Aydın'ın doom günüsüne gittik.. Yusufcuk onu bir an yanlız bırakmadı sağolsun :)) Hem oyuncaklarını paylaştı hem de mum üfleyişini..
Sonra, sonra... Uzun yürüyüşler yaptık babaannemiz ilk geldiğinde ve Yusufcuk bir seferinde mucize eseri arabada uyudu kaldı yine.. Eve gelince yatağına yatırmaya bile kıyamadık uyanır diye.. Girişteki halıyı kıvırıp orada uyuttuk bebişimi..
Soğuk hava vurdu galiba, uzun uzun uyudu o halde..
Parkta oynamayı ve poz vermeyi de ihmal etmedik tabii..
Baba baba heeeyyyyy..
( Yusufcuğun yeni şarkısı )
Bunlar da yeni kelimeleri:
Addayh: Allah
Tatlış tatlış konuşurken o serçe ağzını yiyesim geliyor..
...................
Yusufcuk artık kesinlikle ama kesinlikle pusette oturmuyor.. Son iki yürüyüşümüz resmen işkenceye dönüştü.. Yanımda kayınvalidem olmasaydı kaldırıma oturur hümgür hüngür ağlardım kesinlikle.. Etini koparıyorlarmış gibi bağırıyor oturur oturmaz ve iki seferdir eve o babaannesinin kucağında - daha doğrusu kendini yere ata ata ulaştığı asfalt sefasını yapa yapa - ben de boş bebek arabasını ittirir vaziyette geliyoruz.. Satılık puset var haberiniz olsun :P
Oğlumun büyüdüğünü ve bebek arabalarının bebekler için olduğunu kabul etsem iyi olacak galiba :)) O artık yürümek istiyor hem de kesinlikle eli tutulmadan.. Ayrıca çok da sorumluluk sahibi.. Kendi çantasını kendi taşıyor - daha doğrusu sürüklüyor :))
Yusufcuğun evde erişemediği yer kalmamış durumda.. En güvenli yer orası olduğu için birçok şeyi şifonyerin üstüne koymuştum ama orası da gitti elden.. Sabah kayınvalidem seslendi.. Giitim baktım, bizimki en alt çekmeceyi çekmiş, üstüne çıkmış, oradan şifonyerin üstünü karıştıryor.. Artık yatak odamızın kapısı da mutfak gibi 7/24 kapalı duracak anlaşılan..
..................
Yusufcuk maşaallah her dediğimizi istisnasız anlıyor artık.. Ama bir derdi var.. Konuşamadığı için kendi derdini anlatamıyor.. Bu da onu bazen çok agresif yapıyor.. Biz istediği şeyi anlayıp da eline verene kadar "ıyhh" diye diye göstermekten bir hal oluyor.. Anlayamaz da gecikirsek öyle hırçınlaşıyor ki anlatamam.. Konuşmayı bir an önce öğrense çok iyi olacak :))
....................
Bloga yazmayı da sizleri okumayı da çok özlemişim.. Kısa kısa ama daha sık yazsam iyi olacak galiba.. Gerçi iki gecedir tam ben yazacağım elektrik kesiliyor, mum eşliğinde Yusufcuğu oynatıyoruz oraya buraya kaçmasın diye karanlıkta.. Ama inşaallah daha sık yazacağım artık..
21 Kasım 2007 Çarşamba
......................
Babaannemiz geldi.. Yusufcuk mesaisine başladı!!
İyi anlaşsalar da arada Yusufcuğa gelenler geliyor ve deli gibi kucağıma koşup sıkı sıkı yapışıyor bana.. İlgi saatinin geldiğini anlayıp kalkıyorum masamın başından.. Aynı evin içinde olsak bile özlüyor beni bebeğim..
Vampir dişlerimiz kendini kurtardı da ortadaki iki dişten hala haber yok.. Belki de bu yüzden biz Yusufcukla dün gece saat 3-4 arası başbaşa oynadık yatakta.. Birtürlü uyumak istemedik!!
.....................
En tatlı bebiş yarışmasında Yusufcuğa verdiğiniz destekten dolayı hepinize çok teşekkürler.. Söz verdik, Yusufcuk ilk fırsatta öpücük yapacak size :))
Ama çok sinirimi bozan bir durum var ortada.. Yarışma sayfalarında puanı yükselen bebekleri belirleyip sabote ediyor bazı üyeler.. Yarışmada önemli olan bir bebeğin oy almasından çok kaç puan aldığı.. Puanlar, oy veren kişi sayısına göre ortalanıyor ve ne kadar çok kişi düşük oy verirse ortalama o kadar düşüyor.. Ve bazı üyeler, yüksek puanlı bebişlere düşük puanla oy verip ortalamalarını aşağı çekiyorlar.. İki seferdir bakıyorum, oy veren kişi artıyor ama ortalama hızla düşüyor.. Haksızlık bu ya..
Bu sanal bir yarışma, biliyorum.. Ama hiçbir konuda haksızlığa gelemeyen ben, bu konuda da gelemiyorum.. Hatta Yusufcuğun fotoğrafını gönderdiğime de bin pişman oldum.. Ben hiçbir bebeğe sırf ortalaması düşsün de benim oğlum derece alsın diye düşük puan vermedim, vermem de.. Sanal bile olsa bu da bir yarışma ve herşey kuralına göre olmalı..
Neyse..
Bu saatten sonra yapacak birşey yok..
Benim bebişim annesinin en tatlısı zaten :))
...................
Çooook uykum geldi.. Bu seferlik kısa olsa yazımız, bana kızmazsınız değil mi? Yusufcuğun da fotoğrafını çekemiyorum pek.. Bir dahaki yazıya eklerim inşaallah küçük vampirimi :))
17 Kasım 2007 Cumartesi
"Kardeş bebek"i bekleyen Adam bebişimiz ikinci yaşını doldurdu, Kuaybe teyzesi baktı baktı doyamadı güzelliğine..
Ne zamandır heyecanla beklediğimiz ama bir yandan da "Ah biraz daha doğmasalar, büyüseler annelerinin göbişinde.." dediğimiz üçüz bebişlerimiz dünyaya geldi.. Anneleri de onlar da çok iyiymiş Allah'a şükür.. İnşaallah en kısa zamanda sağlıkla dönerler evlerine..
Sonraa... Sevgili Hacer'in oğlumla adaş bebişi Muhammed Yusuf da doğdu :)) Annesi son yazısında kontrole gitmekten falan bahsediyor ama sürpriz yaptı demek ki o da..
Rabbim hayırlı ömür versin, analı babalı büyütsün tüm bebişlerimize..
Gelelim bizim evden haberlere..
Yusufcuk yeni bir oyun-eğlence geliştirdi kendine.. Eline geçen herşeyi kalorifer peteğinin arkasına atmak, girmemekte direnenleri de ittire ittire oraya sokmak :))
Dün evin heryerinde arayıp bulamadığım TV kumandası ve Yusufcuğun çorabının teki bile oradan çıktı!! Artık birşeyler ortadan kaybolunca hemen oraya bakıyoruz :)) Özellikle de küçük birşeyler..
Haa, bir de.. Bu aralar bize misafirliğe gelmek isteyen olursa lütfen halılarımızın üzerinde dikkatli yürüsün.. Her an ayağına kırık bir arabanın tekerleği batabilir ya da plastik limonluğumuz düşmesine sebep olabilir.. Hayır, halının üzerinde olsa ikaz etme gereği duymam, görürsünüz zaten ama Yusufcuk derli toplu bir bebek.. Etrafta ne varsa tıkıştırıyor halının altına :)) Maksat ev dağınık olmasın..
Annesi üzülür sonra :P
Kalorifer peteğinin arkası ve halıların altı dolunca da devreye çamaşır makinemiz giriyor tabii :)) Bu, dün çamaşır atmak için makinenin kapağını açtığımda karşılaştığım manzara :))
Bizim ev tam "sürprizhane" oldu, nereyi açsak Yusufsal sürprizlerle karşılaşıyoruz.. İtiraf etmeliyim, biraz uğraştırıcı ama çok şirin :))
Yanlız ciddi ciddi temiz, titiz ve derli toplu bir çocuk olacak galiba benim oğlum.. Ben ne zaman evi süpürecek olsam, benden önce davranıp süpürge başlığını hemen televizyon, mama sandalyesi, beni ayaklarım vb. yüzeylerde gezdirmeye başlıyor :)) Eline geçirdiği ufak tefek bez ya da kıyafetlerle yerleri ya da fırın kapağını siliyor.. Ben çamaşır asarken de tek tek bana veriyor kıyafetleri "Iyhh Iyhh" diyerek :)) Başak bebekleri titiz olur derlerdi de inanmazdım :P
Yusufcuk tehlikede sınır tanımıyor.. Tam iki dakika içinde bunu becermiş dün gece dikkatimizin üzerinde olmadığını farkedince!! Arkamızı bir döndük ki kanalları değiştiriyor :))
Size kötü bir haber.. Bizi biraz özleyeceksiniz :P
Bu arada, biz bu fotoğrafla "Akıllı Bebek" sitesinin "en tatlı bebiş" yarışmasına katıldık..
Yusufcuğa oy vermek isterseniz bu linke tıklayabilirsiniz.. Oy veren herkesi tek tek öpecekmiş Yusufcuk ağzını küçücük "o" yapıp, öyle dedi :))
14 Kasım 2007 Çarşamba
İlk sürprizimiz biraz minik..
Ucundan patlak vermiş üçüncü bir diş :))
Arkadaşı da ha patladı ha patlayacak gibi duruyor..
İki gecedir 1.. 3.. 7.. 12.. 15'ten sonrasını saymıyorum artık uyanmaların.. Ama öyle böyle değil, taa yatakodasında uyuyan ve normal şartlarda bizi duymayan babamızı bile uyandırıp getirecek kadar acı acı ağlıyor Yusufcuk :(( "Geçecek bebeğim geçecek.."diyorum her sarıldığımda..
Yanlız acayip bir durum var..
Alttaki iki dişimizin üstündeki yani yukarıdaki orta iki diş yerine onların yanındaki iki tane çıkıyor!! Bu normal mi? Yoksa Yusufcuk küçük bir vampir miiiii!!!!
İkinci sürpriz için önce "Maşaallah" deyin bakayım..
Hıh, tamam.. Bu kadar "Maşaalah"tan sonra gönül rahatlığıyla yazabilirim..
Yusufcuk yemek yemeye başladııııııı :))
....................
Üçüncü sürpriz çoooook tatlı..
Bunun için de bir "maşaallah" istiyorum..
Yusufcuk bizi öpmeyi öğrendi..
Tamam, "puykk" sesi çıkmıyor ama dudaklarını kapatmazsa çıkmaz tabii :)) Ağzını küçük bir "o" yapıp yanağımıza yapıştırıyor "Hadi öp bebeğim.." dediğimizde :))
......................
Bu madde bir sürpriz değil bir durum aktarması :))
.....................
Son üç günüm perişan geçti!! Gece uyuyamadığım gibi gündüz de uyuyamadım hiç ve doğal olarak hiç çalışamadım.. Kitap yetiştirme meselesinin üzerine bir de dört diş sürpriz yapınca başka çaremiz kalmadı ve babaannemizi çağırdık yardıma.. Çünkü babamızın sınavları var ve yüksek gerilim hattı gibi geziyor evin içinde.. Ondan yardım beklemek bir yana, hem onun çalıştığı odanın hem de salonun kapısını kapatmak suretiyle "mızırdama izolasyonu" sağlayarak biz ona yardım ediyoruz :)) Annesi işyerinden izin almış sağolsun, bu haftasonu gelecek inşaallah.. O Yusufcuğu oyalarken ben de bir hafta on gün içinde işi toparlarım diye düşünüyorum.. ( Ama yanlış anlaşılmasın, sadece düşünüyorum, hiçbir iddiam yok!! )
12 Kasım 2007 Pazartesi
Şimdi hemen bu enerjimizi bekleyen iki sobemize harcayalım..
Önce Zehra'nın sobesi..
(Sobeye ait cümleleri koyu yazıyorum, benimkiler normal..)
1.Ben küçükken, yıldızların gükyüzünde biryerlere bağlı olduğunu, öyle gece lambaları gibi aşağı sarktıklarını sanırdım.. Eee, boşlukta sallanacak halleri yok di mi :)))
2.Aslında ben, çok kıskanç bir insanım.. Haset anlamındaki kıskançlık değil ama bu.. Aidiyet duygusuyla ilgili olan kıskançlık.. Bana ait olan, benimle ilgisi olan herkesi, herşeyi başkalarından kıskanırım.. En büyük mağdurum da Ozan tabii :)) Zavallımın içine fenalıklar geliyor bazen "sorgu seansları"mdan!!
3.İlk kopyamı ne zaman çektiğimi gerçekten hatırlamıyorum.. Son kopyamı hatırlıyorum ama söyleyemem :)) Yanlız lisede sınıfca, tam teşekküllü bir kopya maceramız vardı ki hala hatırladıkça gülerim.. Sayın geometri hocamız, bizi affedin!!
4.En saçma huyum, simetri, uyum ve düzen hastalığım sanırım.. Daha önce her çamaşır için sepette aradığım aynı renk mandallardan bahsetmiştim :)) Farklı örnekler de verelim.. Yamuk duran bir sandalye ya da tencere kapağını hemen düzeltmem lazım.. İster kendi evimde ister bir restorantta, farketmez!! Bulaşık makinemde kase bölümüne asla bardak konulamaz mesela, başkası koysa bile çıkarır yeniden dizerim bulaşıkları.. Öyle yapmasam çalışmayacak mı makine? Tabii ki çalışacak.. Maksat hayatı kendime daha da zorlaştırmak olsun !!
5.Cep telefonum bankamın ve kadim dostum gnçtrkcll'in mesajları ile dolu :)) Onları da bir ara silsem iyi olacak.. "SMS belleği doldu.." diye uyarı veriyor telefon.. Bayram, seyran ve özel günleri saymıyorum tabii.. O zaman yoğun bir mesaj trafiğim oluyor haliyle :))
6.Aşk bence çok ama çok çabuk biten birşey.. Gerçekçi olmak lazım.. Ama önemli olan yerini neye bıraktığı.. Sadakat dolu bir sevgiyse eğer, üzülmüyor ki insan zaten :))
7.En sevdiğim bloglar hangileri diye merak ediyorsanız link (izleme) listeme bakmanız yeterli..
.....................
( Öğlen başladığım bu yazıya uzun bir ara verdim, Yusufcuk uyudu, şimdi sıra ikinci sobede.. )
.....................
İkinci sobe ise sevgili Archi'nin sayfasında okuduğum ve bana çok ilginç geldiği için sobeye çevirmesini rica ettiğim bir konuyla ilgili.. Duyduğumuzda çığlık atmak istediğimiz sorular ve cümleler..
- Normal mi sezaryen mi?
İkinci cümle, birebir muhatap olduğum bir cümle!! Ben çocuk doğurmuş olmadıysam eğer, doğduğundan beri gece gündüz bakıp emzirdiğim, gaz-naz hertürlü zorluğunu çektiğim, hala tüm gece uykularımı kendisine feda ettiğim bu yavru kimin? Plasenta ayrıldığı için hayatı tehlikeye giren Yusufcuğu "İlla normal doğum yapacağım.." diyerek bekletseydim ve sonra da onu kaybetseydim daha mı mutlu olacaktınız, çok merak ediyorum.. ( Cık cık, bak yine sinir oldum durduk yerde!! )
- Aaa annesi miiii? Ben ablası sanmıştım..
Bu soruya da çığlık atmak istiyorum ama sevinçten :P
- Kocan için mi kapandın?
Sorunun soruluş tarzından soran kişilerin eğitim ve algılama seviyeleri kendini belli ediyor aslında ama ben yine de belki anlarlar umuduyla şunu yazmak istiyorum.. Hayır, eşim istediği için takmıyorum başörtümü.. Annem istediği ya da babam zorladığı için de takmıyorum.. Herhangi bir gruba üye olmak ya da bir partiye yandaşlık etmek için de takmıyorum.. Sadece ve sadece Allah emrettiği için, O istediği için takıyorum.. Yeterince açıktır umarım..
- Kuaybe mi? Cık cık.. Neden Türkçe değil de Arapça bir ismin var?
Bu soruyu bana soranlardan birisi de ismi "Sami" olan bir doktordu.. Çok trajikomik gerçekten :)) Ya o güne kadar isminin anlamını ve kökenini merak edip araştırmadı hiç ya da kendi ismine de gıcık..
Evet Arapça bir ismim var, tıpkı ismi Ali, Mehmet, Esra, Hatice, Zeyneb, Faruk ya da Beyza olanlar gibi.. Aradaki fark, benimkinin nadir duyulan bir isim olması o kadar.. Ayrıca bu durumun bence hiçbir sakıncası yok, sizce de olmasın..
( İsmimi ilk defa duyup anlamını merak edenleri kastetmedim bu kısımda, anlamışsınızdır ama ben yine de belirteyim.. Beni kızdıran sırf Arapça olduğu için gıcıklık yapanlar.. Latin kökenli bir ismim olsaydı eminim hiç sesleri çıkmazdı..)
- Uyandın mı?
Yoo, öyle mi görünüyor? Böyle uyurum ben.. Yürür, konuşur vaziyette.. Siz öyle yapmıyor musunuz yoksa?
- Geldin mi?
Hayır, o benim kopyam.. Önden onu yolladım, ben yoldayım :))
- Kadınlar akşama kadar n'apıyor ki evde?
Emin olun bilmek istemezsiniz!!
- Bu çocuğa neden mama vermiyorsun?
Bir senedir bu cümlelere muhatap olmaktan içime fenalıklar geldi.. Yeteeeeeeerrrrrr..
Öğlenki enerjikliğim yerini kapanmaya çalışan gözlere bıraktığı için aklıma şimdilik başka birşey gelmiyor.. Gelirse eklerim..
Ben de ilk sobe için ilhamını bekleyen k.i.s.d, Sümüklüböcek ve Archi'yi, ikinci sobe içinse Ayça, Sabahnur ve Özlem'i seçiyorum..
Sobe ciciklerim sobeee :))
.................
Bu arada, Yusufcuğun özellikle son iki haftadır beni depresyonlara sürükleyen :P uykusuzluk ve huysuzluğunun sebebi açığa çıktı.. Tabii ki diş.. Dört kocaman beyaz kabarıklık var üstte.. Allah onun da benim de yardımcımız olsun.. Calpol verdim şimdi, inşaallah uyur şöyle iki saat falan.. Çalışmam lazım, tabii bunun için de önce bilgisayarın başından kalkmam :))
9 Kasım 2007 Cuma
Az önce "Seni ben ellerin olsun diye mi sevdim.." şekinde başlayan Türk sanat müziği eserimizi son perdede cırtlak sesimle icra etmek suretiyle Yusufcuğu uyuttum ve "Uyku mu blog mu, uyku mu blog mu?" savaşını blog kazandı :)) Şöyle uzun uzun yazamadım ya olanları kaç gündür, içimde kaldı..
Hayatımın yeni ritmine alışmaya çalışıyorum.. Kendimce bir düzen kurdum, onu uygulamaya başladım bu hafta.. Biraz zorluyor ama olsun, kitap bitene kadar dayanmam lazım mecburen..
Gündüz normal (!) yaşıyor, gece tam bir iş kadınına dönüşüyorum :)) 12 civarı Yusufcuğu uyuttuktan sonra geçiyorum masamın başına, Allah ne verdiyse artık.. Rekorum saat ikiye kadar çalışmaktı, onu üçe uzatmayı planlıyorum.. Gündüz Yusufcuk uyudukça ben de uyumaya çalışıyorum ama şimdiye kadar çok nadir oldu bu..
Geçen hafta annesi depresyonun dibine vurmuş bir haldeyken, Yusufcuğun uslu uslu oturup bu karmaşanın geçmesini beklediğini zannetmiyorsunuz değil mi?
Zannetmeyin zaten :))
Yanlız yazacaklarım şikayet değil "arz-ı hal"dir, yanlış anlaşılmasın..
Yusufcuğun genel bir günü :))
Tabii bu arada sürekli yeni şeyler öğrenerek ve uygulayarak beni mest etmeye devam ediyor..
Mesela, "Hımm.." yapıyor artık bize, o küçük tam ısırmalık parmağını bir aşağı bir yukarı sallayarak.. Ben ona kızacağıma o bana kızıyor :)) "Yaramazlık, kızmak, fena, cık cık.." gibi kelimelerle eşleştirmiş galiba o hareketi, ne zaman bunlardan birisini söylesek hemen başlıyor "Hımmm.." yapmaya..
Bir de evin içinde küçük direksiyonunu çevire çevire "İyyynn ğğiiinn neee.." diye araba kullanmıyor mu, tam görülmeye değer :)) Arada kornaya basmayı da ihmal etmiyor tabii..
Yeni bir oyun arkadaşı da var.. Gerçi bu zavallı küçük sandalye "arkadaş"tan çok "kurban" tanımını tercih ederdi herhalde.. Eviriyor, çeviriyor, üstüne çıkıyor, yere vuruyor.. Eee, Ozan'a diyorum bu çocuğa bir "activity center" alalım diye ama dinlemiyor beni.. Yusufcuk da kendine activity centerlar oluşturuyor.. Belki de böylesi daha iyidir di mi, hazırındansa kendisinin oluşturması :))
Yusufcuk, bizi taklit etmeyi o kadar geliştirdi ki, yaparken farkına varmadığım pekçok şeyi o yaptıkça farkediyorum.. Mesela salona girince önce hemen koşup kumandayı alıyor ve basıp televizyonu açıyor.. Bunu alışkanlık haline getirdiğimi, Yusufcuk taklit etmeye başlayınca farkettim.. Şimdi değiştirmeye çalıştırıyorum.. Artık daha seçici olmam lazım..
Bu arada televizyon demişken, az önce Yusufcuğun bir gününü anlatırken yazdığım, yeni keşfettiğimiz programdan bahsedeyim.. TRT'de akşamüstü saat 17:30 18:00 civarı bir program var "Gece Bahçesi" diye.. Bir türlü başından sonuna kadar seyredemediğimiz için tam başlama saatini bilmiyorum.. Yusufcuk ona bayılıyor.. Çok şirin karakterler var, onlarla birlikte zıplıyor, müzik çalınca oynuyor.. Hatta bir karakter var, "Maka Paka" galiba adı, beyaz tombik birşey, orayı burayı temizleyip duruyor.. Ben bile bayılıyorum onu izlemeye :P
Sabahları da "Elma Kurdu Nam Nam"ı seyrediyoruz oğluşumla, orada da pembiş hipopotama bayılıyor :)) Annemin neden bizimle oturup saatlerce çizgi film izlediğini daha iyi anlıyorum şimdi.. Başka çaresi yokmuş ki..
Dün akşam kaşla göz arasında kafasını koltuğun arkasına vuran Yusufcuğun alnına buz koydum şişmesin diye.. Ağladı tabii.. Ben de koymamı istemiyor diye ağladı zannettim.. Meğer kendi yapmak istiyormuş!! Verdik eline.. Artık yaralarını kendi sarıyor oğluşum :))
Başka, başka.. Neler vardı?
Buldum.. Her kapı çalışında "Bağbaaa.." diye koşması mesela.. Özellikle de Ozan'ın geleceği saatlerde daha heyecanlı oluyor bu koşmalar.. Kapı açılıp da baba yoğun sevgi merasimiyle karşılandıktan sonra sıra marifetleri sergilemeye geliyor.. O gün öğrendiği yeni birşey varsa onu yapıyoruz hemen oğlumla.. Örneğin dün, peçeteyi koparıp koparıp yalancıktan burun silmeyi gösterdik.. Ondan önce de bazanın kenarındaki küçük çıkıntıya basıp yatağa çıkmayı.. İki seferdir de fırında yemek yapıyorum, babasını karşılar karşılamaz elinden mutfağa çekip fırını işaret ediyor ve parmağına üflüyor :)) Fırında sıcak birşeyler varmış yani..
Fırın demişken size bir de yemek tarifi verelim son olarak.. Haftasonu da yeni sobelerimizle karşınızda olacağız efendim :))
Malzemeler:
Bir adet kovboy ve atı.. Kovboyun, kafasına vurdukça çalıştığı keşfedilmiş ve vurula vurula kendinden geçmiş olanını tercih edin lütfen..
Bir adet bozuk hoparlör.. Bunun daha önce bahsi geçmişti, fişinden tutulup evde köpek niyetine gezdirilenlerden olacak..
Bilimum plastik mutfak alet edevatı..
Parçalanmış bir arabanın teker kısmı (Süsleme bununla yapılacak:) )
Altta kaldığı için görünmese de çizik bir CD..
Tüm bu malzemeler "çürüğe ayrılmış" bir fırın tepsisine doldurulur (Allahtan üç tane vardı benim, birini zayii ettik) ve Yusufcuk karşıdan parmağını üfleye üfleye seyrederken pişirilir :))
Afiyet olsun..
8 Kasım 2007 Perşembe
6 Kasım 2007 Salı
Yanlız çok kişisel ve sıkıcı olabilir bu yazı, baştan uyarayım..
Geçen hafta bana ne oldu bilmiyorum.. Sadece sebepleriyle ilgili birkaç tahminim var:
* Doğumdan beri sürekli bastırdığım depresif yönümü bu kez bastıramamam ( ve hala bu dönemi atlatamamış olduğumu görüp daha da üzülmem.. Geçen hafta "mutlu"culuk oynamayı beceremedim..)
* Yanlızlık ( Özellikle de yardıma ihtiyacın olduğu bir dönemde en yakınların tarafından bile reddedilme.. Tamam biliyorum, dünyanın merkezi ben değilim, herkesin kendi meşguliyetleri, bahaneleri var ama bu benim problemimi çözmüyor, bilsem de üzülüyorum.. )
* Ozan'ın çok yoğun olması ( Yazın erkenden eve gelmesine ve Yusufcuğu oyalamasına alıştığım babişin önce okulunun, şimdi de sınavlarının başlaması ve sabah sekizde çıkıp akşam taa on civarı gelmesi.. O saate kadar tüm enerjimin bitmesi ve ondan yardım beklemek bir yana, benim ona moral vermeye çalışmam.. )
* Yusufcuğun zaten çok uzun (!) olan gündüz uykularını ısrarla bire indirmeye çalışması ( Uykusuzluktan sarhoş gibi olana kadar kendini zorlaması ama uyumaması, sonra da acısını benden çıkartması!!! )
* Ve tabii iş.. ( Aldığıma alacağıma bin pişman olduğum kitap projesi.. Bunu bitirmeyi becerebilirsem şayet, çooooooook uzun bir süre çalışmayı düşünmüyorum.. Stres yoğunlaştıkça sinirim Yusufcuktan çıkıyor çünkü.. Tahammülüm bittiğinde bağırmak zorunda kalıyorum ve beni en çok üzen şey bu zaten.. Kendimi canavar gibi hissediyor, o ağladıkça ben de ağlıyorum.. )
Birkaç küçük ayrıntı daha var ama onları da yazmayayım artık.. Aslında farkındayım, ortada problem olarak adlandırılacak bir durum yok.. Birçok insan büyük hastalıklarla, dermansız dertlerle cedelleşiyor.. Benim sıkıntılarım onların yanında bir hiç.. Ama sanırım benim yapımla ilgili birşey bu.. Fazla duygusal, fazla kırılgan ve bu aralar fazla karamsar oldum galiba..
Yıllardır bildiğim ama bu sabah bir televizyon programında tevafuken tekrar duyduğum birşey var.. Bir sıkıntı ya da yükümlülüğün devamlı olduğunu düşünmek, onun zihnimizde büyümesine ve ona karşı koyabileceğimiz gücü tüketmemize yol açıyor.. Örneğin Yusufcuğun en azından bir sene daha ( emzirmeyi kesene kadar ) gece kesintisiz uyumayacak olduğunu düşünmek içime fenalıklar getiriyor ama bu bana bir fayda sağlamıyor.. Aksine tahammülümün tükenmesine, buna hiç dayanamazmışım gibi düşünmeme yol açıyor.. Belki bunu zihnimden atsam ve sabrımı sadece o ana harcayıp ilerisini düşünmesem daha rahat olacağım.. Bu, çözüm adına uygulamaya koyduğum ilk tespit..
İkincisi ise, daima ama daima zihni birşeylerle meşgul etmek.. Başka birşeye daldığında kendi içini unutuyor insan.. İki gündür arada derede birşeyler okumaya, evle ilgili birkaç işi halletmeye çalışıyorum.. İyi geldiğini farkettim.. Yusufcuk fırsat vermiyor diye kitap okumayı hep erteliyordum ama peşinde koşarken tek elle, yarım yamalak bile olsa birşeyler okumaya karar verdim..
Ve tabii yoğun dozda "şükür" ilacı almaya başladım.. Nelere sahip olduğumu tekrar tekrar listeledim ve Rabbime defalarca hamdettim.. Özellikle de Yusufcuk için.. "Herkesin şükür vesilesi yaptığı şeyi ben nasıl olur da şikayet vesilesi yaparım.." diye hayıflandım.. Bundan sonra şikayet mikayet yok.. Oysa neler neler vardı anlatacağım.. Yeni kararıma şükretsin Yusufcuk :P
Sıkıldınız değil mi? Haklısınız.. Bu kadar yeter..
Sizleri de terapi amaçlı bu yazıya ortak ettiğim için üzgünüm ama baştan uyarmıştım :))
Yazmak istediğim son şey, aşağıdaki yazıya yaptığınız yorumlarla ilgili.. Beni seven, düşünen ve en önemlisi de benim için dua eden dostlarımın olduğunu bilmek, kendimi iyi hissetmemi sağlayan şeylerin en başında geliyor.. Allah hepinizden razı olsun.. Canım Fethiye'min, Sonnur'umun ve İremciğimin sesini duymasaydım, Arzu'nun güzel mailini okumasaydım, her yorumda içim ferahlamasaydı bu kadar iyi hissetmeyecektim sanırım kendimi..
Sizleri çok seviyorum..
1 Kasım 2007 Perşembe
Bir aşağı bir yukarı..
Tamam, yaşamın göstergesi bu.. O çizgi düzse "herşey bitti" demek ama..
Yine de zorlanıyorum..
Bugünlerde aşağı aşağı gidiyor benim zikzak..
İyi değilim..
Meleğime bile bağırır oldum..
Çok yüklendim galiba kendime..
İçimde bir sıkıntı, yüreğimde kara bir delik beni içine içine çeken..
Belki dua ederseniz kendimi daha iyi hissederim di mi?
30 Ekim 2007 Salı
Iıı ıııhh..
Biz bu kış saatine alışamadık!!
Hava kararıyor, akşam oluyor, yemeğimizi yiyoruz.. Bir bakıyoruz saat daha altı.. Eee, ne yapacağız onca saat? Yusufcuğun uyumasına daha dünyalar kadar zaman var!!

Neyse ki bu haftasonunu DVD izleyerek geçirdik.. "Cesur Civciv"i aldı babamız bize, çok eğlendik :)) Aslında çok eski bir film galiba ama biz daha yeni izledik.. Ben bayıldım ama.. Hem hikaye ve kahramanlar çok güzeldi hem de cesur civcivi aynı Yusufcuğa benzettim.. Yanakları neredeyse oğlumunki kadar şirindi :P
Spider Man 3'ü de unutmayalım tabii.. Şimdiden iki kere seyrettik.. Yok yanlış anlaşılmasın, hayranı falan değilim ben, tamamen Ozan'la ilgili bir mesele :)) Serinin birinci ve ikinci filmlerini de defalarca seyretmek zorunda kalmıştım onunla beraber.. Hımm, düşünüyorum da Yusuf'un bu kıpırcık halinde Ozan'ın büyük rolü var.. Daha küçük bir fetüsken babası yoğun Spider Man etkisinde bıraktı beybişimi :)) Eh, şimdi koltuktan koltuğa atlamaya çalışan 13 aylık bir oğlumuz var!!
Dün iki kere düştü Yusufcuk yine.. İlkinde koltuktan takla atmak suretiyle sırtüstü, ikincisinde de babasının havada ayaklarından yakalamasına rağmen başını vurmasını engelleyemediği şekilde kafa üstü!! Koltuğun yan tarafına kadar gidip resmen aşağı bıraktı kendini.. Diyorum ya hepsi Spider Man'in suçu :))
Aslında onu bu kadar suçlamak da doğru değil.. Haftalar sonra ilk defa elime alabildiğim bebiş kitabımı okudum biraz.. Yeni yürümeye başlayan bebeklerin sık düşmesinin en büyük nedenleri hem yakını uzağı gördükleri kadar iyi görememeleri hem de yükseklik algılarının gelişmemiş olmasıymış.. Bunu farketmiştim zaten, yoksa niye koltuktan aşağı yürüyerek inmeye çalışsın ki Yusufcuk? Yüksekliği algılayamıyor işte..
Neyse, kış saatine geri dönelim.. Her zaman saat beş civarı yürüyüşe ya da alışverişe gitmeye alıştığımız için dün de o saati buldu evden çıkmamız.. Tabii hava kararmıştı neredeyse.. Ama akşam demedik, karanlık demedik, parka götürdük bebişimizi.. İşte size Yusufcuğun park sefasından kareler..
..........................
Ekmek almaya bile gidiyor babasıyla..
Çılgınlık diyorum çünkü dün gece resmen yanıyordu gözlerim artık ekrana bakmaktan.. Onu da arayayım, "Hah, bir arkadaşımı daha buldum, listeye ekleyeyim.." derken saat kaç oldu.. Yıllardır görüşmediğim insanlara ulaştım.. Henüz bir ilkokul arkadaşımı bulamasam da sevinçten zıp zıp zıpladığım anlar oldu.. Programı karıştırıp kurcaladıkça kalkamadım başından :))
Minik düğme çiçekleri yapmaya devam ediyorum :)) Dün beş renk iplik daha aldım, şimdi kırmızılara başladım.. Bitirebilirsem hepsini, yarın bebiş görmeye giderken onları takacağım inşaallah.. Sadece kendime değil, hediye olarak da yapıyorum.. Baktım tuttu, ticaretine falan başlarım artık :P Cidden kitap yazmaktan daha kolay.. Ve daha eğlenceli olduğu da kesin :))
Yusufcuk uyandııııı...
Gitme vakti..
Daha Zehra'nın sobesini yazacaktım ama ben :((
26 Ekim 2007 Cuma
Geçen hafta dolu dolu geçti.. Yusufcuk Allah'a şükür kabakulağı atlattı ama zirve noktasında bir huysuzluk hakim kendisinde.. Üst dişlere baktım, kabarıklık falan yok.. Sebebi nedir anlayamadım..
Eksik olmayan bomba haberlerimizden biri daha.. Haftasonu Yusufcuk kayboldu!
"Nasıl yaniii ?..."
Şöyle ki, öğlen yemeğinden sonra babası ellerini yıkamak için banyoya gitti.. Ben Yusufcuğu onun peşinden giderken gördüm en son.. Nasıl olsa bakan var diye rahat rahat yemeğimi yemeye başladım.. Babası da masada, benim yanımda zannediyormuş.. Ben yemeğimi yedim, Ozan da birşeylerle uğraşıyormuş, bir ara yanıma geldi, ortalığa bakınıp da Yusufcuğu göremeyince "Aaa çocuk nerede?" dedi.. O an elim ayağım dondu sanki.. "Senin yanındaydı.." dedim, "Yemekten beri hiç gelmedi ki yanıma.." dedi.. İkimiz de deliler gibi oda oda Yusufcuğu aramaya başladık.. Ses yok, çıt bile yok evin içinde.. Normalde kendi kendine oynarken bile "Aooooaaaa, liilliiiii, ekkeeee.." diye söylenir bücürüm.. Her yere baktım, tam mutfağın önünden geçerken "Hah buldumm!!" ampülü yandı kafamda.. Beyefendiyi şu pozisyonda bulduk..
Bugünlerde düşmeler arttı yine zaten.. Yeni bir döneme girdik çünkü, koltuklara kendi başına çıkabiliyor artık.. Çıkma kısmı başarılı da inme olayı biraz karışık.. İki kere koltuktan direkt yürüyerek aşağı inmeye çalıştı ve oldukça acı dolu deneyimler yaşadı.. Ya yüksekliği algılayamıyor ya da aceleciliğinden dolayı yatıp ayaklarını sarkıtarak inecek fırsatı olmuyor :)) Aynı yatağa çıktığında yaptığı gibi koltuklarda da zıplıyor ve tabii dengesini çabucak kaybedip labut gibi devriliyor :)) Bir de eğilip arkada ne varmış diye bakması yok mu öldürüyor beni.. Artık Yusufcuğu 2 saniye ( tam tamına 2 saniye ) yanlız bırakmam bile -Allah korusun- büyük bir tehlikeye sebep olabilir.. Düşmeden inmeyi öğrenene kadar kuyruk vaziyetinde gezmeye devam edeceğim!!
Babası sırtına taktığı çantanın içine koyuyordu Yusuu tüm uyarılarıma rağmen.. Sonuncusunda, koyduktan takriben iki dakika sonra benim tiz çığlıklarım eşliğinde baş aşağı yere çakılmaktan döndürdük kendisini.. Ozan'a demiştim ama ben.. "Yusufcuk arkanı dönebileceğin bir bebek değil.." diye.. Bir kez daha tecrübe ettik.. Gözümüzün önünde bile düşüp duran, tehlikenin hudutlarında gezen bir bebeği, sırtta taşımak hayal gibi..
......................
Haftasonu YATAŞ'a iade edeceğimiz yatakodamızın yerine yeni bir takım bakmaya gittik.. Bir tane de beğendik ama bilin bakalım ne oldu? Biz iade işlemi başlatıp, yatakodasını sökmeleri için YATAŞ ekibini çağırınca adamlar bizim eksik şifonyer ve dolap kapağıyla çıkageldiler.. Ellerinde olmayan, fabrikanın yeniden üretmesi için bekledikleri şifonyer nasıl olduysa ellerine geçmiş.. Anlamadım ben bu işi.. Bu takımı gerçekten çok beğenerek aldığımız ve yeni bir kriz dönemi daha yaşamak istemediğimiz için kabul ettik.. O odayı bir kez daha kurup yerleştirecek vaktim yok!! Yaptıkları terbiyesizlik yanlarına kar mı kaldı bilmiyorum ama mecburdum :((
.......................
Yusufcuk artık mutfak tezgahına rahatça uzanıp ucu kenara yakın birşey varsa alabiliyor.. Çok daha fazla dikkat etmemiz lazım.. Hatta kapanmayan mutfak kapımızı tamir ettirip kilitlememiz lazım.. İki gün önce bulaşık makinasını açmaya çalışırken parmaklarını sıkıştırdı.. Ondan önce de yine mutfakta duran çamaşır makinasını kapatmış.. Saatler oldu ben çamaşırı atalı, bekliyorum yıkansın da asayım, bir baktım ses yok makinede, çalışmıyor.. Düğmelere basmayı, ocak düğmelerini çevirmeyi çok seviyor.. Allah'tan çocuk kilidi var ocağın, sabitliyorum düğmeleri, yoksa havaya da uçururdu bizi bu bücür :))
........................
Şimdilik bu kadar.. Aslında daha yazacak çok şey vardı, başlarken aklımdaydı hepsi ama unuttum.. Çok ara verince böyle oluyor.. Hazırlanmam lazım ayrıca, komşumda toplanacağız bugün, apartmanımıza yeni taşınanlarla ( üç aile ) tanışacağız.. Giyinip süsleneyim, akşama görüşürüz :))
21 Ekim 2007 Pazar
Yürekleri yandı anaların.. Feryatları semaya ulaştı..
Titredi sema.. Sağanak sağanak rahmet yağdı, anaların gözyaşlarına karıştı..
Ozan belki anlayamadı Yusufcuğa yemek yedirirken neden engelleyemediğimi gözyaşlarımı..
Ama ben o anaları anladım..
Sanki bana da ulaştı acıları,
onlarla ağladım..
Rabbim iyi ki ahiret var, mahşer var.. Rabbim iyi ki Sen varsın..
O yüreklerin yarasını ancak Sen sararsın..
Bu insaniyetten uzak, "Kahhar" ismine layık mahlukların hakkından ancak sen gelirsin..
Anaların yüreği yanmasın Allah'ım.. Kır insanlığa uzanan şerli ellerini onların..
İyi ki hesap günü var Allah'ım, iyi ki hesap günü var..
Ve büyük mütefekkirin dediği gibi, "Zalimler için yaşasın cehennem.."
- Cennet kapılarında annelerine şefaat edecekleri günü bekleyen tüm şehitlerimize Allah'tan rahmet, arkalarında bıraktıkları tüm sevenlerine de dayanma gücü diliyorum.. -
19 Ekim 2007 Cuma
- Bir diğer hamilemiz de Yeşim teyze.. Onun bebişi için de aynı tahmini yapıyor ve ona da aynı şekilde dua ediyorum.. İkinizin de hayırlı haberlerinizi alırız inşaallah..
- Ciddi ciddi çalışmaya başladım.. Serdim masanın üstüne kitapları, kağıt-kalemleri, iki gündür fırsat buldukça oturuyorum başına.. Kitabımın iki sayfası hazır.. Bu hızla gidersem önümüzdeki 4. yılın sonunda kitabı bitirebilirim ama benim sadece 2 ayım kaldı!! Durum vahim ötesi yani.. Yusufcuğun günün 20 saatini uyuyarak geçirmesini sağlayacak taktikler üzerinde çalışıyorum, her türlü teklife açığım :P
Bu sebebten İstanbul'a gitme işi de yattı tabii.. Bayrama kadar bu kitabı bitirip teslim etsem başka birşey istemem.. Çok bunaldım yaaaaaaa :((
- Küçük armutu merak edenler için not.. Ama atom karınca bir türlü sabit durmuyor.. Doktorun dediğine göre üç-dört güne kadar tamamen iyileşmiş olacakmış inşaallah.. Çok şükür ki ağır geçirmedi.. Gece ( vallahi abartısız ) 10-15 uyanmaya bir de gündüz ağır tempo eklenseydi mahvolurdum ben!!
- Mirzacık ve annesi de iyiymiş.. Göbişi düşmüş bugün tatlımın.. Büyüyor halasının kuzusu..
- Yusufum artık bebek değil tamamen çocuk oldu gözümüzde.. Yaptıklarına hayret etmeye devam ediyoruz.. Biliyorum her çocuk yapıyor aynı şeyleri, hepsi aynı aşamalardan geçiyor ama insan titreyerek kucağına aldığı fındık kadar bebeğinin gün gelip de büyüdüğünü, kendi yemeğini yemeye çalıştığını, adım adım takip ettiği annesinin kucağına atıldığını, babasını coşku çığlıklarıyla karşıladığını görünce hayret ediyor işte..
Bugünlerde ayna gibi Yusufcuk.. Ne yaparsak ya aynısını ya da biraz eksiğini ( ama daha şirinini ) yapıyor hemen.. Tam anlamıyla modelleme döneminde.. Hareketlerimizi taklit ediyor..
Ben elimi ağzıma kapatıp öksürüyorum, numaradan o da öksürüyor ağzını yarım yamalak kapatıp..
Elimle "Gel pisi pisi.." yapıyorum, o da çağırıyor küçük pisileri :))
Ben secde ediyorum, o da ediyor.. Ama eskisi gibi, popiş havada ters "v" değil artık.. Yeni stilimiz boylu boyunca seccadeye uzanmak :))
"Hadi ellerimizi yıkayalım.." dediğimizde iki elini birbirine süre süre geliyor arkamızdan banyoya kadar..
Babası fincana değip "Ay cıss, sıcak sıcak.." diyerek parmağına üflüyor, o da hemen kendi parmağına üflüyor sıcak birşeye dokunmuş gibi..
Ben başımı örttüğümde ya da balkondan arabasını aldığımda anlıyor dışarı çıkacağımızı, kapıya gidiyor hemen..
Dün akşam öpücük attı kendince komşumuzun kızı Melis'e..
Az önce de baktık ütüyü almış eline, halıları ütülüyor itinayla, aynı benim tuttuğum gibi tutarak..
Yeni kelimeler de eklendi ayrıca evimize ama daha tam olarak ne anlama geldiklerini çözemediğimiz için yazmıyorum.. Onları ayrıca listelerim inşaallah ilerde..
- Yusufcuğun hareketlerimizi taklit ettiğini anlatınca aklıma sevgili Didem'in bugün okuduğum yazısı geldi.. Oğlu Bora'ya iftarın ne olduğunu anlatmadıkları halde onun gözlemleriyle bunu çözdüğünü ve "Yemek bozmak.. Amin amin okunur, Didem yemek yer.." şeklinde tanımladığını yazmış.. Ona yorum yazdım ama buraya da eklemek istedim düşüncelerimi..
Bu çok güzel birşey bence ama çok da sorumluluk yüklüyor anne babalara.. Ortaokuldan beri unutamadığım bir söz var.. "Çocuklarınız işaret ettiğiniz yere değil, ayak izlerinizin gittiği yere gider.." Anlatmaktan çok yapmak önemli yani.. Tertemiz fıtratları, bilgiye hazır zihinleri bizim tasarrufumuza verilmiş ve biz şekillendirmeye çalışıyoruz onları.. Doğru davranıp onlara doğru örnek olmak ne kadar önemli.. Hem bu dünyada hem de ötelerde gurur duyacağımız, alnımızın akıyla göstereceğimiz bir evlat yetiştirmenin sorumluluğu çok ağır.. Rabbim yardımcımız olsun.. Bizi onlara doğru örnekler haline getirsin ve hayırlı insanlar yetiştirebilmeyi nasip etsin..
- Sevgili Archi'nin bu yazısına da değinmeden geçemeyeceğim.. Harika tek kelimeyle.. Yorum yazacaktım, baktım söylediklerim onunkilerle aynı vazgeçtim, size buradan tavsiye etmek istedim..
( Bu arada Archi'cim, ben biliyordum valla Myanmar'ın nerede olduğunu.. STV'deki "Ayna" programında seyretmiştim daha önce.. Haberler için de aynı kanalı tercih ederim ben.. Kendilerine tavsiye ettiğim ve önyargısız olarak izleyen herkesten de aynı tepkiyi aldım, "Diğerlerinden çok farklı, haber gerçekten.." )
- YATAŞ tarafından tam bir buçuk ay geçmesine rağmen tamamlanmayan yarım yamalak yatak odamızı iade ediyoruz.. Bugün görüştük.. Yarın da gidip yeni bir yatak odası bakacağız inşaallah.. Bu sefer hiç kasmayacağım kendimi.. Rahat davranmaya ve hırs yapmamaya karar verdim.. Varsın bir süre daha yemek masam gardırop görevi görsün, kazaklarım Yusufcuk tarafından halıların üzerinde hamur gibi yoğrulsun.. Beklemeyi öğrenmeliyim :))
- Bugünlerde çok kırılgan, çok duygusal, çok da alınganım bu arada.. Lütfen kimse beni üzmesin!!
16 Ekim 2007 Salı
Peki neden?
Doktorumuzun teşhisi, üç hafta önce vurdurduğumuz MMR aşısından kaynaklandığı yönünde.. Bu üçlü aşının içinde kabakulak aşısı da var ve bazı bebeklerde komplikasyon olarak hastalığı tetikleyebiliyormuş.. İremle konuştuk akşam, karakuzu da aynı Yusufcuk gibi aşıdan on yedi gün sonra kabakulak geçirmiş, onlara da aynı şeyi söylemiş doktorları.. ( Bu arada, karakuzu bugün ufak bir kaza geçirmiş ve alnı yarılmış.. Dört dikişle dönmüşler eve.. Geçmiş olsun minnoşumuza, Allah beterinden saklasın..)
Şu anda beklemedeyiz.. Kabakulak için spesifik bir ilaç yok.. Sadece yüksek ateş olursa şurup veriyoruz.. İki gün sonra kontrole gideceğiz inşaallah tekrar..
Bu arada, aşıdan kaynaklanan kabakulak mı olduğunu anlamak için ayrıntılı tahlil yapıyorlarmış Hıfsısıhha'da.. Aşıyı ihbar edip sağlık ocağının incelenmesi gerekiyormuş bir problem var mı diye.. "İsterseniz gidin.. Ben aşıdan kaynaklanan kabakulak olduğuna eminim, kuluçka süresi günü gününe uyuyor, immuglobin bakılsa bile hastalıktan mı aşıdan mı olduğu ayırdedilemeyecek şimdi.." dedi doktorumuz ama çok kan alıyorlarmış, kıyamıyorum Yusufcuğa.. O şiş boğazıyla dakikalarca ağlasın istemiyorum.. Gitmeyeceğim galiba.. Ama sağlık ocağıyla ilgili ne yapılması gerekiyorsa onu halletmem lazım..
Bugün daha iyi anladık ki Yusufcuk doktorunu tanıyor ve o daha yaklaşmaya başlar başlamaz eliyle uzaktan itme hareketi yapıyor.. Bugün hem o hem ben hem de doktorumuz ter içinde kaldık hastanede..
Yapılan müdahale: Küçük ışık yardımıyla ağzının içine ve boğazına sadece bakma, kulağını inceleme..
Müdahale şekli: Anne kişisi yarı yatar yarı oturur pozisyonda ağlamaktan sakinleştirilemeyen Yusufcuğu yüzü yukarı bakacak şekilde kucağına alır.. Sol eliyle iki elini ve bacaklarını sıkıca kavrar, sağ eliyle başını sabitler ve sıkıca kendine bastırır.. Doktor, elinde ufacık bir aletle kurtcuk gibi kıvranan Yusufcuğa yaklaşır ve ağzını açmaya çalışır - zira Yusufcuk ağzını açmadan çığlık atmaktadır başına gelecekleri bildiğinden - Anne kişisi bebeği daha sıkı kavrar, yanaklardan ufak bir sıkıştırmayla ağız açılır, kontrol yapılır.. Anne oturmayı geçmiş resmen yatağa uzanır kucağına yapıştırdığı Yusufcukla birlikte :)) Kulak muayenesi için Yusufcuk yan çevrilir.. Doktor bir kez daha eğilir.. Yusufcuk bağırmakta, anne "Ay şimdi katılacak.." diye sayıklamakta, baba ise doktorun da üstünden görünen yüzünü şekilden şekile sokarak Yusufcuğa şirinlik yapmaktadır..
Şimdi gel de bu çocuğa kan tahlili yaptır..
.........................
Gelelim bayrama..
Yusufcuğun bayram serencamını anlatmaya "extreme" yolculuğumuzdan başlamak en iyisi olacak galiba.. Öyle ki Ozan eve varır varmaz, armudun sapı, vitesin düzü-otomatiği demeden hemen bir araba almaya ahdetti :))
Sair zamanlarda en ufak bir "çıt" sesine uyanan Yusufcuk, yola çıkacağımız sabah ben onu kucaklayıp gezdirdikten, altını bile değişitirdikten sonra ancak üstünü giydirirken uyandı.. "Niye rahatımı bozdunuz yaa.." diye de bize epey bir kafa tuttu uyku sersemi cırtlak sesiyle :)) Neyse hemen hazırlanıp çıktık, otobüsümze rahat rahat bindik ama Yusufcuk mızmızlanmaya başladı.. Oturduğumuz koltuk ve çevresinde kurcalanmadık yer kalmadığından oyalamak da pek mümkün olmadı ve serenat başladı!! Babası alıp kucağında gezdiriyor, ben emzirmeye çalışıyorum - ki uyusun - yok.. Huyudur Yusufcuğun, farklı bir yerdeysek, yanımızda başkaları varsa, birileri konuşuyorsa ne emer ne uyur.. Keşfedilecek herşeyi son noktasına kadar keşfetmeden rahat etmez içi.. Yine öyle oldu.. Uyutamadık bir türlü.. Hatta iş o dereceye geldi ki babasını bile istemez oldu, kendini yere atıp yürümeye çalışıyor.. Elinden tutup yürütüyoruz koridorda, onu da istemiyor.. Sağa sola sallana sallana giden otobüste kendi başına yürüyüp etrafı karıştıracakmış beyefendi!! Tam dört saat bu hengameyle geçti..
Sonra devreye, hala kendisinden "Allah razı olsun.." diye diye bahsettiğimiz host abimiz girdi.. Kucakladı Yusufu, hem oynattı, hem gezdirdi hem de isteyen yolcuların kucağına Yusufcuğu götürmek suretiyle firmanın servis yelpazesini genişletti.. Bir ara ikinci kaptanın uyuduğu bölmeye bile gittiler ziyarete :)) Böylece Ozan da ben de, Yusufcuk ağladıkça yan yan bize bakan yaşlı amca da derin bir "ohh" çektik..
Şimdi aşağıdaki fotoğrafa bakıp bana kızmayın.. Çok kısa bir süre oradaydı Yusufcuk ve çift şerit-tek yön yani karşıdan aracın gelmediği, sollamanın riskli olmadığı güvenli bir mevkideydik o anda ve Yusufcuk deli gibi ön tarafı gösterip ağlıyordu.. Sadece susması için izin verdik kısa bir süre.. Pişmanım ama başka türlü susturamadık ki küçük beyi.. Otobüsten atılıp köye kadar yürüyecek mecalim yoktu gerçekten..
Bayram sabahı Yusufcuğu giydirip süsledik, Ozan'ın dedesinin evindeki bayram kahvaltısı için köy içine indik.. Yusufcuk bayramda da geleneğini bozmadı ve kahvaltı etmek yerine oynamayı tercih etti.. Tavukların olduğu yere bakan pencereyi keşfettikten sonra ise onu oradan almak pek mümkün olmadı :))
Bu arada, şu önemli noktaya parmak basmayı da unutmayalım tabii.. Bir günün bayram olması, o gün yaramazlık yapılmayacağı anlamına gelmez..
Bayram da olsa dolaplar karıştırılır...
Hemen "Hımm, ne yapsam?" diye düşünülür..
Sonra...
Özgürlüğün tadı çıkarılır..
Minik böcük ve karıncalar incelenir..
Bayram ziyaretlerimiz bitince "Eve dönmeden önce bir de piknik yapalım.." dedi Ozan.. ( Aaa, ne garip :P ) Gezdik dolaştık, güzel bir yer bulduk.. Sonra da bu sezonun en güzel mahsülünün fotoğrafını çektik..
Yusufcuk babannesiyle ateşin başında ısındı..
Dönüşte önce Kütahya'ya uğradık, Yusufcuğun orada askerlik yapan amcasını görmeye.. Babaannemiz hüzünlendi biraz.. "Havacı" amcası, "fiuuuuvvvv fiuuvvvv" diye havalarda uçurdu meleğimi.. Birlikte yemek yedikten sonra yola devam ettik hemen çok geçe kalmamak için.. İyi yapmışız.. Hem Yusufcuk arabada huysuzlanıp ateşlenmeye başladı ( meğer kabakulakmış ) hem de bayram dönüşü çok yoğundu tarfik.. Işıklarda, gişelerde metrelerce kuyruklar vardı..
(Hem Yusufcuğa hem de Mirza'ya dua ederseniz çoook mutlu olurum..)
Kulağının altındaki kocaman şişlikle küçük bir armuta dönüşmüş durumda..
Galiba kabakulak olmuşuz.. Babamız gelip bizi hastaneye götürecek birazdan..
Akşama bayram maceraları yerine, doktor maceramızı okuyacaksınız sanırım..
Üzgünüm :((
15 Ekim 2007 Pazartesi
Anlatacak çok şey var.. Fotoğrafları yüklemem lazım ama önce çooook önemli bir uyarı :
"kuaybenur@yahoo.com" adresim hacklendi!! Bu adresten mail alırsanız lütfen açmayın ya da bana mail atmak isteyen olursa lütfen "hotmail" hesabımı kullansın.. Accounta erişemiyorum maalesef :(( İnşaallah kötü amaçla kullanılmaz, hem ben hem de başkaları üzülmez..
İnşaallah herkes çok güzel bir bayram geçirmiştir diyorum ve ayrıntılar için sizi yarın aynı saatte buraya bekliyorum :))
Şimdi babaanne ve dedeye meyve hazırlamam lazım.. İlgi bekleyen hasta pisimi de unutmayalım tabii.. Üşütmüşüz hafiften, nazdan geçilmiyor küçük bey..
10 Ekim 2007 Çarşamba
Yarın sabah köye gidiyoruz inşaallah.. Yusufcuğun ilk bayram tatili bu.. Geçen sene Ramazan bayramında kırkımız bile çıkmamıştı daha.. Kurbanda da kışın en soğuk günlerine denk geldiği için hiçbir yere gidememiş, evde geçirmiştik bayramı üç kişilik minik aile olarak.. Ama bu bayram, tam bir bayram şekeri olacağız inşaallah..
( Bayramdan sonra da minnoş yeğeni görmek için direkt İstanbul'a uçma planım var.. Ozan'ın anne ve babası bizimle gelecekmiş gerçi dönüşte, onlar gidince uçarım artık.. Yanlız Ozan'ın henüz planımdan haberi yok, o da ayrı konu! )
Gelelim İlker Mirza beye..
Anlattıkları kadarıyla lokum gibi bembeyaz, tombiş bir yeğenim varmış.. Çok da usluymuş maşaallah.. Emip kocaman bir "gark" yapıyor, sonra da uslu uslu, uzun uzun uyuyormuş.. "Hiç Yusufcuk gibi değil.." diyor annem.. Biz ilk gece sabahı edene kadar akla karayı seçmiştik hastanede.. Koridorları çınlatmıştı Yusufcuk!!
Halasının kuzusu, akıllı bebeğim benim.. Nasıl merak ediyorum seni bir bilsen.. En güzel bayram hediyesi oldun bize..
...............
Herkese iyi bayramlar diliyorum şimdiden..
Bayramda mutlu olmak, ( özellikle çocukları ) mutlu etmek duasıyla..
Hayırlı bayramlar..
İlk yeğenim, bembeyaz tontiş bebeğim "İlker Mirza"m.. Hoşgeldin halacım.. Hoşgeldin ailemize..
Sen mışıl mışıl uyurken çooook uzaklardan gelmenin yorgunluğuyla, halan meraktan ölüyor burada bilesin :))
( Ayrıntılar sonra artık.. Yeni geldik iftar davetinden, Yusufcuğu uyuttum güç bela, hemen yatmam lazım zira harfleri bile bulanık görüyorum şu anda.. )
9 Ekim 2007 Salı
Ağlayasım var benim..
Hem de hüngür hüngür ağlayasım var..
Dünden beri bu küçük çingene kızı gitmiyor gözümün önünden..
Yusufcuğa su içirmek için oturduğumuz bankta yanımıza gelen ve azarlanma pahasına olsa bile sadece birkaç dakika kendisinin hiç sahip olamadığı ve belki de hiç olamayacağı güzel bir oyuncakla kaçamak kaçamak oynamaya çalışan küçük çingene kızı..
Yüzü aydınlıktı küçük çingene kızının..
Kir içindeydi eli yüzü.. Ama gözleri çakmak çakmaktı..
Şampuan ve bebek yağı kokan oğlumun aksine, toz ve egzoz kokuyordu küçük çingene kızı..
Karnı açtı belki.. Ya da öğretildiği gibi avucunu açıp benden para istemesi gerekiyordu..
Masumiyet, minik gözlerinde en saf haliyle duruyordu..
Ve ben o anda çok derinden birşeyler hissettim..
En az yavrum kadar çok oyuncağı olsun isterdim bu küçük çingene kızının..
Onun ve onun gibi nice küçük çingene kızının hayatını değiştirebilmek için elimden birşeyler gelmesini isterdim..


